Kategori: Rota/Doğa

  • KAYALARA OYULMUŞ TARİHÎ AYAZİNİ KÖYÜ

    Ayazini köyü, tüf kayalarla kaplı vadisi ve doğal olarak şekillenmiş kaya yapılarıyla âdeta bir açık hava müzesini andırmaktadır. Frigya Dönemi’ne ait mezar odaları ve dinî yapılar, köyün zengin geçmişine tanıklık ederken; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı Dönemleri’nin izleri de köyün mimari dokusunda hissedilir. Afyonkarahisar’ın İhsaniye ilçesine bağlı Ayazini köyünde yer alan bu antik yerleşim yeri hakkındaki bilgiler yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Frigler, M.Ö. 12. yüzyılda Orta Anadolu’ya yerleşmiş, M.Ö. 9. yüzyılda güçlenerek siyasi varlık kazanmış eski bir Anadolu halkıdır. Başkenti Gordion olan Frig Krallığı tarım, dokuma ve metal işçiliğinde geliştirdikleri üstün becerilerle tanınır. Mitolojide efsanevi Kral Midas’ın “dokunduğu her şeyi altına çevirme” yeteneğiyle anılması, Frig kültürünün zenginliğini simgeleyen efsanelerden biridir. Frigler, taş işçiliğinde de ustalaşarak kaya mezarları, anıtsal yapılar ve oyulmuş tapınaklar inşa etmiş, böylece benzersiz bir mimari kültür geliştirmiştir. Özellikle Afyonkarahisar, Eskişehir ve Ankara çevresinde yer alan Frig Vadisi’ndeki bu yapılar, devasa boyutları ve karmaşık oyma teknikleriyle dönemin diğer kültürlerinden belirgin bir şekilde ayrışır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Frig Vadisi ve çevresindeki kayaçların yapısal özellikleri, bölgenin jeolojik zenginliklerinden kaynaklanmaktadır. Vadide bulunan kayaçlar genellikle tüf (volkanik kül), bazalt, andezit gibi volkanik kökenli oluşumlardır. Bu kayaçlar, volkanik patlamalar sonucu çevreye yayılan sıcak kül ve lavların zamanla sertleşmesiyle meydana gelmiştir. Tüf kayaçların yumuşak yapısı, kolayca kazılabilir ve şekillendirilebilir olması Friglerin bu bölgedeki kayaları oyup çeşitli yaşam alanları, mezar odaları ve dinî yapılar inşa etmelerine olanak sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tüf kayaçları, yüksek ısı yalıtımı sağlayan özellikleriyle dikkat çeker. Bu doğal özellik sayesinde, kayaların içine oyulan mekânlar yaz aylarında serin, kış aylarında ise sıcak kalır. Frigler, tüf kayaçlarının bu avantajını günlük yaşamda ve dinî yapılarda korunaklı ve konforlu alanlar oluşturmak için kullanmış; evleri, tapınakları ve mezar odalarını bu kayaların içine oyma tekniğiyle inşa etmişlerdir. Bu ustalık, kaya mimarisinde nadide örneklerin ortaya çıkmasını sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Friglerin kültürel ve dinî mirasını da günümüze kadar taşımıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Frigya’nın önemli antik kentlerinden biri olan Frig metropolisi, Ayazini yakınlarında stratejik bir konumda yer alır. Tiyatro, agora ve diğer kamu yapılarıyla dikkat çeken bu antik kentin kalıntıları, Friglerin gelişmişliğini gözler önüne serer. Metropolisteki çoğunluğu üç katlı olan kaya içine oyulmuş yapılar, katlar arasında geçiş sağlayan odalarla birbirine bağlanmıştır. Bunların yanı sıra, alaturka tuvaletleri dünyanın en eski örneklerinden biri olarak tarihe ışık tutar. Hem mimarisi hem de sosyal yapısı açısından, Friglerin gelişmiş medeniyet anlayışını yansıtan metropoliste, tiyatro toplumsal yaşamın merkezi olarak etkinliklere ve dinî törenlere ev sahipliği yapmıştır. Agora ise ticaretin ve sosyal etkileşimin yoğunlaştığı bir alan olarak önemli bir rol üstlenmiştir. Ayrıca, Frig Vadisi’nin doğal korunaklı yapısı, düşman saldırılarına karşı güvenliği artırarak burayı savunma açısından avantajlı bir yer hâline getirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Afyonkarahisar’daki Ayazini köyünde bulunan Aslantaş ve Yılantaş gibi devasa kaya anıtları, Friglerin sanatsal ve mühendislik yeteneklerini gözler önüne seren, kayalara oyulmuş büyük mezar odalarıdır. Bu anıt mezarların cephelerinde yer alan aslan, yılan ve çeşitli sembolik kabartmalar, Frig toplumunun dinî inançlarını, ölü gömme ritüellerini ve doğa ile olan güçlü bağlarını yansıtır.

  • SOĞAN VE SARIMSAĞIN GÜZELLER GÜZELİ KUZENİ ALLIUM

    1250’ye yakın farklı türü ile dünyanın en büyük bitki cinslerinden olan “Allium”un ülkemizde 220 farklı tür ve alt türü bulunmaktadır, bunların 86’sı endemiktir. Allium, soğan, sarımsak, pırasa gibi çok bilinen türleri içeren bir bitki cinsidir. İlkbahar aylarında çiçekleri açan ve eşsiz manzaralar oluşturan Allium hakkındaki ilginç bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Halk arasında sirim, sirmo, körmen, yabani soğan gibi isimlerle bilinen Allium türleri, esasen Kuzey Yarım Küre’nin ılıman iklimlerinde, özellikle Doğu Akdeniz’de bulunur. Bazı türleri Brezilya, Şili ve Kuzey Afrika’da da yetişmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Allium genellikle pembe, sarı, pudra mavisi, mor, leylak veya beyaz renklerde çiçek açar. Ponpona benzeyen bu çiçekleri solmaz ya da dökülmez, sadece kurur. Uzun ve dik gövdesi dayanıklıdır. Kocaman çiçeğine rağmen sapı az yer kapladığı için çiçek süslemelerinde sıkça tercih edilen bitkilerdendir. Saksıda yetiştirmek de oldukça kolaydır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Allium çiçeklerinde bulunan nektar ve polen, arıları kendine çeker ve bu sayede bitkilerin tozlaşması sağlanır. Karakteristik kokusu, içerdiği kükürtlü bileşiklerden kaynaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Allium ailesine ait bitkiler dünya genelinde mutfaklarda yaygın olarak kullanılır. Çünkü sarımsak, soğan, pırasa gibi yemeklerde sıkça tükettiğimiz bu besinler aslında Allium ailesine aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Allium neapolitanum türü, Akdeniz Havzası’nda doğal olarak yetişse de dünyanın farklı birçok noktasında süs bitkisi olarak bahçe süslemelerinde kullanılmaktadır. Mart ve mayıs ayları arasında çiçek açan bu türü, deniz seviyesinden 1300 metreye kadar olan rakımlarda, ülkemizde özellikle Kocaeli’nin ilçeleri Derince ve Kartepe’de görmek mümkündür. Yaprakları ve soğanı çiğ ya da pişirilerek tüketilmektedir. Yaprakların sarımsağa; çiçeklerin soğana benzer tadı vardır. Suyu böcek ve köstebek kovucu olarak kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Allium sphaerocephalon türü aynı zamanda yuvarlak başlı sarımsak, top başlı soğan, Bristol soğanı, yılan sarımsağı olarak da bilinir. Avrupa’nın büyük bir kısmında yetişen bu bitki, kümeler halinde koyu bordo renkli, yumurta biçimli çiçek başlarından oluşan görüntüdedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Akdeniz’e özgü Allium roseum, sıcak iklimleri sevse de -5 ila -10 derecelerde de yaşar. Kokusuyla böcek, güve ve köstebekleri uzak tutan bu tür, tarım arazileri yakınlarına ekilir; ülkemiz başta olmak üzere Filistin, Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir’de doğal olarak yetişir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Sade ama göz alıcı güzelliği ile özellikle kurutulmuş çiçek aranjmanında sıkça tercih edilen “Allium gladiator”, 1981 yılında “Allium aflatunense” ve “Allium elatum” tohumlarının melezlenmesi yoluyla elde edilmiştir. Bu yeni tür, Birleşik Krallık’ta Kraliyet Bahçıvanlık Derneği Bahçe Merit Ödülü’nü almıştır.

  • YEMYEŞİL DOĞASIYLA RİZE

    Coşkun akan dereleri, yaylaları, tarihi kemer köprüleri, dik yamaçlı vadileri, horonu, fıkraları ve şivesiyle ülkemizin en kendine has şehirlerinden biridir Rize. Aniden inen sis ve yağan yağmurun ardından açan güneşiyle bir günde farklı iklimlerin yaşandığı Rize’nin tarihle iç içe geçmiş doğal güzelliklerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rize Kalesi” title_font_size=”13″]

    Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilen Rize Kalesi, şehri seyretmek için harika bir konumda yer alıyor. İç kale, aşağı kale, dış kale kalıntıları ve surlar olarak toplamda dört farklı bölümden oluşan Rize Kalesi’nin iç kalesi, I. Justinianus (527-565) döneminde, aşağı kalenin ise 13. yüzyılda inşa edildiği düşünülüyor. Dış kale kalıntıları ve surlar, dayanıklılığı ile bilinen ve uzun ömürlü olan, işlemesi kolay yontu taş ve eskiden çimentonun yerine kullanılan Horasan harcı ile inşa edilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kıbledağı Camii ” title_font_size=”13″]

    Güneysu ilçesinin yol boyu uzanan çay bahçeleri ve bacasından dumanı tüten evlerinden sonra bir sinema filminin içindeymiş hissi oluşturan Kıbledağı Tepesi’nde bulunan Kıbledağı Camii, denizden 1330 metre yüksekte yer alıyor. Bu konum onu Karadeniz Bölgesi’nin en yüksek camisi yapıyor. Dağ sporları için de uygun bir yürüyüş parkuruna sahip olan Kıbledağı Camii, 1800’lü yıllarda Meşula Mehmet Efendi ve Kuş Ahmed Efendi tarafından ahşap bir mescit olarak inşa edilmiş. Ahşap yapıda olduğu için 1960 yılında çıkan yangında tamamen yanınca, bölge ahalisi zemini büyük düz taşlarla kaplayarak açık hava namazgâhına dönüştürmüş ve ibadethane olarak kullanmış. 2010 yılında İstanbul Üsküdar’daki Kuşkonmaz Camii örnek alınarak projelendirilen Kıbledağı Camii, 2015 yılında yeniden ibadete açılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zil Kale” title_font_size=”13″]

    5. ve 6. yüzyılda ahşap bir yapıyla inşa edildiği tahmin edilen Zil Kale, Fırtına Vadisi’nin yamacında, deniz seviyesinden yaklaşık 750 metre yükseklikte yer alıyor. Dik bir yamaç boyunca uzanan taş basamaklarla girişi sağlanan kalenin içerisinde, gözetleme kuleleri, muhafız odaları ve depo gibi bölümler bulunuyor. Osmanlı döneminde “Aşağı Kale” olarak adlandırılan “Zir Kale”, zamanla “Zil Kale”ye dönüşmüş; ticari ve askerî açıdan önemli olan doğu yolunun gözetlenmesi ve ticaret kervanlarının konaklamasına hizmet etmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kaçkar Dağları Millî Parkı ” title_font_size=”13″]

    1994 yılında millî park ilan edilen Kaçkar Dağları Millî Parkı, Doğu Karadeniz Dağları’nın üç büyük dağı; Üçdoruk (Verçenik), Göller (Hunut) ve Kaçkar Dağları’ndan oluşuyor. Park içerisinde dokuz köy, 33 yayla yerleşimi bulunuyor. Karlı dağların ve krater göllerinin bulunduğu 3992 metre yüksekliğindeki zirveye gitmek çok kolay olmasa da ülkemizin en yağışlı kesiminde bulunmasından dolayı parkı çevreleyen dere ve akarsular benzersiz bir deneyim yaşatıyor. Sekiz adet yürüyüş parkuru ile kampçılık, dağcılık, trekking, piknik için elverişli bir yer olan Kaçkar Dağları Millî Parkı, doğa ve sporseverler için cazibe merkezi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gelintülü Şelalesi ” title_font_size=”13″]

    Çamlıhemşin’deki Ayder Yaylası’nda yer alan Gelintülü Şelalesi, kaynağını yükseklerde erimiş olan kar kümelerinden alıyor. Yaklaşık 1500 metrekarelik dik akışta yemyeşil ladin ağaçları arasından süzülüp gelen bu şelaleye ismini veren şey ise görüntüsünün gelin duvağına benzemesi. Bu görüntünün tamamı en iyi Ayder’in üst kısmında yer alan Huser Yaylası’ndan görülebiliyor. Türkiye’deki en uzun şelalelerden biri olan Gelintülü, 23 metre yüksekten dökülüp Fırtına Deresi’ne kavuşuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fırtına Deresi ” title_font_size=”13″]

    Ardeşen ve Çamlıhemşin ilçelerinin sınırları içerisinde yer alan Fırtına Deresi, Doğu Karadeniz’deki en büyük akarsu havzalarından biri olma özelliği taşıyor. Suyunun coşkun aktığı dere, rafting tutkunları için gözde bir merkez. Doğayla baş başa kalmak isteyenlerin uğrak yeri olan derenin çevresinde birçok kafe bulunuyor. Buradan rafting yapanları veya zipline ile derenin diğer kıyısına geçenleri izlemek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şenyuva Köprüsü ” title_font_size=”13″]

    Çamlıhemşin’in Şenyuva köyünde, Fırtına Deresi üzerinde yer alan, 1696 yılında, moloz ve kesme taş kullanılarak inşa edilen köprü; iki mesnetli, tek gözlü ve yuvarlak kemerli yapısıyla yörenin en eski köprülerinden biri. 40 metre uzunluğunda, 20 metre yükseklikte olan köprü, gelin ve damatların yanı sıra yolu Çamlıhemşin’den geçen herkesin mola verdiği bir yere dönüşmüş durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Atatürk Evi Müzesi / Mehmet Mataracı Konağı ” title_font_size=”13″]

    Atatürk, 1924’te çıktığı yurt gezisi sırasında Rize’ye gelmiş ve Mehmet Mataracı’nın misafiri olarak bu evde kalmış. İl merkezindeki Müftü Mahallesi’nde yer alan bina, Atatürk’ün doğumunun 100. yıl dönümünde müzeye dönüştürülmesi için Mataracı ailesi tarafından İl Özel İdaresine bağışlanarak 1985 yılında Rize Atatürk Evi Müzesi olarak hizmete açılmış. 1921 yılında yapılan konak, iç sofalı plana sahip ve üç katlı. Müzede, Mustafa Kemal Atatürk’e ait bazı eşya, konakladığında kaldığı odası ve bölgeden çıkarılan etnografik eserler sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ayder Yaylası” title_font_size=”13″]

    Ladin ve kayın ormanları ile kaplı olan yayla, çevredeki köylülerin ve şehri gezmeye gelenlerin dinlenme yeri olarak kullanılan turistik bir yer. Bungalovdan yayla evi konseptine, aile pansiyonundan otele pek çok konaklama seçeneğini sunan yayla, şehrin yerlileri için de hafta sonu etkinliklerini geçirebileceği bir yer.

  • KUŞLARIN GÖZÜNDEN GEZEGENİMİZ

    Yaşadığımız gezegenin güzelliklerini göçmen bir kuşun gözünden görmenin inanılmaz bir tecrübe olacağına hepimiz hemfikiriz. Sınırsız gökyüzünde kanat çırpan kuşların yerküreye tepeden baktığında karşılaştığı manzarayı gelişen teknoloji ve drone fotoğrafçıları tahmin edilebilir kıldı. Piramitlerin, uçsuz bucaksız okyanusların ve en yüksek dağların zirvelerini merak edenler için seçtiğimiz fotoğrafları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pasifik Okyanusu, Avustralya” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”An Giang, Vietnam” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şanghay, Çin” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Shishaldin Dağı, Alaska” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Manhattan, ABD” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gize Piramitleri, Mısır” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Antalya, Türkiye” title_font_size=”13″]
  • EL DEĞMEMİŞ DOĞASI VE MODERN ŞEHİRLERİ İLE VİETNAM

    Vietnam, Çin, Fransa ve ABD’ye karşı verdiği kurtuluş mücadelesi ve Kuzey-Güney Vietnam iç savaşıyla hüzünlü bir geçmişe sahip olmasına rağmen, günümüzde hızla gelişen Asya ülkelerinden biri olarak öne çıkıyor. Güneydoğu Asya’da, Çinhindi Yarımadası’nın doğu ucunda yer alan bu büyüleyici ülke hem doğal hem de kültürel zenginlikleriyle dikkat çekiyor. Zengin doğası, köklü kültürel mirası, yemyeşil pirinç tarlaları, sıra dışı kireç taşı oluşumları ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren eşsiz doğal alanlarıyla Vietnam, geçmişin izlerini geleceğin dinamizmiyle birleştiriyor. Modern şehirlerinin hızla büyüyen yapısı, Vietnam’ı Asya’nın yükselen yıldızlarından biri hâline getiriyor. Dev yayın balıkları, Çinhindi kaplanları, Saola antilopları ve Sumatra gergedanları gibi nadir görülen pek çok hayvan türünün yaşam alanı olan bu ülke, biyolojik çeşitliliğiyle de öne çıkıyor. Vietnam’ın eşsiz güzelliklerini ve önemli turistik noktalarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ha Long Körfezi” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Kuzey Vietnam’daki Ha Long Körfezi, göz alıcı kalker oluşumları ve etkileyici manzarasıyla dünya çapında ün kazanmıştır. Denizden yükselen ve kıyısı olmayan 1.600’den fazla farklı şekil ve büyüklükteki kireç taşı adacıklar, körfezin büyüleyici güzelliğinin temelini oluşturur. Bu adacıklar, deniz ve yağmur sularının milyonlarca yıl boyunca kireç taşını aşındırmasıyla meydana gelerek eşsiz bir peyzaj ortaya çıkarmıştır.

     

    Ha Long Körfezi’nde bulunan doğa harikası mağaralar, yüzen balıkçı köyleri ve geleneksel yaşam tarzını yansıtan evler, bölgeyi keşfetmek isteyenler için unutulmaz bir deneyim sunar. Mercan resifleri ve deniz çayırlarıyla kaplı zengin suları, kano turları veya özel gemi seyahatleriyle yakından keşfedilebilir. En büyük ve en iyi korunmuş tropikal karstik alanlardan biri olarak kabul edilen Ha Long Körfezi’ndeki, tuzlu suya dayanıklı ağaç ve çalılardan oluşan mangrov ormanları, bu bölgeye özgün bir manzara sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Phong Nha Mağarası” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Phong Nha-Kẻ Bàng Ulusal Parkı, etkileyici doğal oluşumları ve eşsiz yer altı harikalarıyla Vietnam’ın en büyüleyici destinasyonlarından biridir. Parkın en ünlü yapılarından biri olan Phong Nha Mağarası, kireç taşı oluşumlarına, yer altı nehirlerine ve geniş mağara sistemlerine ev sahipliği yapar. Yedi kilometreden fazla uzunluğa sahip mağaranın 1,3 kilometrelik bölümü, dünyanın en gizemli yer altı nehirlerinden birini barındırır. 25 metre genişliğinde ve 10 metre yüksekliğindeki devasa girişinden içeri adım atan ziyaretçileri, zümrüt tonlarında ışık yansıtan berrak sularıyla ünlü büyüleyici bir yer altı gölü karşılar. Botlarla gezilebilen bu mağarada iki ana tur rotası bulunur. Kısa bir keşif yapmak isteyenler için 1.500 metrelik tur ideal bir seçenektir. Daha fazla macera arayanlar ise mağaranın derinliklerine uzanan 4.500 metrelik uzun turu tercih edebilir. Phong Nha Mağarası hem doğa tutkunları hem de macera severler için unutulmaz bir deneyim sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sa Pa” title_font_size=”13″]

    Vietnam’ın kuzeyindeki dağlık bölge Sa Pa, ülkenin ikonik pirinç tarlalarının bulunduğu yer olarak tanınır. Bu eşsiz teraslı tarlalar, köylerdeki yerel halk tarafından yüzyıllardır sürdürülen geleneksel tarım yöntemleri ile inşa edilmiştir ve UNESCO tarafından koruma altına alınmıştır. Yaklaşık 1.500 metre rakımıyla, Vietnam’ın diğer bölgelerine göre farklı bir iklime sahiptir. Bu özellik, Sa Pa’ya hem kendine has bir doğal güzellik hem de özgün bir kültürel doku kazandırmıştır. Birçok etnik grubun bir arada yaşadığı bu bölgede, topluluklar geleneksel kıyafetleri, el sanatları ve özgün yaşam biçimleriyle kültürel bir mozaik oluşturur. Cat Cat ve Ta Van Köyü, bu zenginliği yakından gözlemlemek isteyen turistlerin en çok ziyaret ettiği yerler arasındadır. Sa Pa’nın büyüleyici doğasının yanı sıra, yerel pazarları da ziyaretçilerin ilgisini çeker. Bu pazarlarda el dokuması kumaşlar, geleneksel ahşap şapkalar, takılar ve diğer otantik ürünler bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mekong Deltası” title_font_size=”13″]

    Ülkenin güneyinde, Mekong Nehri’nin denize döküldüğü bölgede yer alan Mekong Deltası, su kanallarından oluşan devasa bir labirent gibidir. Bu eşsiz su yolları, yalnızca ulaşımı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bölgenin ticaret hayatında da önemli bir rol oynar. Bölge halkının gündelik ihtiyaçlarını karşıladığı Cai Rang gibi yüzen pazarlarda, teknelerin üzerinde taze meyveler, sebzeler, balıklar ve diğer ürünlerin satışı yapılır. Mekong Deltası, küçük kanallar ve su yollarıyla bölünmüş, zengin tarım arazileri ve sulak alanlarla kaplı bir bölgedir. Burada yetiştirilen pirinç, Vietnam’ın tarım sektörünün belkemiğini oluşturur ve bölgeye “ülkenin pirinç ambarı” ünvanını kazandırır. Tropikal muson ikliminin etkisi altındaki deltada, yaz aylarında artan yağışlar sık sık taşkınlara neden olur. Ancak bu taşkınlar, aynı zamanda bölgedeki toprakların verimliliğini artıran doğal bir döngünün parçasıdır. Deltanın sulak arazileri, binlerce farklı balık, kuş ve bitki türüne ev sahipliği yaparak biyolojik çeşitlilik açısından da son derece zengin bir alan oluşturur. Mekong Deltası hem tarımsal üretim kapasitesi hem de doğal zenginlikleriyle, Vietnam’ın en önemli ve etkileyici bölgelerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Con Dao Adaları” title_font_size=”13″]

    Vietnam’ın güneyinde, Çin Denizi’nde yer alan ve birçok adadan oluşan Con Dao Adaları hem karanlık geçmişi hem de doğal güzellikleriyle dikkat çeker. Uzun yıllar boyunca bir ceza kolonisi ve sürgün yeri olarak kullanılan bu adalar, günümüzde de tarihin izlerini taşımaktadır. 19. yüzyılda Fransızlar, siyasi mahkûmları bu adalara hapsetmiş; Vietnam Savaşı sırasında ise Güney Vietnam rejimi, aynı amaçla adayı kullanmaya devam etmiştir. Adada bulunan “kaplan kafesleri” adlı zindanlar, bugün hâlâ ziyaretçilerin en çok ilgi gösterdiği yerler arasındadır. Ayrıca, adaların altına inşa edilen gizli tüneller, hapishane mahkûmları için kaçış veya saklanma noktaları olarak tarihe geçmiştir. Con Dao Adaları, geçmişteki bu karanlık izlerin ötesinde büyüleyici doğal güzellikleriyle de kendine hayran bırakır. El değmemiş plajları, kristal berraklığındaki suları ve renkli mercan resifleriyle, dünya çapında dalış meraklılarının gözde noktalarından biri olarak kabul edilir. Ayrıca adalar, nadir rastlanan deniz canlılarına, deniz kaplumbağalarına ve tropikal bitki türlerine ev sahipliği yapar. 1993 yılında millî park statüsüne alınan Con Dao Adaları, bitki ve hayvan türlerini koruma amacıyla özel bir öneme sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Da Nang” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar tarihî İpek Yolu’nun önemli duraklarından biri olan ve günümüzde Vietnam’ın hızla gelişen şehirlerinden biri olarak öne çıkan Da Nang, tarihî ve doğal güzellikleriyle göz kamaştırır. Şehir, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Hoi An Antik Kenti’ne ev sahipliği yapar. Geleneksel ahşap evleri, el yapımı fenerleri ve tarihî dokusuyla ünlü olan Hoi An, Vietnam’ın kültürel mirasının en özel örneklerinden biridir. Bu büyüleyici kenti ziyaret eden turistlerin uğrak noktalarından biri de 2018 yılında ziyarete açılan, dikkat çekici mimarisiyle Altın Köprü’dür. Altın Köprü, deniz seviyesinden 1.400 metre yükseklikte, iki devasa elin gökyüzüne doğru yükselerek taşıdığı eşsiz bir yapıdır. Ba Na Tepeleri’nin nefes kesen manzarasını bulutların arasından izleme fırsatı sunan bu köprü, kısa sürede Vietnam’ın en ikonik yapılarından biri hâline gelmiştir. Şehrin bir diğer etkileyici sembolü olan Ejderha Köprüsü, geceleri LED ışıklarıyla aydınlatılır ve haftanın belirli günlerinde ejderhanın ağzından püsküren ateş ve su şovlarıyla ziyaretçilere unutulmaz anlar yaşatılır. Da Nang’ın tarihi, doğal güzellikleriyle olduğu kadar savaşın izlerini taşıyan noktalarıyla da dikkat çeker. Mermer Dağları, savaş döneminde kullanılan gizli tünelleri ve mağaralarıyla ülkenin hüzünlü geçmişine ışık tutar. Bununla birlikte, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan askerleri tarafından “China Beach” olarak adlandırılan My Khe Plajı, yumuşak beyaz kumları, berrak suları ve sakin atmosferiyle dünyanın en güzel plajları arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ho Chi Minh Şehri” title_font_size=”13″]

    Ho Chi Minh Şehri, eski adıyla Saigon, Vietnam’ın en büyük ve en hareketli şehirlerinden biridir. Ülkenin ekonomi merkezi olan bu şehir, geçmişin izlerini ve modern çağın dinamizmini bir arada sunar. Şehrin en önemli simgelerinden biri olan Notre-Dame Katedrali, 1800’lerde Fransız sömürgesi döneminde, inşasında kullanılan tüm malzemelerin Fransa’dan getirilmesiyle yapılmıştır. Bu zarif yapı hem mimarisiyle hem de tarihiyle dikkat çeker. Yakınında yer alan Saigon Merkez Postanesi, Eiffel Kulesi’nin mimarı Gustave Eiffel tarafından tasarlanmış olup, Fransız mimarisinin zarif detaylarını yansıtır. Ho Chi Minh şehrinin modern yüzünü temsil eden Bitexco Finans Kulesi, 68 katı ve 178 metre yüksekliğiyle şehrin silüetini süsler. Bu görkemli gökdelenin gözlem terası, ziyaretçilere şehri panoramik olarak keşfetme fırsatı sunar. Şehir, yalnızca modern yapılarıyla değil, aynı zamanda Vietnam’ın zorlu tarihine tanıklık eden mekânlarıyla da öne çıkar. Savaş Kalıntıları Müzesi, savaşın yıkıcı etkilerini gözler önüne sererken, Reunification Palace (Birleşme Sarayı), iç savaşın son bulduğu ve Vietnam’ın birleşmesine tanıklık eden tarihî bir yapıdır. Şehir dışında yer alan ve savaş döneminden kalan Cu Chi Tünelleri, devasa yer altı ağıyla dönemin savaş stratejilerini anlamak isteyen ziyaretçiler için eşsiz bir deneyim sunar.

  • UNUTMA BENİ ÇİÇEĞİ İSMİNİN ARDINDAKİ RİVAYETLER

    Unutma beni çiçeği, Boraginaceae (Hodangiller) ailesine ait, her yıl yeniden filizlenip büyüyen ve birkaç yıl boyunca yaşayabilen çok yıllık bir bitkidir. Genellikle mavi tonlarındaki minik çiçekleriyle bilinse de beyaz ve pembe çiçek açan türleri de bulunmaktadır. Beş yapraklı çiçekleriyle sade ve zarif bir görünüme sahiptir. Bu çiçekler, nemli ve gölge bölgeleri sever. Dere kenarları, orman altları ve sulak çayırlar, unutma beni çiçeğinin doğal yaşam alanlarıdır. Zarafeti ve sade güzelliğiyle görenleri kendine hayran bırakan unutma beni çiçeğinin isminin nereden geldiğini merak ediyorsanız, bu konudaki rivayetleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Unutma beni çiçeğinin ismi, Latince “myosotis” kelimesinden türetilmiştir. “Fare kulağı” anlamına gelen bu kelime, çiçeğin yapraklarının şeklinin fare kulağına benzemesi nedeniyle verilmiştir. Halk arasında ise bu çiçek, yaygın olarak “forget-me-not” adıyla bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Unutma beni çiçeği, doğanın duygusal derinliklerini yansıtan zarif bir bitkidir. Çoğunlukla mavi tonlarıyla bilinen bu çiçek sevgi, sadakat ve nostaljiyi simgeler. Kavuşamayan âşıklar, yitirilen sevgiler ve unutulmaz anılar için güçlü bir sembol olarak kabul edilir. Adını, geçmişin romantik ve trajik efsanelerinden almıştır. Unutma beni çiçeğiyle ilgili en bilinen efsanelerden biri, Orta Çağ Avrupa’sına dayanır. Bir şövalye, sevdiği kadın için nehir kenarından bu çiçeği toplarken akıntıya kapılır. Boğulmadan önce, çiçeği kadına uzatarak “Unutma beni!” diye seslenir. Kadın, bu sözü asla unutmaz ve çiçeği, sevdiğinin anısını yaşatmak için bir sembol hâline getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’da ve Orta Çağ’da unutma beni çiçeği, sevdiği tarafından hatırlanmayı isteyen âşıkların simgesi olarak kabul edilmiştir. Başka bir rivayete göre, bir şövalye savaşa gitmeden önce sevgilisine bu çiçekten bir demet vererek “Unutma beni.” der. Ancak şövalye savaştan dönmeyince, bu çiçek kaybedilen aşkın bir hatırası olarak hafızalarda yer eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Unutma beni çiçeğiyle ilişkilendirilen hikâyelerden biri de Almanca “Das Vergissmeinnicht” kelimesine dayanmaktadır. Bu kelime, “unutma beni” anlamına gelir ve çiçeğin derin sembolik anlamını yansıtır. II. Dünya Savaşı sırasında bir askerin cebinde bulunan “Steffi, Vergissmeinnicht” yazılı bir not ve sevgilisinin fotoğrafıyla anlatılan hikâye dikkat çeker. Ancak bu dokunaklı hikâye, büyük ölçüde İngiliz şair Keith Douglas’ın savaş deneyimlerini işlediği “Vergissmeinnicht” adlı şiirine dayanmaktadır. Savaşın trajedisini ve kaybedilen aşkları anlatan bu şiir, unutma beni çiçeğinin evrensel bir sembol olarak kabul edilmesine katkı sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Unutma beni çiçeği ile İngiltere Kralı IV. Henry arasında da bir bağ bulunmaktadır. 1398 yılında sürgüne gönderilen IV. Henry, bu çiçeği sadakati ve unutulmama arzularını simgeleyen bir sembol olarak benimsemiştir. İngiltere’ye döndüğünde de bu zarif çiçeği kendi amblemi olarak kullanmaya devam etmiştir. Bu tercih, yalnızca kişisel bir sembolizm değil, aynı zamanda halk arasında unutma beni çiçeğinin anlamını daha da güçlendirmiştir. O dönemde bu çiçek, uzun süreli ayrılıkların, kavuşulamayan aşkların ve sadakatin bir simgesi hâline gelmiş; derin duygulara tercüman olmuştur. Çiçeğin bu eşsiz hikâyesi, tarihin romantik ve melankolik yanlarına ışık tutmaktadır.

  • DÜNYADAN DOĞA TARİHİ MÜZELERİ

    Dünyadaki yaşamın ve canlılığın tarihçesi hakkında bizlere bilgi aktaran doğa tarihi müzeleri; hayvan ve bitki fosilleri, dünyamızın oluşumunda etki sahibi olan jeolojik oluşumlar, kayaç, mineraller ve gök olaylarına kadar birçok örneği içinde barındırıyor. Evrenimizi, gezegenimizi ve canlılığın gelişimini anlamamız adına milyonlarca yıllık örnekleri özel koruma teknikleri ile muhafaza ederek sergileyen en önemli doğa tarihi müzelerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1884’te açılan Londra Doğa Tarihi Müzesi’nde 80 milyon fosil ve canlılık çeşidi bulunuyor. Botanik, mineraloji, paleontoloji, entomoloji ve zooloji alanlarında önemli eserlerin sergilendiği bu devasa müze, Charles Darwin’in eserleri ile beraber, kitap, dergi, el yazmaları ve sanat koleksiyonlarını da kapsayan geniş bir dataya sahip. Diplodocus dinozorunun iskelet kemikleri ile dikkat çeken müzenin girişi randevu sistemi ile gerçekleşiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1793’te kurulan Paris Ulusal Doğa Tarihi Müzesi, çok geniş bir alana dağılmış komplekslerden oluşuyor. Üçü Paris’te olmak üzere 13 adet tesisten meydana gelen müzenin bünyesinde eğitim kurumları da bulunuyor. Yaklaşık olarak 62 milyon parçanın sergilendiği müzede; balık, kuş, fosil, sürüngen, yumuşakça, kayaç, sediment ve çeşitli mineraller sergileniyor. Londra ve Amerikan Doğa Tarihi Müzeleri ile beraber dünyanın en büyük doğa tarihi müzesi olan Paris, ekoloji ve çeşitlilik yöntemi, dünya tarihi, moleküler çeşitlilik alanlarında da geniş bir dataya sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    30 milyondan fazla parçanın sergilendiği Viyana Ulusal Doğa Tarihi Müzesi, dokuz kilometrelik alanda 39 adet sergi salonuna sahip Avrupa’nın en önemli müzelerinden bir tanesi. Arkeoloji, antropoloji, jeoloji, zooloji ve mineraloji alanlarında parçaların ve değerli taşların sergilendiği müzenin tarihi binası 1889’da inşa edilmiş. Böceklerden dinozorlara pek çok ilgi çekici örneğin bulunduğu müzede simülasyon odaları sayesinde geçmiş dönemlere seyahat etmek ve bu hayvanların ilgi çekici dünyasını deneyimlemek mümkün. Müzenin en ilgi çekici bölümü ise ilk insanların yaşamının canlandırıldığı sergi odası.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1869’da kurulan ve 26 birbirine bağlı bloktan oluşan Amerikan Doğa Tarihi Müzesi, 45 adet sergi salonu ve çeşitli laboratuvardan oluşuyor. Yaklaşık 34 milyondan fazla parça eserin sergilendiği müzede; okyanus dünyasına ait canlılık çeşitleri, insan biyolojisi, bitkiler, mineraller, fosiller ve göktaşı kalıntılarından oluşan farklı bölümler bulunuyor. Central Park’ın yanında konumlanan müzenin ünlü giriş kapısına da birçok Hollywood filminden aşinayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1889’da kurulan Berlin Doğa Tarihi Müzesi; paleontoloji, zooloji ve mineraloji alanında 25 milyondan fazla parçaya ev sahipliği yapıyor. 13 metre yüksekliğiyle dünyanın en büyük dinozor iskeleti olma özelliğine sahip Brachiosaurus Brancai’nin eseri de bu müzede ziyaretçileriyle buluşuyor. Dinozorlar ile modern kuşların ortak genetiğini taşıyan ilk çağ kuşu Arkeopteriks de bu müzenin önemli koleksiyon parçalarından bir tanesi olarak müzede yer alıyor. Arkeopteriks, bildiğimiz kuşlardan farklı olarak uzun bir kuyruğa ve gagasında dişlere sahip… 2007’de eklenen “Evren, Güneş Sistemi ve Dünya’nın Oluşumu” ile ilgili bölümlerde kozmolojik bilgiler yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Stockholm’de yer alan İsveç Doğa Tarihi Müzesi, 1819’da Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından kuruldu. İsveç’te bulunan iki doğa tarihi müzesinin en büyüğü olan müzede; dünyanın dört bir yanından toplanmış 10 milyondan fazla canlılık türü ve doldurulmuş hayvan sergileniyor. Yeryüzünün yapısı hakkında da geniş bir bilgi ve belge koleksiyonuna sahip olan müze, farklı birçok bilim dalından bilgileri modelleyerek ziyaretçilerine aktarıyor. Müzede sergilenen dev mavi balina ve devasa cüsseye sahip Afrika fili en çok ilgi çeken eserler arasında yer alıyor. Dünyadaki en yaşlı insan iskeleti Lucy adlı homininin hemen hemen eksiksiz olan kalıntıların replikası da müzenin ünlü diğer eserlerinden bir tanesi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk ve en büyük tabiat tarihi müzesi, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü tarafından 1968’te kuruldu. 2003’ten bu yana yeni yerleşkesinde ziyaretçilerini ağırlayan müzede dünyanın ve ülkemizin çeşitli yerlerinden getirilen fosil, kayaç, mineral ve maden örnekleri sergileniyor. Müzenin giriş katında ziyaretçiler uzay yolculuğu yaparak güneş sistemindeki gezegenleri yakından görme imkânı buluyor. Sergilenen diğer eserler ise ay taşı, yıldırım taşı ve gök taşları olurken; müze 5 bini aşkın değerli esere ev sahipliği yapıyor. Birinci katında bulunan akvaryumda omurgalı ve omurgasız birçok fosil, Manisa’da yaşamış insanlara ait ayak izleri, mağara sanatına ait eserlerin replikası ve Ankara Beypazarı’nda bulunan soyu tükenmiş “Anadolu Panteri”ne ait iskelet bulunuyor.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: CAPE TOWN

    Güney Afrika’nın en eski şehri olan Cape Town, ülkenin üç başkentinden bir tanesi… Afrika Kıtası’nın güney ucundaki bu uzak ülkenin yürütme başkenti Pretoria, yasama başkenti Cape Town, yargı başkenti ise Bloemfontein şehridir. Çok kültürlü bir şehir olan Cape Town, aynı zamanda ülkenin en turistik şehri olma özelliğine de sahip. Doğal güzellikleri, hüzünlü tarihi ve farklı kültürleri kucaklamasıyla ünlü başkentin gözde mekânlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Afrika penguenlerinin doğal yaşam alanı olan Boulders Plajı, okyanus kıyısında 540 milyon yıllık granit kayalar ile çevrili, beyaz kumsallarıyla ün yapmış doğa harikası bir alanda. 1982’de Afrika pengueni kolonilerinin bu alana yerleşmesi ile ünü iyice artan plajın gördüğü yoğun ilgi, bu bölgede yaşayan Afrika penguenlerinin neslinin tükenmesi tehlikesine yol açmış ve penguenler özel koruma altına alınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cape Town’un sembolik yerlerinin başında gelen Masa Dağı, eşsiz manzarası ve zorlu yürüyüş parkuruyla ünlü… Masa Dağı’nın eteklerinde konumlanmış şehri tepeden görmek isteyenlerin ziyaret ettiği zirveye teleferikle de ulaşmak mümkün. 360 derece dönen teleferikle Cape Town’un etkileyici manzarasının fotoğrafını çekmek isteyenlerin uğrak noktası Masa Dağı oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    89 hektarlık bahçesiyle Masa Dağı’nda bulunan Kirstenbosch, ziyaretçilerine her mevsim farklı bir manzara sunuyor. Ulusal Park’ta çok nadir bulunan türünün son örneği endemik türler başta olmak üzere yedi binden fazla bitki çeşidi bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Miraslar Listesi’nde bulunan Ümit Burnu, Cape Yarımadası’nın güneyindeki en uç noktada yer alıyor. 250 kuş türüne ve zengin bitki örtüsüne sahip alanda bulunan deniz feneri, fotoğraf çekmek isteyenlerin tercihi oluyor. Atlantik ve Hint Okyanusu’nun sularının karıştığı burunda yer alan Ümit Burnu Kalesi, 1666 yılında inşa edilmiş. Kalede bulunan Iziko Müzesinde Afrika kültürüne ait birçok sanat eseri bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Two Oceans Aquarium, Victoria & Alfred Waterfront isimli liman semtinde bulunuyor ve tüm gün çeşitli aktivitelerle ziyaretçilerine keyifli dakikalar yaşatıyor. 1995’te açılan akvaryum; geniş görüş açısına sahip cam duvarlarıyla su altı dünyasına ait canlıları yakından görmenizi sağlıyor. Ziyaretçiler akvaryumda; Atlas Okyanusu galerisi, Holcim Aktivite Merkezi, Cape Fur Fok Sergisi, Hint Okyanusu Galerisi, Deniz Yosunu Orman Sergisi, Sappi Nehri Menderes Sergisi, I&J Yırtıcı Sergi olmak üzere 7 salonu gezebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ülkenin en gözde mekânlarından biri olan Bo-Kaap Mahallesi, renkli evleri ve Arnavut taşlı kaldırımlarıyla ünlü… Pastel renkli evlerin âdeta bir resim tablosuna benzediği mahallenin acıklı bir hikâyesi var. 18. yüzyılda Avrupa’ya götürülen kölelere kalacak yer sağlamak için küçük kiralık evler inşa ettiren Hollandalı Jan de Waal, bu mahallenin temelini atmış. Ancak kiralama için bir şartı olmuş, o da bu minik evlerin beyaz renge boyanmasıymış. 1834’te köleliğin kaldırılmasıyla özgürlüklerinin bir ifadesi olarak evleri rengârenk boyayan sürgündeki Afrikalılar bu muhteşem mahalleyi ikonik bir yer hâline dönüştürmüş. Müzeye çevrilen Bo-Kaap’taki en eski binada eski yerleşimcilerin kültürüne ve tarihine ışık tutan eserler sergilenmektedir.

  • Ülkemizin Dört Bir Yanından 9 Değirmen

    Ülkemizin Dört Bir Yanından 9 Değirmen

    Eski çağlardan beri tahılların öğütülmesini sağlayan değirmenler, mutfak kültürünü oluşturan kilometre taşlarından biri olarak tarihte yerini alır… Günümüzde pek kullanılmıyor olsalar da nostaljik görüntüleri hepimizin ilgisini çeker. Ülkemizin dört bir yanındaki değirmenleri bir araya getirerek hazırladığımız içeriğimizle, buyurun değirmenlerimizi keşfedin…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
  • ÜNLÜ YEMEK MÜZELERİ

    Günümüzde gezi rotalarını farklı lezzetler tatmak için planlayanların sayısı giderek artıyor; geleneksel tatların tanıtıldığı yemek müzeleri de haliyle çoğalıyor. Ülkelerin mutfak kültürünü, öne çıkan gastronomik ürünlerini, hazırlama ve pişirme yöntemlerini keyifli sunumlarla tanıtan ünlü yemek müzelerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Uygur kökenli olan ve çorba içinde sunulan erişteye Japonya’da “ramen” deniyor. Japonya’daki Shin-Yokohama Ramen Müzesinde bu geleneksel lezzetin üretimi, tarifleri, ramen sosları ve sunumları hakkında bilgiler veriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çikolatanın başkenti olarak nitelendirilen Brüksel’de de tam altı tane çikolata müzesi bulunuyor. “Choco Story” adlı müzede kakaonun çikolataya dönüşüm serüveni enfes kokular eşliğinde anlatılıyor. Çikolatayla ilgili sergilerin yanı sıra çikolata ustası tarafından âdeta bir gösteriye dönüşen çikolatalar ziyaretçilerin gözleri önünde hazırlanıyor, sonra da tadımı yapılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hollanda’da 600 yıldan fazladır süren bir gelenek olan peynir üretimini taçlandıran Amsterdam Peynir Müzesinde ülkenin tüm peynirleri bulunuyor. Ziyaretçilerin dilediği peyniri satın alabildiği müzede tadım ücretsiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kimchi Müzesinde Kore mutfağının ana elementlerinden olan kimchi turşusu ile ilgili tüm detaylar sergileniyor. Ziyaretçilere kimchi yapımı ve tadımları keyifli etkinliklerle sunuluyor. Salamura üretimi hakkında akademik yazılar ve kitapların olduğu bir kütüphanesi de bulunan müzede ülkenin diğer geleneksel lezzetleri de tanıtılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Almanların patentini bile aldığı en popüler lezzetlerinden olan köri soslu sosis için bir de müze açılması şaşırtıcı olmasa gerek! Berlin’deki müzede; görme, koku ve ses duyularını harekete geçirmeyi amaçlayan sergiler ve gösteriler yapılıyor. Öne çıkan özellikler arasında koklama istasyonları olan bir baharat odası, sosis şeklinde bir kanepe, köri sosisi temalı şarkılar çalan ses istasyonları ve köri sosisi hazırlama atölyesi yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kanada’da patates tarlalarının arasında yer alan Prince Edward Adası Patates Müzesinde patates ve tarımıyla ilgili tüm süreç detaylı bir şekilde anlatılıyor. Ülkenin en lezzetli patateslerinin bulunduğu müzede; tarımsal araç-gereçlerin yanı sıra patates şeklinde seramikler, tuzluklar, bardaklar hem sergileniyor hem satılıyor.