Kategori: Rota/Doğa

  • YARASALAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Dünyamızda uzun süredir yaşayan canlı türlerinden olan yarasalar, popüler kültürün kültleşen efsane karakteri Kont Drakula’nın gücünü ve karanlık taraflarını aldığı hayvanlar olarak akıllarımıza kazınsa da aslında oldukça zararsız, kendi halinde bir hayvan türüdür. Dinozorları görmüş, meteor yağmurundan kurtulmuş, buzul dönemi atlatmış bu masum canlıların bunlar yetmezmiş gibi bir de ekosistemimiz için oldukça faydalı işlevi var. Yazımızı okuduktan sonra eminiz ki yarasalara bakış açınız değişecektir. İşte yarasalar hakkında ilginç gerçekler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gezegenimizdeki en büyük yarasa kolonisi, Amerika Teksas’taki Bracken Yarasa Mağarası’nda bulunur. 20 milyondan fazla yarasanın yaşadığı mağaradaki yarasa sayısı dünyadaki en kalabalık şehirlerden biri olan New York’un nüfusunun iki katı kadardır. Neredeyse İstanbul’un nüfusu kadar!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yarasalar, Antarktika dışındaki her kıtada yaşarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yarasaların yaklaşık olarak %70’i böcek ile beslenir. Ortalama bir yarasa saatte 600 adet böcekten daha fazlasını yer, bu da bir insanın bir gecede yaklaşık 20 pizza yemesine benzer. Geri kalan yarasa türleri ise meyvelerle beslenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Görme kabiliyetlerine ek olarak yarasalar 20 Hz – 120000 Hz frekans aralığındaki sesleri duyabiliyorken; insanlar yalnızca 20 Hz – 20000 Hz, köpekler ise 40 Hz – 60000 Hz frekans aralığındaki sesleri duyabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yarasalar yaz aylarında ekilen salatalıklara gelen böcekleri tüketerek çiftçileri ekstra ilaçlama masrafından kurtarır. Yaklaşık bin yarasadan oluşan koloniler yılda 4 ton böcekle beslenir. Bu sebeple yarasalar ekosistemde önemli bir işlevi kendiliğinden yerine getirir. Bir daha yarasa gördüğünüzde korkmak yerine bu canlıların ilaçsız tarım için ne kadar önemli olduğunu hatırlayarak onlara şefkatle bakın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yarasalar ortalama olarak 20 yıl yaşamaktadır. Yılda bir defa yavrulamakta ve her yıl, 3 ay kış uykusuna yatmaktadır. Yarasalar kör değildir ve aslında birçok yarasa oldukça iyi görebilir; bazı türler ultraviyole ışığı bile tespit edebilir. Aynı zamanda mükemmel eko konuma sahiptirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bilim insanları yarasaların ilk kez 65-100 milyon yıl önce dinozorlarla aynı anda ortaya çıktığını düşünmektedir. Bilinen en eski mega yarasalar bundan 35 milyon yıl önce yaşamaktadır. Ayrıca yarasalar uçabilen tek memeli türüdür. Yarasalar ve “uçan sincaplar” arasındaki fark ise; yarasalar nasıl uçtuklarını aktif olarak kontrol edebilirken, “uçan sincaplar” yalnızca hedefe ulaşmak için uzun bir sıçrayış yapmaktadır.

  • SOKAK HAYVANLARI NE İSTER?

    SOKAK HAYVANLARI NE İSTER?

    Onların olmadığı bir dünyayı düşünmek bile sıkıntı verici öyle değil mi? Tüyleri, patileri, bakışları, oyunları derken bir bakmışsınız hayatınıza sevgi, şefkat, iyilik, neşe katmışlar. Peki biz onların hayatına ne katabiliyoruz? Hazır 4 Nisan Sokak Hayvanları Günü de gelmişken minik dostlarımızla empati yapmanın tam zamanı… Sahiden de akıllarından neler geçiyor olabilir ki?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”-Selin Abla yine mamayla donatmış kaldırımı dediler, oraya gidiyorum, ne oldu ki?” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”-Tüylerim uzun diye ben üşümüyor muyum? Biraz ilgi beklediğimi anlamalılar. ” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”-Biri Selim Abi’ye söylemeli hamurlu yiyecekler verilmemesi gerekiyor bana…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”-Farkında mısın? Beni sahiplendiğinden beri daha sevgi dolu biri oldun sen.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”-Merak etmeyin çocuklar Ahmet Abi bizi bırakmaz, büfeyi açar birazdan… ” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”-Asla ilk kaçıran ben olmam gözlerini… Bu oyunu hep kazanmışımdır.” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”-Yaşasın birileri geliyor… Geçerken başımı okşarlar mı acaba?” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”-Çok şey mi istedik? Biraz sevgi, biraz ilgi, biraz da yaş mama… Hadi kuru olsun…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”-Neymiş efendim bu saatte havlanmazmış! Şu manzara karşısında nasıl susacaksın?” title_font_size=”13″]
  • Türkiye’nin Kuzeybatı Ucundaki Rengârenk Trakya Kültürü

    Türkiye’nin Kuzeybatı Ucundaki Rengârenk Trakya Kültürü

    “Trakya kültürü” dediğimizde anlaşılan ile “Trakya coğrafyası”nın farklı olgular olduğunu biliyor muydunuz? Coğrafya olarak Türkiye Trakyası (ki Bulgaristan ve Yunanistan Trakyası da bulunmakta) içine Çanakkale’yi de alan Avrupa Kıtası’ndaki ülkemiz topraklarına deniyor. Fakat biz listemizde Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ’ı kapsayan Trakya kültüründen bahsedeceğiz. Şivesinden, eğlencesinden, yemeğinden…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    tekirdağ

    Şöyle bir örnek verelim: “ayır ayır, iç söylediğin işleri alletmez olur muyum asan abi!” Alfabedeki “H” harfinin samimiyetle yutulmasıyla oluşur Trakya şivesi. Samimiyet ve kalenderlikle…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Biz “dabruka” diyelim, zihninize 9/8’lik melodi geliversin. Ülkenin batısına ait bu ritme en doğu ucunda yaşayanımız bile hâkimdir. 9/8’lik başlamasın yeter ki… Dum trak dum dum trak… Dum trak dum dum trak…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    festival

    Kadim Anadolu’nun mevsimlik bayramı Hıdırellez hayatta bir kere olsun Trakya’da kutlanmalı… Mayıs ayının 5 ve 6’sında Kırklareli’nde, Edirne’de ateş etrafında en renkli, en eğlenceli günler yaşanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Her yıl haziran sonu temmuz başına denk gelen günlerde pehlivanlar Edirne’deki Kırkpınar meydanına çıkar ve izlemeye gelenleri tek tek selamlarlar… Artık kim kimi yenerse…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    mimar sinan

    Önemli yapıların adresidir Trakya… Büyük mabetlerin özellikle… Edirne’de ülkenin en büyük sinagogu vardır mesela ve Koca Sinan’ın Selimiyesi… Kırklareli’nde Üsküp Kilisesi, Edirne’de Sveti Georgi Bulgar Kilisesi, Eski Camii, Meriç Köprüsü ve daha neler neler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ayçiçekleri Trakya bölgesine girdiğinizde sizi karşılayacak sarışın kültürel elçilerdir. Trakya panoraması ayçiçek ve buğday tarlalarından, alçak tepelerden ve geniş arazilerden müteşekkildir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Trakya mutfağında Tekirdağ köftesi her zaman ilk üçtedir. Osmanlı mutfağından yadigâr elbasan tavayla, yine tavada kendini bulan yaprak yaprak doğranmış Edirne ciğeri de Trakya’nın diğer gözde yemekleridir.

  • DENİZİNEKLERİ HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Memeli olmasına rağmen sadece suda yaşayabilen denizinekleri, heybetli cüssesi ve sevimli suratı ile hayvanlar âleminin en ilginç üyelerinden… Ne yazık ki nesli tükenen çok fazla denizineği türü var. Ancak günümüzde soyunu devam ettiren dört denizineği türü Hint Okyanusu’ndan Asya’ya, Meksika Körfezi’nden Florida açıklarına kadar geniş alanlarda yayılım gösteriyor. Otobur olan bu sevimli canlıların ortalama olarak günde 90 kg su bitkisi, yosun ve suyun üzerine sarkan ağaç yaprakları ile beslenmesi gerekiyor ki iki buçuk metre büyüklüğe, bir buçuk tona ulaşan ağırlığa erişebilsin. Yaşam tarzı ve davranışları hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığımız denizinekleri hakkında en göze çarpan bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde yaşayan denizineği türlerinin yaşam alanları birbirinden kopuktur. Farklı iki tür hiçbir zaman aynı yerde bulunmaz. Denizineği türleri daima tropik iklimde yaşarken, nesli tükenen “Steller” türünün Kuzey Kutbu ve Bering Denizi’nde yaşadığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Oldukça şirin bir görüntüye sahip olan denizineklerinin dış kulakları yoktur ve gözleri cüssesine göre oldukça küçüktür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Denizineğinin kafatası su yüzeyinde hava alabilmek için oldukça farklı bir şekilde gelişmiştir. Ayrıca balinalar ve yüzgeçayaklılar yani foklardan sonra üçüncü en büyük deniz memelisi denizinekleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dişi denizinekleri tüm hayatları boyunca sadece birkaç kez doğum yapar. Bunun nedeni ise yavrularına uzunca bir süre ebeveynlik yapmak zorunda olmalarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Denizineklerinin bugün yaşayan en yakın akrabası fillerdir. Ve memelilerle görmeye alışık olduğumuz kıllar tıpkı fillerdeki gibi denizineklerinde de bulunmaz. Neredeyse kılsızdırlar.

  • İSTANBUL GEZİ REHBERİ: ÜSKÜDAR

    İSTANBUL GEZİ REHBERİ: ÜSKÜDAR

    Yahya Kemal, “İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar” isimli şiirinde büyük bir önem biçtiği yer için “Görmüş İstanbul’a yüz bin meleğin uçtuğunu, / Saklamış durmuş, asırlarca, hayâlinde bunu.” dizelerini uygun görmüştür. Üsküdar’ın sokaklarında, caddelerinde, sahillerinde yürürken taşıdığı uhrevi havayı hissetmemek mümkün değildir gerçekten de… Aklınızda olsun bu tarihi ilçenin öne çıkan adreslerini baştan sona gezmek için bir gün yetmeyecektir. Bakın, sadece şu lokasyonlar için bile üç gününüzü ayırmanız gerekebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bu şehirle o kadar özdeşleşmiştir ki bir fotoğrafta tek başına Kız Kulesi’ni görmek İstanbul’u görmekle eşdeğerdir. O, 2500 yıllık geçmişi ve denizin orta yerindeki konumuyla Boğaz’ın değerine değer katan eşsiz bir yapıdır. Üsküdar’daki Salacak semti kıyılarından ulaşım sağlanan mekânı uzaktan seyretmek kadar, terasından Boğaz ve Üsküdar’ı seyretmek de ayrı bir hoşluktur. Fakat gitmeden önce açık olduğu zaman dilimlerini öğrenmek ve rezervasyon yaptırmak gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    19.yüzyılda inşa edilmiş olan Osmanlı yapılarının en görkemlilerinden Beylerbeyi Sarayı dış cephesinden iç mimarisine, dekorasyonundan bahçelerine ve deniz köşklerine kadar büyüleyici bir atmosfere sahiptir. Üsküdar’ın Beylerbeyi semtinde Boğaz kıyısında yer alan saray günümüzde müze statüsündedir ve haftanın belli günlerinde ziyarete açıktır. Beylerbeyi Sarayı’nı hakkıyla gezebilmek için en az iki saat ayırmak gerektiği unutulmamalı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İskelenin karşı tarafında yer alan Mihrimah Sultan Camii de hem mimarı hem de hakkındaki rivayetler göz önüne alındığında bir Üsküdar gezisinde mutlaka görülmesi gereken adresler arasındadır. Bu cami, 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için Mimar Sinan’a yaptırdığı küçük boyutlarda zarif bir yapıdır. Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerinden olan camiyi, Mihrimah Sultan’a duyduğu hisler arasında köprü kuran hikâyeler eşliğinde görüp gezebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kuzguncuk semti, nostaljik sokakları, minik minik dükkanlar aracılığıyla eski zamanlarda yolculuğa çıkaran özgün caddeleri, cumbalı ve rengarenk boyalı tarihi evleri, Cemil Molla Paşa Köşkü, Marko Paşa Köşkü gibi gösterişli yapıları, sinagog, kilise ve camiyi bir arada yaşatan kültürel dokusu ve elbette sahiliyle sadece Üsküdar’ın değil, tüm İstanbul’un en özgün adresleri arasında yer alır. Üsküdar’a gelip de Kuzguncuk’ta bir tur atmadan, özellikle Üryanizade sokağında bir fotoğraf karesi edinmeden dönmek olmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Adım adım sokakları gezilmesi gereken başka bir Üsküdar semti de Çengelköy’dür. Eski zamanları günümüze taşıyan evlerinden her sokak başında karşılaşacağınız sevimli kedilerine, hatta ince belli bardaklarda Boğaz’a karşı çay yudumlayabileceğiniz kafelerine kadar huzur veren bir adrestir Çengelköy. Şeyh Nevruz Camii, Rum Ortodoks Aya Yorgi Kilisesi, Sadullah Paşa Yalısı da semt sınırları içinde yer alan tarihi ve kültürel açıdan önemli, görülmesi gereken mekânlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eski yazarların, şairlerin huzur bulmak, ilham almak için gittiği bilinen yemyeşil bir alan Fethi Paşa Korusu. Sultantepe semtinden Kuzguncuk Tepesi ve Paşalimanı’na kadar uzanan koru, Boğaz manzarası eşliğinde yürüyüşler yapmak, ağaçlar, çiçekler arasında oksijen depolamak için birebirdir. Üsküdar gezinizin bu bölümünü kahvaltı, öğle veya akşam yemeği organize edebileceğiniz saatlere denk getirebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Deniz seviyesinden 265 m. yüksekte bulunan Büyük Çamlıca veya Çamlıca Tepesi’nin, eylül ve ekim aylarında göçmen kuşların da görülebileceği özel yerlerden biri olduğunu belirtmeliyiz. Gelin ve damatların düğün sonrasında burada mola vermesi, tepeden görünen Boğaz manzarasını arkalarına alarak fotoğraf çektirmesi de artık gelenekselleşmiş bir ritüeldir. Anlayacağınız Üsküdar’da yapılacak bir gezinin belleklerde iz bırakacak final durağı Çamlıca Tepesi olabilir.

  • Yeryüzünün En Büyük Çölleri

    Yeryüzünün En Büyük Çölleri

    Yılda ortalama 250 milimetreden az yağış alan bölgelere çöl deniyor. Çöl denince aklınıza her zaman sıcaktan kavuran kum kaplı bölgeler de gelmesin. Örneğin Kutuplar’ın çevresinde dünyanın en soğuk çölleri bulunuyor. Diğerleri için listemize göz atabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    en büyük çöller, antarktika

    Dünyanın en büyük soğuk çölü olan Antarktika Çölü en az yağış alan çöllerden biri. Yılda ortalama sadece 50 milimetre kar şeklinde yağış alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    en büyük çöller

    Ürdün, Irak, Suudi Arabistan ve Suriye ülkelerinde bulunan Suriye Çölü 500.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    en büyük çöller

    Çok büyük bir kısmı Arjantin’de bulunan Patagonya Çölü’nün bir kısmı da Şili’de ve 673.000 metrekare büyüklüğünde.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    en büyük çöller

    Moğolistan ve Çin sınırları içinde bulunan, ısının -40 derece ile 45 derece arasında değiştiği Gobi Çölü 1,5 milyon metrekarelik bir alanda yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    en büyük çöller

    ABD’nin batısındaki Büyük Havza’da bulunan Büyük Havza Çölü ülkenin en büyük çölü ve yüzölçümü 492 bin metrekare.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    en büyük çöller

    Batı Asya’daki Arabistan Çölü, Yemen, Umman, Ürdün, Irak içlerine kadar giriyor ve 2 milyon 330 bin kilometrelik bir alanı kaplıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    en büyük çöller

    Afrika’nın kuzeyinde ve tam 9 milyon metrekare büyüklüğündeki Sahra Çölü’nün beşte biri kum çölü iken geri kalan kısmı kaya ve molozlardan oluşuyor.

  • ROMANTİK ŞEHİRLER

    Bazı şehirler vardır ki, her köşesinde duyguların en güzel hâli hissedilir. Göz alıcı manzaraları, tarihî dokusu ve büyüleyici atmosferiyle, burada geçirilen anlar hafızalara kazınır. Mavi gökyüzü altında yürüyen çiftler, dar sokaklarda kayboldukça şehrin ruhunu keşfeder ve unutulmaz anılar biriktirir. Bu yazımızda en romantik şehirleri sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Filmlere, şarkılara ve kitaplara konu olan İstanbul, rengârenk semtleri ve adalarıyla dünyanın en büyüleyici şehirlerinden biri. Pierre Loti, Moda, Balat gibi semtleri, kendine özgü atmosferiyle ziyaretçilerini etkiler. Asırlar boyu pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış bu şehirde, Boğaz’ın eşsiz manzarası eşliğinde yapılacak bir vapur turu, unutulmaz bir deneyim sunar. Galata Kulesi ve Kız Kulesi’nin aşk dolu rivayetleri ise şehrin silüetine daha da romantik bir hava katar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Moda, bilim, sanat, finans ve ticaretin merkezi olan başkent, her köşesinde kendine özgü estetiğiyle ziyaretçilerini büyüleyen bir şehir. Işıltılı Eiffel Kulesi’ni görmek, Seine Nehri kenarında yürümek, tarihî ve dar sokaklarda kaybolmak, kafelerde kahve yudumlamak burada geçirilen her anı unutulmaz kılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Venedik, tarihî kanalları, gondolları, zarif mimarisi ve ünlü mekânlarıyla her adımda göz alıcı bir manzara sunar. San Marco Meydanı ve Rialto Köprüsü gibi simgeleriyle, her köşesi büyüleyici bir havaya sahiptir. 12. yüzyılda inşa edilen Rialto Köprüsü, “para köprüsü” olarak bilinse de sandalla yapılan romantik bir gezintide âdeta bir sevda köprüsüne dönüşür. Roma İmparatorluğu ve Orta Çağ’dan kalma görkemli binaları, sokak müzisyenlerinin melodileri ve kafelerden yükselen müzik tınıları, Venedik’e oldukça romantik bir hava katıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın masalsı şehri Prag, gotik mimarisi, tarihî köprüleri ve görkemli kale manzarasıyla turistlerin ilgisini çeken büyülü şehirlerden biridir. Ancak şehri romantikleştiren asıl unsurlar, doğa ve sanatın mükemmel uyumunda gizli. Klasik Batı mimarisinin en zarif örneklerinin meydanları süslediği Prag’ın her köşesi âdeta bir sanat galerisi gibi. Doğanın gizemi ve cazibesiyle birleşen bu eşsiz atmosfer, Vltava Nehri kıyısındaki bir yürüyüşü bile özel bir deneyime dönüştürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Japonya tarihinin en iyi korunan şehirlerinden biri olan Kyoto, geleneksel Japon kültürü, tapınakları ve çay bahçeleriyle ünlüdür. Ancak, şehri gerçekten büyüleyici kılan şey, Japon kültüründe önemli bir yere sahip olan Sakura (kiraz çiçeği) mevsiminde büründüğü o masalsı atmosferdir. Yılda sadece bir kez, mart ayının sonu ile nisan ayının başlarında açan sakuralar, âşıkları büyüleyen bir manzara sunar. Kırmızıdan pembeye değişen tonlarıyla süzülen sakura çiçekleri, Kyoto’nun ahşap yapılarının sadeliğiyle birleşerek, oldukça etkileyici bir görüntü oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Akdeniz ikliminin ılık bir bahar gününde güneşin batışını izlemek için en ideal şehirlerden biri olan Barselona, Gaudi’nin tarihî eserleri, plajları ve sokaklarıyla ziyaretçilerine büyüleyici bir atmosfer sunar. 19. yüzyılda yaşamış olan ve Art Nouveau akımının İspanya’daki öncüsü kabul edilen Gaudi, mimari dehasını şehrin pek çok farklı noktasında sergilemiştir. 1882’de inşasına başlanan ve bir yıl sonra Gaudi’ye teslim edilen, ülkenin en önemli yapılarından biri olan Sagrada Familia (Kutsal Aile) Bazilikası, bugün hâlâ tamamlanmamış bir başyapıt olarak yükselmeye devam ediyor. 1926’da bazilikayı bitiremeden vefat eden Gaudi’nin mirası göklerde yükselmeye devam ediyor ve her sene yapıya yeni mimari ögeler ekleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tangonun doğduğu şehir Buenos Aires, sokaklarında yankılanan melodilerle âdeta bir sevda senfonisi fısıldar. 19. yüzyılda ortaya çıkan, kentin kimliğine işlemiş tango şarkıları eşliğinde Buenos Aires’in en ikonik noktalarından biri olan San Telmo Mahallesi’nin taş döşeli sokakları ve tarihî binaları hem nostaljik hem de coşkulu bir atmosfer sunar. Ayrıca La Boca’nın renkli evleri ve Caminito Sokağı’ndaki canlı performanslar, Buenos Aires’i her adımda sanat ile buluşturur. Rosedal Parkı’ndaki gül bahçeleri, doğayla iç içe vakit geçirmek isteyen ve bu özel anlarını fotoğraflamak isteyen çiftler için en ideal yerlerden biridir.

  • EVE YOLCULUK: DOĞDUKLARI YERLERE DÖNEN CANLI TÜRLERİ

    Dünya üzerindeki bazı canlılar, yaşam döngülerinin en kritik anlarında doğdukları topraklara geri döner. Tatlı sulardan okyanuslara göç eden somonlar, binlerce kilometre yol katederek yumurtlamak için doğdukları kumsallara dönen deniz kaplumbağaları gibi pek çok tür, evine dönüş içgüdüsüyle hareket eder. Bu yazımızda, gezegenimizin devasa coğrafyasında yollarını bulup hatasız bir şekilde doğdukları yerlere dönen canlı türlerini keşfedeceksiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İnci Kefali ” title_font_size=”13″]

    Tuzlu-sodalı sulara sahip Van Gölü’nde yaşayabilen endemik tek balık türü olan inci kefali, üreme zamanı olan ilkbaharda, Van Gölü’nden yüzlerce kilometre boyunca yüzerek göle dökülen dere ve nehirlere göç eder. Bu göç hareketi, türün hayatta kalabilmesi için kritik bir öneme sahiptir. İnci kefali, üreme için tatlı su ortamlarına ihtiyaç duyar. Van Gölü, suyun tuzluluğu nedeniyle üreme alanı olarak uygun değildir. Bu nedenle, göç ettikleri derelerdeki tatlı su ortamları, balıkların üremesi ve neslinin devamı için çok önemlidir. Bu göç esnasında, tuzlu-sodalı sudan tatlı suya doğrudan geçiş yapamadığı için hem yumurtlamaya giderken hem de dönerken akarsu ağızlarında bir süre bekleyerek farklı su koşullarına uyum sağlarlar. Akarsulardaki su sıcaklığı 13 derece civarına ulaştığında, akarsuların hızının düştüğü bölgelerdeki hafif çakıllı, kumlu bölgelere yumurtladıktan sonra yaşam alanları olan Van Gölü’ne geri dönerler. Yumurtadan çıkan yavrular ise 1-2 hafta büyüdükten sonra, ebeveynlerinin yaşadığı Van Gölü’ne ulaşmak için ilk göç rotalarını yüzmeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Somon Balıkları” title_font_size=”13″]

    Somon balıkları, tatlı su nehirlerinde doğar. Yavrular, burada bir süre büyüdükten sonra okyanusa göç eder. Okyanusta birkaç yıl geçirip olgunlaştıklarında veya üreme zamanı geldiğinde doğdukları tatlı su nehrine geri dönerler. Bu dönüş yolculuğunda, kimyasal ipuçlarını ve manyetik alanları kullanarak yönlerini bulurlar. Ancak bu yolculuk sadece mesafe açısından değil, karşılaştıkları zorluklar nedeniyle de son derece çetindir. Okyanustan nehirlerin tatlı sularına doğru ilerlerken, güçlü akıntılara karşı mücadele ederler. Şelaleler, barajlar ve diğer su engelleri, onların yolculuğunu daha da zorlaştırır. Yine de güçlü içgüdüleri ve fiziksel dayanıklıkları sayesinde bu engelleri aşarak üreme alanlarına ulaşmayı başarırlar. Birçok somon türü, üreme döngüsünü tamamladıktan sonra yaşamını yitirir. Ancak hayatta kalan bazı türler, ertesi yıl yeniden üremek için aynı zorlu yolculuğa yeniden çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeşil Deniz Kaplumbağası” title_font_size=”13″]

    Dişi yeşil deniz kaplumbağaları, her iki ila dört yılda bir yumurtlamak için doğdukları kumsallara geri döner. Avustralya’daki yeşil deniz kaplumbağaları üstün navigasyon yetenekleri sayesinde Büyük Set Resifi’nden üreme alanlarına 2000 kilometrelik bir seyahat gerçekleştirir. Brezilya’daki yeşil deniz kaplumbağaları ise Atlantik Okyanusu boyunca yaklaşık 2200 kilometre yüzerek yumurtalarını bırakacakları adaya varır. Yumurtlama süreci genellikle gece gerçekleşir. Dişi kaplumbağalar sahile çıkıp arka yüzgeçleriyle kumsalda bir çukur kazar. Yumurtalarını bu çukura bıraktıktan sonra dikkatlice üzerini kapatır ve denize geri döner.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kral Kelebeği” title_font_size=”13″]

    Uzun göç yolculuklarıyla bilinen kral kelebekleri, nesiller sonra bile atalarının doğduğu bölgeye geri döner. Kuzey Amerika’daki kral kelebekleri, üreme için doğdukları yerlere dönen “çok nesilli göç döngüsü”ne sahiptir. Çok nesilli göç döngüsü, bir canlının yaptığı yolculuğun kendisi tarafından tamamlanamayıp, birkaç nesil boyunca devam etmesi durumuna denir. Kuzey Amerika ve Kanada’dan Meksika’ya ulaşmak için yola çıkan bir kral kelebeği yolun bir kısmını uçar, sonra yavruları doğar. Ömrü bu yolculuğu tamamlamaya yetmeyen kral kelebeklerinin yavruları göçe devam eder. Nesiller boyu süren bu yolculuk sonucunda göçe başlayan bir kral kelebeği tekrar doğduğu yere dönemese de torunları bu göçü tamamlar. Bu olağanüstü navigasyon yeteneği, içsel biyolojik saatleri, Güneş’in konumu ve Dünya’nın manyetik alanı gibi çevresel ipuçlarıyla ilişkilendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anguilla Yılan Balığı” title_font_size=”13″]

    Anguilla yılan balıkları, özellikle Avrupa ve Amerikan yılan balıkları, yaşam döngüleri açısından oldukça ilginçtir. Atlantik Okyanusu’nun ortasında, Bermuda yakınlarında yer alan Sargasso Denizi, bu yılan balıklarının üreme alanıdır. Yetişkin Avrupa yılan balıkları, nehirler, göller ve lagünlerden ayrılarak binlerce kilometrelik zorlu bir yolculuğa çıkar ve sonunda Sargasso Denizi’ne ulaşır. Burada yumurtladıktan sonra yaşam döngülerini tamamlayarak ölürler. Yumurtadan çıkan yavrular, şeffaf, yassı ve yaprak şeklinde bir görünüme sahiptir. Okyanus akıntıları, özellikle Gulf Stream, bu minik yavruları Avrupa ve Kuzey Amerika kıyılarına taşır. Avrupa yılan balıkları için bu süreç yaklaşık bir ila üç yıl sürer. Kıyılara ulaştıklarında, cam yılan balığı (glass eel) olarak bilinen yarı şeffaf bir forma dönüşürler. Daha sonra tatlı sulara göç ederek nehirlerde, göllerde ve lagünlerde yaşamlarını sürdürürler. Burada on ila yirmi yıl boyunca büyüyüp olgunlaşırlar. Bu sürecin sonunda, yetişkin yılan balıkları tekrar Sargasso Denizi’ne dönmek için uzun ve zorlu bir göç yolculuğuna çıkar. Hem tatlı su hem de okyanus ekosistemlerine bağlı olan bu karmaşık yaşam döngüsü yılan balıklarına, onları birçok balık türünden ayıran benzersiz bir özellik kazandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kuzey Sumrusu ” title_font_size=”13″]

    Kuzey sumrusu, dünyada en uzun göç yolculuğunu yapan hayvanlardan biridir. Üreme döneminde kuzeydeki yuvalama alanlarından ayrılarak, Güney Yarımküre’nin yaz mevsimine doğru göç eder ve Antarktika kıyılarına ulaşır. Altı ay sonra tekrar kuzeye döner ve Kuzey Yarımküre’de yazı geçirir. Bu sayede her yıl iki yaz mevsimi yaşama ayrıcalığına sahiptir. Kuzey sumruları genellikle kıvrımlı bir rota izler. Bu, okyanus akıntılarından ve hava koşullarından yararlanarak enerji tasarrufu yapmalarını sağlar. Güney Atlantik üzerinden Antarktika’ya ulaşırken, dönüş yolculuklarında farklı rotalar tercih edebilirler. İzlanda ve Grönland’da üreyen kuzey sumruları, yılda ortalama 80.000 kilometre yol kateder. Bu, hayvanlar âleminde bilinen en uzun göçlerden biridir. Yaklaşık 30 yıl ömrü olan bir kuzey sumrusu, hayatı boyunca toplamda 2,4 milyon kilometre yol alabilir. Bu mesafe, üç kez Ay’a gidip gelmeye eşdeğerdir!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çelikbaş Alabalığı ” title_font_size=”13″]

    Çelikbaş alabalığı, yaşam döngüsü bakımından somon balıklarıyla benzerlik gösterir ve hem tatlı su hem de okyanus ortamlarında yaşayabilen bir türdür. Gençlik döneminde, yiyecek bolluğundan yararlanarak daha hızlı büyüyebilmek için tatlı suları terk eder ve okyanusa göç eder. Burada bir ila dört yıl boyunca avlanarak geniş alanlarda dolaşır. Üreme dönemi geldiğinde, doğdukları nehirlere geri dönerler. Ancak çelikbaş alabalıkları, somonlardan farklı olarak yumurtladıktan sonra hayatta kalır ve yeniden üremek üzere tekrar okyanusa döner. Bu döngü, onların yaşam süresi boyunca birden fazla kez üreyebilmelerine olanak tanır.

  • ÇÖL ORTASINDA DANTEL GİBİ İŞLENMİŞ BİR ŞEHİR

    Arap Yarımadası’nın güneydoğusunda yer alan ve Antik Roma kaynaklarında “Talihli Arabistan” olarak geçen Yemen’in tarihi çok eskilere uzanıyor. Geçmişte dokumacılık ve kuyumculuk merkezi olan ülkenin başkenti ise, köklü kültürü ve yapıları ile kendine has dokusunu korumayı başarmış. Tarihteki ilk apartmanların inşa edildiği San’a, eski medeniyetlerden olduğu kadar Osmanlı İmparatorluğu’ndan da izler taşıyor. Özgün mimarisi ile hayranlık uyandıran başkent hakkındaki bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yemen’in başkenti San’a’da ilk yerleşim tarihi, M.Ö. 3000’li yılların ortalarında hüküm süren Maîn Krallığı’na kadar uzanıyor. Ancak bundan önce de şehrin yerleşim yeri olduğuna ve Hz. Nuh’un oğlu Sam tarafından kurulduğuna dair yaygın bir inanış var. Bu yüzden “Sam’ın Şehri” de deniliyor. Şehirde zamanla birçok devlet kurulmuş ve farklı medeniyetlerin bıraktığı izler şehrin özgün dokusunu katman katman oluşturmuş. İslam dininin ilk yılları olan 600’lü yıllarda İslam’ı kabul eden San’a halkı, en önemli İslami eserleri de bu şehirde inşa etmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    San’a, “Eski Şehir” ve “Yeni Şehir” olarak ikiye ayrılıyor. Koruma altındaki tarihi yerler daha küçük bir alanı kaplayan “Eski Şehir”de; 1960’larda yükselen modern anlamdaki şehir ise “Yeni Şehir” kısmında yer alıyor. Eski Şehir’deki “dünyanın en eski yerleşim yerleri” sit alanı olarak koruma altına alınıp 1986’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    9. yüzyıldan önce inşa edilen binlerce konut ve İslam’ın ilk dönemlerinde yapılan yüzden fazla caminin çoğu kırmızı bazalt kayadan yükseliyor. Alt kısımları bazalt taşlardan, üst katları ise kâgirden yapılan çok katlı kerpiç evler birbiriyle olan uyumu ile dikkat çekiyor. Dünyanın ilk gökdelenleri olarak kabul edilen bu çok katlı binalardaki kemerlerle süslenmiş pencereler ahenk içinde. Basit malzemelerle şaşaalı yapılar inşa etmeyi başaran şehrin etrafı ise büyük bir surla çevrili…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kerpiç yapının dayanıksızlığı sebebiyle mahalledeki evlerin ayakta kalabilmesi için sürekli onarım ve bakım yapılması gerekiyor. Toprak malzemeden yapılan kerpiç evlerde misafirlerin ağırlandığı genişçe bir sofa, üst katla bağlantıyı sağlayan dar bir merdiven ve üst katlardaki dar yatak odaları geleneksel evlerin tipik mimari özellikleri arasında yer alıyor. Çatıları düz olan evlerin en üst bölümünde ise “mafraj” adı verilen ve ev sahibinin günün büyük bölümünü geçirdiği özel bir alan bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    6 ila 9 metre arasında değişen yükseklikteki duvarlarıyla şehri saran ve koruma altına alan surların geçmişte yedi kapısı bulunuyormuş. Ancak günümüze sadece 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından onarılan “Yemen Kapısı” (Bab el-Yemen) ulaşabilmiş durumda. Yemen Kapısı’ndan giriş yaptıktan hemen sonra 1516’da Osmanlı himayesine giren Yemen’de inşa edilen ilk cami olan Bekiriye Camii ile dünyanın en eski üçüncü camisi Camiu’l Kebir (Ulu Camii) bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hz. Peygamber’in davetiyle Müslüman olan Yemen valisi Bâzân, 630 senesinde Camiu’l Kebir’in bulunduğu yere İslam âleminin ilk mescitlerden birini yaptırmış. 16. yüzyılda tadilat gören mescidin bakımı Osmanlı döneminde de devam etmiş; çevresine bir hapishane ve askeri garnizon eklenmiş. Kimi alanları beyaza boyalı olan cami ile mescit, 2003’te tekrar restore edilerek güçlendirilmiş. Ayrıca mescidi özel kılan bir diğer unsur, Hz. Ali’nin Hilafet dönemine ait olduğu tahmin edilen 12 adet el yazması Kur’an-ı Kerim’in bu mescitte bulunması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Şehrin önemli mimarileri arasında yer alan ve alışageldiğimiz müzelerden oldukça farklı olan Ulusal Müze, Arap Yarımadası’ndaki en büyük müzelerden biri. Aslında eski bir askeri hastane olsa da restorasyondan sonra Yemen tarihi hakkında eserlerin sergilendiği bir müzeye dönüştürülmüş. Müzenin bir kısmında Yemen’de hüküm sürmüş İslam öncesi dönemdeki Sebe ve Hadramut krallıklarına ait heykeller ve yapıtlar; müzenin diğer kısmında ise İslam dönemine ait eserler sergileniyor.

  • Bu Şehir Tarihin İlk Yerleşim Yerlerinden

    Bu Şehir Tarihin İlk Yerleşim Yerlerinden

    Zaten Anadolu böyle bir coğrafya… Bölgenin neredeyse tamamı başlıkta söylediğimiz gibi insanlığın ilk yerleşim yerleri arasında geçiyor ve Erzurum da bundan payını fazlasıyla almış tarihi, köklü bir şehir. Binlerce yıllık yaşanmışlığın sosyolojik ve kültürel izlerine doğal güzellikler de eklenince listelere sığmayacak bir coğrafya çıkıyor karşımıza. Ama sizin için birkaçını sayfamıza taşımayı ihmal etmiyoruz elbette…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Erzurum Evleri her ne kadar turistik bir mekânı işaret etse de, 18. yüzyıl sonrası konut mimarisi, dekorasyonu ve kültürel öğeler hakkında önemli bilgiler edinmemizi sağlıyor. Eski Erzurum evlerinden 13 tanesinin birleştirilmesiyle oluşturulan mekân çok sayıda turist ağırlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    13. yüzyıl sonlarında Selçukluların inşa ettiği Çifte Minareli Medrese Erzurum’un önemli tarihi yapılarından biri. Osmanlı zamanında tophane, kışla, Cumhuriyet sonrası ise müze olarak kullanılan iki katlı medrese günümüzde müze ve sergi salonu olarak hizmet veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    erzurum

    Anadolu’daki en güzel anıt mezarlar arasında gösterilen Üç Kümbetler konum olarak Çifte Minareli Medrese’nin arka tarafında yer alıyor. Kümbetlerden en büyüğü 12. yüzyıla tarihlenirken Emir Saltuk’a ait olduğu düşünülüyor, diğer kümbetlerin ise kime ait olduğu bilinmiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Fotoğrafta görmüş olduğunuz bina Alman Konsolosluğu ve valilik makamı olarak hizmet vermiş, Erzurum Kongresi için gelen Atatürk’ün 52 gün kaldığı, sonraları Kolordu ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından kullanılmış ve günümüzde Atatürk Evi Müzesi olarak ziyarete açık bulunan tarihi bir yapı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Güney ucunda bir kuş cenneti bulunan, fazla sularının Tav Vadisi’ne döküldüğü yerde Tortum Şelalesi’nin oluştuğu, mesire alanlarıyla çevrili, üstünde sandalla seyahat edebileceğiniz doğa harikası Tortum Gölü de Erzurum’da bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Birçok tesis ve kayak merkeziyle ülkemizdeki kış sporlarının vazgeçilmez adreslerinden biri de Palandöken’dir. Erzurum’un 3.125 rakımlı bu dağı her seviyeye uygun kayak pistini barındırırken, ülkemizdeki en uzun pist de bünyesinde bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Oğlak ya da kuzu etinin özel bir karışımla hazırlandıktan sonra 24 saat bekletilip odun ateşinde pişirilmesiyle yapılan cağ kebabı Erzurum’a gidenlerin yemeden dönmediği bir lezzettir. Kebabın adı ise servis edildiği “cağ” şişlerinden gelmekte.