Kategori: Rota/Doğa

  • TARİHİ GÜZELLİKLERİYLE BARTIN

    Karadeniz’in yeşilini ve doğasının güzelliğini sonuna kadar hissedebileceğiniz şehirlerden biri olan Bartın kendine has şivesiyle, evleriyle, tarihi güzellikleriyle Türkiye’nin sevilen illerinden biridir. Bu yazımızda Bartın hakkında pek çok bilgi paylaşacağız ancak önce en ilginç olanı ile başlayalım. Antik çağda Parthenios adı verilen Bartın Irmağı’nın kenarında kurulan kentin, daha önce Parthenia olarak anıldığını ve zamanla Bartın’a dönüştüğünü biliyor muydunuz? Mimarisinden kültürüne, mutfağından tarihine birçok kendine özgü zenginliğe ev sahipliği yapan Bartın’ı 6 madde ile listemize konuk ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Karadeniz Bölgesi’nin en yağış alan şehirlerinden biri olan Bartın’ın %40’ı ormanlarla kaplıdır; yazlar yağmurlu ve serin geçerken, kışlar oldukça soğuk olur. Amasra, Kurcaşile ve Ulus ilçelerine sahip olan Bartın aynı zamanda Türkiye’nin en küçük şehirlerinden de biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bartın denince akla ilk gelenlerden biri kendine has güzellikteki evlerdir. Ahşaptan yapılan ve özel bir mimariye sahip olan bu evler Bartın’ın tarihi zenginliklerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ekonomisi tarım, ormancılık ve madenciliğe dayanan Bartın’ın toprakları çok verimlidir bu nedenle tarım faaliyetleri oldukça fazladır. Buğday, arpa, fasulye, mısır, elma ve armut başlıca yetiştirilen mahsullerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bartın özellikle yaz turizmi bakımından önemli bir konumdadır; muhteşem manzaraya sahip yaylaları, yemyeşil doğası ve tertemiz havasıyla pek çok aktiviteye ev sahipliği yapar. Bunların başında doğa yürüyüşleri, avcılık ve olta balıkçılığı gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Pek çok doğal ve tarihi güzelliğe sahip olan Bartın’da başlıca gezilecek yerlerden birkaçı; Güzelcehisar, İnkumu Plajı, Göldere Şelalesi, Bartın Şehir Hamamı, Amasra Hamamı, Yeraltı Çarşısı, Hisarkale Mahzeni, Amasra Kalesi, Taşhan, Tekkeönü Kalesi’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bartın’ın mutfağı ayrı bir lezzet şöleni sunar. Özellikle etli, sebzeli, hamur işli ve zeytinyağlı yemekler mutfağın gözdesidir. Kendine has lezzetler arasında en dikkat çekenler pum pum çorbası, yumurtalı isput, kabak burması ve pirinçli mantıdır.

  • HİPOPOTAMLAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Otçul olan hipopotam veya su aygırı, iri cüssesine rağmen şirin görüntüsü ile hepimizin aşina olduğu memeli bir hayvan türü… Ancak bu şirin görüntünün altında Afrika’nın en tehlikeli hayvanı olma unvanı da gizli. İsmi su aygırı olsa da atlardan ziyade balina ve yunuslarla daha yakın akrabalığı olan bu sevimli ve tehlikeli türe ait ilginç bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yetişkin bir hipopotam bir buçuk metre yükseklik, dört buçuk metre uzunluğa sahip olabilir. İki buçuk ton ile dört buçuk ton ağırlığında olabilen su aygırları, ortalama olarak iki otomobil ağırlığına ulaşabilmektedir. Bu da onları hayvanlar aleminin en iri canlılarından yapar. Su aygırlarının kafa ağırlığı bile 450 kilograma ulaşabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Gergedanlarla birlikte fillerden sonraki en büyük kara canlısı olan hipopotamlar, ortalama olarak saatte 48 km hıza ulaşabilirler. Hayatlarının büyük bir bölümünü suda geçiren bu canlılar aslında iyi yüzemezler. Nehir yataklarının zemininde; kemik ağırlıklarının yoğunluğundan dolayı yürüyerek hareket ederler ve 10 dakika su altında kalabilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Su aygırları çok iri cüsseye sahip olsalar da ayak, kulak ve kuyruğu vücuduna göre oldukça küçüktür. Burun delikleri, gözleri ve kulakları kafa hizası açısından oldukça yüksekte yer alır ve bu sayede suyun içinde uzun süre vakit geçirebilir. Hipopotamın bedeni suyun yüzeyi altında kalırken göz, kulak ve burnu oksijen salınımına devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sekiz ay anne karnında kalan su aygırı 30 ile 50 kg olarak dünyaya gelir ve her doğumda sadece bir yavru doğar. Dişi su aygırları iki senede bir doğum yapar ve yavru su aygırı yedi yaşına kadar annesinin yanından ayrılmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Etobur olmamalarına rağmen oldukça saldırgan olabilen hipopotamlar Afrika’da timsah ya da aslan gibi tehlikeli avcılardan daha fazla ölüm vakasına sebep olmaktadır. Saldırı anında başıyla güçlü darbeler vuran bu tür, 50 cm bulan köpek dişleriyle de tehlike saçarlar. Sürüsünü korumak isteyen bir su aygırının kayıklara bile saldırmaktan çekinmediği gözlemlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hipopotamlar aynı aileye ait olsalar da iki farklı türe ayrılmaktadır. Afrika’daki Sahra su habitatlarında yaşayan ve “Nil aygırı” diye bilinen türün sayıları oldukça çoktur ve dünyanın en büyük üçüncü memeli hayvanıdır. Sayıları azalarak sadece 2500 bireyin kaldığı “cüce su aygırları” ise Liberya ve Fildişi Sahillerindeki yağmur ormanlarında yaşarlar, gece avlanırlar. 19. yüzyıla kadar Batı Afrika dışında bu tür bilinmiyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1993’te Pablo Escobar’ın malikânesindeki hayvanat bahçesinde bulunan dört su aygırı Escobar’ın ölümünden sonra doğal yaşam alanına bırakılamadığı için Magdalena Nehri’ne salınmış ve bu dört su aygırının sayısı 2019’daki araştırmaya göre 90 ile 120 bireyi bulmuştur.

  • DÜNYANIN EN ÜNLÜ YÜRÜYÜŞ ROTALARI

    En eski seyahat yöntemlerinden biri olan yürüyüş, doğayla bütünleştiğimiz, adımlarımızla şehrin karmaşasından uzaklaştığımız en sakin ve dingin aktivitelerden biridir. Dağ zirvelerine doğru tırmanırken, derin vadilere inerken ya da okyanusun huzurlu dalgalarıyla çevrili sahil yollarında yürürken keşfedilen rotalar sadece kilometrelerden ibaret değildir. Her bir yol, tarihin, kültürün ve doğanın iç içe geçtiği zengin bir hikâye sunar. Yazımızda, dünyanın en özel yürüyüş rotalarını sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Likya Yolu, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Likya Yolu, Antalya ile Muğla arasında uzanan, yaklaşık 540 kilometrelik bir yürüyüş rotasıdır. Antik medeniyetlere ait yolları ve patikaları takip eden bu rota, adını M.Ö. 2000’li yıllarda bu bölgede yaşamış Likyalılardan alır. Yürüyüş rotası, kayalık yollar, ormanlar, köyler ve sahiller boyunca uzanarak hem doğal hem de kültürel zenginlikleri keşfetme imkânı sunar. Fethiye, Kaş ve Olimpos gibi tarihî ve turistik noktaların yanı sıra, antik kentler, kaya mezarları ve Roma dönemine ait kalıntılar bu yol boyunca karşınıza çıkar. Muhteşem deniz manzaralarıyla da öne çıkan bu rota, “Dünyanın en iyi 10 uzun mesafe yürüyüş rotası” arasında yer alan Likya Yolu ile ilgili detaylı bilgiler için linki tıklayın…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Routeburn Parkuru, Yeni Zelanda” title_font_size=”13″]

    Yeni Zelanda’daki Routeburn Parkuru, ülkenin en görkemli dağlarından Fiordland ve Aspiring Dağı’nı kapsayarak, yürüyüş boyunca dağ gölleri, yemyeşil yağmur ormanları ve karla kaplı zirveler eşliğinde büyüleyici manzaralar sunar. 30 kilometreden uzun olan bu rota, genellikle üç gün, iki gece sürede tamamlanır. Yürüyüş sezonu olan nisan ve ekim ayları arasında parkur üzerinde hizmet veren konaklama yerlerinde önceden rezervasyon yaptırmak gerekir. Kış aylarında ise kar, buzlanma ve çığ tehlikesi nedeniyle zorlu hava koşulları yürüyüşü daha riskli hale getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Overland Parkuru, Avustralya ” title_font_size=”13″]

    Avustralya’nın Tazmanya Adası’nda yer alan Overland Parkuru, zorlu ama nefes kesici manzaralarıyla ünlüdür. 65 kilometreyi aşan bu yürüyüş rotası, Tazmanya Yaban Hayatı Koruma Alanı içinde bulunan St. Clair Gölü Ulusal Parkı ile Cradle Dağı’nı kapsar ve ortalama altı günde tamamlanır. Rotada yağmur ormanları, buzulların şekillendirdiği vadiler, magmatik kayaçlardan oluşan dolerit dağları ve büyüleyici şelaleler yer alır. Yürüyüş boyunca, yağmur ormanlarının yaşayan dikenli karıncayiyenler ve ornitorenk gibi ilginç hayvanlarla karşılaşmak da mümkündür. Konaklama imkânı ise belirli bir ücret karşılığında yalnızca parkur üzerindeki kulübelerde sunulmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”GR 20, Korsika” title_font_size=”13″]

    Korsika Adası’nda bulunan ve Avrupa’nın en uzun ve zorlu yürüyüş rotalarından biri olarak kabul edilen GR 20, yaklaşık 180 kilometrelik bir uzunluğa sahiptir. Bu rota, adanın kuzeyinde yer alan Calenzana kasabasından başlar ve güneydeki Conca kasabasında sona erer. Yolculuk boyunca dik geçitler, kayalık manzaralar ve Alp Dağları’na özgü çayırlar gibi doğal güzellikler arasından geçilir. Monte Cinto Dağı’nın zirvesine kadar uzanan rota boyunca, 2.600 metre irtifaya ulaşılır ve ciddi fiziksel dayanıklılık gerektirir. GR 20, toplam 16 etapta tamamlanır ve her etap, zorluk derecesiyle birlikte farklı manzaralar sunar. Lac de Nino gibi sakin Alp göllerinden Monte Cinto’nun muhteşem kayalık manzaralarına kadar çeşitli parkurlardan oluşan GR 20’nin kuzey bölgesi daha engebeli ve zorlu, güney bölgesi daha yumuşak ve nispeten kolay bir zemine sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İnka Yolu, Peru” title_font_size=”13″]

    İnka Yolu, Peru’daki en popüler yürüyüş rotalarından biridir ve Machu Picchu’ya ulaşan antik yol ağının önemli bir parçasını oluşturur. Machu Picchu, Peru’nun And Dağları’nda, yaklaşık 2.400 metre yükseklikte yer alan eski bir şehirdir ve UNESCO Dünya Mirası alanıdır. 15. yüzyılda inşa edilen bu antik kentin, İnkalar tarafından imparatorluğun inziva alanı veya kutsal bir site olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Bu rota, antik İnka İmparatorluğu’nun başkenti Cusco’dan başlar ve yürüyüş boyunca 3.000 metre yüksekliğe kadar çıkarak dağlar, bulut kümeleri, tropik ormanlar ve vadiler arasında ilerler. 40 kilometreden fazla uzunluktaki ünlü İnka Yolu’nu tamamlanması ortalama dört gün sürer ve Antik İnka kalıntılarının arasında uzanan bu rotanın sonunda Inti Punku (Güneş Kapısı) adlı antik yapıya ulaşılır. Buradan, Machu Picchu piramidinin nefes kesici manzarası izlenir. Güneşin doğuşuyla birlikte bu kapıdan antik kente ilk bakış, yürüyüşün en çarpıcı anlarından biri olarak hafızalara kazınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pasifik Zirvesi Yolu, ABD ” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 4.270 kilometre uzunluğundaki Pasifik Zirvesi Yolu, ABD’nin batı kıyısında, Meksika sınırından Kanada sınırına kadar uzanır. Kaliforniya, Oregon ve Washington eyaletlerinin muhteşem doğal güzelliklerini gözer önüne seren bu rota, ülkenin iki büyük dağ zinciri olan Sierra Nevada ve Cascade Dağları üzerinden geçerek Pasifik Okyanusu’na paralel olarak devam eder. Oldukça zorlu bir parkur olan bu rota, uzun mesafesi, engebeli arazisi ve iklim değişiklikleri nedeniyle yüksek düzeyde fiziksel dayanıklılık gerektirir. Yürüyüş boyunca, Kaliforniya’nın sıcak çöl ikliminden Washington’un serin yağmur ormanlarına geçerken, yüksek rakımlı bölgelerde kar ve buz gibi zorlu hava koşullarıyla da karşılaşılabilir. Rota boyunca Amerikan kara ayıları, dağ aslanları, ceylanlar, kartallar ve çeşitli kuş türleri gözlemlenebilir. Vahşi doğayla iç içe geçen bu parkurda kamp yaparken ve yiyecekleri saklarken vahşi hayvanlara karşı dikkatli olmak gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Santiago Yolu, İspanya ” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ’dan beri kullanılan Santiago Yolu, İspanya’nın kuzeyinde başlar ve St. James’in (Aziz Yakup) kalıntılarının bulunduğu kabul edilen Santiago de Compostela Katedrali’ne kadar ulaşır. Yüzyıllar boyunca milyonlarca kişinin yürüdüğü bu yolun tek bir güzergâhı yoktur; en popüler güzergâhı yaklaşık 800 kilometreyi bulan Fransız Yolu “Camino”dur. Bununla birlikte, Portekiz Yolu ve Kuzey Yolu gibi farklı rotaları da olan parkurun başlangıç noktası İspanya’nın yanı sıra Fransa ya da Portekiz olabilmektedir. Her parkur, kendine özgü zorluk seviyeleri ve manzaralar sunar. Yürüyüşçüler, isteğe bağlı olarak dağlar ve vadilerden oluşan rotaları ya da okyanus kıyısını takip eden maviliklerle dolu güzergâhı tercih edebilirler. Santiago de Compostela Katedrali ve Fransız Yolu, UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak kabul edilmiştir; yolda bulunan birçok tarihî yapı, köprü, kilise ve manastır da bu statüye sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Torres del Paine, Şili ” title_font_size=”13″]

    Torres del Paine yürüyüş rotaları, Şili’deki O ve W Parkurları’ndan oluşur. Patagonya’nın çarpıcı manzarasında eşsiz bir yürüyüş deneyimi sunan bu parkurlar, doğa tutkunları için kaçırılmayacak bir fırsattır. 70 kilometreden uzun olan W Parkuru ortalama 4-5 gün süren bir yürüyüşün ardından tamamlanır. Zorluk seviyesi orta ile yüksek arasında değişir ve her gün 6-8 saatlik yürüyüş gerektirir. Yol boyunca dik yamaçlar, buzul gölleri ve ünlü granit kuleler gibi eşsiz doğal güzelliklerle karşılaşmak mümkündür. W Parkuru’nda kamp yapma imkânı veya “refugio” adı verilen sığınaklarda konaklama seçeneği bulunur. Bu sayede yürüyüş esnasında ağır kamp malzemeleri taşımaya gerek kalmaz; ancak değişken hava koşullarına hazırlıklı olmak önemlidir. O Parkuru ise aynı gün içinde dört mevsimin birden yaşandığı, 8 ile 10 günde tamamlanan daha uzun ve izole bir rotadır. Deneyimli yürüyüşçülerin tercih ettiği bu parkurda, buzul göllerinde kayak, dağ bisikleti sürme ve at sırtında geziler gibi çeşitli aktiviteler de gerçekleştirilebilir.

     

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kilimanjaro, Tanzanya ” title_font_size=”13″]

    Tanzanya’da bulunan Kilimanjaro, Afrika’nın en yüksek dağı olarak çeşitli zorluk seviyeleriyle farklı yürüyüş deneyimleri sunan birçok rotaya ev sahipliği yapmaktadır. Kilimanjaro dağının zirvesi olan Uhuru Zirvesi, 5.895 metre yüksekliğiyle dikkat çekmektedir. Marangu, Lemosho, Rongai ve Northern Circuit gibi farklı rotaların bulunduğu yürüyüş parkurunda, her bir rotayı tamamlama süresi 5 ile 10 gün arasında değişir. Kilimanjaro’da yürüyüş yaparken dört mevsimi bir arada yaşamak mümkündür; alt bölgeler tropikal iklime sahipken, zirve noktası oldukça soğuk ve rüzgârlıdır. Ayrıca, Kilimanjaro’da rehber eşliğinde yürüyüş yapılması zorunludur; bu nedenle yürüyüşe başlamadan önce lisanslı bir rehberle anlaşmak gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tour du Mont Blanc, Fransa-İtalya-İsviçre” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın en popüler uzun mesafe yürüyüş rotalarından biri olan Tour du Mont Blanc, Fransa, İtalya ve İsviçre’yi kapsar. Yaklaşık 170 kilometre uzunluğundaki bu rota; buzul vadiler, çiçek dolu çayırlar ve yüksek dağ zirveleriyle süslü manzarasıyla ortalama 10-12 günde tamamlanır. Yol boyunca her gün farklı bir ülkenin doğasını ve kültürünü deneyimlemek mümkündür. Dağ köyleri ve üzüm bağlarıyla dolu rotada, yaklaşık 10 kilometrelik bir tırmanış yapmak gerekmektedir. Profesyonel olmayan yürüyüşçüler için rotayı kısaltan teleferikler de bulunmaktadır. Tour du Mont Blanc, sadece eşsiz doğasıyla değil, aynı zamanda zengin kültürel değerleriyle de tanınır. Rengârenk çiçek tarlaları, nadir kuş türleri, dağ keçileri ve en büyük yer sincabı türü olan marmotlar bu rota boyunca gözlemlenebilir. En ideal yürüyüş sezonu ise haziran ortasından eylül sonuna kadardır. Ayrıca, ana yürüyüş güzergâhının dışında birçok yan yürüyüş parkuru da mevcuttur; alternatif rotalar sayesinde az bilinen dağ geçitlerine ve gizli göllere ulaşmak mümkündür.

  • 7 Madde İle Afyonkarahisar

    7 Madde İle Afyonkarahisar

    Hâlâ birçoğumuzun “Afyon” ismiyle andığı şehir, 2005 yılında “Afyonkarahisar” adını aldı. Ege Bölgesi’nde yer alan, 03 plakalı ilimiz şimdi Kültür ve Yaşam’da…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    afyon

    Anadolu’da hemen her şehirde o yerin simgesi olmuş bir kale bulunur. Afyon’daki kalenin ayırt edici özelliği ise yerden 226 metre yüksek bir kayanın tepesine inşa edilmiş haliyle verdiği olağanüstü fotoğraftır. Afyonkarahisar Kalesi’nin ilk olarak M.Ö. 1350’de Hititler tarafından yapıldığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Afyonkarahisar, sınırları içindeki göllerle ilgi çeken bir şehrimiz. Karabatakları, balıkçıl kuşlarını, Macar ördeklerini, gülen sumruları görebileceğiniz Karamık Gölü ya da tam bir “kuş cenneti” olduğundan söz edilen Acı Göl, doğa fotoğrafçılarının ilgi gösterdiği iki önemli adres.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Eber Gölü ise yüzeyini kaplayan kamışlar nedeniyle göl değil de çayırlık gibi görünen tam bir doğa harikası. Turna ve sazan balıklarının yetiştiği, göçmen su kuşlarının rağbet ettiği Eber’deki onlarca yüzen adacık da gölü diğerlerinden oldukça farklı kılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ulu Camii, İmaret Camii Afyonkarahisar’ın önemli tarihi yapıları… İçinde cami, medrese, imaret bulunduran Gedik Ahmet Paşa Külliyesi ise görülmeye değer yapılar arasında bulunuyor. 1472 yılında inşa edilen yapı Osmanlı mimarisini ve anlayışını yansıtıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ömer, Gecek, Gazlıgöl, Hüdai, Heybeli gibi kaplıcalarıyla ünlü Afyonkarahisar’ın sularının şifalı olduğuna inanılır ve şehir her yıl termal turizm ile çok sayıda turist çeker. Hâlâ aktif olarak hizmet veren tarihi hamamlar da aynı oranda ilgi gören mekânlar arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Afyonkarahisar deyince akıllara ilk gelenlerden biri de mermerdir. Şehir, inşaat sektöründen güzel sanatlara pek çok alanda kullanılabilen mermerin ülkemizdeki ana vatanıdır ve bölgede 400 milyon metreküp mermer rezervi olduğu tahmin edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Şehirden dünyaya yayılan lezzet ise kaymaktır. Özellikle manda sütüyle yapılan ve rengi süt gibi beyaz olan kaymağın benzerini başka bir bölgede bulmak oldukça zordur. Ekmek kadayıfı, tel kadayıf, baklava, ayva tatlısı ise Afyonkarahisar’da kaymak eşliğinde yiyebileceğiniz tatlılardır.

  • OKYANUSUN ERİŞİLEMEZ ÇÖLÜ: NEMO NOKTASI

    Okyanus çölü olarak adlandırılan Nemo Noktası, okyanusun erişilemez kutbu olarak bilinen, “kuş uçmaz, kervan geçmez” bir yer. En yakın kara parçalarından bile ulaşımın çok zor olduğu Nemo Noktası hakkındaki detayları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Nemo” Latincede “hiç kimse” anlamına geldiği için buraya “Nemo Noktası” ismi verilir. Aynı zamanda Jules Verne’in “Denizler Altında 20 Bin Fersah” kitabında, deniz altı Nautilus ile okyanusları dolaşan kurgusal karakteri Kaptan Nemo’nun adından da esinlendiği biliniyor. Nemo’yu 1992’de keşfeden Hırvat harita mühendisi Hrvoje Lukatela bile burayı hiç ziyaret etmemiş. Lukatela, eşit uzaklıkta bulunan üç kara koordinatından en uzak olan koordinatları hesaplayan bir bilgisayar programı kullanarak “okyanusta herhangi bir karadan en uzak noktayı” hesaplayıp Nemo Noktası’nı keşfetmeyi başarmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Nemo Noktası’na en yakın üç adanın kıyısı bu noktaya 2688 kilometre uzaklıkta yer alıyor. Noktanın kuzeyinde Ducie Adası, kuzeydoğusunda Paskalya Adası’nın bir parçası olan Motu Nui adacıkları ve güneyinde Antarktika yakınlarındaki Maher Adası bulunuyor. Bu en yakın üç adada da insan yaşamıyor. Nemo Noktası’na en yakın medeniyet ise Şili’nin yaklaşık 3540 kilometre doğusundaki dünyanın en uzak yerleşim adalarından biri olan Paskalya Adası veya yaklaşık 4023 kilometre uzaklıkta yer alan Yeni Zelanda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Nemo Noktası’ndan en yakın yerleşim yeri olan Paskalya Adası’na ulaşmak için Fransa’nın yüz ölçümünün 35 katından fazla bir mesafeyi katetmek gerekiyor. Yani 22 milyon metrekarelik bir alanda kimse yaşamıyor. Nemo Noktası’nda havaalanı olmadığı için bu gezi sadece tekne ile yapılabiliyor ve tamamlanması iki haftadan fazla sürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Nemo Noktası’na en yakın insanlar Uluslararası Uzay İstasyonundaki (ISS) astronotlar… ISS doğrudan buranın üzerinden geçtiğinde sadece 415 kilometre uzağında kalıyor. Okyanusun ortasındaki bu ıssız çölü; Rus, Avrupa ve Japon uzay ajansları uzun zamandır uzay malzemesi çöplüğü olarak kullanıyor. Eski uydulardan kargo gemilerine birçok uzay aracı okyanusun dibinde parçalanmış halde bu noktaya indirilmiş. Nemo Noktası’na birkaç Avrupa Uzay Ajansı kargo gemisi, 140’tan fazla Rus Soyuz kapsülü ve Sovyet dönemi Mir Uzay İstasyonu düşürüldüğü açıklandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Okyanus bilimcilerine göre burada çok fazla canlılık bulunmuyor. Çünkü burası aynı zamanda Güney Pasifik girdabı adıyla bilinen güçlü akıntıların ortasında yer alıyor. Nemo Noktası’nda okyanustaki yüzey ısısı 5,8 derece ve dönerek hareket eden güçlü akıntı, besin bakımından zengin suların ulaşmasına engel oluyor. Ayrıca karadan çok uzak olduğu için rüzgâr ile organik madde taşınamıyor. Fakat aynı zamanda okyanus tabanında yaşam çeşitliliğine rastlanmasa da bu ortam bazı özel canlı türlerinin yaşamasına da engel değil. Pasifik’teki tektonik plakalardan sızan lavlar sıcak su bacaları ve mineral birikimini sağlıyor. Bu da bakteriler için uygun ortamı oluşturuyor. Ayrıca 2005’te tüylü yeti yengecinin burada yaşadığı tespit edildi.

  • Derin, Zengin ve Kadim Şehir

    Derin, Zengin ve Kadim Şehir

    Düzenli olarak yaptığımız kısa turlardan birini ülkemizin güneydoğu tarafına, medeniyetlerin buluşma noktası Diyarbakır’a yapıyoruz… Kalesine çıkmak, en meşhur hanında soluklanmak, kimlere ilham verdiğini anlamak için lütfen okumaya devam edin…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sur ilçesindeki Diyarbakır Kalesi’nin Çin Seddi’nden sonra dünyanın en geniş savunma duvarı olduğunu biliyor muydunuz? Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan, dört giriş kapılı, iç ve dış kaleden oluşan yapının surları 9000 yıl öncesinin havasını günümüze taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dicle Nehri, sadece Diyarbakır ya da ülkemiz için değil, beslendiği kollarıyla, yüzyıllardır beslediği uygarlıklarla tüm dünya için başlı başına bir fenomen… On Gözlü Köprü üzerinden Dicle’yi seyretmek ise deneyimlemek gereken bir seyahat hali… Uzunluğu 180 metreye yaklaşan köprü; Dicle Köprüsü, Silvan Köprüsü, Mervani Köprüsü olarak da biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Diyarbakır hanlar, hamamlar, kervansaraylar şehridir de bir yandan… Uzun yıllar tüccar hanı olarak kullanılan ve bugün avlusunda dibek kahvesi yudumlayabileceğiniz Hasanpaşa Hanı; bir zamanlar avlusundaki kuyuda tedavi amaçlı sülükler bulunan Sülüklü Han; Çifte Han, Hüsrev Paşa Hanı mimari ve turistik açıdan ilgi gören yerler arasında bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şehrin merkezinde bulunan Ulu Camii 7. yüzyılda inşa edilmiş, farklı dönemlerde onarım görmüş ve genişletilmiş tarihi bir yapı. Üç ayrı giriş kapısı, büyük bir avlusu ve farklı bölümleri olan camiye mimari açıdan yapılar topluluğu ya da külliye demek daha doğru… Diyarbakır Ulu Camii, Şam Emeviye Camii ile benzer bir üslupta yapılan Anadolu’daki ilk cami olarak kabul ve ilgi görüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    diyarbakır

    Çocukluğunun ve gençliğinin bir bölümü Diyarbakır’da geçen Ahmed Arif; yine burada dünyaya gelen Cahit Sıtkı Tarancı; bir süre Diyarbakır’da yaşayan Ziya Gökalp… Diyarbakır’da izler bırakan bu edebiyatçıların yaşam alanları günümüzde müzeye dönüştürülmüş ve ziyaretçilere açılmış durumda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Diyarbakır’a yolu düşenlerin mutlaka uğradıkları yerlerden biri de, güçlü sesleriyle insanı şaşırtan dengbejlerin toplandığı ve melodik biçimde şiirler okuduğu Dengbejler Evi… Bu mekân Sur ilçesinde Ziya Gökalp Mahallesi’nde bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Doğu ve Güneydoğu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Diyarbakır da türkülerin çokça söylendiği, halayların bolca çekildiği bir ilimiz. Urfa’nın sıra geceleri gibi Diyarbakır’ın da türkülerin söylenip çayların içildiği “eyvan geceleri” vardır ve turistler tarafından büyük ilgi görmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Farklı toplumların tatlarını birleştirip mutfağını zenginleştirmiş bu şehirde yemek saatlerini iple çekeceğiniz kesin. Patlıcan ya da kabaktan yapılan meftune, kıyma ve bulgurdan yapılan nardanaşı, mercimekle yapılan serbizer gibi onlarca özgün lezzetin başını et yemeklerinin çektiğini söylemeliyiz. Ve tabii ki ağırlığı ve tadı dillere destan olan karpuz da Diyarbakır’ın en özel lezzetlerinden biridir.

  • Dünya’nın Giydiği Görkemli Elbise: Muson Ormanları

    Dünya’nın Giydiği Görkemli Elbise: Muson Ormanları

    Aslında yeryüzünün farklı bölgelerini kaplayan yağmur ormanlarının tamamı böyle… Mavi dünyamızın giydiği yeşil tonlarında görkemli birer elbise gibiler… Her ne kadar dünya yüzeyinin sadece yüzde 7’sini kaplıyor olsalar da gezegenimizin solumasını sağlayacak kadar güçlüler. Şimdi farklı çeşitleri bulunan bu muhteşem oluşumlardan muson yağmur ormanlarına götürüyoruz sizi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    muson iklimi

    Muson kelimesi Fransızca kökenli bir kelime. “Asya’nın güney kıyılarıyla Hint Denizi’nde esen, yaz-kış yön değiştiren, etki alanı geniş rüzgâr” anlamına geliyor. Muson rüzgârlarının etkili olduğu yerlerde ise yoğun yağışların hâkim olduğu muson iklimi görülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    muson iklimi

    Özellikle Güney Asya, Güneydoğu ve Doğu Asya muson ikliminin, dolayısıyla muson yağmur ormanlarının yoğun olarak görüldüğü yerler… Biraz daha yakınlaşırsak Hindistan, Tayland, Vietnam, Japonya, Bangladeş, Çin’in güneydoğusu, Endonezya gibi ülkeleri sayabiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Farklı ve kalın gövdeleri, göğe uzanan dalları, görmeye alışık olmadığımız büyüklükteki yapraklarıyla bu ekosistemin en önemli sakinleri elbette ağaçlar… Ve muson ormanlarının en özgün ağacı 40 metreye kadar boy ve kokulu beyaz çiçekler veren “teak” veya “tik” ağacı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    muson iklimi

    Muson ormanlarında, tıpkı filmlerde gördüğümüz gibi şemsiye ya da yatak yapılabilecek büyüklükte yaprakları olan ağaçlar da var elbette ama boyu genellikle 20-30 metre arasında değişen bu ağaçların %75’i bilinenin aksine kış aylarında yapraklarını döküyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Muson ormanlarında bitki örtüsü ekvatoral yağmur ormanlarındaki kadar zengin değil. Örneğin başka bitkilere sarılıp tırmanarak büyüyen bitkiler burada pek görülmüyor. Bambuların ise sıkça bulunduğu musonların iç kesimlerini geniş savanlar, yani çayırlar kaplıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    muson iklimi

    İlginçtir ama muson yağmur ormanlarına “kuru yağmur ormanları” da denmekte, çünkü yazın ılık ve oldukça yağışlı süren iklim, kışın kuru ve soğuk. Buna karşılık yaz yağışları öyle şiddetli olabiliyor ki ormanlık alan için verimli olan bu hava, yerleşim yerlerini büyük zararlara uğratabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    muson iklimi

    Tüm yağmur ormanları gibi muson ormanları da bitkilerle birlikte yüzlerce tür için ideal bir yaşam alanı… Zemininde fillerin yürüyüp kaplanların koştuğu, ağaç dallarında maymunların sallanıp rengârenk kuşların öttüğü fantastik gibi duran ama tamamen gerçek bir yeryüzü parçası.

  • SARIP SARMALAYAN MUHTEŞEM BİTKİLER

    Duvarları, kapıları, pencereleri ve yaşam alanımızı süsleyen sarmaşıklar yaydıkları enerjiyle hem ruhumuzu hem göz zevkimizi zenginleştirir. Oldukça dayanıklı bir bitki olan ve varlıkları görsel bir şölene dönüşen sarmaşık türlerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Amerikan Sarmaşığı” title_font_size=”13″]

    Asma yaprağına benzeyen ve kışın yapraklarını döken Amerikan sarmaşığının parlak ve gür yeşil yaprakları sonbaharda muhteşem kızıl renk tonlarına; yazın açan minik yeşil çiçekleri ise üzüme benzer mor meyvelere dönüşür. Aşırı sıcak ve kuraklıktan hoşlanmaz, ılıman ve nemli iklimleri sever. Ekildiği alana çok kısa sürede yayılır. Bu sarmaşığın ana vatanı Kuzey Amerika’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hanımeli” title_font_size=”13″]

    Bahar ve yaz günlerinde güzel kokusu ile yakınından geçen herkesi büyüleyen hanımeli, Avrupa kökenlidir ve 200’e yakın türü vardır. Soğuk iklime uyum sağlayan ve hızla büyüyen hanımeli, en çok tercih edilen türlerin başında gelir. Zarif çiçekleri sarı ve beyaz renklidir. Güneşi çok seven bu türün yaprak dökmesi tamamen yetiştiği bölgenin mevsimsel koşullarına bağlıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Begonvil” title_font_size=”13″]

    Mor, pembe, kırmızı ve beyaz renkli çiçekleri ile görenlerin durup bir fotoğraf çekmekten kendini alıkoyamadığı begonvil, geniş alanları kaplayan bir sarmaşık türü olsa da saksıda yetiştirmesi kolay bir bitkidir. Çiçekleri de kendi gibi hızlı ve kolay büyür ancak rüzgârdan korumak gerekir. Yaprakları zamanla solar ancak yenilenmesi uzun sürmez. Kışı soğuk geçen bölgelerde bakımı zahmetlidir. Güneşi oldukça seven begonvilin ana vatanı Brezilya’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mor Salkım” title_font_size=”13″]

    Ana vatanı Çin olan mor salkım, bulunduğu ortama masalsı hava katan güzellikte bir bitkidir. Ilıman Akdeniz ikliminde yetişmesine rağmen -20 dereceye kadar adaptasyon yeteneğine sahip mor salkımın bakımı diğer türlere göre daha fazla özen ister. Uzaması ve güzel çiçeklerini açması için bir nesneye tutunması gereken bitkinin yaklaşık 70 yıl ömrü vardır. Doğru bakım ve iklim koşulları ile 20 metreden daha fazla uzayabilir. Özellikle çardak süslemelerinde tercih edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mum Çiçeği ” title_font_size=”13″]

    Yıldız şeklinde pembe, beyaz, mavi, kırmızı ve mor renklerde çiçeği olan ve açtığında parfümden bile güzel kokan mum çiçeğinin dalları uzadıkça şekil verilebilen bir bitkidir. Çiçeğinin mum gibi bir dokuya sahip olması nedeniyle bu ismi alan mum çiçeğinin boyutları türüne göre değişmektedir. Bir çubuk yardımıyla desteklenerek yukarıya doğru uzatılabilen bu türü iç mekânlarda yetiştirmek kolaydır, bakımı zahmetsizdir ancak gelişimi çok da hızlı değildir. Işık alan ılık ortamlarda daha hızlı büyür. Ana vatanı Kuzey Avustralya ve Güneydoğu Asya’nın nemli ormanlarıdır.

  • Köprüler Kuran Şehir

    Köprüler Kuran Şehir

    Edirne, sadece karşılıklı yakaları değil kültürleri birleştirmek için de köprüler kuran bir şehir. Yunanistan ve Bulgaristan’la sınır olan ilimiz, kapalı çarşıları, festivalleri, doğası, camileri, kiliseleri, sinagoglarıyla dünyanın neresinde olursanız olun gidip görün diyebileceğimiz bir renkliliğe sahip. Aralarından öne çıkanlar sayfamızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Meriç Köprüsü, Bulgaristan’da doğarak Edirne’den ülkemize giren ve Yunanistan’la sınırımızın bir kısmını oluşturan Meriç Nehri üzerinde bulunuyor. 1847 yılında yapılan ve 263 metre uzunluğundaki köprü şehrin önemli yapılarından biri… Bu arada Meriç ve Tuna Nehirleri Edirne için “sular şehri” denilmesinin en büyük iki nedeni…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mimar Sinan, Osmanlı padişahlarından II. Selim adına yaptığı Selimiye Camii için “ustalık eserim” demiş. Şehrin birçok yerinden görülebilen kubbesi ve minareleriyle, iç süslemelerindeki olağanüstü detaylarla göz kamaştıran bu tarihi yapı da Edirne sınırları içinde… Yedi yıllık bir çalışmayla 1575 yılında ibadete açılan cami 2011 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak tescillendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Edirne’nin Merkez ilçesiyle birlikte dokuz ilçesi bulunuyor ve her ilçe farklı güzelliklerin ev sahipliğini yapıyor. Enez ve Keşan ilçeleri sahilleriyle, Merkez ilçesi Karaağaç gibi otantik köyleriyle, Uzunköprü dünyanın en uzun taş köprüsüyle, Lalapaşa ya da Süloğlu seyrine doyum olmayan binlerce dönüm ayçiçeği tarlalarıyla turistlerce ilgi görüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin en büyük, Avrupa’nın üçüncü büyük sinagogu da Edirne’de bulunuyor. Temelleri 1492’ye kadar giden, 20. yüzyılın başındaki yangınla harap olup Sultan Abdülhamit’in isteğiyle yeniden inşa edilen sinagog, 1983 sonrası atıl kalmış 2015 yılında tekrar ibadete açılmıştı. Fransız mimar France Depré tarafından projelendirilen yapı Edirne’nin Merkez ilçesinde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Davulu zurnası, pehlivanı ağası, peşrevi cazgırı, kıspeti zembili, altın kemeri ve duasıyla Kırkpınar Yağlı Güreşleri geçmişten geleceğe taşınan kültürel bir değerimizdir. Hem bu sporun meraklıları hem de festival havası solumak isteyen çok sayıda insan, her yıl haziran sonu temmuz başında düzenlenen etkinlikler için Edirne’ye akın ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hıdırellez, her sene mayıs ayının 5’ini 6’sına bağlayan zaman diliminde kutlanan mevsimsel şölenlerden biridir. Bahar aylarına çoktan girilmiş olsa da bu tarih Anadolu ve Orta Doğu’da doğanın uyanışı olarak kabul edilir. Romanların kutladığı Kakava Şenlikleri de yine mayıs ayına denk gelir. Ve bu iki şenlik yüzlerce kişinin katılımıyla en güzel ve coşkulu biçimde Edirne’de kutlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Edirne, özellikle 15. 16. ve 17. yüzyıllarda ürettiği el sanatı eserleriyle Osmanlı’nın önde gelen merkezlerindendi, öyle ki kendi adıyla anılan bir sanat tekniğine bile sahipti: Edirnekâri. Oyma, kakma, boyama işçiliğiyle üretilen birbirinden güzel ağaç materyaller, geometrik desenlerle bezeli çiniler, natüralist desenlerin süslediği kitap ciltleri… Bu eserlerin en güzel örneklerini Edirne Müzesinde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yaprak şeklinde doğranmış tava ciğeri, dolmayı andıran ciğer sarması, kadınbudu köftesi, elbasan tavasıyla ünlü Edirne mutfağı, böreği, mantısı, köfte çeşitleriyle Trakya kültüründen de izler barındırır. Kavala kurabiyesi ise Edirne’den ülkemizin her köşesine gitmiş bademli, pudra şekerli en hafif ve güzel tatlı çeşididir.

  • TÜM ZORLUKLARA RAĞMEN İNŞA EDİLEN PANAMA KANALI

    Dünyanın en ünlü ve işlek ticari deniz rotalarından olan Panama Kanalı, uzun ve tehlikeli deniz yolculuklarını kısaltmak amacıyla 20. yüzyıl başlarında inşa edilir. Yapımı sırasında yaşanan olumsuzluklar nedeniyle inşası geciken ve geçmişte “hayali bir proje” olarak görülen Panama Kanalı, bir dönemin en görkemli mühendislik yapılardan biri olarak kabul edilir. Küresel ısınmanın sonuçlarından nasibini alan Panama Kanalı’nın tarihini, çalışma prensibini, inşası ve sonrasındaki yüzyılda karşılaştığı global tehlikenin yol açtığı sorunları yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Pasifik ve Atlantik Okyanuslarını birbirine bağlamak için Panama’da bir geçiş yolu fikri, ilk olarak 16. yüzyılda yaşamış İspanyol kâşif Vasco Núñez de Balboa tarafından ortaya atılır ancak Balboa’nın projesi uzun yıllar boyunca çeşitli zorluklar nedeniyle gerçekleşmez.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılın sonlarına doğru Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps’e kanalın inşasında görev alması için teklif götürülür. Projenin başındaki başarılı mühendis, daha öncesinde benzer bir projeyi hayata geçirmesine rağmen Panama Kanalı projesindeki teknik sıkıntılar ve sıtma gibi sağlık sorunları nedeniyle kanal projesini tamamlayamaz ancak Süveyş Kanalı’nı inşa ederek Panama Kanalı projesinin önünü açan isim olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1904’te Amerika, Panama’nın bağımsızlığını kazanmasının ardından kanalın yapımını devralarak mühendisler ve kalabalık bir işçi grubu ile sıtma ve sarılık gibi hastalıklarla mücadele edip kanalın inşasını başlatır. İnşaat çalışmaları sırasında yaklaşık 27.000 işçi ölür. Tatlı su kaynaklarında bulunan proje, sivrisineklerin yaydığı hastalık nedeniyle büyük kayıplar verse de 1914’te ilk gemi geçidi gerçekleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Miraflores, Pedro Miguel ve Gatun ismindeki üç farklı kilit sistemi, gemilerin Pasifik Okyanusu’ndan Atlantik Okyanusu’na veya tersi yönde seyahat ederken seviye farklarını dengelemek için kullanılır. Bir geminin geçişinde 200 milyon ton tatlı suyun harcandığı sistemde gemiler farklı seviyelerdeki göllerden oluşan kanaldan geçerken su seviyesini dengeleyerek kanalın yükseklik farklarını eşitler. Bu sayede bir gemi Pasifik Okyanusu’ndan kanala giriş yaptığında önce Miraflores ve Pedro Miguel kilitleri arasındaki bölümleri geçer, ardından Gatun Gölü’ne ulaşır. Gölü de geçen gemi, Gatun kilitlerini kullanarak Atlantik Okyanusu’na doğru rotasına devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Panama Kanalı’nın ortasında yer alan Gatun Gölü; gemilerin seviye farkını dengelemek ve kanal boyunca su sağlamak için kullanılan yapay bir rezervuar alanıdır. Kanalın işleyişinde kritik bir rol oynar. 2016’da genişletilen ve modernize edilen kanala yeni bir kilit seti eklenerek kapasitesi artırılır; bu sayede daha büyük gemiler kanaldan geçebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Küresel iklim sorunları Panama Kanalı’nın çalışma sistemini etkilediği için çeşitli önlemler alınmasına neden olur. Günde 25 gemi geçen kanalın işleyişi ve güvenliği etkilendiği için bu sayı 18 gemiye indirilir. Mühendisler karşılaştıkları yeni sorunu çözmek için çalışmalarını sürdürmektedir.