Kategori: Rota/Doğa

  • Dünya Tarihinin En Büyük Kâşif ve Gezginleri

    Dünya Tarihinin En Büyük Kâşif ve Gezginleri

    Kimi hayal gücü kimi araştırma yeteneği kimi merakı sayesinde dünyanın bilinmeyen yerlerine adım attı ve hatta gördüklerini kayıt altına aldı. 21. yüzyıl insanları olarak yaşadığımız gezegeni geçmişi ve bugünüyle avucumuzun içi gibi biliyorsak biraz da onlar sayesinde… Listemiz bu kez dünyamızdan gelip geçmiş kâşif ve gezginleri ağırlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Amerigo Vespucci 15. yüzyılda yaşayan ve Amerika Kıtası’na adını veren İtalyan kâşiftir. Güney Amerika kıyılarından ülkesine gönderdiği mektuplar kıtanın varlığına dair Avrupalıların eline geçen ilk kanıtlar olarak değer görüyor; fakat mektuplarında haberini verdiği yolculukların hepsini yapıp yapmadığı hâlâ tartışma konusu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cenovalı kâşif Kristof Kolomb, 1492 yılında Hindistan’a ulaşmayı umarken Bahamalar’daki bir adaya ulaşmış, Küba’nın doğusundaki Hispanyola Adası’nda kurduğu yerleşimlerle bu yeni kıtada İspanyol kolonizasyonunu başlatmıştı. İspanya kraliyetinin desteğiyle yolculuklarını yapan Kolomb, Amerika Kıtası’na ilk kez ulaşan kişi olmamasına karşılık kıtanın kâşifi olarak anılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Çocukluğunda kâşif ve tüccar olan babası Niccolo Polo ile Karadeniz ve Akdeniz kıyılarına yolculuklar yapan Marco Polo, tam bir maceraperestti. 13. yüzyılda yaptığı dünya seyahatinde özellikle Çin yolculuğu büyük önem taşımaktadır ama daha da önemlisi Cenevizlilere esir düştüğünde aynı hücreyi paylaştığı arkadaşına bütün gördüklerini ve yaşadıklarını yazdırmış olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İbn-i Battuta, İslam dünyası başta olmak üzere Asya ve Afrika hakkında tarihi, coğrafi, sosyokültürel bilgileri ilk elden kayda geçiren önemli bir Orta Çağ gezginidir. Hindistan’dan Çin’e, Nijerya’dan Anadolu’ya geniş bir coğrafyada seyahat etmiş, uzun kaldığı kimi yerlerde hukuk eğitiminden dolayı kadılık yapmış, o toplumların kültürlerini en ince detayına kadar öğrenerek kayıt altına almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Vasco Da Gama 1497-1499 yılları arasında Avrupa’dan çıkıp Afrika’nın güneyinde Ümit Burnu’ndan geçerek Hindistan’a deniz yoluyla giden ilk kişi olmuştur. Kendisi, Portekiz’e Doğu’nun kaynaklarının yolunu açan kişi olarak ülkesinde büyük değer görmüş fakat Doğu halkları tarafından hoş karşılanmamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Portekizli denizci, kâşif ve gezgin Ferdinand Macellan 16. yüzyılda Büyük Okyanus’a “Pasifik” adını, Güney Amerika’nın en güneyinde keşfettiği boğaza ise “Macellan” adını vermiş ve gezegenimizdeki tüm meridyenlerden geçen ilk kişi olmuştur. Seyahatleri sırasında kendisine eşlik eden kâşif Antonio Pigafetta’ya anılarını yazdırarak günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    17. yüzyılda yaşayan Kütahyalı gezgin Evliya Çelebi’nin yeni yerler yeni insanlar tanıma isteği onun yarım asır boyunca Osmanlı topraklarını gezmesini ve görüp yaşadıklarını Seyahatnâme adlı kitabında kayıt altına almasını sağlamıştır. İlk seyahatini İstanbul’a yapan büyük gezginin 10 ciltlik kitabı Kafkaslar’dan Macaristan’a, Hicaz’dan Yunanistan’a geniş bir coğrafya hakkında önemli bilgiler verir.

  • DOĞAYLA SARMAŞ DOLAŞ OLABİLECEĞİNİZ KARAVAN ROTALARI

    Karavanla güzel ülkemizin istediğiniz köşesine gidip, istediğiniz yerinde duraklayıp, istediğiniz kadar kalabilirsiniz, zaten karavan seyahatlerinin en cazip tarafı da sağladığı bu özgürlük duygusudur. Diğer bir ayrıcalığı ise gece yıldızları sayarak uyumaya, gündüzleri deniz, dağ, göl manzarasına uyanmaya imkân vermesidir. Hatta karavanlar için ayrılmış olan kamp alanları da genellikle doğanın en güzel köşelerinde yer alır. Eğer bir karavan kiralamışsanız gidebileceğiniz en güzel adreslerden bazıları şöyledir…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Doğa harikası longozların en güzel örneklerinden biri Kırklareli-Demirköy ilçesindeki İğneada Longoz Ormanları’dır. Karadeniz kıyısındaki bu eşsiz doğayla birkaç gün baş başa kalmanın ideal yolu ise karavan seyahatidir. Bölgede temel ihtiyaçlarınızı karşılayabilecek birden çok kamp alanı bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sayısız doğal güzelliğin yer aldığı Yedigöller Milli Parkı karavanla tatil yapanların oksijen depolayabileceği muhteşem adreslerden biridir. Geceleri doğanın içinde konaklayıp gündüzleri uzun yürüyüşler yapmak, doğanın tadını kâh yalnız kâh diğer kampçılarla sosyalleşerek çıkarmak burada mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kapadokya göz alabildiğince uzanan volkanik oluşumlarla yıllardır dünyanın ilgisini çekmeye devam ediyor. Bu eşsiz coğrafyada, sabahları peri bacaları manzarasına uyanmak, en güzel gün doğumu ve gün batımlarına tanık olmak için karavanınızı park edebileceğiniz çok sayıda ücretli veya ücretsiz kamp alanı bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yüzünüzü göl manzarasına dönüp sırtınızı yemyeşil bir ormana yaslayabileceğiniz, sessizlik içinde zihninizi doyasıya dinlendirebileceğiniz adreslerden biri Karagöl’dür. Borçka ilçesindeki gölün çevresi karavan tatili için elverişlidir. Tabii bölgede yaban hayatının aktif olduğu da akılların bir köşesinde tutulmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Üç tarafı, endemik bitkilerin ve yaban hayatının zenginleştirdiği yamaç ormanlarıyla çevrilmiş Kabak Koyu çakıl taşlı sahilinden turkuaz rengindeki eşsiz bir denize bakıyor. Her gün bu muhteşem manzarayla güne başlamak ve bitirmek isteyenler tüm ihtiyaçların karşılanabildiği çok sayıdaki kamp alanlarından birini tercih edebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Deniz, kum ve güneş üçlüsünün tadını doyasıya çıkarmak, gün içinde meyve ağaçları arasından geçip dere kıyısını takip eden uzun doğa yürüyüşleri yapmak ve yer yer kalıntılarla karşılaşmak eski bir Likya yerleşimi olan Olympos antik kentinde fazlasıyla mümkün. Kumluca ilçesindeki Olympos’ta yer alan kamping alanları özellikle yaz aylarında büyük ilgi görmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ege Bölgesi’ndeki en güzel karavan rotalarından biri ise 380 metre yüksekliğinde, 6 kilometre uzunluğundaki Arapapıştı Kanyonu’dur. Dünya harikası olarak nitelenen ve koruma altında olan Arapapıştı Kanyonu’nun orta yerinde geceyi geçirmek de ancak karavancıların sahip olabileceği lükslerden biridir.

  • PHASELİS ANTİK KENTİ

    Akdeniz’e uzanan küçük bir yarımada üzerinde M.Ö. 7. yüzyılda inşa edildiği düşünülen Phaselis Antik Kenti, 1811’de keşfedilir. Ziyaret eden herkesi doğanın tam kalbinde bir zaman yolculuğuna çıkaran Phaselis Antik Kenti ile ilgili detaylar yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kimi kaynaklarda Likya kimi kaynaklarda Pamfilya şehri olarak gösterilen Phaselis, Rodoslu tüccarların Akdeniz ve Kuzey Afrika ülkelerine açılan ticari bir liman kentidir. Günümüzde Kemer ilçesindeki Tekirova sınırlarında kalan Phaselis, Likya Yolu’nun da geçtiği adreslerinden biri. Tarihi güzelliklerinin yanı sıra eşsiz doğasıyla da dikkat çeken saklı cennet, geçmiş çağlarda da önemli bir kent merkeziydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 5. yüzyıla kadar Pers İmparatorluğu’nun himayesinde olan kent, M.Ö. 333’te Büyük İskender’in kenti ele geçirmesiyle Helen kültürünün önemli merkezlerinden biri haline gelir. Helenizm, Yunan kültürünün Doğu kültürleriyle sentezlenmesi sonucu ortaya çıkan fikir, sanat, kültür ve felsefe akımıdır. Büyük İskender’i altın taçla karşılayan Phaselis, Pers İmparatorluğu’ndan aldığı Doğu öğretilerini bu topraklarda harmanlamayı başarmış önemli antik kentlerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Roma İmparatorluğu’nun yönetimi altında yeniden inşa edilen Phaselis, en az 300 yıl sürecek refah ve zenginlik dönemine girer. M.Ö. 129’da Roma İmparatoru Hadrian’ın kenti ziyaret etmesi şerefine günümüze de ulaşan ana cadde girişindeki tek kemerli anıtsal tak inşa edilir. Bölgenin kuzeyindeki suları kente taşımak için inşa edilen kemer, çam ormanları arasından Akdeniz’in mavi sularına bir sınır görevi görür. Günümüzde bir kısmı ayakta kalan kemer artık su taşıma işlevini yerine getiremese de antik kenti süslemeye devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İlerleyen yıllarda bölgede gerçekleşen depremlerde hasar gören liman kenti işlevselliğini kaybeder, 13. yüzyıl başlarından itibaren tamamen terk edilir. Günümüze de çoğunlukla Roma ve Bizans dönemine ait kalıntıları ulaşır. Bu kalıntılar şehrin ana aksını oluşturan ve kuzey-güney limanlarını birleştiren ana caddenin iki yanında sıralanır. Cadde, agora ile tiyatro arasında genişleyerek küçük bir meydan oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Phaselis’te deniz kenarında konumlanan tiyatro ve akropolis tipik bir Helenistik mimari örneğidir. Bizans döneminde sahne binası eklenir. Yapılan arkeolojik çalışmalar eklenen tiyatro duvarının bir kısmının şehri koruyan yeni surların bir parçası olduğunu ortaya koyar. Tapınak veya anıtsal mezar olduğu düşünülen kalıntılara rastlanır. Kuzey limanı arkasındaki yamaç ise şehrin mezarlık alanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tiyatronun karşısındaki agoranın içinde bugün Bizans dönemine ait küçük bir bazilikanın kalıntıları yer alır. Kentin diğer iki önemli kalıntısı ise meydandaki biri küçük, diğeri büyük iki hamam kalıntısıdır. Özellikle küçük hamam kalıntıları Roma Hamamı’nın ısıtma sistemi hakkında bilgiler verir. Tarihçiler şehrin baş tanrıçasının savaşın ve bilgeliğin tanrıçası Athena olduğunu yazar. Henüz bulunmamış Athena Tapınağı ve diğer önemli yapıların bugün ormanla kaplı akropol tepesinde yer aldığı düşünülmektedir.

  • DÜNYANIN EN ETKİLEYİCİ 5 SAAT KULESİ

    Devrim niteliğinde olan mekanik saat elektroniğe dönüşüp evimize, bileğimize ve cep telefonlarımıza yerleşmeden önce kent meydanlarının en büyük aksesuarlarından biriydi. 13. yüzyıla dayanan Avrupa yapımı saat kuleleri, 14. yüzyılda artık varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Batı’da kilise ve saray binalarını süsleyen saat kuleleri ülkemizde ise meydanlarda ve özellikle tarihi yapıların yanında konumlandı. Daha önceki yazımızda sizlerle birbirinden farklı mimarileri ile ülkemizdeki saat kulelerini buluşturmuştuk, bugün ise dünyaya açılıyoruz. Günümüze kadar ulaşan ve dünyanın gözbebeği niteliğinde olan ünlü saat kulelerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan Big Ben veya resmi adıyla Elizabeth Tower, dünyanın en ünlü saat kulelerinden biri. Boyu 96,3 metreyi bulan kulenin yapımı 1858 yıllında tamamlandı. Kulenin her açıdan görülebilmesi için dört açısına da saat konumlandı. Big Ben’in en önemli özelliklerinden biri saat çaldığı anda 15 kilometre uzaklıktan dahi duyulabilmesi. Bu arada Big Ben aslında saat kulesinin çanının adı ancak yapıya öyle bir entegre olmuş ki kulenin adı haline gelmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mimar Pietro Antonio Solori’nin eseri olan ve Moskova’da bulunan Spasskaya Kulesi, 1491 yılında inşa edildi. Kızıl Meydan’ın başında konumlanan kule 71 metre uzunluğa sahip. Ruslar için her zaman özel bir yere sahip olan Spasskaya Kulesi’nin mucizevi güçlere sahip olduğu rivayet edilir ve bu nedenle kuleden geçen herkes saygı icabı şapkasını çıkarır. Bazı kaynaklarda yer alan efsaneye göre kulenin altından geçen atlar utangaç bir hal alır hatta zamanında Napolyon’un atının kapıdan geçerken korktuğu ve huzursuzlandığı söylenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1410 yılında Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da bulunan Old Town Meydanı’nda konumlanan Astronomik Saat Kulesi’nin bu kadar önemli olmasının nedeni günümüzde hâlâ çalışan, dünyanın en eski astronomik saati olmasıdır. Astronomik saat sıradan bir saat değil aynı zamanda yapısı ve özellikleri gereği astrologların ve matematikçilerin de faydalandığı bir araçtır. Astronomik Saat Kulesi’nin yapımına dair çok sayıda rivayet vardır. Bunlardan en kabul göreni; kulenin tasarımcısı olarak bilinen saat ustası Hanus’un, başka ülkelere saat tasarlamaması için o devirde çok kullanılan geleneksel kör etme yöntemiyle kör edilmesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Almanya’nın Münih şehrinde, Marienplatz Meydanı’nda yer alan saat kulesi, 19. yüzyıl mimarisinin esintilerini taşıyor. 1908 yılında Yeni Belediye Binası’nın bir parçası olarak inşa edilen saat kulesinin içinde her gün belirli saatlerde kenti ziyarete gelenler için özel gösteriler hazırlanıyor. Bunlardan en ilginci ise belirli saatlerde 43 adet çanın çalmasıyla binada sergilenen kuklaların yaptığı performans.  Bu gösteri aslında iki farklı tarihi olayın canlandırması ve Avrupa’yı etkisi altına alan büyük veba salgınının temsili izleyenleri derinden etkiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İsviçre’nin dördüncü büyük şehri olan Bern’de konumlanan Zytglogge Kulesi, 13. Yüzyılın başlarında inşa edildi. Yapıldığı zamandan bugüne kadar gözetleme kulesi, hapishane, anıt ve saat kulesi olarak farklı kullanım amaçlarıyla faaliyet gösterdi. Tarihi 600 yıl eskiye dayanan kule 1405 yılındaki yangında hasar görmesi üzerine yeniden restore edilerek 1530 yılında yanına günleri, ayları, burçları gösteren mekanizmalar ilave edilerek müzikli saat kulesi olarak yeniden hizmet vermeye başlamıştır.

  • DOĞANIN SÜRPRİZLERİ ÇİÇEK AÇAN KAKTÜS TÜRLERİ

    Kaktüsler, sıcak ve kurak iklimlerin simgelerinden biri olarak yalnızca dayanıklılıklarıyla değil, çiçek açtıklarında sergiledikleri zarafetle de dikkat çeker. Çöl gibi kurak ortamlarda hayatta kalmalarıyla bilinen kaktüsler, farklı boyut, renk ve şekillerde açan çiçekleriyle doğanın en şaşırtıcı bitkilerindendir. Bu yazımızda, birbirinden farklı kaktüs türlerini ve her göreni kendine hayran bırakan çiçeklerini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yılan Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Yılan kaktüsü ya da diğer bir adıyla “yer fıstığı kaktüsü” olarak bilinen Echinopsis chamaecereus, farklı Echinopsis türü kaktüslerin melezlenmesiyle elde edilmiştir. Bu melez tür, zengin renk çeşitliliğine sahip büyük çiçekleri ile öne çıkar. Parmak şeklindeki sürgünleri yan yana kümeler oluşturan yılan kaktüsü, yaklaşık 10 santimetre uzunluğunda ve 1–2 santimetre çapındadır. İlkbahar sonu ile yaz başında turuncu ve kırmızı çiçekler açan bu türün, nadiren de olsa sarı ya da pembe çiçek açtığı da görülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Paskalya Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Latince adı Hatiora gaertneri olan Paskalya kaktüsü, ilkbaharda kırmızı, turuncu veya pembe renkte çiçekler açar. Brezilya’nın doğusundaki tropikal yağmur ormanlarında, özellikle Mata Atlântica bölgesinde, ağaçlar üzerinde epifit olarak ya da nadiren kayalar üzerinde litofit olarak bulunur. Epifit, başka bir bitkinin üzerinde büyüyen ancak ondan besin almayan bitkilere verilen isimdir. Litofit ise kayaların üzerinde veya çatlaklarında yaşayan bitkilere denir. Litofitler, köklerini kayaların içine ya da aralarındaki yarıklara yerleştirerek tutunur ve bu şekilde hayatta kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arizona Fıçı Kaktüsü ” title_font_size=”13″]

    Bir fıçıya benzediği için Arizona fıçı kaktüsü olarak isimlendirilen Ferocactus wislizeni, ABD’nin güneybatısında ve Kuzey Meksika’nın çöl bölgelerinde bulunur. Gençken küresel bir formdayken yaşlandıkça silindirik bir şekil alır. Çapı yaklaşık 70 santimetreye, boyu ise 1-3 metreye kadar ulaşabilir. Yaşlandıkça güneşe doğru eğildiğinden “pusula varil kaktüsü” olarak da bilinir. Yaz aylarında tepe kısmında sarıdan kırmızıya değişen renklerde çiçekler açar. Bu çiçekler yaklaşık 6-7 santimetre çapındadır ve genellikle temmuzdan eylüle kadar görülür. Çiçeklenme sonrasında yeşilken olgunlaştıkça sararan, yaklaşık 5 santimetre uzunluğunda, yenilebilir meyveler oluşur. Çölde yaşayan yerel halk, bu bitkinin meyvelerini acil durum gıdası olarak kullanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ay Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Ay kaktüsü (Gymnocalycium mihanovichii), Güney Amerika kökenli bir kaktüs türüdür ve özellikle Paraguay ile Kuzeydoğu Arjantin’de, deniz seviyesinden 500 metreye kadar olan düşük rakımlarda doğal olarak yetişir. Gövdesi aslında yeşil renklidir, ancak bir mutasyon sonucu kırmızı renkli gövdeye sahip olan türleri de ortaya çıkmıştır. Yaz ortasından sonuna kadar açan canlı renkli çiçekleri genellikle sarı tonlarda ve yaklaşık 4-5 santimetre uzunluğundadır. Özellikle aşılı formları, dekoratif amaçlı olarak dünya genelinde yaygın şekilde yetiştirilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Spagetti Kaktüs ” title_font_size=”13″]

    Spagetti kaktüs veya diğer bir adıyla “ökse otu kaktüsü” Orta ve Güney Amerika, Karayipler ve Florida’ya özgü epifitik bir kaktüs türüdür. Doğal olarak tropikal ve yarı tropikal ormanlarda, özellikle ağaçların üzerinde yaşar. İnce ve ipliksi dallara sahiptir. Latince adı Rhipsalis baccifera, olan spagetti kaktüsü, yılın her döneminde beyaz veya beyaza yakın krem renginde çiçekler açar. Bu küçük ve narin çiçekler, bitkinin dalları boyunca dağılır. İlginç bir şekilde, Afrika’nın tropikal bölgelerinde de doğal olarak bulunur. Bu özelliğiyle, Amerika kıtası dışında doğal olarak yetişen tek kaktüs türü olması açısından benzersizdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kuş Tüyü Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Kuş tüyü kaktüsü, kaktüs familyasının en büyük ve en popüler cinslerinden biridir. Yaklaşık 200’den fazla türü kapsayan bu kaktüs, başta Meksika olmak üzere Amerika’nın güneybatısında ve Karayipler’de doğal olarak yetişir. Latince adı Mammillaria olan kuş tüyü kaktüsünün, silindirik formdaki gövdesinin tepe kısmında küçük ama gösterişli çiçekleri bulunur ve bu çiçekler halka şeklinde açar. Pembe, beyaz, sarı, kırmızı veya mor renkteki çiçekleri yılda birçok kez çiçek açabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yıldız Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Latince adı Astrophytum olan yıldız kaktüsü, sade ve geometrik görünümünü süsleyen renkli çiçekleri ile diğer kaktüs türleri arasında benzersiz bir görünüme sahiptir. Yuvarlak ya da basık top şeklinde olan yıldız kaktüsü, belirgin sekizgen veya çokgen yapılı gövdeleriyle dikkat çeker. Gövdesinde yıldız şeklinde dikenler bulunur. Kısa süreli olarak açtığı çiçekleri büyük ve gösterişlidir; sarı, kırmızı, turuncu veya beyaz renginde olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çiçekli Brezilya Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Latince adı Parodia olan çiçekli Brezilya kaktüsü, Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Bolivya gibi Güney Amerika ülkelerinde; tropikal ve yarı tropikal iklim bölgelerinde yetişir. Doğal yaşam alanlarında kayalık yamaçlara tutunarak büyürken, ev ortamlarında saksılarda da kolayca yetiştirilebilirler. Bu kaktüsün en dikkat çekici özelliklerinden biri yuvarlak yapıya sahip gövdesidir. Gövdesi, sarıdan kahverengiye değişen yıldız şeklinde dikenlerle kaplıdır. İlkbahar ve yaz aylarında, gündüz saatlerinde açan çiçekleri, bitkinin üst kısmında taç benzeri bir halka oluşturur. Sarı, pembe, kırmızı ve turuncu gibi canlı renklerde olabilir.

  • AYNI DİLİ KONUŞMAYA EN YAKIN OLDUĞUMUZ CANLILAR

    AYNI DİLİ KONUŞMAYA EN YAKIN OLDUĞUMUZ CANLILAR

    Güçlü hafızaları sayesinde insanlardan duydukları bazı kelimeleri tekrar edebilen, aynı dili konuşmaya en yakın olduğumuz canlılar tabii ki papağanlardır. Konuşma yetenekleri ve aldırmaz görünen tavırlarıyla hayvanlar âleminin en ilginç üyeleri de onlardır. Bu renkli canlıların bazı türlerini ve genel özelliklerini görmek için sayfayı kaydırmaya devam edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Papağanların insanlar gibi ses telleri bulunmaz, onlardan duyduğumuz kelimeler kuşlara özgü bir formda olan östaki borularından çıkar. Papağanların genetik olan taklit yetenekleri eğitildikleri zaman çok daha belirginleşir. Ve çenesi en düşük papağan hangisi diye sorarsanız, size hemen gri papağan olarak da bilinen jako’yu gösterebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Endonezya’ya özgü olan lori de taklit yeteneği oldukça iyi olan bir kuştur hatta lakabı da “geveze”dir. Lori dâhil olmak üzere papağanların genel olarak iki beslenme şekli bulunur: Biri tohum ve çekirdek ağırlıklı, diğeri ise meyve ve sebze ağırlıklı beslenmedir. Fakat bazı türler salyangoz, böcek gibi hayvansal besinler de alabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Papağan dünyasına ait bilgilerden biri de eşlerin birbirine bağlı olduğudur. Uçarken de genellikle çift olarak ya da gruplar halinde hareket ederler. Fotoğrafını gördüğünüz çift ise anavatanı Orta ve Güney Amerika olan macaw’lardır. Aslında bu türün yeşil kanat, mavi göğüs, mavi baş diye isimlendirilen çeşitleri vardır ama en çok bilineni kırmızı macaw’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Avustralya’ya özgü kakadugiller ise oldukça geniş bir ailedir ve en ünlü üyeleri galah kakadulardır. İsimlerini Aborjin dilinden alan galahlar ülkemizde gül kakadu diye de bilinir ve göğüsleri kırmızı/roze rengindedir. Doğada yaşayan diğer papağanlar gibi bu kakadular da ağaç kavuklarında ve ağaç tepelerinde yaşarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Adını, palmiyeyi andıran tepe tüylerinden alan bu kakadu ise oldukça iri yapılı ve en iri gagalı papağandır. Ve daha ilginç özelliği ise yüzündeki kırmızı bölgenin heyecanlandığı zaman mavi renge dönüşmesidir. Palmiye kakadular da ailenin diğer türleri gibi farklı sesler çıkarabilir, çok iyi ıslık çalabilir ve büyük çığlıklar atabilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bir diğer kakadu türü corella ise düz beyaz tüyleriyle oldukça sade bir görünüme sahiptir. Buna karşılık evde beslendiğinde en çok ilgi isteyen papağan türlerinden biridir. Oyun oynamayı çok seven corella beklediği ilgiyi görmediğinde huysuz tavırlar sergileyebilir. Bu nedenle bulunduğu alanın oyuncaklarla donatılması tavsiye edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Fotoğrafta gördüğünüz papağanlar, adı üstünde, kafaları bir şahini andırdığı için ülkemizde de şahin başlı papağan olarak bilinirler. Anavatanı Güney Amerika olan şahin başlılar, boyun kısmına kadar uzanan mavi ve kırmızı renkteki tüylerini tehlike hissettikleri anda dikleştirirler. Son derece sosyal olan bu türün ortalama yaşam süresi 40 yıldır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ortalama yaşam süreleri 30 yıl olan eklektus papağanları ise Güney Pasifik’e özgü bir türdür. Sosyal, meraklı ve uyum sağlama yeteneği gelişmiş olan bu papağanlar iyi eğitildikleri takdirde evlerde nispeten kolay bakılabilen türlerdendir. Elbette diğer papağanlar gibi yaşam alanlarının geniş tutulması ve beslenmeleri konusunda oldukça titiz olunması gerekmektedir.

  • Doğanın Dünya Çapındaki 8 En’i

    Doğanın Dünya Çapındaki 8 En’i

    Doğa insanlığı şaşırtmaya devam ediyor. Teknoloji geliştikçe yaşadığımız dünya hakkında yeni bilgiler ediniyor, her gün onun ne kadar inanılmaz olduğunu daha iyi kavrıyor ve şaşırıyoruz. Bu içeriğimizde sizleri hayrete düşüreceğini düşündüğümüz doğanın “en”lerini derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en derin gölü Rusya’daki Baykal Gölü, gölün en derin noktası tam 1642 metre…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en uzun plajında güneşlenmek isterseniz Brezilya’ya gitmeniz gerekiyor. Ülkenin güney kesiminde yer alan Praia do Cassino Plajı’nın uzunluğu 200 kilometreyi geçiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en yüksek dağı sanıldığının aksine Everest değil. Hawai kıyılarında yükselen Mouna Kea Dağı’nın denizin altında kalan kısmını da hesaba kattığımızda karşımıza 10.000 metrenin üzerinde bir yükseklik çıkıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Amerika Kentucky’de bulunan Mamut Mağarası, 600 kilometreyi aşan uzunluğu ile dünyanın bilinen en uzun mağarası olma ünvanını elinde bulunduruyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    979 metrelik dünyanın en yüksek şelalesi ise Venezuela’daki Salto Angel. Auyan Tepui Dağı’nın tepesinden akan şelale UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde de yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın bilinen en derin noktası ise Büyük Okyanus’ta Japonya ve Endonezya arasında kalan Mariana Çukuru… 10.000 metrenin üzerinde derinliği olan Mariana Çukuru’nda yaşam bulunuyor ama buradaki yaşam formlarının prehistorik dönemden beri değişmediği tahmin ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7# ” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük çölü ise çoğunluğun düşündüğünün aksine Sahra Çölü değil. Yeryüzünün en büyük çölü, bir kutup çölü olan Antarktika, burası suyun sıvı halde bulunamayacağı kadar soğuk…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    En uzun sahil şeridine sahip olan şanslı ülke ise Kanada… Kanada kıyılarının toplam uzunluğu 200.000 kilometrenin üzerinde…

  • AĞAÇLAR ARASINDAKİ SOSYAL MESAFEYİ KORUYAN TAÇ UTANGAÇLIĞI

    Taç utangaçlığı, ağaçlarda gözlemlenen ve dallarının birbirine temas etmemesiyle ortaya çıkan doğal bir fenomendir. Bu olayda, ağaçların en üst dalları (taçları) belli bir mesafe bırakarak büyür ve gökyüzünde girintili çıkıntılı, yolları andıran boşluklar oluşturur. Bilim insanları, taç utangaçlığının nedenlerine dair çeşitli teoriler öne sürmektedir. Bu yazımızda, söz konusu teorileri ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ağaç yapraklarının birbirine temas etmemesiyle ilgili olarak ortaya atılan “fiziksel temastan kaçınma” teorisine göre ağaçlar; rüzgârın etkisiyle birbirine çarpan dalların zarar görmesini önlemek için temas etmeyecek şekilde büyür. Sert rüzgârlar, özellikle yüksek ve ince gövdeli ağaçları sallayarak dallar arasında sürtünmeye neden olur. Bu sürtünme sık sık tekrarlanırsa, dalların uçlarındaki tomurcuklar zarar görebilir ve büyüme durabilir. Bunun sonucunda, ağaçlar zaman içinde doğal olarak birbirlerinden mesafeli şekilde gelişir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Taç utangaçlığına dair ikinci teori, ağaçların güneş ışığından en iyi şekilde yararlanabilmek için birbirlerine fazla yaklaşmamaya çalıştıklarını öne süren ışık rekabeti teorisidir. Bitkiler, fotosentez yapabilmek için ışığa ihtiyaç duyar. Bu teoriye göre, ağaçlar komşu dallardan uzaklaşarak güneş ışığını daha verimli alabilecek şekilde büyür. Aralarında yeterli mesafe bırakarak her bir ağaç daha fazla ışık alabilir ve böylece büyüme süreci daha verimli hâle gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Işık rekabeti teorisi, özellikle farklı türde ağaçların bir arada bulunduğu ormanlarda daha belirgin hâle gelir. Ağaçlar, ışık yarışında avantaj sağlamak için dallarını komşularının dallarına değdirmeden şekillendirir; böylece hem kendileri hem de ormanın diğer katmanlarındaki bitkiler daha fazla ışık alabilir. Özellikle tropik ormanlar ve yoğun ağaçlık alanlarda, ağaçların bireysel olarak en iyi ışık alma stratejilerini geliştirdikleri düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Üçüncü bir teori ise, ağaçların kökleri ve yaprakları aracılığıyla kimyasal sinyaller göndererek birbirleriyle iletişim kurduğunu öne sürer. Bu teoriye göre, ağaçlar dallarının birbirine fazla yaklaşmasını önlemek için bu sinyalleri kullanarak büyüme süreçlerini yönlendirir. Böylece, büyüme yönlerini kontrol edebilir ve temas etmeyi bilinçli bir şekilde engelleyebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kimyasal sinyaller sayesinde ağaçlar ve bitkiler, yapraklarında, kabuklarında ve reçinelerinde “terpenoid” adı verilen organik maddeler üreterek böcekler, mantarlar ve zararlı mikroorganizmalara karşı kimyasal savunma sağlar. Örneğin, okaliptüs ve bazı çam türleri çevrelerine terpenoid salgılayarak diğer bitkilerin büyümesini engeller. Bu tür kimyasallar, taç utangaçlığı gösteren ağaçların büyüme sınırlarını da belirleyebilir. Bazı bilimsel teorilere göre, ağaçlar güneş ışığı stresi veya fiziksel temas gibi durumlarda terpenoid üretimini artırabilir. Bu durum, taç utangaçlığı fenomeniyle ilişkilendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ağaçlar yalnızca havaya kimyasal salgılamakla kalmaz, kökleri aracılığıyla da mesajlar iletebilir. Bitki kökleriyle simbiyotik (karşılıklı fayda sağlayan) bir ilişki kuran mikorizal mantarlar ve kökler arası bağlantılar, ağaçların birbirine besin, su ve hatta uyarı sinyalleri göndermesini sağlar. Mikorizal mantarlar aracılığıyla yer altındaki ağaç kökleri, diğer ağaçlarla âdeta bir “internet ağı” oluşturur. Ağaçlar, komşularına “bu alana çok yaklaşma” anlamına gelen kimyasallar salgılayarak büyümeyi sınırlandırabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bazı bilim insanları, taç utangaçlığının ağaçların savunma mekanizmalarıyla bağlantılı olabileceğini öne sürmektedir. Ağaçlar birbirine fazla yaklaştığında, zararlı böcekler ve mantar hastalıkları daha kolay yayılabilir. Örneğin akçaağaçlar tırtılların yapraklarını yediğini algıladığında, çevredeki diğer akçaağaçlara kimyasal sinyaller göndererek onların daha fazla savunma bileşiği üretmesini sağlar. Kimyasal sinyallerle büyümenin kontrol edilmesi, taç utangaçlığına katkıda bulunan önemli bir etken olabilir. Ancak bu konuda bilim dünyasında hâlâ kesin bir görüş birliği bulunmamaktadır. Büyük olasılıkla taç utangaçlığı; rüzgâr ve sürtünme, ışık rekabeti ve kimyasal sinyallerin bir araya gelmesiyle oluşan bir doğa olayıdır. Bu da gösteriyor ki ağaçlar, sadece pasif canlılar değil; çevreleriyle aktif olarak iletişim kurarak hayatta kalma stratejileri geliştiren varlıklardır.

  • DOĞANIN İÇİNDE KAYBOLACAĞINIZ EN UZUN BİSİKLET ROTALARI

    Keşfetme ve macera tutkusunu fiziksel dayanıklılıkla buluşturan bisiklet parkurları, zorlu doğa koşullarını aşarak unutulmaz manzaralar eşliğinde kilometrelerce sürecek bir yolculuğa çıkmak isteyen bisikletçilerin vazgeçilmez adresidir. Dağların zirvelerinden ormanların derinliklerine, çöllerin çorak arazilerinden görkemli sahillere kadar pedal çevirme imkânı sunan dünyaca ünlü bisiklet rotalarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pan-Amerikan Bisiklet Rotası” title_font_size=”13″]

    Pan-Amerikan bisiklet rotası, dünyanın en uzun ve en zorlu parkurlarından biri olarak kabul edilir. 30.000 kilometreden fazla uzunluğa sahip olan bu rota, Alaska’nın Prudhoe Körfezi’nden başlayarak Arjantin’in güney ucundaki Ushuaia kentine kadar uzanır. Kuzey, Orta ve Güney Amerika boyunca ilerleyen bu yolculukta bisikletçiler; dağlık alanlardan çöllere, yağmur ormanlarından kıyı yollarına kadar oldukça çeşitli doğa koşullarıyla karşılaşır. Rota, Rocky Dağları, And Dağları ve Patagonya gibi dünyanın en etkileyici doğal güzelliklerine sahip bölgelerden geçer. Ancak bu güzelliklerin yanı sıra, bazı parkurlar fiziksel ve zihinsel dayanıklılık gerektiren zorluklar da barındırır. Özellikle Panama ile Kolombiya arasında yer alan Darién Gap, yoğun tropik bitki örtüsüne sahip, geçişin bisikletle imkânsız olduğu bir bölgedir. Bu nedenle bisikletçiler, bu kısmı genellikle uçakla ya da deniz yoluyla aşarak rotalarına devam ederler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tour d’Afrique ” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en zorlu ve en uzun mesafeli bisiklet rotalarından biri olan Tour d’Afrique, Afrika kıtasını kuzeyden güneye geçerek baştan sona kateden eşsiz bir parkurdur. 2003 yılında bu güzergâhta düzenlenen bir bisiklet turuyla ün kazanan rota, Mısır’ın başkenti Kahire’den başlar ve Güney Afrika’nın yasama başkenti Cape Town’da sona erer. 9.000 kilometrelik bu rotanın Kahire’den Sudan’a uzanan bölümünde bisikletçiler, Nil Nehri boyunca ilerler; antik piramitlerin gölgesinde ve eski medeniyetlerin izleri arasında pedal çevirme deneyimi yaşarlar. Sudan’a ulaşıldığında ise Sahra Çölü’nün kavurucu sıcakları ve sert kum fırtınalarıyla karşılaşılır. Rotanın devamında Etiyopya’nın sarp dağları, Tanzanya’nın vahşi doğası, Zambiya, Botsvana ve Namibya gibi ülkelerin sunduğu farklı iklim ve coğrafi yapılar bisikletçileri bekler. Namib Çölü’nün uçsuz bucaksız arazileri geçildikten sonra bu zorlu ama büyüleyici yolculuk, Cape Town’un eşsiz manzarasıyla sona erer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Trans-Sibirya Yolu” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya bisiklet rotası, Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarını bir baştan bir başa katederek bisikletçileri Moskova’dan Vladivostok’a uzanan destansı bir yolculuğa çıkarır. Bu rota, ünlü Trans-Sibirya Demir Yolu ile aynı güzergâhı takip ederek Avrupa ile Asya kıtalarını birbirine bağlayan benzersiz bir parkur sunar. Aşılması güç hava koşulları, binlerce kilometrelik uzunluk ve değişken coğrafi yapılar bu parkuru son derece zorlu hâle getirir. Yolculuk boyunca, dünyanın en derin gölü olan Baykal Gölü gibi doğa harikalarının çevresinde pedal çevirme fırsatı da sunar. Bazı bisikletçiler bu rotayı, Japon Denizi’ni geçerek Japonya’ya kadar genişletmeyi tercih eder. Sibirya’nın soğuk ve kırsal bölgelerinde, özellikle izole alanlardaki çamurlu yollar ve Uzak Doğu’daki ormanlık alanlar, fiziksel olduğu kadar zihinsel dayanıklılığı da sınar. Öte yandan geniş ve düz asfalt yollar, zaman zaman rota üzerinde avantaj sağlayarak sürüşü daha kolay hâle getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”EuroVelo 12 Kuzey Denizi Bisiklet Yolu” title_font_size=”13″]

    EuroVelo 12, sekiz ülkeyi kapsayan ve Kuzey Denizi boyunca dairesel bir hat izleyen, dünyanın en uzun işaretlenmiş bisiklet rotalarından biridir. Yaklaşık 6.000 kilometrelik bu eşsiz rota; İngiltere, İskoçya, Norveç, İsveç, Danimarka, Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkeleri birbirine bağlayarak bisikletçileri hem doğayla hem de kültürel mirasla buluşturur. Norveç’in sarp yamaçlarında fiyort manzaraları, İskoçya’nın tarihî kaleleri, İngiltere’nin kırsal köyleri, Almanya’nın pastoral kıyı şeritleri ve Belçika’nın kanallarla bezeli şehirleri, bu rotayı sadece bir fiziksel aktivite değil aynı zamanda bir kültür ve keşif yolculuğuna dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”EuroVelo 13″ title_font_size=”13″]

    EuroVelo 13, Avrupa bisiklet ağının en uzun ve en tarihî rotalarından biridir. Bu etkileyici rota, Soğuk Savaş Dönemi’nde Avrupa’yı kuzeyden güneye ayıran Demir Perde Hattı’nı takip eder ve bisikletçilere kıtanın yakın tarihini pedal çevirerek keşfetme fırsatı sunar. Norveç’ten başlayarak Baltık ülkeleri, Orta Avrupa, Balkanlar ve son olarak ülkemizin Karadeniz kıyılarına kadar uzanan bu rota, 20 Avrupa ülkesinden geçer ve 10.000 kilometreden fazladır. Tarihî hatıralar kadar doğal güzelliklerle de bezenmiş olan EuroVelo 13; kıyılar, ormanlar, dağlık bölgeler ve kırsal manzaralar eşliğinde çok katmanlı bir doğa deneyimi yaşatır. Sürüş için en ideal dönem, kuzey bölgeler için yaz ayları, güney kesimler için ise bahar ve sonbahar mevsimleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Büyük Divide Dağ Bisikleti Yolu” title_font_size=”13″]

    Macera Bisikletçileri Derneği (Adventure Cycling Association) tarafından 1998 yılında oluşturulan Büyük Divide rotası, yaklaşık 4.500 kilometrelik zorlu bir güzergâha sahiptir. Kanada’daki Banff Ulusal Parkı’ndan başlayarak ABD’nin vahşi doğası boyunca ilerler; Montana, Wyoming, Colorado gibi yüksek dağ geçitlerini aşıp New Mexico çölünde sona erer. Rotanın en dikkat çekici noktalarından biri, bisikletçilerin Rocky Dağları boyunca sürüş yaptıktan sonra Kuzey Amerika’nın su ayırım hattı olan kıta bölünmesi (Continental Divide) üzerine ulaşmasıdır. Bu doğal sınır, rota boyunca tam 30 farklı noktadan geçer. Yalnızca dayanıklılık sınırlarını zorlamak isteyen profesyonel bisikletçilere değil, aynı zamanda uzun mesafe bisiklet sürüşü meraklılarına da hitap eden rotanın tamamını veya bir kısmını deneyimlemek isteyen bisikletçiler her yıl bu zorlu güzergâha akın ediyor.

  • Karadeniz’in Alametifarikası 9 Yayla

    Karadeniz’in Alametifarikası 9 Yayla

    Karadeniz dendi mi akla yemyeşil yaylalar gelir. Yazın sıcağında çıkılan yaylalara hayvanlar da götürülür, orada temiz hava ve taptaze otlarla beslenen hayvanların sütünün de bu sütten yapılan peynirin, yoğurdun tadı da bir ayrı olur… Yaylalarda farklı köylerin halkı bir araya gelir, çeşitli festivaller düzenlenir. Yerel halk için yaylaya çıkmak tatil sayılmasa da günümüzde tatil amacıyla şehirlerden yaylalara gidenlerin sayısı da az değil… İşte Karadeniz’in birbirinden serin ve yeşil 9 yaylası…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    karadeniz yaylaları
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    karadeniz yaylaları
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    karadeniz yaylaları
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    karadeniz yaylaları
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    karadeniz yaylaları
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    karadeniz yaylaları
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    karadeniz yaylaları
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    karadeniz yaylaları
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    karadeniz yaylaları