Kategori: Rota/Doğa

  • Böceklerden Korunmanın 9 Organik Yolu

    Böceklerden Korunmanın 9 Organik Yolu

    Havaların ısındığı bahar ve yaz aylarında böcekler, sinekler her türlü haşerat ortaya çıkar ve bazen hayatımızı zorlaştırabilirler. Onları evlerimizden uzak tutmanın kimyasal yöntemleri bulunsa da, hem bizlere hem de aslında hiçbir suçu bulunmayan haşeratlara zarar vermeyecek yöntemleri tercih etmek her zaman en güzeli, en doğrusu… Yaşam alanlarımızı böcek ve sineklerden korurken kimseye zararı olmayacak organik yöntemleri listemizde derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bodrum evlerinde kapı ve pencerelerin kenarındaki mavi çizgiler göze güzel göründüğü için değil, evlere akrep girmesini engellemek için kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Balkonunuza, bahçenize ekeceğiniz minik yapraklı bir fesleğen, sinekleri uzak tutmanın en doğal yollarından biri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İkiye kesilmiş limonun özellikle de yeşil limonun içine karanfil saplayarak da sivrisinekleri uzak tutabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hem yiyecek olarak hem de temizlik malzemesi olarak birçok kullanım alanı olan sirke, haşeratları uzaklaştırmak için de en büyük yardımcılarınızdan biri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İnsanların kokusunu en sevdiği bitkilerden biri olan nane konusunda haşeratlar bizim gibi düşünmüyor olmalı ki, nane bitkisi ve nane yağı böceklerden korunmanın yolları arasında bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yaz kış, hava koşullarına aldırmaksızın hayatta kalabilen nadir bitkilerden biberiye, kendine has kokusuyla böcek ve sinekleri doğal yollarla kaçırmak için yararlanabileceğiniz bir alternatif.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Mis gibi kokusu ile insanın içine ferahlık veren lavantayı evinizde bulundurmak için bir neden de kokusuyla böcekleri uzak tutması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yoğun kokusuyla içimizi açıp şekerlemelere, pastillere bile eklenen okaliptüs, böcekleri de kaçırmanın etkili bir yolu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    En sevdiğimiz içeceklerden biri olan kahvenin telvesi karıncaların uzak durmayı tercih ettiği maddelerden biri…

  • BİNLERCE YILLIK ZANAAT KÜLTÜRÜ VE TARİHİ İLE MARDİN

    Tarihi boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan Mardin, kendine özgü mimarisi, antik şehirleri, doğal güzellikleri ve kültürel mirası ile ülkemizin en özel şehirleri arasında yer alıyor. Taş işçiliğinin nadide örneklerine ve binlerce yıllık zanaat kültürüne sahip Mardin’in kent kimliğinde iz bırakan mekânları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mardin Kalesi ” title_font_size=”13″]

    Mardin Kalesi, Mezopotamya’nın bereketli topraklarına hâkim 1200 metre yüksekliğindeki bir tepede taştan yapılmış surlarla çevrilidir. Sümer, Asur, Pers, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi birçok medeniyet tarafından kullanılan kale, Orta Çağ boyunca özellikle de Artuklu Beyliği Dönemi’nde büyük önem kazanmıştır. Bu dönemde hem askerî hem de ticari yolların kontrolü açısından stratejik bir rol oynamış, İpek Yolu üzerinde bulunması nedeniyle ticaretin gelişmesine de katkı sağlamıştır. Bölgenin doğal kaya yapısı ile uyumlu bir şekilde inşa edilen kalenin içinde sarnıçlar, depolar, kuleler ve çeşitli yaşam alanları bulunmaktadır. Bu yapılar kalenin kuşatma altındayken bile uzun süre ayakta kalmasını sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tarihî Mardin Evleri ” title_font_size=”13″]

    Mazıdağı ilçesinin güney yamacında 2,5 kilometrelik bir alan üzerine sıralanan tarihî Mardin evleri, kentin kimliğini yansıtan, tarihin ve kültürün iç içe geçtiği yaşam alanlarıdır. Mardin evlerinin en belirgin özelliği, sarı kireç taşından yapılan duvarlarıdır. Yerel taş ustalarının el işçiliğiyle şekillenen bu taşlar, evlerin karakteristik görünümünü oluşturur. Evler genellikle iki veya üç katlıdır ve dar sokaklar boyunca sıralanmıştır. Alt katlar ardiye ve ahır olarak, üst katlar ise yaşam alanları olarak kullanılır. Bölgenin sıcak ve kurak iklimine uyum sağlayacak şekilde tasarlanan evlerin kalın taş duvarları ve küçük pencereleri, yaz aylarının yakıcı güneşini azaltırken içeriyi ferah ve serin tutar. Evlerin bir kısmı toprağa gömülüdür; bu da doğal bir ısı yalıtımı yöntemidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zinciriye Medresesi” title_font_size=”13″]

    Selçuklu ve Artuklu mimarisinin izlerini taşıyan Zinciriye Medresesi, 1385 yılında Artuklu Sultanı Melik Necmeddin İsa bin Muzaffer Davut Bin Malik Salih tarafından yaptırılmıştır. İki katlı olarak inşa edilen medrese dikdörtgen bir yapıya sahiptir. Ana yapı bir iç avlu etrafında şekillenir ve bu avluda derslikler, öğrenci odaları ve diğer hizmet alanları yer alır. Anadolu’nun en saygın eğitim kurumları arasında gösterilen Zinciriye Medresesinde İslam dini, felsefe, matematik, astronomi ve edebiyat gibi çeşitli bilim dallarında eğitim verilmiştir. Öğrenciler burada hem dinî bilgiler edinmiş hem de dönemin ileri gelen bilim insanlarının derslerine katılarak çeşitli ilim dallarında kendilerini geliştirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mardin Çarşıları” title_font_size=”13″]

    Artuklu ilçesinde yer alan ve hâlâ faaliyette olan Kayseriye Pasajı, Revaklı Çarşısı, Bakırcılar Çarşısı ile 1. Cadde üzerinde bulunan Kuyumcular Çarşısı, Mardin’i ziyaret edenlerin alışveriş yapmak için uğradığı yerlerin başında gelmektedir. Bu çarşılar aynı zamanda Mardin’in ruhunu, tarihini ve kültürünü yansıtan mekânlardır. Yüzlerce yıldır hizmet veren ve içerisinde onlarca kuyumcu dükkânının bulunduğu Kuyumcular Çarşısında el işçiliği ile işlenen altın ve gümüş ürünler, kentin sanatsal birikimini gözler önüne sermektedir. Mardin’in en eski ve en ünlü çarşılarından biri olan Bakırcılar Çarşısında bakır ustalarının el emeği göz nuru eserler, bakır tepsiler, kahve cezveleri, süs eşyası ve mutfak gereçleri gibi birçok geleneksel ürün bir aradadır. Sabuncular Çarşısında Mardin’in ünlü doğal ve el yapımı sabunları satılırken, telkâri dükkânlarında ince işçilikleri ile dikkat çeken küpe, kolye, bilezik, broş gibi takılar ve telkâriden yapılmış dekoratif eşya yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mardin Ulu Camii” title_font_size=”13″]

    Mimarisi ve tarihi ile Mardin’in kültürel dokusunun ayrılmaz bir parçası hâline gelen Ulu Camii, 12. yüzyılın sonları ile 13. yüzyılın başlarında, Artuklu Beyliği Dönemi’nde inşa edilmiştir. Zaman içinde farklı dönemlerin izlerini taşıyan çeşitli onarımlar ve eklemeler görmüştür. En dikkat çekici özelliği taş işçiliğidir. Caminin yapımında kullanılan kesme taşlar, taş duvarlar, kubbeler ve minareler dönemin mimari anlayışının ve taş işçiliğinin zirvesini yansıtır. Avlusu hem ibadet öncesi hazırlıkların yapıldığı hem de sosyal etkileşimlerin yaşandığı bir mekândır. Avlunun ortasında yer alan ve abdest almak için kullanılan şadırvan, zarif mimarisiyle dikkat çekmektedir. Yüksek tavanı, geniş kemerleri ve taş duvarları ile ziyaretçilerine huzur dolu bir ibadet ortamı sunan caminin mihrabındaki süslemeler ve hat işlemeleri, İslam sanatının en güzel örneklerini sergiler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mardin Müzesi ” title_font_size=”13″]

    1895 yılında inşa edilen, 1995 yılında müzeye dönüştürülen tarihî taş binada Mardin ve çevresinde hüküm sürmüş onlarca medeniyete ait tarihî eserler, kazılardan elde edilen buluntular ve çeşitli dönemlere ait çömlekler, taş aletler, heykeller ve süs eşyası sergilenmektedir. Arkeolojik kazılardan çıkarılan eserlerin yanı sıra geniş bir etnografik koleksiyona sahip müzede geleneksel kıyafetler, el yapımı takılar, ev eşyası ve tarım aletleri gibi eserler bulunur. Farklı dönemlere ait mozaik mezar taşları ile Selçuklu, Urartu, Asur, Bizans, Pers, Roma, Artuklu ve Osmanlı dönemlerine kadar uzanan benzersiz bir koleksiyona sahip müze, Türkiye’nin en zengin arkeoloji müzelerinden biridir.

  • 1945 YILINDAN SONRA SOYU TÜKENEN HAYVANLAR

    Dünya, sayısız canlı türüne ev sahipliği yapan zengin bir ekosistemdir. Ancak insan etkileri, iklim değişikliği ve habitat kaybı gibi faktörler, tarih boyunca pek çok türün yok olmasına neden olmuştur. Nesli tükenen hayvanlar, sadece geçmişin birer hatırası değil; aynı zamanda doğanın kırılganlığını ve biyoçeşitliliğin önemini hatırlatan uyarıcı birer semboldür. Yazımızda, farklı coğrafyalarda yaşamış ve artık doğada bulunmayan hayvanları hatırlayacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arap Deve Kuşu” title_font_size=”13″]

    Arap deve kuşu (Struthio camelus syriacus), 20. yüzyılın ortalarında nesli tükenen kuş alt türlerinden biriydi. Orta Doğu ve Arap Yarımadası’nda yaşamış, yüzyıllar boyunca bu toprakların bir parçası olmuştu. 1941’de Bahreyn’de vurulan bir deve kuşunun kaydı son izlerden biri sayıldı fakat doğruluğu hiçbir zaman kesinleşmedi. 1966’da Ürdün yakınlarında ölü bulunan bir deve kuşu da aynı belirsizliği taşıdı. Böylece, Arap deve kuşunun izleri kayboldu ve 1940’ların sonlarında neslinin tükendiği kabul edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hazar Kaplanı” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar Türkiye’den Çin’e kadar tüm Orta Asya’nın geniş coğrafyasında dolaşan Hazar kaplanları, yoğun avlanma ve zehirlenme nedeniyle 1970’lerden itibaren doğadan silindi. Bugün bilim insanlarının Hazar kaplanını geri getirme çabalarının iki temel nedeni bulunuyor: İlki, zamanla terk edilen tarım alanlarının doğal yaşam için yeniden uygun hâle gelmesi. İkincisi ise 2009’da yapılan genetik çalışmalarla Sibirya kaplanının Hazar kaplanına çok yakın akraba olduğunun keşfedilmesidir. Hazar kaplanının DNA’sının büyük bir bölümü hâlâ Sibirya alt türlerinde yaşıyor. Bu da genom çalışmalarıyla kaybolan bir türün yeniden canlandırılabileceğine dair umut veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bubal Hartebeest” title_font_size=”13″]

    Afrika’nın geniş arazilerinde bir zamanlar özgürce dolaşan Bubal Hartebeestler (Alcelaphus buselaphus), uzun alnı, şekilli boynuzları ve belirgin kamburu ile dikkat çeken büyük bir antiloptu. 20 ila 300 hayvandan oluşan sürüler hâlinde otlaklarda gezinen ama saldırgan olmayan; uzun sırt çıkıntıları ve sivri kulaklarıyla diğer antiloplardan kolayca ayrılırdı. Ne yazık ki, habitat tahribatı, aşırı avcılık ve insan faaliyetleri bu türün sayısını hızla azalttı; 1994 yılında Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından nesli tükenmiş tür olarak ilan edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pirene Dağ Keçisi” title_font_size=”13″]

    Avrupa dağlarının gizli sakinlerinden biri olan Pirene dağ keçileri, sosyal yapısıyla dikkat çeken ama çok az kişinin tanıdığı bir türdü. Nesli tükenmeden önce erkek ve dişiler, yavrularıyla birlikte gruplar hâlinde yaşar ve hem erkek hem de dişilerde bulunan boynuzlarıyla diğer türlerinden kolayca ayrılırdı. 2000 yılında türün hayatta kalan son üyesinin de ölmesiyle nesli tükendi ancak nesli tükendikten sonra klonlama çalışmalarıyla yeniden hayata döndürülmeye çalışılan ilk tür oldu. Bilim insanları donmuş hücrelerini kullanarak bir buzağıyı başarıyla klonladı; doğum gerçekleşti ancak yavru, akciğer kusurları nedeniyle kısa süre içinde yaşamını yitirdi. Böylece Pirene dağ keçilerinin soyu iki kez tükenmiş oldu. Günümüzde ise bilim dünyası, bu güzel ve gösterişli boynuzlu hayvanı geri döndürebilmek için hâlâ yeni yöntemler arıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karayip Keşiş Foku” title_font_size=”13″]

    Karayip keşiş foku (Monachus tropicalis) modern çağda soyu tükenen tek deniz memelisi türüydü. Tarihsel olarak Karayip Denizi, Meksika Körfezi ve Batı Atlantik boyunca yayılıp izole mercan adaları ve sığ kıyı sularında yaşadı. Yılan balıkları, resif balıkları ve ahtapotlarla beslendi, uysal yapısı nedeniyle kolayca avlandı. 2008’de NMFS (Ulusal Deniz Balıkçılığı Servisi) ve IUCN (Uluslararası Doğa Koruma Birliği) tarafından resmen nesli tükenmiş ilan edildi. Türün ilk kaydı 1494 yılına dayanıyordu. Kristof Kolomb, bu hayvanları görmüş ve onlara “deniz kurtları” adını vermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pinta Dev Kaplumbağası ” title_font_size=”13″]

    Pinta Adası kaplumbağası (Chelonoidis abingdonii) türünün son temsilcisi olan “Yalnız George”, 1 Aralık 1971’de Pinta Adası’ndaki karasal salyangozlar üzerine yapılan saha çalışması sırasında bulundu ve 1973’te bir koruma merkezine nakledildi. George, 2012’de öldü ve Pinta Adası kaplumbağası türü onunla birlikte tamamen yok oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Altın Kurbağa” title_font_size=”13″]

    Altın kurbağa (Incilius periglenes), Kosta Rika’nın yüksek rakımlı Monteverde Bulut Ormanları’na özgü, parlak turuncu rengiyle dikkat çeken bir türdü. Sadece 5,5 santimetreye kadar büyüyen bu küçük kurbağalar, yılın büyük kısmını nemli yer altı oyuklarında geçirir, yağmur mevsiminde ise çiftleşmek için ortaya çıkardı. Ne yazık ki tür, sınırlı yaşam alanı nedeniyle iklim değişikliği ve hastalıklara karşı savunmasızdı. 1987’de binden fazla altın kurbağa gözlemlenirken iki yıl içinde sayıları düştü ve son kez 1989’da görüldü. Tür, 2019’da IUCN Kırmızı Listesi tarafından resmen nesli tükenmiş ilan edildi.

  • Mevlana Müzesi’nden Bilim Merkezi’ne Konya

    Mevlana Müzesi’nden Bilim Merkezi’ne Konya

    Tarihiyle, modern yapılarıyla, doğasıyla ve dünyaya kazandırdığı önemli kişilikler ile Türkiye’nin önde gelen şehirlerinden biri Konya… Ama inanıyoruz ki sayfamıza göz gezdirdikten sonra şehrin bilmediğiniz özellikleriyle tanışacaksınız…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Konya’ya gittiğinizde ilk soluklanacağınız yer muhtemelen Karatay ilçesindeki Mevlana Meydanı olacaktır. Geniş kaldırımların, geniş caddelerin ve ilçeyi baştanbaşa dolaşan tramvay yolunun çevrelediği meydanda, Mevlana Türbesi ve yapımına II. Selim’in şehzadeliği sırasında başlanan Selimiye Camii tarihî ve turistik açıdan oldukça önemli eserler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kubbe-i Hadra olarak da bilinen Yeşil Kubbe’si ile Mevlana Meydanı’nın her yerinden görülebilen Mevlana Müzesi Mevlevi öğretisine dair onlarca iz barındırıyor. Burası Türkiye’de Ayasofya ve Topkapı Sarayı’ndan sonra en çok ziyaret edilen 3. müze… Buraya kadar geldiğinizde yakınlarda bulunan Şems Camii’ni de ziyaret etmeden geçmemelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Konya’nın sayfiye ilçelerinden Meram bir zamanlar bağlarıyla ünlüymüş ve bakın Evliya Çelebi nasıl kayıtlara geçmiş: “Peçevi şehrinin Baruthane mesiresi, Kırım’ın Sudak bağı, İstanbul’un yüz yetmiş beşten fazla bahçe ve gülistanları, Tebriz’in Şah-ı Cihan bağı, Konya’nın Meram mesiresinin yanında bir çemenzar bile değildir.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şehir merkezinin 8 kilometre kuzeybatısında Selçuk ilçesinde yer alan antik Rum köyü Sille, neredeyse 3.000 yıllık bir yaşanmışlıktan haber veriyor. Kasabanın içinden geçerek ulaşılan Sille Baraj Parkı ise yürüyüş yollarından restoranlarına, tekne turlarından uçurtma tepesine, spor alanlarından çay bahçesine büyük bir ilgi görüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın en büyük Tropikal Kelebek Bahçesi’nin Konya’da bulunduğunu biliyor muydunuz? Bu olağanüstü kapalı mekân, sizi bir süreliğine gerçek dünyadan koparıp kelebeklerin dünyasında kanat çırpmanızı sağlayacak kadar gerçek. Burası 28 derece sıcak, yüzde 80 nemli ortamıyla kelebeklerin ev sahipliği yaptığı rengârenk bir dünya.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Türk ve Japon ilişkilerini güçlendirmek için girişimlerde bulunan Konya ve Kyoto Belediyeleri Anadolu’nun bağrında bir Japon parkı açılmasına aracılık etmiş. Bu parkta neler mi var? Dört bin metrekarelik bir gölet, içinde rengârenk koi balıkları, doğal tepeler, köprüler, onlarca çeşit bonsai ve sair…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2014 yılında Türkiye’nin ilk Bilim Merkezi TÜBİTAK desteği ile Konya’da açıldı. 26.000 metrekaresi kapalı olmak üzere 100.000 metrekarelik alana yapılan Konya Bilim Merkezi eğlenerek öğrenmek isteyenlerin mutlaka gidip görmesi gereken bir adres.

  • DOĞANIN ADRENALİN YÜKLÜ ROTALARI: KANYONLAR

    Kanyonlar, nehirlerin veya akarsuların yıllar boyunca oluşturduğu derin ve dik vadilerdir. Sert kaya tabakalarının aşınması sonucu meydana gelir ve oluşmaları bazen milyonlarca yıl sürer. Eşsiz manzaralar sunduğu için doğa tutkunları ve maceracı gezginlerin favori rotalarından olan kanyonların ülkemizde de birçok güzel örneği bulunuyor. Yazımızda farklı illerden, farklı özelliklere sahip eşsiz kanyonlarımızı listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ulubey Kanyonu, Uşak ” title_font_size=”13″]

    ABD’nin Arizona eyaletindeki Büyük Kanyon’dan sonra dünyanın en uzun ikinci kanyonu olan Ulubey Kanyonu, Uşak il merkezinden 33 kilometre uzaklıkta yer alıyor. Antik dönemden kalma su kanalları, kaya mezarları ve mağaraların yer aldığı Ulubey Kanyonu’ndaki cam seyir terasından ziyaretçiler, 150 metre yükseklikten eşsiz kanyon manzarasını izleyebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çatak Kanyonu, Kastamonu ” title_font_size=”13″]

    Kastamonu’nun en önemli turizm değerlerinden olan Çatak Kanyonu, merkeze 7 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Kanyonun, 6 kilometresi araç yolu 1 kilometresi ise dağ içindeki yürüyüş parkurundan oluşmaktadır. Kanyon, 900 metre yüksekliğe sahip gözetleme noktasından izlenebiliyor. Zengin bitki ve hayvan çeşitliğine sahip kanyonda yürüyüş, dağcılık, kampçılık gibi aktiviteler de yapılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ihlara Vadisi, Aksaray” title_font_size=”13″]

    Ihlara Vadisi, ülkemizin doğal ve tarihî zenginliklerinden biri olarak Kapadokya’nın kalbinde yer alıyor. Melendiz Nehri’nin binlerce yıl boyunca kayaları aşındırmasıyla oluşturduğu yaklaşık 18 kilometre uzunluğundaki kanyon, yüksekliği 120 metreyi bulan dik yamaçlarla çevrili. Vadi boyunca yer alan kayaların içine oyulmuş sayısız kilise ve manastır, Hristiyanlığın erken dönemlerine ışık tutan önemli yapılar arasında. Bu kiliselerin duvarlarında bulunan freskler Bizans Dönemi’nden kalma olup, burada yaşayan keşişler tarafından ibadet ve sığınma amacıyla kullanılmış. Vadi, bu özellikleri ile dünyanın en önemli kültür ve medeniyet merkezlerinden biri olma özelliğini taşımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karanlık Kanyon, Erzincan ” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Geçici Miras Listesi’nde yer alan Erzincan’ın Kemaliye ilçesindeki Karanlık Kanyon, yer yer 500-600 metreyi bulan kapalı bir ekosisteme sahip. 38 tünelin bulunduğu, 7 kilometrelik taş yolu ve keskin virajları ile dünyada nadir görülen kanyonlar arasında yer almakta. Karanlık Kanyon’un her iki tarafında yer alan 800 metrelik sarp kayalık yamaçlarıyla çevrili 1000 metre derinliğe sahip sularında yaklaşık 40 dakika süren tekne ve kano turu yapılabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tokatlı Kanyonu, Karabük ” title_font_size=”13″]

    Karabük’ün Safranbolu ilçesindeki Tokatlı Kanyonu, Hızar Çayı’nın yatağındaki kireç taşı tabakalarının binlerce yılda aşınması sonucunda oluşmuş. Kanyonda yerden 80 metre yükseklikte kurulan, 11 metre genişliğe sahip Kristal Teras (cam seyir terası) ve Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırılan İncekaya Su Kemeri bulunuyor. 9 kilometrelik bir yürüyüş parkuru olan kanyonda, 150 basamaklık bir merdivenle kanyona iniş yapılabiliyor ve sonrasında yaklaşık 3,5 kilometre süren yürüyüşün ardından şelaleler ve yemyeşil bir doğa ziyaretçilerini karşılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şahinkaya Kanyonu, Samsun ” title_font_size=”13″]

    Samsun’un Vezirköprü ilçesinde, Kızılırmak Nehri üzerinde yer alan Şahinkaya Kanyonu, yaklaşık 2,5 kilometre uzunluğunda olup, bölgenin en dar ve en uzun geçitlerinden biridir. Kanyon, yüzyıllar boyunca akarsuların dağları aşındırmasıyla oluşmuştur. Su derinliği 106 metreye kadar ulaşan kanyonun yamaç yüksekliği bazı noktalarda 340 metreyi buluyor, bu da kanyona görkemli bir manzara katıyor. 2015 yılında tabiat parkı ilan edilen Şahinkaya Kanyonu’nun tüm güzellikleri, Samsunum-3 gemisi ile düzenlenen geziler ile görülebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tazı Kanyonu, Antalya ” title_font_size=”13″]

    Manavgat ve Serik ilçe sınırları içerisinde yer alan, Köprülü Kanyon Millî Parkı’nın 10 kilometre kuzey yamacında yer alan Tazı Kanyonu, uzun yıllar yerel halk tarafından bilinse de 2017’de turistlerin ziyaretinde çektiği bir fotoğraf sonucu ünlenmiştir. Adını çevrede özgürce dolaşan tazılardan alan kanyon, Köprüçay Akarsuyu’nun vadiyi aşındırması ile meydana gelmiş. Oluşumunun Buzul Çağı’na dayandığı tahmin edilen kanyonun uzunluğu 4 kilometre, genişliği 30-50 metre, yamaç yüksekliği ise 300-400 metreye ulaşıyor. Doğal güzelliklerinin yanı sıra, Tazı Kanyonu, çevresinde yer alan tarihi kalıntılar ve antik yollarla da dikkat çekiyor.

  • 8 Maddede Anadolu’nun Bekçisi Olmuş Kaleler

    8 Maddede Anadolu’nun Bekçisi Olmuş Kaleler

    Ülkemizde Antik dünyadan, Roma’dan, Bizans, Selçuklu, Osmanlı’dan kalan çok sayıda kale var. Bu kaleler, konumlandıkları yerle birlikte bulundukları bölgenin simgesidirler çoğu zaman… Ve birçoğu hâlâ “kale” gibi dimdik ayaktayken, kiminin günümüze sadece bazı bölümleri ulaşabilmiştir. Türkiye’nin kalelerinden birbirinden heybetli 8 tanesini listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çamlıhemşin’deki Fırtına Vadisi’nde bulunan kalenin yapım tarihi bilinmemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kale, Bizans Dönemi’nde yapılmıştır fakat günümüze ulaşan surları Selçuklu ve Osmanlı Dönemi’ne aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    12. yüzyılda yapıldığı düşünülen kale Mersin açıklarında küçük bir ada üzerinde kuruludur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1402 yılında inşa edilen kaleye 19. yüzyılda eklemeler yapılarak Osmanlı özellikleri kazandırılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Adını Hoşap suyundan alan kale Orta Çağ’da yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Anamur ilçesindeki kale Romalılar tarafından Orta Çağ’da yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İlk olarak MÖ 1044 yılında inşa edilen kale 16. yüzyılda yenilenmiş ve genişletilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Şahmeran Kalesi olarak da bilinen yapının inşasına 12. yüzyılda başlanmıştır.

  • Yağı da Çıkarılan Yararlı Bitkiler

    Yağı da Çıkarılan Yararlı Bitkiler

    Tıpta, aromaterapide, kozmetikte, endüstriyel alanlarda ve hatta yemeklerimizde kullanmak üzere yağ elde ettiğimiz bitkilerden 8 tanesini aşağıda görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    rose, gül, yağ

    Bazılarımızın dalından koparmaya kıyamadığı gülden yağ üretilirken çok sayıda güle ihtiyaç duyuluyor ama gül yağının faydaları saymakla da bitmiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    siyah üzüm

    Üzüm çekirdeklerinden preslenerek elde edilen üzüm çekirdeği yağına, cildi canlandıran etkisi nedeniyle doğal bir güzellik ürünü olarak ilgi gösterilmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    zeytn

    Zeytinler toplandıktan sonra sıkılıp hamuru çıkarılıyor, hamurdan şıra elde edilip şıradan yağ ayrıştırılıyor. Yani zeytinin yağını çıkarma işi oldukça zahmetli bir iş…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Cilde iyi geldiği düşünülen kayısı yağı, meyvenin kendisinden elde edilebildiği gibi soğuk pres yöntemi uygulanarak çekirdeklerinden de çıkarılabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Hindistan cevizi yağı, meyvenin beyaz kısmının kurutulması ve soğuk sıkım uygulanmasıyla elde ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    En çok Marmara ve özellikle Trakya bölgesinde yetiştirilen ayçiçeği, sadece ülkemizde değil tüm dünyada en önemli yağ bitkileri arasında sayılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sıcak bölgeleri çok seven susamın, tohumlarının yüzde 50’sini yağı oluşturuyor ve susam yağı soğuk pres yöntemiyle üretiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kozmetik ürünler ve ilaçlarda ham madde olarak kullanılan kantaron yağı sarı kantaron çiçeğinden elde ediliyor.

  • BUKALEMUN HAKKINDA KISA BİLGİLER

    Sürüngenler familyasından olan bukalemunlar kertenkele grubuna ait bir tür. Bir anda renk değiştirebilen beden yapıları ve yaşam şekilleriyle bildiğimiz tüm kertenkelelerden ayrışan bu canlılar çevresiyle uyum içinde yaşar. Farklı koşullarda hızla renk değiştirerek çok iyi kamufle olan bukalemunlar hakkında en ilginç özellikleri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    En sık görüldükleri yer Madagaskar Adası olan bukalemunlar; Afrika, Hindistan, Sri Lanka, Akdeniz kıyıları ve Güney İspanya’da yaşar. 80’den fazla farklı türü bulunan bu şirin sürüngenlerin “chamaeleo chamaeleon” türüne ise ülkemizin Ege ve Güney sahillerinde ender de olsa rastlamak mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 1-1,5 katı uzunluğunda olan bu renkli canlıların dil boy yapısı, oldukça hareketli ve yapışkandır. Dillerini bir jet uçağından beş kat daha hızlı hareket ettirebilen bukalemunların bu yeteneği onların iyi birer avcı olmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bukalemunların bedeni çok yavaş hareket eder. Ayakları ve kuyruğuyla dalları kavrayan bu renkli canlılar saatlerce sabit kalarak avlarını bekleyebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gözleri birbirinden bağımsız hareket edebilme yeteneğine sahip bu canlıların bir gözü yukarı diğeri aşağıya bakabilir. Bu sayede hem avlarını yakalamada hem de diğer yırtıcılardan kaçmada büyük avantaj sahibi olurlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bukalemunların deri yapısındaki yüzey tabakası pigment içerir. Deri tabakasının altında bulunan guanine kristalli hücreler ise yansıyan ışığın dalga boyunu değiştirme özelliğine sahiptir ve bu yetenek bukalemunların hızlıca renk değiştirmesini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bir bukalemun renk ve desenlerini değiştirirken yeşil, pembe, mavi, kırmızı, turuncu, siyah, kahverengi, açık mavi, sarı, turkuaz ve mor renklerini kullanırlar. Tehdit altında hissettiklerinde veya saldırganlaştıklarında daha parlak renklere bürünürken, itaat ettiklerinde ise koyu renkleri tercih ederler.

  • RENGÂRENK BİR DOĞA OLAYI

    RENGÂRENK BİR DOĞA OLAYI

    Yunan şair Homeros’un sadece mor renkte olduğuna inandığı, Yunan filozof Xenophanes’in dört renkten ibaret olduğunu düşündüğü gökkuşağına şairimiz Atilla İlhan dizelerinde şöyle yer vermiş:

    “İçimdeki gökkuşağı besbelli neden / Bulutların içinden kuşlar yağıyor / Bir şiire başlarsın birini bitirmeden / Hiç kimse gözlerine inanamıyor.”

    Rastladığımızda gözlerimize inanamadığımız bu güzelliği fotoğraflarıyla ekranlarınıza taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Roma Dönemi’nde, biçim itibariyle altından geçilebilecek bir kemer gibi görünen gökkuşağının insanların ölümsüzlüğe geçtiği bir yol olduğuna inanılıyormuş. 17. yüzyıl sonlarına kadar nasıl oluştuğu bilinmeyen doğa olayına mitolojilerde bunun gibi pek çok anlam yüklenmiş…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Adı Latincede “arcus pluvius” olan ve “yağışlı kemer” anlamına gelen gökkuşağı meteorolojik bir olay… Güneş ışınlarının yağmur damlalarında ve sis bulutlarında yansıyıp kırılmasıyla oluşuyor ve bu şekilde meydana gelen olayda ortaya çıkan ışık tayfını görebiliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Olay güneş ışınlarının kırılmasıyla ilgili olduğu için aslında gökkuşağının renk sayısı şu kadardır ve şunlardır diyemeyiz. Yine de tipik bir gökkuşağında görülen 7 rengi sayabiliriz ki onlar: Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mordur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gökyüzünde gökkuşağını görebilmemiz için güneş olması gerekir. Ve onu görebilmek için güneşi mutlaka arkamıza almalıyız çünkü gökkuşağı güneşin tam karşı açısında oluşur. Gün içinde görüldüğü zamanlar genellikle sağanak yağışlar geçtikten sonraki ikindi vakitleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gökkuşağı oluştuğu zaman iki ucu yeryüzünde bir noktada tam karşısında başka bir noktaya değen yay gibi görünür. Başka bir ifadeyle genellikle yarım çember gibi görünen gökkuşağına bir uçaktan baktığınızda ya da mümkün olsa bir dağın tepesinden onu çember şeklinde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hiç gökyüzünde iki gökkuşağını aynı anda görme şansınız oldu mu? Peki ikinci gökkuşağında renk diziliminin diğerinin tam tersi olduğunu fark ettiniz mi? Yani kırmızının iç kısma geldiğini… İkincisi olduğunu nasıl anlayacağım derseniz onun daha geniş bir alana yayıldığı için sönük göründüğünü söyleyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bir gökkuşağı gördüğünüzde altındaki gökyüzünün üstünde kalandan çok daha parlak göründüğünü fark edebilirsiniz. Gökkuşağının görünme süresi ise farklılık gösterir ama dünyada en uzun süreyle gözlemlenen gökkuşağından haber verebiliriz size: 14 Mart 1994 tarihinde İngiltere- Sheffield’da oluşan gökkuşağı sabah 9’dan akşam 3’e kadar tam 6 saat izlenebilmiş.

  • KARABÜK: TARİHİ EVLERİN ZENGİN ORMANLARIN ŞEHRİ

    KARABÜK: TARİHİ EVLERİN ZENGİN ORMANLARIN ŞEHRİ

    Karadeniz Bölgesi’nde bulunup Karadeniz’e sınırı olmayan şehirlerimizden biri Karabük. Tipik bir Karadeniz iklimine değil, karasal iklimin de kendini gösterdiği geçişli bir havası var. Yüksek dağların, geniş ormanların gölgesinde yetişip büyüyen güzel mi güzel bir coğrafyaya sahip. Aşağıda görecekleriniz ise şehirde öne çıkanlardan sadece birkaçı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Merkez, Ovacık, Eflani, Eskipazar, Yenice ilçelerine sahip olan şehrin en turistik ilçesi şüphesiz ki Safranbolu’dur. Safranbolu deyince de akla hemen Osmanlı kent mimarisini yansıtan özgün, tarihî evler gelir. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yerini alan yarı ahşap evlerin çok farklı versiyonlarını görmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Karabük’ün en çok turist çeken yerlerinden biri de Safranbolu sınırları içinde kalan Yörük Köyü’dür. Burası âdeta bir açık hava müzesi konumundadır. Evleri ve konakları, bahçeleri ve sokakları, ortak kullanım alanı olan çamaşırhanesi ile sizi alır yüzlerce yıl öncesine götürür. Türkmenlerin inşa ettiği bu yapılarda dönemine ait sosyal ve kültürel yaşamın izleri detaylarıyla görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Karabük’te fotoğraf karelerine en çok giren doğal alan Tokatlı Kanyonu ve bu kanyonun üzerine inşa edilmiş tarihî İncekaya Su Kemeri’dir. 1700’lü yıllarda yapıldığı düşünülen kemerin denizden yüksekliği 600 metre iken kanyona olan yüksekliği 60 metre civarındadır. Kemerin uzunluğu ise 116 metredir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Muhteşem bitki örtüsüyle 6,5 kilometre boyunca uzanan Şeker Kanyonu’nun yüksekliği 100 ile 250 metre arasında değişmektedir. Yerli ve yabancı turistlerin rağbet ettiği doğa ortamında kamp kurabilir, karavanınızda kalabilir veya civardaki tesislerde konaklayabilirsiniz. Şeker Kanyonu Yenice ilçesindeki Yenice Ormanları içinde yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yenice Ormanları, başlı başına Karabük’ün en önemli değerleri arasındadır. Sahip olduğu fauna ve flora Yenice Ormanları’nın 1999 yılında Dünya Doğayı Koruma Vakfı tarafından “Acil Olarak Korunması Gereken 100 Sıcak Nokta” dan birisi olarak seçilmesini sağlamıştır. Burası barındırdığı yaban hayatı ve anıt ağaçları ile ülkemizin en güzel ormanlarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Safranbolu’ya adını veren değerli mi değerli safran bitkisi Karabük’ün medarıiftiharıdır. Eskisi kadar yetiştirilmiyor olsa da şehre, özellikle de Safranbolu’ya gidildiğinde birkaç gram alınmadan dönülmemeli. Aldığınız safran ile pilavınızı lezzetlendirebilir, hamur işi tariflerinizi renklendirebilir ya da çayını yaparak tüketebilirsiniz.