Kategori: Rota/Doğa

  • DİKEY BÜYÜYEN ŞEHİR: DAĞLARIN ÜZERİNDEKİ CHONGQİNG

    Hiç apartmanın tam ortasından geçen bir metro hattı gördünüz mü? Ya da gökyüzünde asılmış gibi duran bir köprü? Dağ yamacına oyulmuş mahallelerin, köprülerle birbirine bağlanan semtlerin ve gökdelenlerin hemen yanında geleneksel evlerin bulunduğu bir şehir hayal edin… İşte Çin’in güneybatısında, Yangtze ve Jialing nehirlerinin birleştiği noktada yükselen Chongqing, tam olarak böyle bir yer. Zorlu coğrafyası ve katmanlı kentsel yapısıyla tarih boyunca dikkat çeken Chongqing, mimarlık ve şehir planlamasında sınırları zorlayan uygulamalarıyla öne çıkıyor. Şimdi gelin, bu sıra dışı şehrin en ilginç yapılarına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Şehrin simgelerinden biri olan Liziba Metro İstasyonu, dünyada nadir rastlanan bir mühendislik örneği. Metro hattı, bir apartmanın 6. ve 8. katları arasından geçiyor! Yüksek nüfus ve dağlık arazi koşulları böyle bir çözümü zorunlu kılmış. Apartmana zarar vermemesi için özel yalıtımla tasarlanan metro hattı, şehir sakinlerinin olduğu kadar turistlerin de ilgisini çekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yangtze Nehri üzerinde, 1.166 metrelik teleferik, sadece birkaç dakikada şehrin iki yakasını birbirine bağlıyor. 1984 yılından beri hem günlük ulaşım hem de turistik geziler için kullanılan bu teleferik, şehrin canlılığını havadan izlemek isteyenlerin favori tercihi. Özellikle geceleri, aydınlatılmış şehir görünümü ve nehir manzarası eşliğinde ziyaretçilere unutulmaz bir deneyim sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Şehrin yoğun ve dikeyleşen yapısına rağmen Nan’an Bölgesi’ndeki bir alışveriş merkezinin çatısında 17.000 metrekarelik dev bir oyun alanı bulunuyor. Özellikle çocuklu aileler için açık havada güvenli bir buluşma imkânı sunan bu mekân, yürüyüş yolları, yeşil alanlar ve oyun ekipmanlarıyla donatılarak şehrin içinde nefes alınacak doğal bir ortam oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Jialing Nehri kıyısındaki Hongya Mağarası, şehrin kalbinde yer alan ve geleneksel Çin mimarisinin modern yaşamla harmanlandığı bir merkez. Nehir kenarına asılı gibi duran ahşap iskeletli ve çok katlı binalar ziyaretçilerine eşsiz bir manzara sunuyor. İçerisindeki restoranlar, kafeler, hediyelik eşya dükkânları ve eğlence alanlarıyla gündüzleri şehrin en hareketli buluşma noktalarından biri olan Hongya Mağarası, geceleri ise rengârenk ışıklandırmalarıyla masalsı bir atmosfere bürünerek misafirlerine unutulmaz anlar yaşatıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2021 itibarıyla Chongqing, 200 metreyi aşan yaklaşık 60 gökdelenle dikkat çekiyor. Bunlardan altısı 300 metreyi geçen “supertall” sınıfına giriyor. Bu devlerin en ilginci ise Chaotianmen Nehri kıyısında yükselen Raffles City yerleşkesi. Sekiz kuleden oluşan bu yapının en yüksek iki kulesi 355 metreye ulaşıyor. Kulelerin tepesinde yer alan ve gökyüzünde süzülüyormuş gibi duran köprü ise, şehre farklı bir mimari dokunuş katıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hongyancun İstasyonu, yerin tam 116 metre altında bulunuyor. Metrodan indikten sonra istasyondan çıkmak için 8 bölümden oluşan uzun yürüyen merdivenleri kullanmak gerekiyor. Yolcular, platformlara ulaşmak için geniş yürüyen merdivenler veya yürüyen bantlar aracılığıyla yaklaşık 10 dakikada istasyondan çıkabiliyor; bu da Çin’in en derin metro istasyonunu deneyimlemenizi sağlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Chongqing’in trafik düzeni de en az yapıları kadar ilginç. Huangjuewan Kavşağı’nda tam 20 rampa, 5 kat ve 8 farklı yöne uzanan yollar bulunuyor. Üç büyük otoyolu birbirine bağlayan yaklaşık 16 kilometrelik bu karmaşık ağda yolu kaybetmek hiç de zor değil. Navigasyon olmadan geçmek sürücüler için âdeta bir sınav ama Chongqing halkı bu yollarda şaşırmıyor. Her şeyin göğe yükseldiği bu şehirde yollar bile gökyüzüne uzanıyor.

  • UZAYDA BİLE YAŞAYABİLEN TARDİGRADLAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Mikroskobik boyutlarına rağmen hayatta kalma becerileriyle bilim dünyasını şaşırtan tardigradlar, kaynar sulardan dondurucu soğuklara, uzay boşluğundan nükleer radyasyona ve okyanusların derinliklerindeki basınca kadar en zorlu koşullarda yaşamını sürdürebilir. Peki, bu minicik tür nasıl oluyor da bu kadar dayanıklı olabiliyor? Gelin, mikroskobik dünyanın bu gizemli ve sevimli örneğini birlikte keşfedelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İlk olarak Alman zoolog (hayvan bilimci) Johann August Ephraim Goeze tarafından keşfedilen tardigradlar; tombul gövdesi, kısa bacakları ve ayaklarındaki kancalarıyla mikroskop altında bir ayıya benzemesi nedeniyle “su ayısı” olarak adlandırılmıştır. Bilimsel isimlendirilmesi ise İtalyan biyolog Lazzaro Spallanzani tarafından yapılmış; ağır ve yavaş hareketlerinden yola çıkarak Latince “yavaş adımlı” anlamına gelen “tardigrada” adı verilmiştir. Sevimli görünüşlerinin arkasında ise âdeta doğaüstü bir dayanıklılık gizlidir. Yalnızca 0.1 ila 1.5 milimetre boyutunda olan bu mikroskobik canlılar -200 dereceye varan soğuklarda bile yaşamlarını sürdürebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tardigradlar, çevre koşulları çok kötüleştiğinde, mesela su tamamen bittiğinde, aşırı sıcaklık ya da yoğun radyasyona maruz kaldıklarında “kriptobiyoz” denilen özel bir hayatta kalma moduna geçer. Bu durum, bir uyku hâline benzese de aslında çok daha derindir. Vücutlarındaki suyun %99’unu kaybeder, minicik, büzülmüş bir top gibi görünür ve neredeyse hiç hareket etmez, hatta yaşam belirtisi bile göstermez. Oysa aslında ölmemiştir. Bu hâlde onlarca, bazı durumlarda yüzlerce yıl hayatta kalabilir. Ortam yeniden uygun hâle geldiğinde, örneğin yeniden suyla temas ettiklerinde, sanki hiçbir şey olmamış gibi canlanır ve yaşamına kaldığı yerden devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tardigradların gerçek gözleri yoktur ancak ışığı algılayabilen basit yapılara sahiptir. “Göz lekesi” ya da bilimsel adıyla “ocellus” denilen bu yapılar, cisimleri ya da şekilleri net olarak göremez ama çevredeki ışık miktarını algılayabilir. Yani tardigradlar, gün ışığı mı yoksa karanlık mı gibi ışıkla ilgili temel farkları anlayabilir. Bazı türlerde bu göz lekeleri bile yoktur. Onlar çevrelerini daha çok dokunma ya da kimyasal sinyaller yoluyla algılar. Bu, tardigradlar için yeterlidir çünkü zaten mikroskobik yaşam alanlarında “net görmekten” çok, ışığı fark etmek, yön bulmak ya da tehlikeden uzaklaşmak daha önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bilim insanları dünya çapında yaklaşık 1.300 tardigrad türü keşfetmiştir. Bu mikroskobik hayvanlar, ekstremofiller olarak bilinen seçkin bir kategoriye aittir ve diğer canlıların çoğunun dayanamayacağı ağır koşullarda hayatta kalabilir. Örneğin, yiyecek veya su kaynağı olmadan 30 yıla kadar yaşayabilir. Uzun vadeli dayanıklılıkları kısmen vücutlarında bulunan ve “hasar baskılayıcı” anlamına gelen Dsup adlı benzersiz bir proteinden kaynaklanır. Bu protein DNA’yı toprakta, suda ve bitki örtüsünde bulunan zararlı iyonlaştırıcı radyasyondan korur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gelişmiş DNA onarım sistemleri sayesinde tardigradlar, mutasyona uğramaz ve yaşamsal genetik bilgilerini koruyarak türlerinin devamını sağlar. Basit yapılı organizmalar gibi görünseler de aslında merkezî bir sinir sistemine sahiptir. Üç lobdan oluşan beyinleri hem baş hareketlerini hem de çevresel tepkileri koordine eden bir merkez görevi görür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tardigradlar, yumurtadan çıktıklarında neredeyse tamamen şekillenmiş bir erişkinin minyatür versiyonu gibi görünür. Yani bir larva evresi geçirmez, metamorfoz (başkalaşım) yaşamaz. Bu durum “doğrudan gelişim” olarak adlandırılır. Yumurtadan çıkar çıkmaz sekiz bacağı, pençeleri ve hatta sindirim sistemi gibi yapıları tam olarak oluşur. Büyüdükçe deri değiştirerek boyutunu artırır. Bu süreç birkaç kez tekrarlanır ve her seferinde eski dış iskelet (kütikula) atılır. Deri değiştirme yalnızca büyümekle ilgili değil; aynı zamanda bir temizlik ve yenilenme mekanizması olarak da işlev görür. Böylece vücut yüzeyinde biriken parazitlerden ve mikroorganizmalardan arınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dayanıklılıkları sayesinde tardigradlar; iklim değişikliği, uzay yolculuğu, radyasyon direnci ve yaşamın sınırları üzerine yapılan bilimsel araştırmalarda sıkça incelenmektedir. 2007 yılında Avrupa Uzay Ajansı tarafından uzaya gönderilen tardigradlar, uzay boşluğunda radyasyona ve sıfır basınca maruz kalmalarına rağmen hayatta kalmayı başarmıştır. Üstelik yalnızca yaşamlarını sürdürmekle kalmamış, aynı zamanda biyolojik işlevlerini de sürdürebilmiştir. Bu özellikleri onlara, astrobiyoloji araştırmalarında çok önemli bir yer kazandırmıştır.

  • SAKLI KALMIŞ HAZİNE: NUBİA PİRAMİTLERİ

    Alabildiğine uzanan çöl, göçebe kabileler ve arada sırada ortaya çıkan develer dışında hiçbir şeyin olmadığı Sudan’ın Meroe bölgesinde büyük bir piramit kompleksi bulunuyor. Piramitler, yani binlerce yıl öncesinin gizemli kral mezarları, hâlâ milyonlarca insanda hayranlık uyandırmaya devam ediyor. Piramit denilince ilk akla gelen ülke Mısır olsa da Sudan’daki Nubia piramitleri Mısır’daki benzerlerinden önemli farklarla ayrılıyor. Akademik çalışmaların 1800’lerin ortalarında başladığı UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne giren bu piramitler hakkındaki bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 720-300 yılları arasında inşa edilen Nubia piramitleri, Mısır’daki Aswan ile Sudan’daki Hartum arasındaki yere denk gelen Nubia bölgesindeki çöllerde Meravi Antik Kenti’nde bulunuyor. Gücünü o zamanlar tarımdan alan bu bölgede; tanrılarını, krallarını, kraliçelerini ve soylularını onurlandırmak için 250’den fazla piramit inşa ettirildiği tahmin ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Siyahi firavunlar olarak bilinen Kuş Krallığı, günümüzden binlerce yıl önce bugünkü Sudan topraklarını idare etmiş. Kısa sürede genişlemesi ve zenginleşmesi ile bu krallık, başkentleri Nubia’da piramit inşa etmeye başlamış ve krallıkları tarihin tozlu sayfalarına karışana dek Sudan’ın çöl bölgelerine piramit inşa etmeyi sürdürmüş. Günümüze ulaşan bu tarihi yapı, işte bu krallığın eseri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Anıtsallık bakımından Mısır’daki piramitlerden çok daha küçük olsalar da bu piramitler bölgenin kültürü hakkında önemli bilgiler verir. Nubia piramitlerinde Mısır piramitlerinde olduğu gibi ölüler mumyalanmaz. Mezar odaları da Mısır’dakinin aksine piramitlerin içerisinde değil, altında bulunur. Nubia piramitlerinde ölüyle birlikte gömülen değerli eşya ve kişisel objeler yer alırken aynı zamanda piramitlerin içinde Nubia’nın günlük yaşamı ve kralların kahramanlıklarını betimleyen duvar resimleri ve kabartmalara rastlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ancak maalesef 1800’lerin öncesinde piramitlerin içindeki değerli eşyanın bir kısmı hazine avcıları tarafından yağmalanır. 19. yüzyılda ise İtalyan kâşif Giuseppe Ferlini’nin geriye kalan eserleri Avrupa’ya taşımasıyla piramitlerin içi neredeyse boşaltılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Genel olarak yüksekliği 6-30 metre arasında değişen, taban genişliği de sekiz metreyi bulan Nubia piramitleri, Mısır piramitlerinin aksine daha küçük ve dik olarak, granit taşından ve dikdörtgen şeklinde inşa edilir. Aynı zamanda Nubia piramitlerinin giriş kısımları güneşin doğuşunu karşılamak için doğuya bakacak şekilde tasarlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İlerleyen yıllarda iklim değişikliğinin olumsuz etkileri, kum fırtınaları ve başka birçok doğal olay piramitlere onarılamaz şekilde zarar verse de bilim insanları çölün ortasında bulunan bu piramitler hakkında günümüze ulaşan bilgiler yakalamayı başarır ve 2011’de UNESCO tarafından korunmaya alınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sudan’da yaşanan iç savaşlar ve devam eden istikrarsızlık, ülkenin seyahat etmesi riskli ülkeler listesinde yıllarca kalmasına yol açarak turizm endüstrisinin gelişmesine engel olur. Doğal afetlerin de etkisiyle ne yazık ki Nubia piramitleri, günümüzde yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

  • GEMİLERİN SESSİZCE GELİP GEÇTİĞİ MARMARA DENİZİ

    GEMİLERİN SESSİZCE GELİP GEÇTİĞİ MARMARA DENİZİ

    Malum, Yahya Kemal Sirkeci Garı’nda yaşadığı bir ayrılığın ve Marmara sularında gözlerden uzaklaşan geminin ardından yazmıştı Sessiz Gemi şiirini… Ve kim bilir bu deniz daha kaç şaire, kaç yazar, kaç ressama böyle ilhamlar verdi. Bu yaratımlardan başlı başına bir külliyat çıkar ama biz şimdi en gerçek haliyle Marmara Denizi hakkında temel bilgiler vereceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Asya ile Avrupa’yı, yani iki kıtayı birbirinden ayıran Marmara Denizi’nin yüzölçümü 11,350 km2’dir. Tümü bir ülkenin egemenlik sınırları içinde yer alan tek denizdir ve konumu itibariyle iç deniz olarak nitelendirilir. Eski çağlardan beri mermer yatağı olarak bilinen Marmara Denizi’nin adı, Yunanca mermer anlamına gelen Marmaros’dan gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Marmara Denizi’ni Karadeniz ile bağlayan İstanbul Boğazı tüm dünyanın gözbebeği gibidir. Boğaz’ın sınırları kuzeyde Anadolu Feneri’ni Rumeli Feneri’ne birleştiren hat, güneyde ise Ahırkapı Feneri’ni Kadıköy İnciburnu Feneri’ne birleştiren hat olarak kabul edilmekte. İstanbul Boğazı, üstündeki üç asma köprü, denizin içinden geçen raylı sistem tüp geçit ve tünel ile Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Marmara Denizi’ni Ege Denizi’ne bağlayan su geçidi ise Çanakkale Boğazı’dır. Kurtuluş savaşımızın en önemli adımlarından birinin yaşandığı Çanakkale Boğazı’nın bir tarafı Gelibolu Yarımadası’yla kıyı, diğer tarafı da Biga Yarımadası’yla kıyıdır. İstanbul Boğazı’ndan yaklaşık iki kat daha uzun olan boğazda kıtalar arası ulaşım feribotlarla sağlanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kuzey kıyılarına kıyasla güney kıyıları daha fazla girinti çıkıntı içeren Marmara Denizi’nde en ünlü körfezler de güney şeridinde yer alır. İzmit Körfezi, Bandırma Körfezi, Erdek Körfezi ve fotoğrafta gördüğünüz Gemlik Körfezi bunlardan bazılarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Marmara Denizi’nin alametifarikalarından biri de üstüne öbek öbek kurulmuş adalarıdır. Denize adını veren mermer de bu adalardan ve en çok da Marmara Adası’ndan çıkarılmaktadır. Yerli-yabancı turistlerin özellikle yaz aylarında akın ettiği adaları ise Balıkesir iline bağlı Avşa Adası ile İstanbul’a bağlı Büyükada, Kınalıada, Heybeli ve Burgaz Adası’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bu büyük iç denize kıyısı olan şehirler İstanbul, Kocaeli, Balıkesir, Yalova, Bursa, Çanakkale ve Tekirdağ’dır. Marmara Denizi’ne kıyısı olan semtler ise sanayinin, ticaretin ve turizmin en yoğun yaşandığı yerler arasındadır. Özellikle de İstanbul Boğazı kıyıları doğal ve tarihi güzellikleriyle dünyanın sayılı yerleşim alanlarındandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İster İstanbul Çengelköy sahilinden ister Çanakkale Boğazı Kilitbahir’den atın oltanızı, isterseniz sezonunda tutulan balıkları balıkçı tezgâhlarından alıp getirin sofranıza. Bu eşsiz denizin balıkları tüm bölge mutfağına dağılan bir lezzete sahiptir. Ve mutlaka aklınızda tutun, Türkiye’de, hele de Marmara Denizi kıyılarında balık yemenin keyfi paha biçilmezdir.

  • İSTANBUL GEZİ REHBERİ: BEYKOZ

    Evliya Çelebi, Beykoz’u Seyahatname’de şöyle tasvir eder: “Sekiz yüz haneli, bağ ve bahçeli, mamur bir kasabadır. Camisi, mescidi, hamamı, sıbyan mektebi, küçük sokakları, ağaçlarla müzeyyen çarşı ve pazarı vardır. Çarşı ve pazarı çok bakımlıdır. Halkı bahçıvan, oduncu ve balıkçıdır. Ab-ı havası nefistir.” Elbette, 17. yüzyıldan bu yana çok şey değişti Beykoz’da ama kestane, fındık, ıhlamur, meşe ve kayın ağaçlarıyla bezenmiş, denize komşu olması yetmezmiş gibi derelerle sulanıp serpilmiş doğası güzelliğini hiç kaybetmedi. Batısı İstanbul Boğazı, kuzeyi Karadeniz’le sınır, karadaki komşuları Şile, Çekmeköy, Ümraniye ve Üsküdar olan ilçede mutlaka görmeniz gereken yerler var. İşte onlardan sadece birkaçı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yahya Kemal’in, “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” dizesini yazdığı Mihrabat Korusu, denize nazır yalıları, Arnavut kaldırımlı sokakları, pudra şekerli yoğurdu ve daha pek çok ünlü ayrıntısıyla Kanlıca semti, Beykoz’un göz bebeklerinden biri. Kanlıca’nın nostaljik ve sevimli iskelesi ise buluşma mekânlarının başında gelir. İskele civarındaki çay bahçeleri de Boğaz manzarasını huzurla seyre dalabileceğiniz yerler arasında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Beykoz’un Kavacık semtindeki Otağtepe, İstanbul Boğazı’nı doyasıya yaşayabileceğiniz, doğayla baş başa ve sakinlik içinde saatlerce vakit geçirebileceğiniz bir lokasyonda yer alıyor. Ayrıca manzaraya karşı sevdiklerinizle birlikte öğle ya da akşam yemeği yiyebileceğiniz hoş bir kafesi de bulunuyor. Bu arada Otağtepe isminin, Fatih Sultan Mehmet’in Fetih’ten önce kurdurduğu ve karargâh niteliği taşıyan otağından, yani çadırından geldiğini de ekleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kanlıca ile Kandilli arasındaki Anadoluhisarı semti, tarihi yapıları, görkemli yalıları ve muhteşem manzarasıyla mutlaka görülmesi gereken Beykoz semtlerinden biridir. Semt bu adı, Boğaz’ın en dar noktasına Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılmış Anadolu Hisarı’ndan alır. 14. yüzyıl yapısı olan Hisar, 7 bin m2’lik bir alan üstüne inşa edilmiştir. Günümüzde bazı bölümleri yıkılmış olan yapının ortasından bir yol geçmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir Boğaz köyü olan Çubuklu’nun sırtlarında, Mısır’ın son hidivi (yani valisi) Abbas Hilmi Paşa tarafından, 1907 yılında İtalyan mimar Delfo Seminati’ye yaptırılan Hıdiv Kasrı, İstanbul’un sembol kasırları arasındadır. 1000 dönümlük arazi üzerine art nouveau tarzında inşa edilmiş yapı, vitrayları, süs havuzları, çeşmeleri ve geniş bahçesiyle dikkat çekmektedir. Günümüzde restoran ve sosyal tesis olarak işlev gören Hıdiv Kasrı, ziyaretçilerini hem mimarisiyle hem de manzarasıyla kendine hayran bırakmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Söz kasırlardan açılmışken, Üsküdar-Beykoz sahil yolu üstünde bulunan ve tüm detaylarıyla göz kamaştıran bir eseri daha gezi listenize almanızı önereceğiz. O eser, Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılan Küçüksu Kasrı. 19. yüzyılda Nigoğos Balyan tarafından yapılan Küçüksu Kasrı’nın iç dekorasyonu Paris Operası dekoratörü Sechan tarafından dizayn edilmiş. Bu yapı, sadece oya gibi işlenmiş mimari detaylarıyla değil, özgün bahçesiyle de ziyaretçilerini etkilemeyi başarıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    19.yüzyıldaki Kırım Savaşı sırasında, Boğaz ile Karadeniz arasındaki deniz yolu geçişlerini kontrol edebilmek amacıyla yapılan Anadolu Feneri, günümüze kadar ulaşmayı başaran özel yapılardan biridir. Adını verdiği Anadolufeneri de nostaljik bir balıkçı köyü olarak karşımıza çıkmakta. İstanbul gibi bir metropolde kendinizi sahil kasabasında hissedebileceğiniz Anadolufeneri, Beykoz’da mutlaka görülmesi gereken yerler arasında diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Beykoz’da doğaya yakın olmak için çaba harcamaya gerek yok ama yine de temiz havayı çok daha rahat soluyup, kuş cıvıltılarını daha fazla duyabileceğiniz yerleri de var. Örneğin Polonezköy Tabiat Parkı onlardan biri. İstanbul’un ilk ve en büyük tabiat parkı olan yer, yürüyüş ve koşu parkurları, piknik alanları ve sahip olduğu çocuk oyun bahçeleri nedeniyle özellikle aileler tarafından tercih ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bu mutena ilçede, 360 dönümlük bir arazi içine konumlanmış ve ismini Osmanlı dönemindeki Beykoz Cam ve Billurât Fabrika-i Hümâyûnu’ndan alan bir müze var ki hem tarihi binası hem barındırdığı eserler hem de bahçesindeki 117 çeşit ağaç ile mutlaka görülmesi gereken yerler arasında bulunuyor. Türk cam sanatının ve Avrupa camlarının, zengin bir koleksiyonla 12 ayrı bölümde sergilendiği Beykoz Cam ve Billur Müzesi, aynı zamanda ülkemizin ilk cam müzesi unvanına sahip.

  • Dünyanın En İlginç Yapıları Bu Sayfada!

    Dünyanın En İlginç Yapıları Bu Sayfada!

    İnsanın zekâsı ya da hayal dünyasıyla ilgili fikir veren alanların başında mimari geliyor. Öyle ki üç bin yıl, beş yüz yıl ya da elli yıl önce yapılmış yapılara bakıp da hayrete düştüğümüz çok olmuştur. Bu listemize bizi hayrete düşüren yapıları aldık; bakalım sizi en çok hangisi şaşırtacak?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#1 ” title_font_size=”13″]

    İşte size, daire ve ofislerden oluşan günümüz rezidanslarının ilk örneği! Barselona’da 1906-1912 yılları arasında ünlü mimar Antoni Gaudi tarafından tasarlanmış bir bina. Adı Casa Milà, ama La Pedrera yani Taş Ocağı olarak da biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#2″ title_font_size=”13″]

    Bu yapı, biyosfer çevre müzesi ve türünün ilk örneği… Kanada’nın Montreal kentinde bulunan ve 1967 yılında inşa edilen müze, jeodezik kubbeye sahip; yani kubbenin yapımında yerküre modellenmiş. Kubbe, çelik silindirik borulardan oluşuyor ve 76 metre çap ile 62 metre yüksekliğe sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Koca Balkan Dağları’nın 1441 metredeki zirvesine yapılmış Buzludzha Anıtı, halka pul satışı yapılarak finanse edilmiş ve 1981’de açılmış bir yapı. Dağın tepesine konmuş bir UFO’yu andıran anıt, başkent Sofya’ya 3 saat mesafede ve şu an atıl vaziyette…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir postacı olan Ferdinand Cheval’in 1879’da başlayıp 33 yılda hem de çakıl taşlarıyla yaptığı sıra dışı, hatta olağanüstü o yapıya bakıyorsunuz şu an! Cheval, posta dağıtırken karar vermiş böyle bir bina yapmaya… Topladığı taşları el arabasıyla taşımış ve geceleri gaz lambası ışığında tek tek örmüş. Postacı öldüğünde hayatını adadığı bu garip yapıya gömülmek istemiş ama ne yazık ki bu mümkün olmamış…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    St. Petersburg şehrini korumak amacıyla inşa edilmiş kalelerden biri Fort Alexander… 19. yüzyıl ortalarında yapay bir ada üzerine inşa edilen kale, üç kattan oluşan oval bir şekle sahip. İlk zamanlar askeri üs olarak kullanılan yapı, sonraları veba gibi hastalıklara aşı ve serum geliştirmek için kullanılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kitaplık rafını andıran bir kütüphane duvarı! Bir yapı daha ne kadar ilginç olabilir ki? Charles Dickens’tan İki Şehrin Hikâyesi, Shakespeare’den Romeo ve Juliet, Tolkien’den Yüzüklerin Efendisi gibi 22 kitap… Kütüphanenin cephesini oluşturan 7,5 m uzunluğundaki bu kitapların her biri halkın oyları ile seçilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#7″ title_font_size=”13″]

    2001-2007 yılları arasında Fransız mimar Paul Andreu tarafından titanyum ve camdan tasarlanan yapı elips küre şeklinde… Çin’deki en büyük tiyatro, opera ve konserlerin sahnelendiği bina 150 bin m2’lik bir alana sahip ve Pekin’in merkezinde.

  • İç Anadolu’nun Genç ve Dinamik Şehri

    İç Anadolu’nun Genç ve Dinamik Şehri

    Ülkemizin büyükşehir yapısına sahip illerinden Eskişehir, çok sayıda öğrenci barındıran genç ve dinamik karakteriyle öne çıkar. Kalabalık bir nüfusa ve büyük bir yüzölçümüne sahip kenti beş dakikada kısaca tanımak için okumaya devam edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    448 km uzunlukla Sakarya Nehri’nin en uzun koludur Porsuk Çayı… Eskişehir’in tam da içinden geçen haliyle kente yeni gelenlerin ilgi odaklarından biridir aynı zamanda… İki tarafında restoranların, kafelerin, otellerin sıralandığı Porsuk’ta gondollarla yapılan bir tura katılmak, şehir hakkında özet bir bilgi edinmenizi sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Eskişehir’in otantik adreslerinin başında Odunpazarı semti geliyor. Osmanlı mimarisini günümüze taşıyan Odunpazarı Evleri de bu semtte. Büyük bölümü restore edilen evleri mesken edinen de var, kültürel ve turistik amaçlı işleten de… Şehre özgü hediyelik eşyaları kolaylıkla bu semtte bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Odunpazarı semtinde yer alan önemli yapılardan biri Kurşunlu Camii ve Külliyesi… 16. yüzyılda inşa edilen ibadethane adını kurşunla kaplı kubbesinden almış. Külliyenin kapladığı geniş alanda kervansarayı, şadırvanı, hatta bir zamanlar işlevsel olan medreseyi, sıbyan mektebini ve aşevini de görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Tarihine ve kültürel birikimine sahip çıkan bir kent Eskişehir; bunu ziyarete açtığı müzelerle ispat ediyor. Cam Sanatları Müzesi, Eskişehir Kurtuluş Müzesi, Ahşap Eserler Müzesi, Havacılık Müzesi, Arkeoloji Müzesi ve yerli-yabancı ünlülerin balmumu heykelleriyle Madame Tussauds Müzesi’ni andıran Balmumu Müzesi çokça ziyaretçi ağırlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Park dediğimize bakmayın! Sazova Parkı tam 400.000 metrekarelik bir alana kurulu bilim, sanat ve kültür alanı… Amfi tiyatrodan konser salonuna, gözlemevinden oyun alanlarına, masal şatosundan uzay evine, korsan gemiden yapay gölete yok yok! Rahatlıkla, Eskişehir’de 7’den 70’e eğlenceli ve öğretici saatler geçirmenin yolu Sazova Parkı’ndan geçiyor diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eskişehir’le özdeşleşen en sevimli şeyi soracak olursanız duraksamadan “çoban köpeği Akbaş” cevabını veririz. Anadolu’nun pek çok yerinde yetişen bu sadık dost, özellikle Sivrihisar’la anılır. Beyaz gövdesiyle siper olduğu ailesine çok bağlı, zeki ve çeviktir. Ülkemizin en değerli canlılarından olan Akbaşlar ABD’de de “En İyi Sürü Bekçi Köpeği” ödülünü almıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    eskişehir taşı

    Elinizde gerçek lületaşından yapılan bir aksesuar varsa, muhtemelen Eskişehir’in lületaşı yataklarından çıkarılıp işlenmiştir. 5000 yıllık bu maden çıkarılması zor işlenmesi kolay bir yapıya sahip. Birbirinden şık, el emeği göz nuru objeleri bulabileceğiniz yer ise yine Odunpazarı semti…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Eskişehir mutfağını merak edenlere kentin çok eskiden beri “Anadolu’nun buğday ambarı” olarak kabul edildiği bilgisini verelim. Şehrin yemek kültüründe hamur işleri, börekler çeşit çeşit tariflerle yerini alırken, haşhaş önemli bir yer tutuyor. Sadece çiğ börek servis eden mekânların da kısa aralıklarla karşılaşabileceğiniz yerler arasında olduğunu söylemeden geçmeyelim.

  • YAKAMOZUN HİKÂYESİ

    Özellikle sıcak ve durgun yaz gecelerinde, denizin karanlık yüzeyinde beliren o mavi-yeşil ışıltıyı fark ettiniz mi? Çoğumuz bunun ay ışığıyla birleştiğini düşünürüz, değil mi? İnanması zor ama yakamozun ay ile ilgisi yok! Bu ışık, biyolüminesans yeteneğine sahip tek hücreli deniz canlılarının suyun hareketine verdikleri tepkinin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Dalgaların üzerinde dans eden bu minik canlıların sırrını ve okyanusların “mavi gözyaşları” olarak anılmalarının nedenini gelin birlikte keşfedelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Peki, biyolüminesans nedir? Kısacası, bazı canlılar kendi enerjilerini ışığa dönüştürebilir. Yani enerji sadece ısıya dönüşmez; bunun yerine deniz yüzeyinde “soğuk ışık” olarak parlar. Böylece deniz, gece boyunca minik ışıklarla dolup hafifçe kıpırdayan bir görüntü sunar. Mikroskobik Noctiluca scintillans da bu ışığı sağlayan canlılardan biridir; kimyasal tepkileriyle suyun üzerinde hafifçe parlayan, canlı bir ışık oyunu oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ancak denizde gördüğümüz her ışık oyunu yakamoz değildir. Halk arasında sıkça karıştırılan bir başka doğa olayı daha vardır: Gümüşservi. Gümüşservi, tamamen ay ışığının deniz yüzeyine yansımasıyla oluşur ve mikroskobik canlılarla hiçbir ilgisi yoktur. Suyun yüzeyindeki dalgaların ve ışığın oyunu sayesinde ortaya çıkar; gözlerinizi suya çevirdiğinizde bu gümüş renkli yansımanın suyla dans ettiğini görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yakamozun sırrı ise ay ışığında değil, denizde yaşayan bu minik canlıların hareketlenmesinde yatar. Kıyıya vuran dalgalar, deniz yüzeyindeki hareketlilik veya yakından geçen teknelerin oluşturduğu titreşimler, tek hücreli bu canlıların fiziksel etkileşimlerle ışık saçmasına neden olur. Bu yüzden yakamoz en çok kıyı şeritlerinde ve hareketli sularda gözlemlenir. Hatta balıkçılar için de uzun yıllar bir işaret olmuştur. Karanlık gecelerde balık sürülerinin hareketi, biyolüminesans organizmaların ışık saçmasını tetikler ve bu ışık, balıkçılara balık sürülerinin olası yerini tahmin etme imkânı verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Peki, bu ışığı saçan minik canlılar nedir? Yaklaşık 1-2 milimetre çapındaki Noctiluca scintillans ne tamamen bitki ne de tamamen hayvan olarak tanımlanabilir. 19. yüzyıla kadar denizanalarıyla aynı gruba konulmuş olan bu tür hem suda yüzen mikroalgler ve bakterilerle beslenir hem de ışık üretmek için enerji kullanır. Yapışkan dokunaçlarıyla yiyeceklerini yakalar ve şeffaf yapısı sayesinde ne yediğini mikroskopla görmek mümkündür. Bilimsel araştırmalar, bu minik canlının hem beslenme hem de ışık saçma yetenekleri sayesinde deniz ekosisteminde önemli bir rol oynadığını ortaya koyuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ne var ki insan kaynaklı çevresel değişimler bu dengeyi etkiliyor. Son yıllarda iklim değişiklikleri, deniz sıcaklıklarının artması, besinlerin düzensiz dağılması, oksijen seviyelerinin azalması ve deniz akıntılarındaki değişimler, Noctiluca scintillans popülasyonlarının ani artışına yol açıyor. Bu nedenle yakamoz, bazı bölgelerde çok daha yoğun görülüyor.

  • Dünyanın En İlginç 9 Çiçeği

    Dünyanın En İlginç 9 Çiçeği

    Dünyanın en güzel görünen ve en güzel kokan canlılarıdır çiçekler… Varlıklarıyla dünyamızı, evlerimizi hatta ruhlarımızı güzelleştirirler. Ama bu listemizde güzel olduğu kadar kötü de kokabilen hatta görüntüsüyle ürkütebilen alışılmışın dışındaki çiçeklerden söz edeceğiz. İşte listemiz ve dünyanın en ilginç 9 çiçeği…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1 mm çapındaki varlığıyla fark edilmesi oldukça zor olan udumbara çiçeğinin aslında bir çiçek değil böcek yumurtası olduğu artık biliniyor. Udumbara Sanskritçe’de “cennetten gelen uğurlu çiçek” demekmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hepimizin bildiği adıyla akşamsefasının kökleri aslında Amerika’nın tropikal bölgelerine dayanıyor. Çiçeğin ilginç tarafı ise akşamüstü açıp sabah olunca kapanması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Avusturalya’nın posta pulunda yer verilecek kadar ünlenmiş bir çiçeği uçan ördek orkidesi… Adından da anlaşılacağı gibi ördeğe benzeyen görüntüsüyle hayrete düşürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Çiçekleri hep güzel kokar biliriz oysa kokusundan dolayı ceset çiçeği adını alan bitki nadir açan en büyük çiçek olarak biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fotoğrafta gördüğünüz orkide neye benziyor diye sorsak ne cevap verirdiniz? Yanılmadınız; bu çiçek dünyanın her yerinde maymun orkidesi olarak anılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dişi yaban arısına benzeyen ve bu nedenle yaban arısı orkidesi adını alan çiçeğe bakar mısınız? Çiçek arıları bu benzeyişle cezbederek kendine çekiyormuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kuru kafaya benzeyen bu çiçek tüm dünyada Yıldız Savaşları filmindeki karakterin adıyla anılıyor: Darth Vader çiçeği… Bu ilginç çiçek aynı zamanda zehirli.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Fotoğrafa bakınca siz de kundaklanmış bebekler görüyor musunuz? Bir orkide türü olan çiçeğin Latince adı anguloa uniflora…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Ruj sürülmüş bir dudağı andıran bu ilginç çiçek Güney Amerika ülkelerindeki tropikal bölgelerde yetişiyor.

  • DOĞAL YOLLARLA OLUŞAN MUHTEŞEM KEMERLER VE KÖPRÜLER

    Doğa, milyonlarca yıl süren süreçler boyunca çarpıcı yapılar oluşturmuştur. Rüzgârın, suyun ve yer hareketlerinin kayaları yavaş yavaş aşındırmasıyla zayıf noktalar oyulmuş, böylece doğal yollarla şekillenen benzersiz yapılar ortaya çıkmıştır. Bize hem doğanın gücünü hem de sabrını hatırlatan, görsel olarak büyüleyici ve jeolojik açıdan önemli bu oluşumların eşsiz örneklerini yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rainbow Bridge National Monument, ABD” title_font_size=”13″]

    Rainbow Bridge National Monument (Gökkuşağı Köprüsü Ulusal Anıtı), ABD’nin Utah eyaletinde, Lake Powell Gölü’nün yakınlarında yer alan etkileyici bir doğal yapıdır. Dünyanın en büyük doğal köprülerinden biri olarak kabul edilir ve 1910 yılında ABD Başkanı William Howard Taft tarafından ulusal anıt ilan edilmiştir. Yaklaşık 84 metre uzunluğundaki köprü, doğal erozyon süreçlerinin bir sonucu olarak yaklaşık 5 milyon yıl önce oluşmuştur ve ismini, kaya kemerinin üzerinden gün ışığının yansıması sonucu meydana gelen renkli manzaradan almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aloba Arch, Çad” title_font_size=”13″]

    Aloba Arch (Aloba Kemeri), Çad’ın Ennedi Bölgesi’nde yer alan ve dünyanın en büyük doğal taş kemerlerinden biri olarak kabul edilen etkileyici bir oluşumdur. 122 metre yüksekliğindeki kemer, granit ve kireç taşı gibi kayaçların erozyon ve diğer doğal süreçler sonucu aşınmasıyla meydana gelmiştir. Milyonlarca yıl süren bu aşındırma süreci, rüzgârın da etkisiyle kemerin bugünkü formunu almasını sağlamıştır. Kemerin çevresindeki kaya yapıları ise oldukça dikkat çekicidir; bölge, doğal kaya oluşumları açısından zengin çeşitliliğiyle âdeta bir açık hava müzesini andırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Le Pont d’Arc, Fransa” title_font_size=”13″]

    Le Pont d’Arc (Kemer Köprüsü), Fransa’nın güneydoğusunda, Ardèche Nehri’nin geçtiği Ardèche Bölgesi’nde yer alan doğal bir oluşumdur. Fransa’nın en ünlü doğal köprülerinden biri olarak bilinen bu etkileyici kemer; yaklaşık 60 metre yüksekliğe, 54 metre genişliğe sahiptir ve en az 500.000 yıllık bir geçmişe dayanır. Ardèche Nehri’nin kayayı aşındırmasıyla oluşan Le Pont d’Arc, kano gezilerinin de gözde noktalarındandır. Ayrıca, MÖ 30.000 yıl öncesine tarihlenen ve dünyaca ünlü duvar resimleriyle tanınan Chauvet Mağarası da aynı bölgede yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Forzhaga Arch, Libya” title_font_size=”13″]

    Forzhaga Arch (Forzhaga Kemeri), Libya’nın Fezzan Bölgesi’nde yer alan doğal bir oluşumdur. Yaklaşık 40 metre yüksekliğindeki bu kemer, rüzgâr erozyonu ve su aşındırma gibi doğal süreçlerin etkisiyle meydana gelmiştir. Yüzyıllar boyunca süren jeolojik süreçler, kireç taşı ve kum taşı kayaçlarının aşınmasıyla kemer bugünkü formunu almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”El Arco de Cabo San Lucas, Meksika” title_font_size=”13″]

    El Arco de Cabo San Lucas (Cabo San Lucas Kemeri), Meksika’nın Baja California Yarımadası’nın en güney ucunda, Cabo San Lucas şehrinde yer alan ünlü bir deniz kemeridir. Bölge, Pasifik Okyanusu ile California Körfezi’nin birleştiği noktada bulunur. Kemer, şehrin güney ucunda konumlandığı için “Land’s End” (Karanın Sonu) olarak da adlandırılır. Altın rengiyle özellikle gün batımında en çok fotoğraflanan doğal yapılardan biridir.