Kategori: Bilim/Teknoloji

  • MATEMATİKLE İLGİLİ İLGİNÇ BİLGİLER

    MATEMATİKLE İLGİLİ İLGİNÇ BİLGİLER

    İngiliz matematikçi Godfrey Hardy, matematiğin dünyadaki en masum uğraş olduğunu söylemiş. Matematikte zekâdan önce sabır geldiğini söyleyen kişi ise Türk matematikçi Cahit Arf. “Matematik ne neden söz ettiğimizi ne de söylediğimiz şeyin doğru oIup olmadığını bilmediğimiz bir konudur.” Bu söz ise aynı zamanda matematikçi de olan İngiliz filozof Bertrand RusseII’a ait. Sayıların hâkimiyetindeki matematik dünyasının en tatlı tarifleriydi bunlar… Şimdi sıra, matematikle arası iyi olmayanların bile ilgisini çekecek bilgilerde.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sizce “matematik” kelimesi hangi anlama geliyor? Durun! Hiç uğraştırmadan cevabı biz verelim; matematik kelimesinin kökeni Eski Yunancada “ben bilirim” anlamına gelen “matesis” sözcüğüne dayanıyor. Zaman içinde dönüşen kelimenin son olarak dayandırıldığı sözcük ise “mathematikós” ve o da “öğrenmekten hoşlanan” anlamına gelmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hiç düşündünüz mü, neden bir saat 60 dakikadır? Ya da neden 1 dakika 60 saniyedir? Cevabı eski çağlarda ve Mezopotamya’da gizli! Bu coğrafyada bir imparatorluk kuran Babilliler, matematikte temel olarak 60 sayısını esas almışlar ve bu hesapları günümüze kadar geçerliliğini korumuş. Hatta 1 çember=360 derece kuralını getirenler de yine Babilliler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Karekök sorularını kolayca çözenlerden misiniz? O zaman size bir soru… Karekök işaretinin anlamı nedir? Sakın doğru cevap veremediğiniz için üzülmeyin, çünkü 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi dedirten bir cevabı var. Meğer karekök işareti için, İngilizcede “kök” anlamına gelen “root” kelimesinin başındaki “r” harfinden ilham alınmış!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Antik Roma kaynaklı olan Roma rakamlarını biliyorsunuz; I, II, III, IV, V, VI, VII, VIII, IX, X… İyi ama Roma rakamlarında “sıfır/0” sayısının karşılığı neydi? İşin aslı bu sayı sisteminde sıfır rakamı bulunmamakta… Ve o nedenle de modern aritmetik sistemi için yetersiz kalmakta, günümüzdeki işlevi dekoratif amaçlı kullanımdan öteye geçememektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Matematik için x, y, z harfleri, denklemlerdeki bilinmeyenlerin meşhur isimleridir. Hatta bu isimleri o kadar benimsemişizdir ki günlük konuşmalarımızda bilinmeyen bir kişiden bahsederken bile “x kişi” deriz. Bilinmezliği ifade etmek için bu harflerin seçilme nedeni ise alfabenin en uzağındaki, en sonundaki harfler olmalarıymış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1878-1955 yılları arasında yaşayan Amerikalı matematikçi Edward Kasner, sonsuz olmayan çok büyük sayıları ifade etmek için sözcükler belirleme fikrini ortaya çıkaran kişi. Bir gün, 1 sayısının devamına 100 tane “sıfır/0” ekliyor ve yeğeninden bu sayıyı karşılayacak bir kelime söylemesini istiyor, 9 yaşındaki çocuğun verdiği “googol” cevabı, 10 üzeri 100’ü ifade eden kelime olarak literatüre geçiyor. Tekrar matematiksel ifade edelim: 1 googol= 10100

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sayfayı ilginç ve gerçek bir matematik sorusuyla kapatmaya ne dersiniz? İşte geliyor:

    1 ile 10 arası tüm sayılara tam olarak bölünebilen en küçük sayı hangisidir? Yani, 3’e de, 7’ye de, 4’e de bölünse bölüm bir tam sayı, kalan sıfır olmalı. Ve süreniz başladı…

     

    Doğru cevap: 2520

  • 2025’TE YILDIZI PARLAYAN TEKNOLOJİ TRENDLERİ

    Her geçen yıl daha da hız kazanan dijital dönüşüm, 2025’te yepyeni teknolojik trendlerle hayatımızı şekillendirmeye devam ediyor. Bu yıl, yalnızca bireysel yaşamı değil; iş dünyasını, iletişim alışkanlıklarını ve toplumsal yapıları da dönüştürecek bir dönüm noktası olma niteliği taşıyor. Yapay zekâ, blockchain, 5G teknolojileri ve otonom araçlar gibi gelişmeler, artık geleceğin değil, bugünün belirleyici unsurları hâline geliyor. 2025; teknolojinin yalnızca hayatı kolaylaştıran bir unsur olmaktan çıkıp, aynı zamanda geleceği tasarlayan bir güç hâline geldiği bir yıl olacak. İş yapış biçimlerinden şehir planlamalarına, eğitimden sağlığa kadar pek çok alanda etkisini hissettirecek bu trendler, teknolojinin yön verdiği yeni bir çağın kapılarını aralıyor. Detaylar yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kişiselleştirilmiş Yapay Zekâ Teknolojileri ” title_font_size=”13″]

    Bu yıl fotoğraf düzenleme, çeviri yapma ve internet araması gibi işlevleriyle öne çıkan yapay zekâ (AI) araçları, artık doğrudan telefonlarımıza kadar ulaştı. Bu gelişme, yapay zekânın dijital hayatlarımızın merkezine yerleştiği ve kişisel düzeyde daha işlevsel hâle geldiği yeni bir çağın başlangıcına işaret ediyor. 2025’te yapay zekâ destekli kişisel asistanlar, kullanıcıların alışkanlıklarını daha iyi analiz ederek çok daha özgün ve isabetli öneriler sunabilecek. Bu sistemler, sadece komutlara yanıt vermekle kalmayacak; zamanla sizi tanıyacak, ihtiyaçlarınıza özel çözümler sunarak gerçek anlamda bir “dijital yardımcıya” dönüşecek. Eğitimde kişiselleştirilmiş yapay zekâ uygulamaları, öğrencilerin öğrenme hızına, tarzına ve ihtiyaçlarına göre uyum sağlayabilen sistemler sunacak. Bu sayede her birey, kendi temposuna uygun bir öğrenme süreciyle daha derin ve kalıcı bilgiler edinebilecek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Metaverse ve Genişletilmiş Gerçeklik (XR)” title_font_size=”13″]

    Metaverse ve genişletilmiş gerçeklik (XR) teknolojileri, 2025 yılında dijital ve fiziksel dünyalar arasındaki sınırları daha da belirsizleştirerek yaşam biçimlerimizi dönüştüren başlıca unsurlardan biri olacak. Bu teknolojiler eğitimden eğlenceye, iş dünyasından sosyal etkileşimlere kadar hayatın her alanında yeni ve etkileyici deneyimler sunmaya hazırlanıyor. İnteraktif sanal dünyalar, yalnızca oyun ve eğlence için değil; aynı zamanda uzaktan eğitim, sanal toplantılar, 3D simülasyonlar ve etkileşimli ofis ortamları gibi pratik çözümlerle iş ve öğrenme süreçlerinin merkezine yerleşecek. Özellikle uzaktan çalışma ve eğitim uygulamaları, metaverse ortamlarında daha sürükleyici ve gerçekçi bir hâl alacak. Kullanıcılar, sanal ofislerde toplantılara katılacak, XR destekli simülasyonlarla mesleki becerilerini geliştirecek ve fiziksel mesafeleri neredeyse tamamen ortadan kaldıran etkileşim biçimlerini deneyimleyecek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Otonom Araçlar” title_font_size=”13″]

    Tam otonom sürüş teknolojilerinin, 2025 yılında özellikle lojistik ve ulaşım sektörlerinde hızla yaygınlaşması bekleniyor. Bu gelişmeler, taşımacılıkta verimliliği artırmayı, güvenliği iyileştirmeyi ve çevre dostu çözümler sunmayı amaçlayan büyük bir dönüşümün habercisi. Otonom araçlar, insan müdahalesi olmadan; her türlü yol ve hava koşulunda kendi başlarına hareket edebilen, gelişmiş teknolojilerle donatılmış sistemlerdir. Şehir içi ulaşımda büyük bir rol üstlenmesi beklenen bu araçlar, özellikle sürücüsüz taksiler ve paylaşımlı ulaşım sistemleriyle birlikte hayatımıza daha fazla entegre olacak. Teknoloji uzmanlarına göre, bu araçların çevreyi algılayan gelişmiş sensörleri, kameraları ve yapay zekâ destekli algoritmaları, sürüş güvenliğini üst düzeye çıkaracak ve kazaları minimuma indirecek. Otonom araçlar sayesinde hem bireysel kullanıcılar hem de işletmeler, daha ekonomik, hızlı ve sürdürülebilir ulaşım alternatiflerine kavuşacak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeni Nesil Ağ Teknolojileri” title_font_size=”13″]

    5G ve yeni nesil ağ araçları, 2025 yılında dijital dönüşümün hızlanmasına ve bağlantılı dünyaların daha da derinleşmesine olanak tanıyacak. 5G teknolojisinin yaygınlaşması sadece hız değil, aynı zamanda düşük gecikme süreleri, daha yüksek bağlantı kapasitesi ve daha verimli ağ yönetimi gibi avantajlar sunacak. 5G’nin yanı sıra, uydu internet sistemleri ve kuantum ağlar gibi yenilikler, daha hızlı ve güvenli veri iletimini mümkün kılacak. Yapay zekâ; 5G ağlarında verileri analiz etmek, ağ trafiğini optimize etmek ve daha akıllı hizmetler sunmak için kullanılacak. 5G ve AI teknolojilerinin birleşimi, yeni nesil ağ yönetimi, güvenlik ve uygulama geliştirmede önemli bir rol oynayacak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yapay Et ve Hücre Bazlı Gıdalar ” title_font_size=”13″]

    2025 yılı itibarıyla, gıda endüstrisinde çığır açan teknolojilerden biri olan yapay et ve hücre bazlı gıdalar, çok daha fazla gündemde olacak. Yapay et, laboratuvar ortamında canlı hayvanlardan alınan hücrelerin çoğaltılmasıyla üretilen, gerçek etle aynı yapıya sahip ürünlerdir. Bu teknolojinin temel avantajları arasında daha düşük karbon ayak izi, azaltılmış su kullanımı ve hayvan refahına yönelik etik kaygıların ortadan kaldırılması yer alıyor. Benzer şekilde hücre bazlı gıdalar, çeşitli hücre türlerinin biyoteknolojiyle kontrollü bir şekilde yetiştirilmesiyle elde ediliyor. Bu alanda yapılan araştırmalar, sadece et değil aynı zamanda süt, peynir, balık ve diğer hayvansal gıda ürünlerini de kapsayacak şekilde genişliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beyin-Bilgisayar Arayüzü Teknolojileri ” title_font_size=”13″]

    Beyin-bilgisayar arayüzleri (BCI), beynin elektriksel aktivitelerini algılayarak bu verileri dijital cihazlarla etkileşimde kullanılabilir hâle getiren teknolojilerdir. 2025 yılı itibarıyla BCI alanındaki gelişmeler, yalnızca tıbbi uygulamalarla sınırlı kalmayacak; aynı zamanda günlük yaşamı da dönüştürmeye başlayacaktır. Özellikle nörolojik hastalıklar ve yaralanmalarda BCI’ler, hayat kurtarıcı ve rehabilite edici çözümler sunabilir. Neuralink gibi şirketlerin bu alanda yaptığı çalışmalar sayesinde, beyin dalgalarıyla doğrudan iletişim kurmak, engelli bireylere yeni olanaklar sağlamak ve düşünceyle cihazları kontrol etmek gibi konularda büyük ilerlemeler sürpriz olmayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Blockchain Teknolojisi ” title_font_size=”13″]

    2025 yılında blockchain teknolojisi, bankacılıktan sağlık hizmetlerine kadar birçok alanda önemli değişimlere öncülük edecek. Bu teknoloji, verilerin güvenli bir şekilde kaydedilmesini sağlayarak işlemlerin daha hızlı, şeffaf ve güvenilir hâle gelmesine olanak tanıyacak. Örneğin, insanlar para gönderirken veya herhangi bir işlem yaparken, blockchain sayesinde bu işlemler çok daha hızlı gerçekleşecek. Bu durum, bankaların işlem ücretlerini düşürmesini ve kullanıcıların kendi finansal verilerini daha güvenli bir şekilde kontrol edebilmesini sağlayacak. 2025 yılında blockchain’in, dijital dünyanın temel unsurlarından biri olarak günlük yaşamda daha yaygın şekilde kullanılması bekleniyor.

  • Sosyal Medya Hakkında Enteresan Bilgiler

    Sosyal Medya Hakkında Enteresan Bilgiler

    Sanal dünyanın engin denizi sosyal medya en büyük araştırma alanlarından birine dönüşmüş durumda. İnsanlar arasında yüzlerce sanal köprü kurarak iletişimi kolaylaştıran sosyal medya ne kadar kullanılıyor? Cevabı sayfamızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • Yeni Başlayanlar İçin 7 Maddede Bilişim ve Bilişim Hakkında İlginç Gerçekler

    Yeni Başlayanlar İçin 7 Maddede Bilişim ve Bilişim Hakkında İlginç Gerçekler

    Bilişim kulağa gündelik hayatın dışından bir kelime gibi gelse de bu yazıyı okumanızı, sevdiğiniz diziyi seyretmenizi, uzaktaki akrabalarınızla görüntülü konuşmanızı, fabrikalarda seri üretim yapılmasını hatta gökyüzündeki uçakların rotalarının izlenmesini sağlayan sistemler bilişim teknolojilerinin meyveleri… Bilişim nedir, ne değildir konusu, bilişimle ilgili ilginç bilgiler eşliğinde 7 maddelik listemizde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • 9 Maddeyle Dünden Bugüne İnternet

    9 Maddeyle Dünden Bugüne İnternet

    Elimiz kolumuz haline dönüşen internet her zaman bugün kullandığımız teknolojilere sahip değildi, zaman içinde adım adım gelişti ve vazgeçemediğimiz bir teknoloji haline geldi. Sizi ilk önce, çektiğiniz fotoğrafları cep telefonunuzdan paylaşmanın hayal olduğu günlere götürüyor ve internetin günümüze dek yolculuğunu adım adım listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    eski bilgisayar, nostalji

    İlk internet bağlantısı olarak tanımlayabileceğimiz ARPANET Amerika’nın seçkin üniversitelerinde geliştirildi ve bu sistem sayesinde üniversitelerde bulunan bilgisayarlar birbirlerine bağlandı. Ama bu bağlantılar tabii ki günümüzdeki internet teknolojisinden özellikle de pratikliğinden çok uzaktı. O zamanki interneti evinizde bulunan iki bilgisayarın birbirine bağlı olduğu bir sistem gibi düşünebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    eski bilgisayar, nostalji

    O zamanın bilgisayarları şu anda kullandığımız kişisel bilgisayarlarımızdan, tabletlerimizden çok daha büyük oldukları gibi çok da karmaşıktılar. Değil interneti kullanmak için, bir bilgisayarı açıp kapamak için bile bu işin eğitimini almış olmak gerekiyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    eski bilgisayar, nostalji

    Bu sırada 1972 yılında ilk internet bağlantısı olarak kabul edebileceğimiz ARPANET sistemi içinde ilk e-posta da atıldı. Bu ilk bakışta önemsiz bir gelişme gibi görünebilir, ama unutmayın ki bilgisayarlar hayatımıza ilk girdiğinde, internet üzerindeki iletişimin tek yolu e-postalardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İnternetin ilk zamanlarında bir ağı ziyaret etmek istediğiniz zaman şimdi olduğu gibi arama çubuğuna ismini yazmak ya da arama motorlarında aramak gibi bir şansınız yoktu. Ziyaret edeceğiniz ağın IP numarasını bilmeniz gerekiyordu, tahmin edersiniz ki IP numaralarını kullanmak oldukça zahmetli olabiliyordu. İşte bu yüzden alan adları yani DNS kullanılmaya başlandı. Şu anda dünyada 150 milyardan fazla alan adının kullanımda olduğu düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İnternetin kişisel kullanıma açılmasını ise CERN’de çalışan bir mühendis olan Tim Berner Lee sağlayacaktı. Lee, çağımızın en önemli yeniliklerinden birine imzasını atarak, şu anda kullandığımız site isimlerinin başında yer alan WWW yani World Wide Web teknolojisini geliştirdi. Böylece internet bu konuda eğitimi olmayanların da kullanabileceği kadar basit bir sisteme dönüştürüldü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    WWW sayesinde internet kullanımı kolaylaşmıştı ama hala günümüzdeki kadar pratik arayüzler söz konusu değildi. 1993 yılında Internet Explorer ve Mosaic isimli iki web tarayıcı yani browser olarak adlandırdığımız grafik arayüzler geliştirildi ve internet kullanımı günümüzdeki şeklini aldı. Artık web tarayıcılar sayesinde siteleri kolaylıkla ziyaret edebiliyor, beğendiğimiz sitelerin adreslerini tarayıcılara kaydedebiliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İnternet kullanımında büyük fark yaratan gelişmelerden biri de sosyal medya ağlarının tüm dünyada büyük ilgi görmesi oldu. İnternet kullanımı sosyal medya ile gelişti, gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerdeki kentli nüfusun neredeyse tamamı sosyal medya sitelerinin eğlenceli dünyasına dâhil oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    tablet, akıllı telefon, laptop, iletişim

    İnternet kullanımını taçlandıran yenilik ise sosyal medya siteleri açısından da büyük önemi olan Web 2.0 teknolojisi oldu. En basit şekilde ifade edersek; Web 2.0 internet kullanıcılarını, içerik üreticilerine dönüştürüyor, bu konuda bir eğitimi olmayan kişilerin de internete içerik ekleyebilmesini, kısacası interaktif içerikleri mümkün kılıyordu. Böylece, içeriklere yorum bırakabilmeye, sitelere video ekleyebilmeye başladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    tablet, akıllı telefon, laptop, iletişim

    Bugün bilgisayarlar çantamızda taşıyabileceğimiz kadar küçüldü, tabletler iş hayatının değişmez yardımcıları haline geldi, cep telefonlarımız ise gündelik hayatta her türlü iletişim ihtiyacımızı karşılayabileceğimiz şekilde gelişti. Ama en önemlisi, artık bu teknolojik aletler ile evde, okulda, işte, yolda hatta doğada bile internete bağlanabiliyor, kesintisiz iletişimin ve bilgi akışının keyfini sürebiliyoruz.

  • Kimya Sayesinde Öğrendiğimiz 8 İlginç Bilgi

    Kimya Sayesinde Öğrendiğimiz 8 İlginç Bilgi

    “Maddelerin temel yapılarını, birleşimlerini, dönüşümlerini, çözümleme, birleşim ve üretim yöntemlerini inceleyen bilim”e kimya deniyor. Çoğumuza uzak bir konu gibi görünse de aslında tüm yaşam kimyasal tepkimeler sayesinde gerçekleşiyor; anlayacağınız biz farkında olmasak bile kimya hayatımızın tam da içinde olan bir konu. Evrenden ilginç bilgiler serimize, kimya sayesinde öğrendiğimiz 8 tanesi ile devam ediyoruz biz de…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hem vücudumuzdaki karbon gazını boşaltmak hem de daha çok oksijen alabilmek için esniyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Limonun, aynı miktardaki çilekten daha fazla şeker içerdiğini biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Değerli taşlar birkaç elementten oluşur ama elmas için durum farklıdır. Elmas sadece ve sadece karbondan oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Metal deyince renk olarak aklımıza gri gelir, çünkü çoğu metal bu renktedir. Bunu okuyunca, sarı rengiyle altın ve turuncuya çalan rengiyle bakır aklınıza geldiyse onların birer istisna olduğunu bilmelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sizce soğuk su mu daha çabuk donar yoksa sıcak su mu? Sorunun cevabı, sıcak suyun soğuk sudan daha çabuk donduğu şeklinde olmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mars’a, yüzeyi kızıl renginde olduğu için Kızıl Gezegen dendiğini biliyorsunuz. Bu kızıl görüntünün nedeni, demir oksit ya da pas kalıntıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Susuzluk hissettiğimizde vücudumuzdaki suyun yaklaşık %1’lik kısmını kaybetmiş oluruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yer kabuğunda, suda ve atmosferde en fazla bulunan element oksijendir.

  • KUANTUM BİLGİSAYARLAR VE TEKNOLOJİNİN YENİ SINIRLARI

    Bilgisayar teknolojisi, son yüzyılda yaşamımızı kökten değiştiren devrim niteliğinde birçok gelişmeye sahne oldu. Klasik bilgisayarların işlem gücünün sınırlarına yaklaştığımız bu dönemde, bilim insanları ve mühendisler, tamamen yeni bir teknolojik yaklaşım olan kuantum bilgisayarlar ile geleceğin kapısını aralıyor. Kuantum bilgisayarlar, atom altı parçacıkların kuantum mekaniğine dayalı olağanüstü davranışlarını kullanarak, klasik bilgisayarların çözmekte zorlandığı karmaşık problemler için çığır açan çözümler vadediyor. Bir zamanlar bilim kurgu olarak görülen bu teknoloji, artık gerçeğe dönüşmeye başladı. Bugün dünya genelinde yalnızca 15 ülke bu gelişmiş teknolojiye sahip ve gururla söyleyebiliriz ki, bu ülkeler arasında ülkemiz de bulunuyor. Peki, kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarlardan farkı nedir ve gerçekten ne kadar güçlüdür? Dahası, bu teknoloji dünyayı nasıl değiştirebilir? Gelin, kuantum bilgisayarların potansiyelini ve olası etkilerini birlikte keşfedelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kuantum bilgisayarlar, klasik bilgisayarlardan temel bir farkla ayrılır: Bilgiyi işlemekte kuantum mekaniğinin kurallarını kullanırlar. Klasik bilgisayarlar bilgiyi “bit” adı verilen birimler hâlinde işler. Bu bitler yalnızca iki durumdan birinde bulunabilir: ya “0” ya da “1”. Yani, bir klasik bit aynı anda sadece tek bir değeri temsil edebilir. Kuantum bilgisayarlar ise “qubit” (kuantum bit) adı verilen birimleri kullanır. Qubitler, kuantum mekaniğinin eşsiz özelliği olan “süperpozisyon” sayesinde aynı anda hem “0” hem de “1” olma kapasitesine sahiptir. Bu durum, kuantum bilgisayarların birden fazla ihtimali aynı anda değerlendirebilmesine olanak tanır ve klasik bilgisayarlarla kıyaslandığında hesaplama gücünde çarpıcı bir artış sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kuantum bilgisayarların bir diğer devrimsel özelliği, qubitler arasında “dolanıklık” adı verilen bir bağın bulunmasıdır. Bu, bir qubitin durumu değiştiğinde diğerinin de otomatik olarak etkilenmesi anlamına gelir. Bu durum bilgiyi çok daha hızlı işlemelerine olanak tanır. Bir örnekle açıklamak gerekirse; klasik bir bilgisayar, bir labirentin çıkışını bulmak için tüm yolları sırayla dener; yani her adımı tek tek hesaplar. Oysa bir kuantum bilgisayar, süperpozisyon ve dolanıklık sayesinde, aynı anda tüm yolları değerlendirebilir. Bu da labirentin doğru çıkışını çok daha hızlı ve etkili bir şekilde bulmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1980’lerde Richard Feynman ve David Deutsch gibi bilim insanları, kuantum mekaniği ile bilgisayar biliminin nasıl bir araya getirilebileceğini teorik olarak araştırmaya başladılar.

    Richard Feynman, kuantum dünyasını (örneğin atomların, moleküllerin ve diğer küçük parçacıkların davranışlarını) anlamak ve simüle etmek için klasik bilgisayarların yetersiz olduğunu fark etti. Klasik bilgisayarlar, kuantum parçacıklarının doğasında bulunan karmaşıklığı ve belirsizliği tam anlamıyla taklit edemiyordu. Feynman, kuantum fiziğini gerçekten anlamak için, kuantum fiziğiyle çalışan bir bilgisayarın gerekli olduğunu öne sürdü.

    David Deutsch ise Feynman’ın bu vizyonunu bir adım ileri taşıyarak kuantum bilgisayarların çalışma prensiplerini matematiksel temellerle açıklamaya başladı. Deutsch, kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarlardan çok daha güçlü olabileceğini ve özellikle belirli türdeki problemleri çözmede muazzam bir avantaj sağlayabileceğini gösterdi. Onun teorileri kuantum bilgisayarların yalnızca kuantum sistemlerini simüle etmekle kalmayıp, optimizasyon, şifreleme çözümü ve büyük veri işleme gibi karmaşık sorunlarda klasik bilgisayarlardan çok daha hızlı olabileceğini kanıtladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1994 yılında Peter Shor, “Shor algoritması” adı verilen bir kuantum algoritması geliştirdi. Bu algoritma, özellikle çok büyük sayıları çarpanlarına ayırma problemini çözmek için tasarlandı.

    Klasik bilgisayarlar için son derece zor ve zaman alıcı olan bu problem, modern şifreleme sistemlerinin temelini oluşturuyordu.

    Günümüzdeki şifreleme sistemi, kredi kartı bilgilerinin veya internet üzerindeki diğer hassas verilerin çok büyük sayılar kullanılarak şifrelenmesi sistemidir. Bu şifreler, yalnızca o büyük sayının iki asal çarpanını bilerek çözülebilir. Ancak klasik bilgisayarlar için bu asal çarpanları bulmak, çok büyük sayılar söz konusu olduğunda pratikte imkânsız kadar zordur. Çünkü işlem süreleri inanılmaz derecede uzundur.

    Peter Shor, geliştirdiği algoritma ile bir kuantum bilgisayarın bu tür problemleri klasik bilgisayarlara kıyasla inanılmaz bir hızda çözebileceğini gösterdi. Shor algoritması, kuantum bilgisayarların bu büyük sayıları çarpanlarına ayırma problemini çok kısa bir sürede çözmesini sağlayarak, kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarların başa çıkamadığı matematiksel problemlerde ne kadar güçlü olduğunu kanıtladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2000’li yıllarda, kuantum bilgisayarlar sadece teorik bir fikir olmaktan çıkarak, fiziksel olarak uygulanabilir bir teknoloji hâline gelmeye başladı. Araştırmacılar, laboratuvar ortamında ilk basit kuantum bilgisayar prototiplerini geliştirdiler. Bu prototipler, henüz küçük boyutlu ve sınırlı kapasiteli olsalar da kuantum hesaplamanın gerçek dünyada nasıl çalışabileceğini göstermeleri açısından büyük bir dönüm noktasıydı. İlk kuantum bilgisayar modelleri, çok az sayıda qubit içeriyordu ve dolayısıyla yalnızca basit problemleri çözebilecek kapasitedeydi. Ancak bu sınırlı yeteneklerine rağmen, kuantum bilgisayarların çalışabilirliğini ve potansiyelini ispatladılar. Bu cihazlar, klasik bilgisayarlarla henüz rekabet edemeyecek kadar temel düzeyde olsalar da kuantum mekaniğinin bilgi işlemde kullanılabileceğini kanıtladılar. Bu erken dönem prototipleri, günümüzdeki gelişmiş kuantum bilgisayarlarla kıyaslandığında oldukça ilkel görünse de kuantum teknolojisinin gelecekte sahip olabileceği muazzam potansiyeli göstermekteydi. O yıllarda atılan bu ilk adımlar, bugünkü ileri kuantum bilgisayarların temelini oluşturmuş ve teknolojinin hızla gelişmesinin önünü açmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarlardan üstün olduğu bazı özellikleri basitçe şöyle açıklanabilir:

    Çok büyük verilerle başa çıkabilir: Kuantum bilgisayarlar aynı anda birden fazla olasılığı değerlendirebilen qubitler kullandığı için, devasa veri yığınlarını analiz etmekte klasik bilgisayarlardan çok daha hızlı olabilir. Örneğin, klasik bilgisayarların saatler alacağı bir hesaplama işlemi, kuantum bilgisayarda saniyeler içinde tamamlanabilir.

    Zor problemleri hızlıca çözer: Karmaşık ve uzun süren matematiksel işlemleri hızlandırabilir. Bu, şifre kırma, kimyasal simülasyonlar veya hava durumu tahminleri gibi alanlarda büyük bir avantaj sağlar.

    Aynı anda birçok işi yapabilir: Kuantum bilgisayarların paralel işleme kapasitesi yüksektir. Birden fazla işlemi aynı anda yapabilirler, bu da zaman ve enerji tasarrufu anlamına gelir. Klasik bilgisayarlar bir işlemi bitirip diğerine geçerken, kuantum bilgisayarlar tüm seçenekleri eş zamanlı olarak değerlendirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ülkemiz, tüm dünyanın geleceğini şekillendirecek kuantum bilgisayar teknolojileri alanında önemli adımlar atarak bilimsel araştırmalara yön veren, yenilikçi uygulamaların geliştirilmesine öncülük eden ve bu alanda yetişmiş insan kaynağıyla küresel rekabette söz sahibi bir ülke olma hedefini ortaya koydu. TOBB ETÜ ve ASELSAN iş birliğiyle geliştirilen “QuanT” adlı 5 kubit kapasiteli kuantum bilgisayar, bu alandaki çalışmalarda dönüm noktası oldu. QuanT kriptografi, yapay zekâ, ilaç geliştirme ve enerji optimizasyonu gibi alanlarda çığır açacak çözümler sunmayı hedefliyor. Bu başarı, Türkiye’yi kuantum bilgisayar teknolojisine sahip sayılı ülkeler arasına soktu.

    QuanT’nin yanı sıra, ülkemizde “Süper İletken Çip Üretim Tesisi” kurulması planlanmaktadır. Bu tesis, daha yüksek kapasiteli kuantum bilgisayarların geliştirilmesine olanak tanıyacak, dışa bağımlılığı azaltacak ve yerli teknolojinin gelişimini destekleyecektir. Bu projeler, özellikle algoritma geliştirme ve veri işleme gibi alanlarda Türkiye’nin stratejik konumunu güçlendirmeyi hedeflerken, ileri teknolojiye dayalı ekonomik büyümeyi de desteklemektedir. Kuantum bilgisayar teknolojilerinin geliştirilmesi, yalnızca bilimsel yeniliklerle sınırlı kalmayıp savunma, finansal teknoloji, enerji gibi stratejik sektörlerde de büyük avantajlar sağlayacaktır. Ayrıca bu alandaki gelişmeler girişimciler, KOBİ’ler ve araştırmacılar için yeni fırsatlar sunmaktadır. Ülkemiz, kuantum teknolojilerinde elde ettiği bu ivmeyle, geleceğin teknolojilerine yön veren ülke olma ve bu alanda küresel rekabetin önemli bir parçası olma yolunda ilerlemektedir.

  • UZAYIN KEŞFİNDE ÖNEMLİ BİR İSİM: CARL SAGAN

    Amerikalı ünlü gökbilimci ve astrobiyolog Carl Sagan, yaptığı TV programı ile hepimize bilimi sevdiren değerli bir bilim insanıdır. Fizik, astronomi ve fen bilimlerini anlatırken kullandığı yalın dil ile 7’den 70’e herkesin bu karmaşık bilim konularını kolaylıkla öğrenmesini sağlayan Sagan’ın ödüllü Kozmos isimli belgesel serisi halen ilgiyle izlenmektedir. Bilimin popülerleşmesinde önemli katkıları olan bu değerli bilim insanının filmlere de uyarlanan birçok kitabı, TV projesi ve NASA ile beraber yürüttüğü önemli çalışmaları bulunmaktadır. İnsanlık tarihinin önemli isimlerinden olan Sagan’ın hayatını ve bilimsel başarılarını biraz daha yakından tanıyalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adıyla Edward Carl Sagan, 9 Kasım 1934 yılında New York’ta terzi bir baba ve ev hanımı anneden dünyaya geldi. 1955 senesinde Chicago Üniversitesinden mezun olan Sagan, 1960’da astronomi ve astrofizik üzerine doktorasını tamamladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bilime adadığı hayatının ilk önemli çalışmasını 1960’ların başlarında Venüs gezegeninin yüzey özelliklerini açıkladığı bir olasılık raporuyla gerçekleştirdi. Henüz Venüs hakkında kesin bilgiler verebilecek bir uzay çalışması ya da atmosferine gönderilen bir gözlem uydusu yokken, yüzeyinin kuru ve sıcak olduğunu açıklayan raporunu 26 yaşında sundu. 1962’de Venüs atmosferine gönderilen Mariner 2 uydusu gezegeni hakkındaki bilgileri göndermeye başladığında Sagan’ın raporunun doğru olduğu kesinleşmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1971 yılında Cornell Üniversitesinde profesör olan Sagan, Güneş sisteminin keşfiyle ilgili yürütülen birçok insansız uzay görevinin başında yer aldı. Güneş sisteminin ötesindeki uzay sonda çalışmaları sırasında dünya dışı akıllı uygarlıkların bulunması hâlinde gezegenimizi ve uzay görevinin amacını açıklayan evrensel bir mesaj iletme fikrini ortaya koydu. Bu fikir öncesinde Pioneer 10 sondası, sonrasında da Voyager uzay sondasında hayat bularak uzayın sonsuz boşluğuna atılan ölümsüz bir mesaj olarak uzaydaki gezintisine devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Her zaman bilimin yolundan yürüyen Carl Sagan, Güneş sisteminin gizemlerini çözmeye adadığı ömründe Satürn’ün uydusu Titan ve Jüpiter’in uydusu Europa’nın yüzeyi hakkında ortaya attığı hipotezleri ile bir kez daha haklı olduğunu kanıtlamıştır. Jüpiter’in atmosferi, Mars’ın mevsimsel değişimleri ve Venüs’teki ısınmanın Dünya’da oluşturabileceği tehlikeleri çok öncesinden ortaya koyan Sagan, bu hipotezleri ile bilimin yoluna yön vermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    21 Aralık 1980 yılında son bölümü yayımlanan ödüllü televizyon serisi Kozmos, dünya çapında en çok izlenen belgeseldir. Yapımcılığını ve sunuculuğunu yaptığı belgesel ile antik dönemlerden modern zamanlara kadar gerçekleşen tüm bilimsel keşifleri izleyen herkesin anlayabileceği bir dille anlatmıştır. Bilimi sevdiren insan olarak ün salan Sagan, bu belgesel ile tüm dünyanın tanıdığı ve sevdiği bir figür hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1985 yılında kaleme aldığı Contact (Mesaj) isimli romanı, 1997 yılında Jodie Foster’ın başrolünde yer aldığı film ile beyaz perdede izleyicilerle buluşmuştur. Dönemin en iyi bilim kurgu filmi olarak film otoritelerinin de beğenisini toplayan sinema filmi, dünya dışı akıllı varlıklar hakkında alışılagelmişin dışında bir bakış açısı sunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Carl Sagan, bir tür kemik iliği hastalığından ötürü 1996 yılında 66 yaşında hayata veda etmiştir. İklim değişikliği konusunda dikkat çeken öncü bilim insanlarından olan Sagan’ın bugüne kadar yazdığı makaleler 30 binden fazla alıntılanmıştır. Bilime katkılarından dolayı tüm dünyanın şükran duyduğu Sagan’ın gezegenimiz ile ilgili ünlü sözleriyle veda ediyoruz. “Bu uzak noktadan bakıldığında Dünya, pek dikkat çekici değildir. Ancak bizim için durum farklıdır. O noktayı yeniden inceleyin. O, burası. O, evimiz. O, biziz! Üzerinde; sevdiğiniz herkes, bildiğiniz herkes, duyduğunuz herkes yaşıyor. Var olmuş tüm insanlar yaşamlarını orada geçirdiler. Keyif ve acının toplamı…”

  • Drone’un 10 Yaratıcı Kullanımı

    Drone’un 10 Yaratıcı Kullanımı

    Bu yüzyılın en eğlenceli buluşlarından drone’lar, uzaktan kumandayla idare edilen uçan objeler olarak tanımlanabilir. Drone’ları bu kadar özel kılan ise üzerlerinde yer alan kamera ve internet bağlantısı sayesinde birçok farklı amaçla kullanılabilmeleri. Ülkemizde de büyük ilgi gören drone’lar için henüz bir Türkçe karşılık belirlenmemiş, TDK’nın drone’a Türkçe isim bulmak için başlattığı anket ise büyük ilgi görüyor; “Uçurgör”, “Uçarçeker”, “Uçan Kamera”, “Uçangöz”, “Arıgözü” gibi isimler arasından hangisinin drone’a uygun görüleceğini beklerken bu ilginç teknolojik aletin en yaratıcı kullanımlarıyla karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Drone üzerinde yer alan kamera sayesinde gazetecilik için yeni imkânlar sağlıyor. Muhabirlerin normalde ulaşamayacakları yerlerden görüntü almaları ve toplumsal olayları, büyük spor müsabakalarını görüntülemeleri mümkün oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Arama kurtarma çalışmalarını gerçekleştiren uzmanlar da drone’lardan yardım alıyor. Havadan arama seçenekleri içinde en ucuz alternatif olan drone’lar geleceğin kahramanları olacak gibi görünüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Drone’ların havadan görüntüleme özellikleri sadece gazetecilik değil sanat amaçlı olarak da kullanılıyor. Özellikle doğa ve manzara fotoğrafları için drone kullanmak etkili bir çözüm oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İnternet ya da enerji kesintilerinde belli bölgelere internet erişimi sağlamak için de drone’ların üzerine yerleştirilen modemlerden yardım alınıyor, böylece drone’lar Wi-Fi istasyonlarına dönüştürülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Havadan gözlem yapmayı ve aldığı görüntüleri kaydetmeyi mümkün kılan teknolojisi sayesinde drone’lar çiftçilerin tarlalarındaki ekinlerin durumunu kolaylıkla gözlemlemesini de mümkün kılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çağımızda haritacılık anlayışı da drone teknolojisiyle beraber gelişiyor ve eski yöntemlerin yerini drone ile oluşturulan haritalar alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Vahşi yaşam hakkında bilgi edinmek için de drone teknolojisine başvuruluyor. Yanına yaklaşmanın mümkün olmadığı yabani hayvanlar, havadan gözlenerek görüntüleri kaydedilebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Drone’lar sadece görüntü kaydetmek için değil ürün dağıtımı yapmak için de kullanılıyor. Bazı ülkelerde, drone ile pizza dağıtımı, market servisi gibi hizmetlerin başladığı biliniyor. Kısacası bizim de bakkala ekmek almaya drone yollamamız mümkün gözüküyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Sevdiklerinizi şaşırtmak ve onlara sürpriz yapıp, bir anda karşılarında belirecek hediyeler yollamak için de drone teknolojisini kullanabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Gökyüzünün gerçek hâkimleri olan yırtıcı kuşlar ise drone’lardan pek hoşlanmıyor.

  • MİKROSKOBUN İCADI

    Günümüzde tıp bilimi birçok hastalığın teşhis ve tedavisinde ileri teknolojilerden faydalanarak insanoğlunun sağlıklı bir yaşam sürmesine olanak sağlıyor. Ancak birkaç yüzyıl öncesine kadar insan bedeni uzayın derinlikleri kadar gizemliydi. 16. yüzyılda başlayan optik çalışmalar ile geliştirilen mercekler hem uzayın derinliklerini hem de bedenimizin altındaki evreni keşfetmemizi sağladı. Teleskoba takılan mercekler uzakları, mikroskoplara takılan mercekler ise gözümüzün önünde olmasına rağmen göremediklerimizi görünür hâle getirdi. Mikro dünyaya açılan mikroskopların nasıl icat edildiğini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Antik Romalılar, kenarları ince ortası kalın bir cam parçası ile bir nesneye bakıldığında, o nesnenin daha büyük gözüktüğünü fark ettiler. Sanıyoruz ki bu cam, mikroskop fikrinin tohumunun atılmasına sebep oldu ancak bildiğimiz formuyla ilk mercek, 13. yüzyılda gözlüklerde kullanılması için üretildi ve mikroskopla ilgili ilk somut adımlar bu dönemde filizlendi. Zaten merceklerin mikroskop yapımında kullanılabileceği fikrini ilk ortaya atan da yine bir gözlük üreticisi oldu. Hollandalı Hans Janssen ve oğlu Zacharias Janssen, 16. yüzyıl sonlarında tek bir merceğin nesneleri daha büyük göstermesi durumuna yeni bir fikir daha ekleyerek bir tüpün içerisine iki adet mercek yerleştirdi ve tüpün ucundaki nesnenin 10 kat daha büyük olduğu fark edildi. Böylelikle tarihte bilinen ilk optik mikroskop icat edilmiş oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1610’da İtalyan Galileo Galilei uzayın derinliklerini incelemek için geliştirdiği teleskobun merceğini bir tüp içerisinde seri olarak yerleştirerek böceklerin bacaklarını ve gözlerini gözlemledi. Ancak mikroskop ile ilgili daha somut çalışmaları 1660’lı yıllarda İngiliz Robert Hooke, Janssen ailesinin bir asır önce icat ettiği optik mikroskobu Londralı bir enstrüman yapımcısı olan Christopher Cock ile gerçekleştirdi ve yeni mikroskobu ile binlerce nesne ve canlıyı inceleme fırsatı buldu. İlk kez karşılaştığı bu mikro dünyadan oldukça etkilenen Hooke, gördüğü tuhaf ayrıntıları çizdiği “Micrograpia” isimli eserini 1665’te yayımladı. Bu kitapta bir mantar türünde gördüğü boş odacıklara “hücre” ismini vererek, biyoloji literatürüne yeni bir terim de kazandırmış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hooke’un çalışmalarından bir hayli etkilenen Hollandalı Anton van Leeuwenhoek, 1670’te kendi merceğini geliştirerek nesneleri 270 kat büyüten bir mikroskop üretti. Hücrenin keşfinden sonra yeni mikroskobu ile Hooke, kendi dişinden aldığı örnekleri inceleme fırsatı buldu ve böylelikle diş minesinde gördüğü “mikroorganizmalar”ı keşfetti. Hook’un çalışmalarından 200 yıl kadar sonra 19. yüzyılda Louis Pasteur hasta hayvanlardaki bakteriler üzerinde çalışmalarını yürütürken mikroskoptan faydalandı ve bu sayede mikroorganizmaların hastalıklara neden olduğu gerçeği tıp alanında bir devrim yarattı. Çalışmaları ile bugün bildiğimiz birçok hastalığın aşısını bulan Pasteur, mikrobiyoloji alanının da öncüsü oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1930’lu yıllarda Alman fizikçi Ernst Ruska tarafından geliştirilen elektron mikroskobunda ışık yerine elektron demeti kullanılıyor. Bu mikroskop, bir milimetrenin dört milyonda biri büyüklüğündeki nesneleri algılayıp ve bunları neredeyse 1 milyon kez büyütebiliyor. 1980’lere gelindiğinde ise Alman bilim insanları Gerd Binnig ve Heinrich Rohrer, taramalı tünelleme mikroskobu geliştirdi. Bilgisayarla kontrol edilen bu mikroskoplarda incelenen yüzeyin çok yakınına birkaç atom büyüklüğünde bir iğne ucu getiriliyor ve bu uçla yüzey arasına küçük bir elektrik potansiyeli uygulandığında aralarından elektrik akımı geçiyor. Taramalı tünelleme mikroskopları örneklerin atom ölçeğinde üç boyutlu görüntülenmesine de imkân veriyor. Bugün kullanılan optik mikroskoplar ise görüntüyü bin kat, daha ileri teknolojilere sahip mikroskoplar ise 2 bin kat büyütebilmektedir.