Kategori: Yaşam

  • BAHAR ALERJİSİ OLANLARA TAVSİYELER

    Bahar, doğanın en coşkulu hâliyle yeniden doğuşunu müjdelerken, bazıları için burun kaşıntısı, göz sulanması ve bitmek bilmeyen hapşırık nöbetleri anlamına gelir. Evet, bahar alerjisi! Saman nezlesi ya da tıbbi adıyla alerjik rinit olarak da bilinen bu durum, bahar aylarında çiçeklerin, çayırların ve ağaçların yaydığı polenlerden kaynaklanır. Gelin, bu mevsimsel misafiri daha yakından tanıyalım; günlük yaşamda nelerle karşılaştığımızı ve hangi önlemleri alabileceğimizi birlikte öğrenelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alerjinin en yaygın nedenlerinden biri, bitkilerin üreme amacıyla doğaya saldığı polenlerdir. Ağaç, çimen ve yabani ot polenleri, rüzgârla birlikte soluduğumuz havaya karışır. Vücudumuz bu küçücük tanecikleri yabancı bir tehdit olarak algılar ve savunma mekanizmasını devreye sokar. İşte klasik alerji belirtileri de tam bu noktada ortaya çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Alerjik bünyeye sahip kişiler, çevresel faktörlere karşı daha duyarlı olabilir. Genetik yatkınlık, yaşanılan bölgedeki bitki örtüsü ve hava koşulları, bireyin alerjik tepkilerden ne ölçüde etkileneceğini belirleyen başlıca etmenlerdir. Aynı şehirde bile bazı mahallelerde polen yoğunluğu daha fazla olabilir, bu da alerjisi olan kişiler için semptomların şiddetinde farklılıklara yol açabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Temiz havanın yerini hiçbir şey tutmaz. Ancak özellikle sabah 05.00 ile 10.00 saatleri arasında polen seviyesi en yüksek düzeydedir. Bu nedenle alerjisi olanlar için bahar aylarında sabah yürüyüşü ideal bir tercih olmayabilir. Polen yoğunluğunun arttığı, özellikle sabah erken saatlerde ve rüzgârlı günlerde, camları uzun süre açık bırakmak yerine, kısa süreli havalandırmalar yapılması önerilir. Cam açmak için havanın biraz daha durulduğu öğleden sonra ya da akşam saatlerini tercih etmek, iç ortama giren polen miktarını azaltmaya yardımcı olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bahar alerjisi sadece burnu etkilemez; gözlerde kaşıntı, kızarıklık ve sulanma gibi belirtilerle birlikte, bazı kişilerde ciltte hafif tahrişler de görülebilir. Gözlük kullanmak ise hem güneş ışınlarından hem de havada uçuşan polenlerden kısmen koruma sağlayarak alerji semptomlarını azaltmaya yardımcı olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dışarıdan geldikten sonra elleri ve yüzü yıkamak hatta mümkünse kıyafetleri değiştirmek, polenle teması azaltmanın etkili yollarından biri. Özellikle saçlara da polenler tutunabileceği için, dışarıda geçirilen bir günün ardından saçları yıkamak bazı kişiler için oldukça rahatlatıcı olabilir. Ayrıca dışarı çıkan kedi ve köpeklerin tüylerine de polen yapışabilir. Bu nedenle, eve geldiklerinde tüylerinin hafifçe silinmesi veya taranması, bu görünmez misafirlerin eve taşınmasını engellemeye yardımcı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bahar alerjisi denince akla genellikle dış ortamlar gelse de iç mekânlar da alerjenler açısından düşündüğümüz kadar masum değil. Özellikle camların daha sık açıldığı ve çamaşırların balkonlarda kurutulduğu bu dönemde, dışarıdaki polenler evin içine kolayca taşınabilir. Perdeler, halılar ve diğer kumaş yüzeyler, bu polenlerin tutunabileceği başlıca alanlardır. Bu nedenle, bu yüzeylerin düzenli aralıklarla yıkanması veya güçlü bir elektrik süpürgesiyle temizlenmesi, evdeki alerjen yükünü azaltmada etkili olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Klima filtrelerinin düzenli olarak temizlenmesi, polen ve toz gibi parçacıkların iç ortamda sürekli dolaşmasını engelleyerek alerji semptomlarını hafifletebilir. Polen filtreli hava temizleyiciler, özellikle yatak odasında kullanıldığında hava kalitesinde fark edilir bir iyileşme sağlar. Ev bitkileri genellikle zararsızdır; ancak çiçek açan ve yoğun kokulu bazı türler, hassas bünyelerde alerjik reaksiyonlara yol açabilir. Elbette her bitki herkeste aynı etkiyi oluşturmaz, bu tamamen kişisel duyarlılıkla ilgilidir. Yeter ki vücudumuzun sinyallerini iyi tanıyalım ve küçük önlemlerle yaşam kalitemizi artırmaya çalışalım.

  • Yabancı Dilinizi Geliştirmek İçin Uygulaması Kolay Etkisi Muazzam 8 Yöntem

    Yabancı Dilinizi Geliştirmek İçin Uygulaması Kolay Etkisi Muazzam 8 Yöntem

    Çağımızın en büyük gereklerinden biri yabancı dil bilmek ve akıcı bir şekilde kullanabilmek… Dil becerileri önem kazandıkça, yabancı dil öğrenmek ve geliştirmek için uygulanabilecek yöntemler, araçlar da gelişiyor. Biz de bu içeriğimizde konuşma, dinleme, okuma ve yazma yeteneklerinizi geliştirecek çalışma yöntemlerini listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Öğrenmek istediğiniz dili mümkün olduğu kadar farklı şekillerde hayatınıza sokmak işinizi kolaylaştırır. Hangi dili su gibi konuşmak istiyorsanız o dilde müzik dinleyin, o ülkenin radyo kanallarını takip edin… Böylece dinleme yeteneğiniz gelişecek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Altyazılı film ve dizi izlemenin dil öğrenirken ne kadar etkili olduğu artık herkesin bildiği bir gerçek. İzlediğiniz dizinin ya da filmin o ülkeye ait olması ise sadece kelime öğrenmenizi değil kültürünü de tanımanızı ve dilin kullanımındaki küçük nüansları fark etmenizi sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Eskiden yabancı dil öğrenmek isteyenler bir mektup arkadaşı edinirdi ve bunun çok haklı bir gerekçesi vardı; o da bir dile hâkim olmak için o dilde yazabilmek gerektiği idi. Günümüzde mektup arkadaşlığı eskisi kadar revaçta olmasa da yazı becerinizi geliştirmeye yardımcı olacak birçok dijital uygulama var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Akıcı konuşma, dil hâkimiyetinin en önemli göstergelerinden biri ve bunun için yapmanız gereken tek bir şey var, o da pratik. Teknolojinin kıymetli nimetlerinden görüntülü konuşma sayesinde evinizden çıkmadan bile yabancı dil pratiği yapabilir, bu hizmeti sunan web platformlarına üye olabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Her an elimizde olan cep telefonu ve sosyal medya hesaplarını anadilinizde değil, öğrenmeyi hedeflediğiniz dilde kullanarak yabancı dil serüveninde kolay ama büyük bir adım atabilirsiniz. Yine cep telefonunuz, tabletiniz üzerinden kullanabileceğiniz uygulamalar da dil öğrenirken en büyük yardımcılarınızdan biri olacak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yabancı dil öğrenmek uzun ve bazen zorlu bir süreç olabilir. Bu süreci daha eğlenceli kılmak isterseniz yeni kelimeler öğrenmenizi sağlayacak bulmacalar çözmeye ya da ister tek kişilik ister arkadaşlarınızla beraber oynayabileceğiniz oyunlara zaman ayırabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dil eğitimiyle ilgili en bilinen, en klasik yöntem kitap okumak. Kelime haznesini geliştirmek ve cümle kalıplarını öğrenmek için bol bol kitap okumalısınız. Eğer kitap okumakta zorlanıyorsanız, yabancı dil seviyenize uygun basitleştirilmiş edisyonları tercih edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kitabı yüksek sesle hatta diyalogları canlandırarak okumak ise telaffuzunuzu güçlendirmek için yapabileceğiniz en verimli aktivite… Kitapları, piyesleri arkadaşlarınızla beraber okuyarak kendi tiyatro kulübünüzü kurabilirsiniz.

  • Bir Düğün Klasiği: Gelin Saçı

    Bir Düğün Klasiği: Gelin Saçı

    Bütün hazırlıklar tamamlanıp düğün günü gelip çattığında kuaför salonunda günlerdir süren telaşın son dakikaları yaşanır. Davetlilerin karşısına çıkılacak anın hemen öncesidir ve gelinlikle bütünleşecek bir saç modeli herkesin temennisidir. Ve şüphesiz ki aşağıdaki bilgilerin farkında olan gelin en şanslı gelindir.

  • 9 Madde İle Çiçek Düzenleme Sanatı İkebana

    9 Madde İle Çiçek Düzenleme Sanatı İkebana

    Belli bir düzen dâhilinde yapılan çiçek düzenleme sanatı ikebana Japoncada “çiçekleri canlı tutmak” anlamına geliyor ve tarihçesi 6. yüzyıla kadar uzanıyor. İkebana insanın duygularını, mesajlarını, estetik bakışını doğayla uyum ve iş birliği içinde ifade etme yöntemi olan bir sanat alanı olarak ilgi görüyor. Sizler için ikebanayı daha hızlı ve yakından tanımanızı sağlayacak 9 görsel hazırladık!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    İlk zamanlarda mabetlerdeki sunaklar için yapılan ikebana 10. yüzyıldan itibaren saksılarda, özel kaplarda, vazolarda yapılan bir sanata dönüşmüş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    Klasik bir çiçek düzenleme uğraşından farklı olarak ikebana, yapım sürecinde bir felsefe barındırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    Dalından koparılmış bir çiçekle yapacağınız ikebanada çiçeğin ömrünü uzatmanın bazı yolları bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    Pahalı çiçeklerle ya da özel kaplar içinde yapmak istediğiniz ikebana denemelerinizi biraz deneyim kazandıktan sonra yapmanız verilen tavsiyeler arasında…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    İkebana yapmaya başlarken bazı teknik bilgileri ve temel formları bilmek işinizi oldukça kolaylaştıracaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    İkebana sergileri, okulları ve kitapları dünyada oldukça yaygın durumda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    Ülkemizde de ikebana öğrenimi için çeşitli atölyeler bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    İnternet ise ikebana konusunda araştırma yapmak için çok verimli bir alan…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    çiçek süsleme sanatı

    İster kendiniz yapın isterseniz hazır alın, ikebanayı oldukça özel ve farklı bir hediye alternatifi olarak da değerlendirebilirsiniz.

  • ÜLKEMİZİN İLK HEMŞİRESİ SAFİYE HÜSEYİN ELBİ VE ARDINDA BIRAKTIKLARI

    Bir savaş düşünün; cephede kurşun, geride umut taşıyan eller… Ve o ellerin sahibini hayal edin: Kalbinin cesaretiyle, ellerinin şefkatiyle tarih yazan bir kadın… Safiye Hüseyin Elbi, Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında hemşirelik mesleğini icra eden öncü kadınlarımızdan biri olarak yalnızca yaraları sarmakla kalmadı, aynı zamanda bir millete “yapabiliriz” demeyi de öğretti. Safiye Hüseyin Elbi’nin yaşamı, yalnızca tıbbi bir görev değil; inancın, cesaretin ve adanmışlığın ilham verici bir hikâyesi oldu. Bu yazımızda, Türk tıp ve hemşirelik tarihi adına öncü bir isim olan Safiye Hüseyin Elbi’nin hayatını ve ülkemiz için gerçekleştirdiği hizmetleri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1882 yılında dünyaya gelen Safiye Hanım’ın babası, İngiltere’de deniz ataşesi olarak görev yapan Ahmet Paşa; annesi ise İngiliz soylularından Hammond Wilward’ın kızı Josephine Wilward’dır. Büyükbabası Miralay Şükrü Bey, Kırım Savaşı’nda modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale’i Kırım’a götüren geminin süvarisidir. Çocukluğu boyunca Florence Nightingale’in hikâyelerini dinleyerek büyüyen Safiye Hanım’ın hemşirelik mesleğini seçmesinde en büyük etkenlerden biri de ona duyduğu hayranlık olur. Deniz yarbayı Hüseyin Bey’le evlenen Safiye Hanım’ın, Fatma Nihade ve Tarık adında iki çocuğu dünyaya gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Safiye Hanım, ilk eğitimini 1912 yılında, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) tarafından İstanbul’un Kadırga semtinde bir hastanede açılan hasta bakıcı kursunda alır. Bu kursun ilk derslerini, modern Türk tıbbının öncülerinden Prof. Dr. Besim Ömer Akalın vermiştir. Kursu başarıyla tamamlayan 300 hemşire arasında Safiye Hüseyin Hanım da yer alır. İlk görevi, bağışlanan yatak ve yorganları toplamak olsa da zamanla başhemşireliğe kadar yükselir ve yaralı askerlerin tedavisinde üstün bir hizmet örneği sergiler. Ekonomik olarak herhangi bir sıkıntı çekmemesine rağmen, vatanına hizmet etmek için gönüllü olarak Balkan Harbi’nde hemşirelik yapar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Safiye Hüseyin Elbi, I. Dünya Savaşı sırasında da gönüllü hemşire olarak hizmet verir. Bu dönemde, Osmanlı kadınları arasında savaş alanında aktif görev alan öncü isimlerden biridir. Çanakkale Savaşı sırasında, Gelibolu’daki yaralı askerlerin cepheden İstanbul’a nakledilmesinde kullanılan Reşit Paşa adlı hastane gemisinde hemşirelik yapar. Bu gemide farklı ülkelerden birçok sağlık personeli görev alırken, Safiye Hanım gemideki tek Türk hemşire olarak dikkat çeker. Kendi anılarında, yabancı doktor ve hemşirelerle birlikte çalıştığını; İngilizce bilmesi sayesinde onlarla kolaylıkla iletişim kurduğunu ve üstlendiği sorumluluğu büyük bir ciddiyetle yerine getirdiğini anlatır. Savaş sonrasında da modern hemşireliğin kurumsallaşması adına önemli adımlar atar. Türkiye’de Hemşireler Derneğinin kurulmasına öncülük eder, uluslararası hemşirelik kongrelerinde ülkemizi temsil eder ve mesleğin saygınlığını artıracak pek çok ilke imza atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyetinin “Hanımlar Heyet-i Merkeziyyesi” kurucularından biri olan Safiye Hanım’a, Çanakkale Savaşı’ndaki üstün hizmetlerinden dolayı kırmızı şeritli harp madalyası takdim edilir. Amerika ve Avrupa’daki birçok kongreye katılan Safiye Hanım, İstanbul’a döndüğünde yeni kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin (bugünkü Çocuk Esirgeme Kurumu) idare heyetinde görev alır. Avrupa’yı kasıp kavuran I. Dünya Savaşı sırasında zarar görmüş çocuklara destek sağlamak ve ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulan “Çocukları Kurtarın Vakfı” (Save the Children Fund) ile çalışmaya başlar ve bu kurumun müfettişi olarak seçilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    11 Aralık 1924 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Kızılay Kongresi’nde, Safiye Hüseyin Elbi’nin de aralarında bulunduğu heyet, bir hemşirelik okulunun açılmasına karar verir. 1925 yılında faaliyete geçen Kızılay Hemşire Okulunun hem idare heyetinde hem de eğitim kadrosunda görev alır. Aynı yıl kurulan Hilâl-i Ahzar Cemiyetinin (bugünkü Yeşilay) ilk kadın üyesi olarak da idare heyetinde yer alır. Aynı zamanda Veremle Savaş Derneği ve Türkiye Kadınlar Derneğinin kurucuları arasında bulunur. Safiye Hanım, yalnızca hemşirelik alanında değil, aynı zamanda kadınların toplumsal hayata katılımı konusunda da aktif rol üstlenir; birçok sosyal sorumluluk projesinde görev alarak kadınların güçlenmesine katkıda bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ülkesi için verdiği özverili hizmetler nedeniyle şefkat nişanları ve birçok madalya ile onurlandırılan Safiye Hanım, 1923 yılında Uluslararası Kızılhaç Komitesi tarafından her yıl verilen Florence Nightingale Madalyası’na layık görülür. Bu madalyaya layık görülen ilk Türk hemşirelerinden biri olan Safiye Hanım, tedavi gördüğü Gureba Hastanesinde 6 Temmuz 1964 yılında vefat eder. Varlığını insanlığa adayan, şefkatiyle cephelerde umut ve hemşirelik mesleğinin Türkiye’deki öncüsü olan Safiye Hüseyin Elbi, ardında ilham verici bir iz ve sarsılmaz bir vicdan mirası bırakmıştır.

  • Çünkü Annelik Bunu Gerektirir: Annelerin Ağzından Düşmeyen 14 Nasihat

    Çünkü Annelik Bunu Gerektirir: Annelerin Ağzından Düşmeyen 14 Nasihat

    Annelerimiz bize o kadar düşkündürler ki her anları başımıza gelebilecekleri düşünerek geçer, bizi kimi zaman sıcağa, kimi zaman soğuğa, kimi zaman da suya karşı korumaya çalışırlar. İşte tüm bu korumacı tavırlar annelerimizin ağzından sık sık duyduğumuz nasihatlerde vücut bulur. Bu tembihler anneden anneye değişmez çünkü tüm annelere mâl olmuş anonim bilgilere dayanır fakat nasıl olup da tüm annelerin aynı ulvi bilgilere sahip olduğunu anlamak mümkün değildir. Kulağa küpe olan 14 anne nasihatini bir araya topladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Oğlum Fanila Giy Terini Çeker” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saçını Kurutmadan Çıkma Kızım” title_font_size=”13″]
    hayvan gifleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çıplak Ayakla Gezme Evladım” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Terli Terli Su İçme Çocuğum” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dondurmadan Sonra Sıcak Su İç” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nereye Koyduysan Oradadır” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”O Tabak Bitecek!” title_font_size=”13″]
    anne nasihatleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dışarıda O Pis Şeyleri Yeme!” title_font_size=”13″]
    komik gifler
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yavrum Taşa Oturma Hasta Olursun ” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sen Sevmiyorsun Ama Vitamini Kabuğunda” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yemekten Sonra Denize Girilmez” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sıkı Can İyidir Çabuk Çıkmaz” title_font_size=”13″]
    bebek gifleri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anneye Cevap Verilmez!” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hayır, Olmaz Çocuğum Baban Kızar” title_font_size=”13″]
  • SADECE ÜLKEMİZDE YETİŞEN ANADOLU SIĞLASI

    Türkiye’nin güneybatısında, yemyeşil manzaralar arasında olağanüstü bir doğal hazine gizlidir: Sığla ormanları. Yıldız şeklindeki yaprakları, hoş kokusu ve aromatik reçinesiyle bu kadim ağaç, binlerce yıldır bölgenin ekolojisinde, ekonomisinde ve kültüründe derin izler bırakmıştır. Gelin, milyonlarca yıllık geçmişiyle Anadolu sığla ağaçlarının büyüleyici dünyasını birlikte keşfedelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Anadolu sığla ağacı (Liquidambar orientalis Miller), Anadolu’nun en eski ağaç türlerinden biridir. Yaklaşık 65 milyon yıldır bu topraklarda kök salan sığla, yalnızca Türkiye’nin güneybatısında endemik olarak yetişir ve bu tür dünyada başka hiçbir yerde doğal olarak bulunmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çine Çayı, Datça, Köyceğiz ve Fethiye arasında kalan bölgelerde yayılım gösteren bu ağaç türü; dere kenarlarında, suya yakın alanlarda ve taban suyu yüksek bölgelerde tek tek ya da gruplar hâlinde görülebilir. Ancak Anadolu sığla ağacının orman oluşturduğu tek yer, Köyceğiz Gölü çevresidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Gençken düzgün bir gövdeye sahip olan sığla ağaçlarının, yaşlandıkça gövdelerinde çatlaklı bir kabuk oluşur. Mart ve nisan aylarında küçük çiçek açar. Sonbaharda ise yıldız şeklindeki yaprakları, canlı kırmızıdan altın tonlarına uzanan renkleriyle etkileyici manzaralar sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ortalama 300 yıla kadar yaşayan sığla ağacının, dünya genelinde dört ana türü bulunmaktadır: Anadolu sığlası, Amerikan sığlası, Çin sığlası ve Asya sığlası. Bazı kaynaklar, Kuzey Amerika ve Asya’daki diğer alt türlerini listelese de temel olarak bu dört sığla ağacı türü, dünya genelinde bilinen ve tanınan ana türlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    35-40 metreye kadar büyüyebilen sığla ağacının en değerli ürünü, gövdesinden elde edilen reçineyle yapılan sığla yağıdır. Halk arasında “günlük ağacı” olarak da bilinen bu ağacın gövdesine açılan kesiklerden salgılanan reçine toplanır, suyla karıştırılarak damıtılır ve yağ hâline getirilir. Kimya sanayisinde sabitleyici olarak kullanılan sığla yağı, aynı zamanda yüzyıllar boyunca yöre halkı için önemli bir gelir kaynağı olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sığla yağı, eski çağlardan itibaren pek çok medeniyet tarafından kozmetik ürünlerin üretiminde kullanılmıştır. Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın sığla yağını parfüm olarak kullandığı rivayet edilirken, tıbbın babası kabul edilen Hipokrat’ın reçetelerinde de bu yağla ilgili bilgilere rastlanır.

     

    Eski Mısırlılar, mumyalama işlemleri sırasında hem bakterilerin üremesini önlemek hem de mumyaladıkları bedenleri korumak için antiseptik özellikleri nedeniyle sığla yağını kullanmış; böylece sığla yağı, mumyalama ritüellerinin de bir parçası olmuştur. Akdeniz’de denizcilikte ilerlemiş Fenikelilere ait gemi batıklarında yapılan kazılarda, içi sığla yağı dolu amforaların (genellikle antik çağlarda kullanılan, iki kulplu ve uzun boyunlu bir tür seramik kap) bulunması ise, bu yağın o dönemde değerli bir ticaret ürünü olduğunu ortaya koymaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’de sığla ağacının doğal yayılış alanları zamanla daralmış ve bu nadir tür, korunması gereken endemik bitkiler arasında yerini almıştır. Sürdürülen koruma çalışmaları hem orman ekosisteminin hem de sığla ağacının değerli yan ürünlerinin sürdürülebilir biçimde korunmasını amaçlamaktadır.

     

    Köyceğiz Gölü çevresindeki Sığla Ormanları Tabiatı Koruma Alanı, Türkiye’deki en büyük sığla ormanlarına ev sahipliği yapmaktadır ve 1988 yılında tabiatı koruma alanı olarak ilan edilmiştir. Ayrıca, Dilek Yarımadası-Büyük Menderes Deltası Millî Parkı’nda da sığla ağaçları doğal yayılış göstermektedir. Bu bölgeler, sığla ağacının koruma altında olduğu millî park statüsündeki önemli alanlardır.

  • UÇAĞIN TARİHÇESİ

    Modern anlamda uçuşlar her ne kadar yaklaşık 50 yıldır hayatımızda yaygınlaşmış olsa da aslında havacılığın tarihi yüzlerce yıl öncesine dayanır. Şu bir gerçek ki tarihin ilk zamanlarından beri insanlar gökyüzünde uçma hayali kurdular ve bunun için sürekli bir gelişim gösterdiler; bu girişimlerin bir kısmı başarısızlıkla sonuçlanırken, bir kısmı ise günümüz uçaklarının temellerinin atılmasını sağladı. Uçurtmayla başlayan uçma serüveni, 18. yüzyılda hidrojenle çalışan sıcak hava balonlarının icadıyla başka bir boyuta taşındı. Bu yazımızda uçağın tarihi hakkında kısa bilgiler paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Eski Mısırlılar, arkalarında uçma hayallerini anlatan onlarca resim bırakırken; Yunanlar ve Çinliler bu düşüncelerini mitolojik hikâyeler ve efsanelerle aktarmayı tercih ettiler. Hatta yapılan araştırmalarda uçak ya da helikopter motifli pek çok kabartmaya rastlandı. Kurulan tüm bu hayallere karşın, ilk uçuş deneyimleri zaman zaman başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da o eski uçaklar, teknolojinin de etkisiyle günümüzün ihtişamlı makinelerinden biri haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Uçmaya dair ilk resmi girişimlerden biri 9. yüzyılda yaşandı. Müslüman bir âlim olan İbn Firnas tarafından bir cihaz geliştirildi ve insanın göklere olan yolculuğunu başlatan ilk insan olarak tarihte yerini aldı. İbn Firnas’ın geliştirdiği bu cihazın her yerini kumaşla kapladığı, kanat kısmına ise kuş tüyleri yapıştırdığı ve bu sayede havalanmayı amaçladığı bilinir. Tarihi kaynaklarda İbn Firnas’ın Kurtuba Camisi’nden atlayarak, uzun süre havada süzüldüğü ve sonra yere indiği bilgisi yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İtalyan bilgin Leonardo da Vinci de uçma fikri konusunda akıl yürütenlerden biridir. Her ne kadar uçmayı bizzat deneyimlememiş olsa da çırpan kanat denilen ve insan sırtına bağlanarak kullanılması öngörülen bir makine tasarımı çizdi ve uçağın gelişiminde rol oynadı. Hatta Da Vinci’nin bu fikirleri uçma düşüncesi adına atılmış ilk bilimsel girişimlerden biri olarak bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1633 yılına gelindiğinde İstanbul’da ilk insanlı roket Osmanlı sanatkârı ve mühendis Lagari Hasan Çelebi tarafından icat edildi. Çelebi, barut dolu haznesi bulunan bir hava roketiyle ilk dikey uçuşu başarıyla gerçekleştiren kişi olarak tarihe geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Uçağın icadı Amerikalı Wright kardeşler olarak bilinen Orville Wright ve Wilbur Wright tarafından gerçekleşti. İlk uçuş da yine Wright kardeşler tarafından gerçekleşti. Amerikalı kardeşler, başkaları tarafından üretilen çok sayıda planörü inceledikten sonra 1903 yılında kendi hava araçlarını yaptılar. İlk denemede 12 saniye boyunca yaklaşık 40 metre uçtuktan sonra güvenli bir şekilde yere indiler ve bu uçuşlarıyla dünyanın ilk motorlu uçuşunu gerçekleştirmiş oldular.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1923 yılında mühendis ve girişimci Vecihi Hürkuş tarafından ilk Türk uçağı imal edildi. Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Hürkuş, Türkiye’nin ilk uçak tasarımcısı ve üreticisi olarak anılır. VECİHİ K-VI adını verdiği uçağı ile 1925 yılında ilk uçuşunu gerçekleştiren Hürkuş, adını tarihe altın harflerle yazdırmayı başarmıştır.

  • MİLYONLARCA YILDA OLUŞAN EN DEĞERLİ TAŞLAR

    Doğa, milyarlarca yıl süren bir süreç sonucunda dünyaya pek çok değerli taş sunmuştur. Bu taşlar, farklı minerallerin birleşimiyle oluşur ve her biri kendine özgü renkler, desenler ve ışık oyunları sergiler. Elmas, safir, zümrüt, yakut gibi taşlar, kimyasal ve fiziksel özellikleri sayesinde hem estetik hem de ticari açıdan büyük önem taşır. Her bir taş, bulunduğu yer, nadirliği ve içerdiği minerallerle kendine has özellikler ve değerler barındırır. Bu değerli taşların keşfiyle sadece taçlar ve yüzükler süslenmemiş; aynı zamanda tıp ve endüstri alanlarında da kullanılarak pek çok yeniliğin kapısı aralanmıştır. Ekonomik, kültürel ve bilimsel açıdan büyük önem taşıyan bu taşları ve özelliklerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Elmas” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en sert doğal maddesi olan elmas, nadir bulunur ve ışığı mükemmel şekilde yansıtma özelliğine sahiptir. Saflığı, berraklığı ve kesim kalitesi değerini artırır. Kimyasal yapısı tamamen karbon atomlarından oluşur. Ancak bu atomlar kristal yapılarına sıkıca bağlıdır, bu da elmasın olağanüstü sertliğini sağlar. Hindistan’dan çıkarılan ilk elmasların tarihi, MÖ. 4. yüzyıla kadar uzanır. Bu taşlar genellikle krallara, imparatorlara ve dinî liderlere sunulmuştur. Elmasların en nadir ve değerli türleri, doğada birkaç milyar yıl süren bir süreçte oluşur. Bu yüzden, elmasların fiyatı sadece sertlikleriyle değil, aynı zamanda nadirlikleri ile de doğru orantılıdır. Bugün, elmaslar daha çok mücevher sektöründe kullanılsa da endüstriyel alanda da önemli bir yer tutar. Kesici takımlar, matkap uçları ve bazı bilimsel araçlar, elmasın sertliğinden faydalanılarak yapılır.

    Elmas ailesinin en nadir ve en değerli üyelerinden biri de pembe elmastır. Son derece azdır, bu da onu paha biçilemez kılar. Renk tonu, taşın değerini belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Pembe elmaslar, diğer elmaslar gibi karbon atomlarından oluşur, ancak rengini ve nadirliğini veren temel özellik, kristal yapıdaki bazı kusurlardır. Bu kusurlar, elmasın yapısında bulunan azot ve bor gibi elementlerin etkileşimlerinden kaynaklanır. Eşsiz bir renk ve ışık yansıması vardır. En ünlü pembe elmaslardan biri, “The Pink Star” 59.60 karat ağırlığındadır. 2017’de Hong Kong’da açık artırmayla 71,2 milyon ABD doları gibi rekor bir fiyatla satılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zümrüt” title_font_size=”13″]

    Yeşil tonlarıyla ünlü zümrüt taşı, rengini kromdan ve bazen de vanadyum minerallerinden alır. Bu taşın değerini belirleyen en önemli unsurlar; rengi, berraklığı ve büyüklüğüdür. Zümrütler zaman zaman bulanık olabilir; içlerinde doğal olarak oluşmuş ince çatlaklar ile sarımsı damarlar veya taşın içinde beliren gölgeler gibi görsel kusurlar bulunabilir. Bu özellikler, zümrütü daha da eşsiz kılar. Roma İmparatorluğu, İslam İmparatorlukları ve Orta Çağ Avrupası’nda zümrütler son derece değerli kabul edilmiş; yüksek fiyatlarla takılarda ve süslemelerde kullanılmıştır. Yüksek kaliteli zümrütler eşsiz bir yeşil tona sahipken, daha düşük kaliteli olanlar genellikle sarımsı ya da kahverengimsi tonlarda olur. Kolombiya, dünyanın en ünlü ve en kaliteli zümrüt üreticisidir. Zambiya, üretim açısından Kolombiya’nın ardından gelir ve daha yoğun yeşil tonlara sahip zümrütler sunar. Brezilya ise, zümrüt üretiminde dünyanın üçüncü büyük kaynağıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yakut” title_font_size=”13″]

    “Kralların taşı” olarak da bilinen yakut; koyu kırmızı, kan kırmızısı ya da vişne tonlarında olur ve bu renk, taşın kalitesini belirleyen en önemli unsurdur. En değerli yakutlar; pürüzsüz, canlı ve kan kırmızısı tonuna sahip olanlardır. Korendon mineral grubuna ait olan yakut, bu gruptaki diğer taşlardan içindeki krom elementi sayesinde ayrılır ve o meşhur kırmızı rengini kazanır. Hindistan, Myanmar (Burma) ve Tayland, eski çağlardan bu yana yakut üretiminin önde gelen merkezleri arasında yer alır. Özellikle Myanmar, dünyanın en değerli yakutlarının çıkarıldığı bölge olarak bilinir. “Burma yakutu” adıyla tanınan bu taşlar, berraklıkları ve ince kırmızı renkleriyle ün kazanmıştır. Günümüzde yakut, sadece yüksek kaliteli mücevherlerde değil; optik aygıtlardan endüstriyel teknolojilere kadar pek çok alanda da kullanılan kıymetli bir taştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Safir” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en değerli taşlarından biri olarak kabul edilen safir, en çok mavi rengiyle tanınsa da sarı, yeşil, pembe, mor ve beyaz gibi farklı tonlarda da bulunabilir. Sertlik açısından dünyanın en dayanıklı taşları arasında yer alan safir, bu özelliği sayesinde uzun ömürlüdür ve günlük kullanımda dahi çizilmelere karşı yüksek direnç gösterir. Tarih boyunca zenginlik ve gücün simgesi olarak görülmüştür. Eski Yunanlılar, safirlerin huzur ve barış getirdiğine inanırdı. Roma İmparatorları da safiri kullanan ilk hükümdarlar arasında yer alır. Orta Çağ’da ise safirler, dinî liderlerin takılarında sıkça kullanılır ve maneviyatı simgeleyen bir taş olarak kabul edilirdi. Günümüzde en değerli safirler; Sri Lanka, Tayland ve Madagaskar gibi ülkelerden çıkarılmaktadır. Bugün, safirler özellikle nişan yüzükleri ve kolyelerde tercih edilmekle birlikte, teknolojik cihazlarda dayanıklı cam olarak kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aleksandrit” title_font_size=”13″]

    Doğanın en nadir taşlarından biri olan aleksandrit, ışık kaynağına göre renk değiştirme özelliğiyle bilinir. Gündüz ışığında yeşil, akşam ya da yapay ışık altında ise kırmızıya yakın bir renge bürünür. İlk kez 1830’larda Rusya’nın Ural Dağları’nda keşfedilen bu değerli taş, adını Rus Çarı II. Aleksandr’dan almıştır. Aleksandrit, özellikle mücevher tasarımlarında ve nişan yüzüklerinde tercih edilir. Aynı zamanda mitolojik anlamlar da taşır; eski zamanlarda şans ve bolluk getirdiğine inanılırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tanzanit ” title_font_size=”13″]

    Mavi, mor ve mor-mavi tonlarında ışıldayan tanzanit, 1967 yılında Tanzanya’da keşfedilmiş ve adını bu bölgeden almıştır. Zoisit mineralinin bir türü olan tanzanit, çok renkli bir taş olarak bilinir; çünkü ışığın farklı açılarından bakıldığında mavi, mor ve lavanta tonları arasında değişen renkler sergiler. Bu benzersiz renk geçişi, taşın içindeki krom ve vanadyum elementlerinden kaynaklanır. Keşfedilmesinden kısa süre sonra hızla popülerlik kazanmış ve özellikle nişan yüzükleri, kolyeler ve bileziklerde tercih edilmeye başlanmıştır. Tanzanitin yalnızca Tanzanya’daki Merelani Madeni’nde çıkarılıyor olması, onu dünya genelindeki koleksiyoncular ve mücevher tasarımcıları için daha da değerli hâle getirmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Opal” title_font_size=”13″]

    Doğanın en renkli ve göz alıcı taşlarından biri olan opal, ışığa göre renk değiştirir ve çeşitli tonlarda ışıldayabilir. Opalin içindeki mikroskobik su damlacıkları, ışığın kırılmasıyla farklı renklerin bir araya gelmesini sağlar; bu da taşa “ateşli” bir parlama kazandırır. Ancak ışığa tutulduğunda ortaya çıkan o göz alıcı parlak rengin kaynağı sadece su değildir. Opalin içinde bulunan ve mikroskopla görülebilecek kadar küçük olan silika tanecikleri, su ile düzgün bir şekilde sıralandığında, üzerine gelen ışık farklı yönlere dağılır ve bu da taşın içinde renkli parlamalar oluşmasına yol açar. Yani opalin içindeki bu özel yapı, ışığı âdeta bir prizma gibi kırar ve her bakışta farklı renkler görmemizi sağlar. Dünyanın en değerli opalleri, Avustralya’da Coober Pedy gibi maden ocaklarının yer aldığı bölgelerden çıkarılmaktadır ve siyah opal başta olmak üzere pek çok farklı çeşidi vardır. Siyah opal, koyu arka planı sayesinde renk oyunlarını daha canlı ve belirgin şekilde gösterir. Bu da onu diğer türlerden çok daha değerli bir taş hâline getirir.

  • BÜYÜK YAPRAKLI SAKSI BİTKİLERİ VE BAKIMLARI

    BÜYÜK YAPRAKLI SAKSI BİTKİLERİ VE BAKIMLARI

    Evlerin salonlarında, ofislerde ve kapalı sosyal alanlarda tercih edilen büyük yapraklı bitkiler, hem dekor hem de yeşilin hayatımıza kattığı zenginlik açısından oldukça önemli. Fakat bu kadar gösterişli olduklarına bakmayın, çoğu o kadar kanaatkâr ki kiminin bakımı küçücük bir saksı çiçeğinin bakımından daha kolay olabiliyor. Haydi, vakit kaybetmeden bu yemyeşil dünyaya dalış yapalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Geniş yapraklı bitkiler içinde ünlü olan deve tabanı aslında bir sarmaşık türüdür. Boy attıkça ayakta durması zorlaştığı için, ihtiyaç duyduğunda toprağına bir yosun sopası yerleştirilmeli ve ona tutunması sağlanmalıdır. Direkt güneş ışığına maruz bırakılmamalı, kalorifer veya petek yanına konmamalıdır. Normal bir güneş ışığı ve nem deve tabanı için yeterli olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar evlerde köşe çiçeği olarak çok tercih edilen kauçuğun nostaljik bir tarafı da bulunuyor. Hava akımından rahatsız olan bitki soğuğu da sevmediği için oda sıcaklığında tutulmalıdır. Kış aylarında iki haftada bir, yaz aylarında ise hafta bir kez sulanmalı, sararan yaprakları makas yardımıyla kökünden olmamak şartıyla kesilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Difenbahya gayet hızlı boy atan bir bitkidir. Yılda bir kere saksısını büyütmeniz gerekir ama soğuk veya çok sıcak dönemlerde değil, mümkünse mart veya kasım aylarında değişim yapılmalıdır. Çok su verildiğinde çabuk çürüyen difenbahya yazları haftada bir, kış aylarında iki haftada bir sulanmalıdır. Yaprakları nemli bir bezle silinebilir veya ancak sulama zamanı geldiğinde ılık su ile yıkanabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Renkli çiçekleriyle kuş kafasını andıran ve bu nedenle cennet kuşu adını alan bitki ılık, aydınlık ve havadar ortamları sever. Direkt güneş ışığına maruz bırakılmamalı, toprağı kesinlikle kurutulmamalı ve nemli kalacak miktarda dengeli su verilmelidir. Starliçe adıyla da bilinen çiçek asitli toprakları sevdiği için saksısına hayvan gübresi de karıştırılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Areka bitkisine palmiye ağacına benzediği için areka palmiyesi denir. Çiçek büyüyüp toprağı azaldıkça saksısına toprak takviyesi yapılmalıdır, saksı değişimi ise tropikal bir bitki olduğu için iki yılda bir yapılabilir. Gün ışığı alan bir yere yerleştirilmeli ve simetrik açıdan düzgün büyümesi için bulunduğu yerde haftada bir 180 derece yönü değiştirilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Aşırı suyu ve direkt güneşi sevmeyen paşa kılıcı bitkisinin yavru vermesi için saksısının geniş değil bir miktar dar olması gerekmektedir. Bakımı bir hayli kolay olan bitkinin ucundan kurumaya başlayan yaprağı kesilebilir ve böylece diğer yaprakların etkilenmesi engellenebilir. Çok hızlı büyümeyen bitki 1,5 metreye kadar boy verebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Çiçek de açan fil kulağına verilecek suyun hafif ılık olmasına, rüzgâra maruz kalmamasına özen gösterilmelidir. Yeteri kadar gün ışığı alamadığında yaprakları kararan bitkiyi direkt gün ışığına da maruz bırakmamak gerekmektedir. Saksı değişimi yaparken kökünü çevreleyen toprağın dağılmamasına ve böylece hava almamasına dikkat edilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Keman yapraklı kauçuğun damarlı ve iç içe büyüyen geniş yaprakları vardır. Yaz aylarında iki günde bir sulanması gereken bitki, kış aylarında haftada bir kez sulanabilir ve yaprakları su püskürterek temizlenebilir. Oda sıcaklığı ile filtreli gün ışığını seven keman yapraklının suyuna, tropikal bitkiler için olan sıvı besinlerinden ilave edilirse daha bakımlı bir hale gelecektir.