Yazar: admin

  • GÜLDÜRÜRKEN DÜŞÜNDÜREN MEDDAHLIK GELENEĞİ

    Meddahlık, taklit ve canlandırmalarla dinleyiciyi hem eğlendirmek hem düşündürmek amacıyla doğaçlama hikâye anlatma sanatı olarak tanımlanır. 2008’de UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan meddahlık geleneğini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Meddahlık, Türk tiyatro geleneğinin en eski türlerinden biridir. Kökeni hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte meddahlığın Türk kültürüne İran ve Orta Asya’dan geldiği tahmin edilmektedir. “Meddah” kelimesi Arapça kökenlidir ve çok öven (kişi), methedici anlamına gelir. Osmanlı’dan günümüze meddahlar sanatlarını saray ve köşklerde, sünnet düğünlerinde, kahvehane ya da meydan gibi halkın kalabalık olduğu yerlerde icra etmiş ve kültürümüzün önemli bir parçası haline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Başarılı bir meddah, iyi bir taklit yeteneğine, güzel bir diksiyona sahiptir; seyredenleri güldürmeyi ve anlattığı hikâyelerden kıssadan hisse çıkarılmasını amaçlar. Türk sahne sanatlarında tek kişilik gösteriler yapan meddahlar hikâye anlatırken olayın içindeki bu kişilerin taklitlerini de yapar; performansları sırasında müzik kullanır ve bazıları sahneye enstrümanlarıyla çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Meddahlık geleneği, meddahların konuşma yeteneklerine ve seyirciyle kurdukları iletişime dayanır. Halk dili diyebileceğimiz konuşma dilini kullanan meddahlar hikâyelerini anlatmak için dinleyicilerden daha yüksek bir yerdeki sandalyesine oturur; eline uzun bir baston alır, omzuna da büyükçe bir mendil koyar. Mendili değişik tiplerdeki kişilerin kıyafetini taklit etmek veya ağzını kapatarak hikâyelerinde bahsi geçen kişileri canlandırmak için kullanır. Sopadan ise oyunu başlatmak, seyirciyi susturmak, saz, süpürge, tüfek, at gibi ögeleri seyircilere aktarabilmek için yararlanır. Ardından ses ve şive taklitlerine dayalı hikâyesini anlatmaya başlar. Genellikle halkın günlük hayattaki olaylar ve sorunları hakkında hiciv tarzda, iğneleyici ve mizahi bir üslup kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Meddah, performansının sonunda anlattığı hikâyeden çıkarılacak dersi vurgular ve “Bu kıssadır bir mecmua kenarına kaydolunmuş, biz de gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola, inşallah gelecek sefere daha güzel bir hikâye söyleriz.” diye sözünü bitirir; gelecek hikâyenin adını, anlatılacağı yeri ve zamanını söyleyerek gösterisine son verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda meddahlık geleneğine bir de kavuk eklenir. Dönemin ünlü komedyenlerinden Abdürrezzak Efendi’nin bütün oyunlarını izlemiş, bütün rollerini ezberlemiş, yetenekli bir genç olan Hasan Efendi ilk kavuk sahibi meddahtır. Orta oyunundaki Kavuklu’ya benzer bir tiplemeyi canlandıran ve saçı olmadığı için “Kel” lakabıyla anılan Hasan Efendi, ilk kez “Küçük İsmail’in Kumpanyası”nda sahneye çıkar, daha sonra Agâh Efendi ile Hayalhâne-i Kumpanya adlı tiyatroyu kurar. Güldüren oyunculuğuyla şöhretlenip “Komik-i Şehir” ünvanını alan Kel Hasan Efendi, meddahlık geleneğinin önemli bir parçası olan kavuğu, güldürü geleneğinin devamını sağlayacak olan öğrencisi İsmail Dümbüllü’ye bir nişane olarak teslim eder. Senelerce meddahlık geleneğini sürdüren İsmail Dümbüllü, devraldığı kavuğu ünlü oyuncumuz Münir Özkul‘a verir. Ustasından emanet aldığı kavuğu 21 yıl taşıyan Özkul da kavuğu ünlü tiyatro sanatçımız Ferhan Şensoy’a devreder. 38 yaşında Kel Hasan Efendi’nin kavuğuna erişen Şensoy da 27 yılın ardından bu sembolik emaneti 2016’da ünlü tiyatro sanatçımız Rasim Öztekin’e bırakır. Kavuğu 4 yıl taşıyan Rasim Öztekin, yaşadığı sağlık sorunlarının ardından “Oynayamayacaksam kavuğun bende olmasının bir anlamı yok.” sözleriyle ölümünden 6 ay önce tiyatro sanatçısı Şevket Çoruh’a devreder.

  • EVE YOLCULUK: DOĞDUKLARI YERLERE DÖNEN CANLI TÜRLERİ

    Dünya üzerindeki bazı canlılar, yaşam döngülerinin en kritik anlarında doğdukları topraklara geri döner. Tatlı sulardan okyanuslara göç eden somonlar, binlerce kilometre yol katederek yumurtlamak için doğdukları kumsallara dönen deniz kaplumbağaları gibi pek çok tür, evine dönüş içgüdüsüyle hareket eder. Bu yazımızda, gezegenimizin devasa coğrafyasında yollarını bulup hatasız bir şekilde doğdukları yerlere dönen canlı türlerini keşfedeceksiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İnci Kefali ” title_font_size=”13″]

    Tuzlu-sodalı sulara sahip Van Gölü’nde yaşayabilen endemik tek balık türü olan inci kefali, üreme zamanı olan ilkbaharda, Van Gölü’nden yüzlerce kilometre boyunca yüzerek göle dökülen dere ve nehirlere göç eder. Bu göç hareketi, türün hayatta kalabilmesi için kritik bir öneme sahiptir. İnci kefali, üreme için tatlı su ortamlarına ihtiyaç duyar. Van Gölü, suyun tuzluluğu nedeniyle üreme alanı olarak uygun değildir. Bu nedenle, göç ettikleri derelerdeki tatlı su ortamları, balıkların üremesi ve neslinin devamı için çok önemlidir. Bu göç esnasında, tuzlu-sodalı sudan tatlı suya doğrudan geçiş yapamadığı için hem yumurtlamaya giderken hem de dönerken akarsu ağızlarında bir süre bekleyerek farklı su koşullarına uyum sağlarlar. Akarsulardaki su sıcaklığı 13 derece civarına ulaştığında, akarsuların hızının düştüğü bölgelerdeki hafif çakıllı, kumlu bölgelere yumurtladıktan sonra yaşam alanları olan Van Gölü’ne geri dönerler. Yumurtadan çıkan yavrular ise 1-2 hafta büyüdükten sonra, ebeveynlerinin yaşadığı Van Gölü’ne ulaşmak için ilk göç rotalarını yüzmeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Somon Balıkları” title_font_size=”13″]

    Somon balıkları, tatlı su nehirlerinde doğar. Yavrular, burada bir süre büyüdükten sonra okyanusa göç eder. Okyanusta birkaç yıl geçirip olgunlaştıklarında veya üreme zamanı geldiğinde doğdukları tatlı su nehrine geri dönerler. Bu dönüş yolculuğunda, kimyasal ipuçlarını ve manyetik alanları kullanarak yönlerini bulurlar. Ancak bu yolculuk sadece mesafe açısından değil, karşılaştıkları zorluklar nedeniyle de son derece çetindir. Okyanustan nehirlerin tatlı sularına doğru ilerlerken, güçlü akıntılara karşı mücadele ederler. Şelaleler, barajlar ve diğer su engelleri, onların yolculuğunu daha da zorlaştırır. Yine de güçlü içgüdüleri ve fiziksel dayanıklıkları sayesinde bu engelleri aşarak üreme alanlarına ulaşmayı başarırlar. Birçok somon türü, üreme döngüsünü tamamladıktan sonra yaşamını yitirir. Ancak hayatta kalan bazı türler, ertesi yıl yeniden üremek için aynı zorlu yolculuğa yeniden çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yeşil Deniz Kaplumbağası” title_font_size=”13″]

    Dişi yeşil deniz kaplumbağaları, her iki ila dört yılda bir yumurtlamak için doğdukları kumsallara geri döner. Avustralya’daki yeşil deniz kaplumbağaları üstün navigasyon yetenekleri sayesinde Büyük Set Resifi’nden üreme alanlarına 2000 kilometrelik bir seyahat gerçekleştirir. Brezilya’daki yeşil deniz kaplumbağaları ise Atlantik Okyanusu boyunca yaklaşık 2200 kilometre yüzerek yumurtalarını bırakacakları adaya varır. Yumurtlama süreci genellikle gece gerçekleşir. Dişi kaplumbağalar sahile çıkıp arka yüzgeçleriyle kumsalda bir çukur kazar. Yumurtalarını bu çukura bıraktıktan sonra dikkatlice üzerini kapatır ve denize geri döner.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kral Kelebeği” title_font_size=”13″]

    Uzun göç yolculuklarıyla bilinen kral kelebekleri, nesiller sonra bile atalarının doğduğu bölgeye geri döner. Kuzey Amerika’daki kral kelebekleri, üreme için doğdukları yerlere dönen “çok nesilli göç döngüsü”ne sahiptir. Çok nesilli göç döngüsü, bir canlının yaptığı yolculuğun kendisi tarafından tamamlanamayıp, birkaç nesil boyunca devam etmesi durumuna denir. Kuzey Amerika ve Kanada’dan Meksika’ya ulaşmak için yola çıkan bir kral kelebeği yolun bir kısmını uçar, sonra yavruları doğar. Ömrü bu yolculuğu tamamlamaya yetmeyen kral kelebeklerinin yavruları göçe devam eder. Nesiller boyu süren bu yolculuk sonucunda göçe başlayan bir kral kelebeği tekrar doğduğu yere dönemese de torunları bu göçü tamamlar. Bu olağanüstü navigasyon yeteneği, içsel biyolojik saatleri, Güneş’in konumu ve Dünya’nın manyetik alanı gibi çevresel ipuçlarıyla ilişkilendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anguilla Yılan Balığı” title_font_size=”13″]

    Anguilla yılan balıkları, özellikle Avrupa ve Amerikan yılan balıkları, yaşam döngüleri açısından oldukça ilginçtir. Atlantik Okyanusu’nun ortasında, Bermuda yakınlarında yer alan Sargasso Denizi, bu yılan balıklarının üreme alanıdır. Yetişkin Avrupa yılan balıkları, nehirler, göller ve lagünlerden ayrılarak binlerce kilometrelik zorlu bir yolculuğa çıkar ve sonunda Sargasso Denizi’ne ulaşır. Burada yumurtladıktan sonra yaşam döngülerini tamamlayarak ölürler. Yumurtadan çıkan yavrular, şeffaf, yassı ve yaprak şeklinde bir görünüme sahiptir. Okyanus akıntıları, özellikle Gulf Stream, bu minik yavruları Avrupa ve Kuzey Amerika kıyılarına taşır. Avrupa yılan balıkları için bu süreç yaklaşık bir ila üç yıl sürer. Kıyılara ulaştıklarında, cam yılan balığı (glass eel) olarak bilinen yarı şeffaf bir forma dönüşürler. Daha sonra tatlı sulara göç ederek nehirlerde, göllerde ve lagünlerde yaşamlarını sürdürürler. Burada on ila yirmi yıl boyunca büyüyüp olgunlaşırlar. Bu sürecin sonunda, yetişkin yılan balıkları tekrar Sargasso Denizi’ne dönmek için uzun ve zorlu bir göç yolculuğuna çıkar. Hem tatlı su hem de okyanus ekosistemlerine bağlı olan bu karmaşık yaşam döngüsü yılan balıklarına, onları birçok balık türünden ayıran benzersiz bir özellik kazandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kuzey Sumrusu ” title_font_size=”13″]

    Kuzey sumrusu, dünyada en uzun göç yolculuğunu yapan hayvanlardan biridir. Üreme döneminde kuzeydeki yuvalama alanlarından ayrılarak, Güney Yarımküre’nin yaz mevsimine doğru göç eder ve Antarktika kıyılarına ulaşır. Altı ay sonra tekrar kuzeye döner ve Kuzey Yarımküre’de yazı geçirir. Bu sayede her yıl iki yaz mevsimi yaşama ayrıcalığına sahiptir. Kuzey sumruları genellikle kıvrımlı bir rota izler. Bu, okyanus akıntılarından ve hava koşullarından yararlanarak enerji tasarrufu yapmalarını sağlar. Güney Atlantik üzerinden Antarktika’ya ulaşırken, dönüş yolculuklarında farklı rotalar tercih edebilirler. İzlanda ve Grönland’da üreyen kuzey sumruları, yılda ortalama 80.000 kilometre yol kateder. Bu, hayvanlar âleminde bilinen en uzun göçlerden biridir. Yaklaşık 30 yıl ömrü olan bir kuzey sumrusu, hayatı boyunca toplamda 2,4 milyon kilometre yol alabilir. Bu mesafe, üç kez Ay’a gidip gelmeye eşdeğerdir!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çelikbaş Alabalığı ” title_font_size=”13″]

    Çelikbaş alabalığı, yaşam döngüsü bakımından somon balıklarıyla benzerlik gösterir ve hem tatlı su hem de okyanus ortamlarında yaşayabilen bir türdür. Gençlik döneminde, yiyecek bolluğundan yararlanarak daha hızlı büyüyebilmek için tatlı suları terk eder ve okyanusa göç eder. Burada bir ila dört yıl boyunca avlanarak geniş alanlarda dolaşır. Üreme dönemi geldiğinde, doğdukları nehirlere geri dönerler. Ancak çelikbaş alabalıkları, somonlardan farklı olarak yumurtladıktan sonra hayatta kalır ve yeniden üremek üzere tekrar okyanusa döner. Bu döngü, onların yaşam süresi boyunca birden fazla kez üreyebilmelerine olanak tanır.

  • GRAVÜR SANATI VE TARİHSEL GELİŞİMİ

    Resim sanatını öncülemesi açısından tarihsel arenada oldukça önemli bir yere sahip olan gravür sanatı, 15. yüzyıldan bu yana sanatçıların özgün eserler ürettiği sanatsal bir alan. Çeşitli materyaller üzerine kazıma veya oyma tekniği ile yapılan bu sanatın tarihsel serüvenini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fransızca “gravure” sözcüğünden alınan gravür, kazıma resim sanatı demektir. Gravürde genellikle sözlü ve yazılı grafikler ile hikâyeler betimlenir. Bir baskı tekniği olan gravür, matbaacılıkta ve sanat ürünlerinde kullanılmaktadır. Eserlerin çeşitli materyallere kazınması ile oluşturulan gravür, bir kazıma şekli, çukur baskı veya oyma baskı olarak adlandırılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    15. yüzyıldan sonra ortaya çıkan gravür eserler ince detaylardan oluşmaktadır ve titizlik isteyen bir çalışma gerekmektedir. Muşamba, taş, metal ve ahşap gibi çeşitli materyaller üzerine kazınarak veya taş üzerine yağlı kalem ile işlenerek yapılmaktadır. Ağaç üstüne kazınarak yapılan gravür, bilinen ilk eserler arasında yerini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Gravürlerin dünyada ilk örnekleri Batı Avrupa’daki Ren kıyılarında ağaçlar ve taşlar üzerine kazınarak yapılmış olan figürlerdir. Eski zamanlarda dini semboller gravür sanatının konusu olurken, sonraları doğayı ve insanı simgeleyen figürlere de yer verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gravür sanatının ilk temsilcisi Fransız Jean Duvet’tir. Flaman ressam Peter Paul Rubens, renkli gravür eserleri ile tanınırken; Hollandalı sanatçı Rembrandt Harmenszoon van Rijn, bakır üzerine yaptığı desenlerle büyük ifade gücü olan eserler üretmiştir. Dünyaca ünlü Alman ressam Albrecht Dürer, bu sanat dalına muhteşem eserler vermiş ve gravür eserleri büyük beğeni toplamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Matbaacılık alanında da sıkça kullanılan gravürleri özellikle 19. yüzyılın sonlarına kadar basımı yapılan kitaplardaki resimlerin kaliteli reprodüksiyonlarında sıkça görmek mümkündür. Genellikle gezi, hayvan ve bitki bilimi kitaplarındaki resimlerin oluşturulması için kullanılan gravürler kimi eserlerde ayrı bir ciltte albüm şeklinde de yayımlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda Osmanlı döneminde kentin en önemli mimari eserleri gravür sanatının konusu olmuş ve CarI Gustaf Löwenhielm, William Bartlett, Louis-François Cassas gibi birçok ressam; ülkemizdeki sarayların, camilerin ve tarihi yapıların gravür resimlerini yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Gravür sanatının diğer sanatlardan en farklı ve belirgin özelliği çoğaltılabilir olmasıdır. Yani aynı resmi ya da figürü istenilen sayıda çoğaltmak mümkündür. Çizgiler ile muhteşem eserler çıkarmaya öncü olan ve resmin sanatının oluşmasına zemin hazırlayan gravürde; ölçü, düzen, titiz çalışma, sabır, incelik, matematiksel kavramlar ve oranlar bu sanat dalının olmazsa olmaz bileşenleri arasında yer alır.

  • ESKİ ESERLERE TEKNOLOJİK DOKUNUŞ DİJİTAL RESTORASYON

    Dijital restorasyon, eserlerin orijinal görünümüne veya işlevine yeniden kavuşmasını sağlamak amacıyla dijital teknolojilerle gerçekleştirilen bir süreçtir. Bu yöntem; sanat eserleri, fotoğraflar, filmler, müzik kayıtları ve tarihî belgeler gibi çeşitli materyalleri kapsar. Sürecin temel amacı, zamanla zarar görmüş eserleri onarmak ve estetik ya da işlevsel açıdan iyileştirmektir. Detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dijital restorasyon sayesinde özellikle eski filmlerdeki ses ve görüntü bozulmaları giderilir, renkler yenilenir ve kimi zaman kaybolmuş sahneler tekrar eklenir. Bu süreç, yalnızca görsel kalitenin artırılmasını değil, aynı zamanda izleyicinin filmle daha güçlü bir bağ kurmasını da sağlıyor. Örneğin, bulanık görüntüye veya ses kirliliğine sahip bir film, izleyiciye tam anlamıyla ulaşamayabilirken, restore edilmiş hâliyle çok daha etkileyici bir deneyim sunar. Dijital restorasyon sürecinde dijital tarayıcılar, Photoshop, Lightroom, AutoCAD ve 3D modelleme yazılımları gibi çeşitli teknolojiler kullanılır. Bu araçlar, özellikle yüksek çözünürlüklü görüntü elde etmek ve eserin orijinal detaylarını koruyarak iyileştirmek için kritik bir rol oynar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dijital restorasyonda en önemli unsurların başında, filmleri aslına sadık kalarak restore etmek, orijinal renk paletini korumak ve dönemin ruhunu yansıtan detaylara müdahale etmemek gelir. Bu titiz yaklaşım, restorasyonun sanatsal değerini koruyarak eserin özgün atmosferini muhafaza etmesini sağlar. Aksi takdirde, filmin orijinal dokusu kaybolabilir ve dönemin sinema anlayışıyla uyumsuz bir hâle gelebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dijital restorasyonun en önemli aşamalarından biri de veri toplama ve analiz sürecidir. Bu aşama, restore edilecek eserin detaylı bir şekilde incelenmesini içerir. Eserin fiziksel durumu, maruz kaldığı bozulmalar ve hasar türleri hakkında kapsamlı bilgi edinmek için titizlikle çalışılır. Modern dijital tarama ve görüntüleme teknikleri kullanılarak eserle ilgili geniş çaplı veri toplanır, böylece restorasyon süreci bilimsel bir temele dayandırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Toplanan veriler, dijital ortamda bir model veya temsil oluşturmak için kullanılır. Bu aşamada 3D modelleme, fotogrametri ve diğer dijital tekniklerden yararlanılır. Daha sonra düzeltme ve iyileştirme aşamasına geçilir; bu süreçte eserin dijital modeli üzerinde bozulmuş kısımlar düzeltilir. Bir sonraki adımda, renk düzeltme, detayların yeniden oluşturulması ve yüzey dokularının onarılması gibi işlemler gerçekleştirilir. Fotoğraf restorasyonunda ise lekeler ve çizikler, gelişmiş bilgisayar yazılımları kullanılarak temizlenir ve görüntü kalitesi artırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Restorasyon tamamlandıktan sonra, dijital eser titizlikle gözden geçirilir ve gerekirse ek düzeltmeler yapılır. Nihai değerlendirme aşamasında, eser hem orijinal hâliyle hem de restore edilmiş versiyonuyla karşılaştırılarak incelenir. Böylece restorasyonun doğruluğu ve eserin özgün yapısına uygunluğu değerlendirilir. Sonuç olarak, ortaya çıkan dijital eser çeşitli platformlarda paylaşılabilir ve uzun vadeli korunma altına alınabilir. Bu sayede kültürel mirasın geleceğe aktarılması sağlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dijital teknolojiler sayesinde, eserlerin orijinal hâline zarar vermeden onarım yapılabilir. Dijitalleştirilen eserler, internet ve diğer dijital platformlar aracılığıyla dünyanın her yerinden erişilebilir hâle gelir. Bu durum, özellikle müzelerde ve kütüphanelerdeki eserlerin sergilenmesini kolaylaştırarak kültürel mirasın daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlar. Dijital materyaller, akademisyenler, öğrenciler ve sanatseverler için değerli bir kaynak oluşturur. Tarihî eserler üzerindeki araştırmalar, dijital kopyalar üzerinden kolayca gerçekleştirilebilir, böylece fiziksel eserlere zarar verme riski de ortadan kalkar. Ayrıca, dijitalleştirilmiş eserler fiziksel olarak sergilenemeyen ya da ulaşılması zor bölgelerde bulunan sanat eserlerine ve tarihî eserlere erişim imkânı sunar. Bu durum, sanat ve tarihin daha geniş bir kitleye yayılmasını destekler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde dijital restorasyon, birçok müze ve sanat galerisi tarafından aktif olarak uygulanmaktadır. Örneğin, Louvre Müzesi pek çok eserin dijital olarak restore edilmesi için çeşitli projeler yürütmektedir. Ülkemizin kültürel belleğinin önemli bir parçası olan eski filmler, özellikle Yeşilçam yapımları, dijital olarak restore edilerek izleyicilere sunulmaktadır. Bu sayede hem nostaljik bir yolculuk yapılmakta hem de yeni nesiller, bu eserleri yüksek görüntü ve ses kalitesinde izleme fırsatı yakalamaktadır. Geçmişin mirası, yeni izleyiciler için keşfedilmeyi bekleyen bir hazineye dönüşürken, aynı zamanda ülkemizin sinema tarihinin korunmasına da katkı sağlanmaktadır.

  • ÇÖL ORTASINDA DANTEL GİBİ İŞLENMİŞ BİR ŞEHİR

    Arap Yarımadası’nın güneydoğusunda yer alan ve Antik Roma kaynaklarında “Talihli Arabistan” olarak geçen Yemen’in tarihi çok eskilere uzanıyor. Geçmişte dokumacılık ve kuyumculuk merkezi olan ülkenin başkenti ise, köklü kültürü ve yapıları ile kendine has dokusunu korumayı başarmış. Tarihteki ilk apartmanların inşa edildiği San’a, eski medeniyetlerden olduğu kadar Osmanlı İmparatorluğu’ndan da izler taşıyor. Özgün mimarisi ile hayranlık uyandıran başkent hakkındaki bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yemen’in başkenti San’a’da ilk yerleşim tarihi, M.Ö. 3000’li yılların ortalarında hüküm süren Maîn Krallığı’na kadar uzanıyor. Ancak bundan önce de şehrin yerleşim yeri olduğuna ve Hz. Nuh’un oğlu Sam tarafından kurulduğuna dair yaygın bir inanış var. Bu yüzden “Sam’ın Şehri” de deniliyor. Şehirde zamanla birçok devlet kurulmuş ve farklı medeniyetlerin bıraktığı izler şehrin özgün dokusunu katman katman oluşturmuş. İslam dininin ilk yılları olan 600’lü yıllarda İslam’ı kabul eden San’a halkı, en önemli İslami eserleri de bu şehirde inşa etmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    San’a, “Eski Şehir” ve “Yeni Şehir” olarak ikiye ayrılıyor. Koruma altındaki tarihi yerler daha küçük bir alanı kaplayan “Eski Şehir”de; 1960’larda yükselen modern anlamdaki şehir ise “Yeni Şehir” kısmında yer alıyor. Eski Şehir’deki “dünyanın en eski yerleşim yerleri” sit alanı olarak koruma altına alınıp 1986’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    9. yüzyıldan önce inşa edilen binlerce konut ve İslam’ın ilk dönemlerinde yapılan yüzden fazla caminin çoğu kırmızı bazalt kayadan yükseliyor. Alt kısımları bazalt taşlardan, üst katları ise kâgirden yapılan çok katlı kerpiç evler birbiriyle olan uyumu ile dikkat çekiyor. Dünyanın ilk gökdelenleri olarak kabul edilen bu çok katlı binalardaki kemerlerle süslenmiş pencereler ahenk içinde. Basit malzemelerle şaşaalı yapılar inşa etmeyi başaran şehrin etrafı ise büyük bir surla çevrili…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kerpiç yapının dayanıksızlığı sebebiyle mahalledeki evlerin ayakta kalabilmesi için sürekli onarım ve bakım yapılması gerekiyor. Toprak malzemeden yapılan kerpiç evlerde misafirlerin ağırlandığı genişçe bir sofa, üst katla bağlantıyı sağlayan dar bir merdiven ve üst katlardaki dar yatak odaları geleneksel evlerin tipik mimari özellikleri arasında yer alıyor. Çatıları düz olan evlerin en üst bölümünde ise “mafraj” adı verilen ve ev sahibinin günün büyük bölümünü geçirdiği özel bir alan bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    6 ila 9 metre arasında değişen yükseklikteki duvarlarıyla şehri saran ve koruma altına alan surların geçmişte yedi kapısı bulunuyormuş. Ancak günümüze sadece 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından onarılan “Yemen Kapısı” (Bab el-Yemen) ulaşabilmiş durumda. Yemen Kapısı’ndan giriş yaptıktan hemen sonra 1516’da Osmanlı himayesine giren Yemen’de inşa edilen ilk cami olan Bekiriye Camii ile dünyanın en eski üçüncü camisi Camiu’l Kebir (Ulu Camii) bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hz. Peygamber’in davetiyle Müslüman olan Yemen valisi Bâzân, 630 senesinde Camiu’l Kebir’in bulunduğu yere İslam âleminin ilk mescitlerden birini yaptırmış. 16. yüzyılda tadilat gören mescidin bakımı Osmanlı döneminde de devam etmiş; çevresine bir hapishane ve askeri garnizon eklenmiş. Kimi alanları beyaza boyalı olan cami ile mescit, 2003’te tekrar restore edilerek güçlendirilmiş. Ayrıca mescidi özel kılan bir diğer unsur, Hz. Ali’nin Hilafet dönemine ait olduğu tahmin edilen 12 adet el yazması Kur’an-ı Kerim’in bu mescitte bulunması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Şehrin önemli mimarileri arasında yer alan ve alışageldiğimiz müzelerden oldukça farklı olan Ulusal Müze, Arap Yarımadası’ndaki en büyük müzelerden biri. Aslında eski bir askeri hastane olsa da restorasyondan sonra Yemen tarihi hakkında eserlerin sergilendiği bir müzeye dönüştürülmüş. Müzenin bir kısmında Yemen’de hüküm sürmüş İslam öncesi dönemdeki Sebe ve Hadramut krallıklarına ait heykeller ve yapıtlar; müzenin diğer kısmında ise İslam dönemine ait eserler sergileniyor.

  • KABLOSUZ BAĞLANTI: BLUETOOTH’UN İCADI

    Daha hızlı veri paylaşımı sağlayan, kablosuz veri aktarım teknolojisi Bluetooth’un icadı, teknoloji tarihinde hem mühendislik başarıları hem de tarihi açısından oldukça ilginç bir hikâyeye sahip. Detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar cep telefonlarının öncü markası Motorola’nın genel müdürü mühendis Martin Cooper, cep telefonu teknolojisinin gelişimine öncülük eden bir isimdir. 1980’lerin başında kablosuz iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle bu alanda yapılan çalışmalar hız kazanır. Ancak aşamadıkları bir sorun vardır; değişik cihazlar arasındaki uyumluluk ve veri aktarımı sorunu… Farklı markalardaki cihazların birbirleriyle iletişim kurma zorluğu çözülmesi gereken bir problem olarak telefon firmalarını bu alanda çalışmaya yönlendirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1989’un sonlarında Ericsson’un mühendisleri Johan Ullman, Jaap Haartsen ve Sven Mattisson, kablosuz bağlantı standardını geliştirmeye karar verir. Bluetooth teknolojisi birleştirici olma misyonu taşıdığı için isim konusunu uzun bir süre düşünürler ve İskandinav Kralı I. Harald Blåtand (Bluetooth) adını seçerler çünkü bu kral, İskandinav halkını birleştiren kraldır. Blåtand, Dancada “mavi diş” anlamına gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bluetooth adını taşıyan kablosuz iletişim standardı 1994’te Ericsson tarafından resmî olarak tanıtılır. Bu teknoloji, zamanla gelişerek daha hızlı, güvenli ve verimli hâle gelir. Günümüzde Bluetooth, kablosuz kulaklıklardan akıllı ev cihazlarına kadar geniş bir yelpazede kullanılmakta ve hayatımızı kolaylaştırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bluetooth, 2.4 GHz frekans bandında çalışır. Veri transferi sırasında frekans atlama yöntemini kullanarak sık sık frekans değiştirir. Bu, frekans bandındaki yığılma ve çakışmaları önler. Bluetooth ile transfer edilen veriler genellikle şifrelenir, böylelikle güvenli bir iletişim sağlanır. Şifreleme, verilerin izinsiz erişime karşı korunmasına yardımcı olur. Bluetooth, genellikle kısa mesafelerde yaklaşık 10 metreye kadar verimli bir şekilde çalışır. Telefonlar, bilgisayarlar, kulaklıklar veya hoparlörler arasında kullanım için idealdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bluetooth teknolojisinin gelişimi, tüketim alışkanlıklarımızın değişmesine de neden oldu. Kulak içi, kulak üstü ve kablosuz hoparlörlerin popülerliği arttı; kablo karmaşasından kurtularak kullanıcıların daha özgürce hareket etmelerine ve daha rahat bir deneyim yaşamalarına olanak tanıdı. Bluetooth, akıllı telefonlar ve tabletlerde kablosuz bağlantı kurma imkânı sunarak veri transferini de hızlandırdı. Bu, dosya paylaşımı, kablosuz klavye veya fare kullanımı gibi birçok alanda kullanıcıların hayatını kolaylaştırdı. Bluetooth, araç içi eğlence sistemleri ve “hands-free” (eller serbest) konuşma sistemlerinin gelişmesine katkıda bulunarak sürücülerin güvenli bir şekilde iletişim kurmalarına ve müzik dinlemelerine olanak tanıdı.

  • GÖZYAŞLARIYLA GELEN SAĞLIK

    Ne zaman birisi ağlasa gözyaşlarını sil deriz. Ancak bu yazıyı okuduktan sonra ağlayan bir insanı teskin etmek yerine rahat rahat ağlaması için destek olacağınıza eminiz. Ağlamak, kalp ve damar hastalıklarının yanı sıra mide, kemik ve kas ile ilgili rahatsızlıklara iyi geliyor. Peki nasıl? Ağlayarak vücudumuzda bu tip rahatsızlıklara neden olan bazı hormonların vücudumuzdan atılmasını sağlıyoruz. Ağladıktan sonra gelen psikolojimizdeki rahatlama hissi, aynı zamanda fizyolojimize de iyi geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • Bu Şehir Tarihin İlk Yerleşim Yerlerinden

    Bu Şehir Tarihin İlk Yerleşim Yerlerinden

    Zaten Anadolu böyle bir coğrafya… Bölgenin neredeyse tamamı başlıkta söylediğimiz gibi insanlığın ilk yerleşim yerleri arasında geçiyor ve Erzurum da bundan payını fazlasıyla almış tarihi, köklü bir şehir. Binlerce yıllık yaşanmışlığın sosyolojik ve kültürel izlerine doğal güzellikler de eklenince listelere sığmayacak bir coğrafya çıkıyor karşımıza. Ama sizin için birkaçını sayfamıza taşımayı ihmal etmiyoruz elbette…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Erzurum Evleri her ne kadar turistik bir mekânı işaret etse de, 18. yüzyıl sonrası konut mimarisi, dekorasyonu ve kültürel öğeler hakkında önemli bilgiler edinmemizi sağlıyor. Eski Erzurum evlerinden 13 tanesinin birleştirilmesiyle oluşturulan mekân çok sayıda turist ağırlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    13. yüzyıl sonlarında Selçukluların inşa ettiği Çifte Minareli Medrese Erzurum’un önemli tarihi yapılarından biri. Osmanlı zamanında tophane, kışla, Cumhuriyet sonrası ise müze olarak kullanılan iki katlı medrese günümüzde müze ve sergi salonu olarak hizmet veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    erzurum

    Anadolu’daki en güzel anıt mezarlar arasında gösterilen Üç Kümbetler konum olarak Çifte Minareli Medrese’nin arka tarafında yer alıyor. Kümbetlerden en büyüğü 12. yüzyıla tarihlenirken Emir Saltuk’a ait olduğu düşünülüyor, diğer kümbetlerin ise kime ait olduğu bilinmiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Fotoğrafta görmüş olduğunuz bina Alman Konsolosluğu ve valilik makamı olarak hizmet vermiş, Erzurum Kongresi için gelen Atatürk’ün 52 gün kaldığı, sonraları Kolordu ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından kullanılmış ve günümüzde Atatürk Evi Müzesi olarak ziyarete açık bulunan tarihi bir yapı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Güney ucunda bir kuş cenneti bulunan, fazla sularının Tav Vadisi’ne döküldüğü yerde Tortum Şelalesi’nin oluştuğu, mesire alanlarıyla çevrili, üstünde sandalla seyahat edebileceğiniz doğa harikası Tortum Gölü de Erzurum’da bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Birçok tesis ve kayak merkeziyle ülkemizdeki kış sporlarının vazgeçilmez adreslerinden biri de Palandöken’dir. Erzurum’un 3.125 rakımlı bu dağı her seviyeye uygun kayak pistini barındırırken, ülkemizdeki en uzun pist de bünyesinde bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Oğlak ya da kuzu etinin özel bir karışımla hazırlandıktan sonra 24 saat bekletilip odun ateşinde pişirilmesiyle yapılan cağ kebabı Erzurum’a gidenlerin yemeden dönmediği bir lezzettir. Kebabın adı ise servis edildiği “cağ” şişlerinden gelmekte.

  • EGZOTİK GÜZELLİKLERLE DOLU BORA BORA ADALARI

    Fransız Polinezyası’ndaki ada topluluklarının bir parçası olan Bora Bora Adaları, turizm ve balıkçılıkla geçinen, doğal güzellikleriyle dünyanın en ilgi çekici noktalarından biri. Orijinal adı Tahiti dilinde ilk doğum anlamına gelen “Pora Pora”, Tahiti’nin kuzeybatısında yer alıyor. Mavi sularının altında yüzlerce çeşit deniz canlısının yaşadığı, turkuaz renkli lagünleri, yumuşak beyaz kumları ile Bora Bora Adaları’nın detayları yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Pasifik Okyanusu’nda bir ada olan Bora Bora’nın kurulduğu topraklar eski döneme ait sönmüş volkanın kalıntılarıdır.Son derece küçük bir ada olan Bora Bora, 30.55 kilometre karelik bir yüz ölçümüne sahiptir. Bölge, Fransa’nın egemenliği altındadır; aynı zamanda bir Fransız toprağı olarak kabul edilir ve dolayısıyla Avrupa Birliği üyesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Burada konuşulan ana diller Tahitice ve Fransızcadır. Aynı zamanda turizm merkezi olmasından dolayı pek çok kişi İngilizce de konuşabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Adanın kalıcı nüfusu 10 bin civarındadır. Ancak turistik bir ada olmasından dolayı her yıl bu sayı artmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bora Bora halkı, yavaş bir tempoda yaşar ve hayat felsefeleri “endişelenme” anlamına gelen “aita pea pea”dır. Bora Bora Adaları, tropik bölgelerden bir tanesidir ancak sahip olduğu coğrafya, muson yağmurlarına ve kasırga gibi doğa olaylarına izin vermez. Adanın en kuru döneminde yağmur yağabilirken, yağmurların bol olduğu bir mevsimde ise birden güneş açabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yedi milyon yıl önce şekillenen, deniz ve kumsallarıyla ünlü Bora Bora Adaları’nın bir diğer önemli noktası ise Otemanu Dağı ile Pahia Dağı’dır. Yemyeşil bitki örtüsü ile kaplı adanın merkezinde yer alan bu iki dağda sönmüş volkanları görebilmek mümkündür. Ayrıca dağların tepesinde genellikle beyaz bulutlar bulunur ve bu eşsiz manzara, dağlara gizemli bir hava katar.

  • 9 Maddeyle Dünden Bugüne İnternet

    9 Maddeyle Dünden Bugüne İnternet

    Elimiz kolumuz haline dönüşen internet her zaman bugün kullandığımız teknolojilere sahip değildi, zaman içinde adım adım gelişti ve vazgeçemediğimiz bir teknoloji haline geldi. Sizi ilk önce, çektiğiniz fotoğrafları cep telefonunuzdan paylaşmanın hayal olduğu günlere götürüyor ve internetin günümüze dek yolculuğunu adım adım listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    eski bilgisayar, nostalji

    İlk internet bağlantısı olarak tanımlayabileceğimiz ARPANET Amerika’nın seçkin üniversitelerinde geliştirildi ve bu sistem sayesinde üniversitelerde bulunan bilgisayarlar birbirlerine bağlandı. Ama bu bağlantılar tabii ki günümüzdeki internet teknolojisinden özellikle de pratikliğinden çok uzaktı. O zamanki interneti evinizde bulunan iki bilgisayarın birbirine bağlı olduğu bir sistem gibi düşünebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    eski bilgisayar, nostalji

    O zamanın bilgisayarları şu anda kullandığımız kişisel bilgisayarlarımızdan, tabletlerimizden çok daha büyük oldukları gibi çok da karmaşıktılar. Değil interneti kullanmak için, bir bilgisayarı açıp kapamak için bile bu işin eğitimini almış olmak gerekiyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    eski bilgisayar, nostalji

    Bu sırada 1972 yılında ilk internet bağlantısı olarak kabul edebileceğimiz ARPANET sistemi içinde ilk e-posta da atıldı. Bu ilk bakışta önemsiz bir gelişme gibi görünebilir, ama unutmayın ki bilgisayarlar hayatımıza ilk girdiğinde, internet üzerindeki iletişimin tek yolu e-postalardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İnternetin ilk zamanlarında bir ağı ziyaret etmek istediğiniz zaman şimdi olduğu gibi arama çubuğuna ismini yazmak ya da arama motorlarında aramak gibi bir şansınız yoktu. Ziyaret edeceğiniz ağın IP numarasını bilmeniz gerekiyordu, tahmin edersiniz ki IP numaralarını kullanmak oldukça zahmetli olabiliyordu. İşte bu yüzden alan adları yani DNS kullanılmaya başlandı. Şu anda dünyada 150 milyardan fazla alan adının kullanımda olduğu düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İnternetin kişisel kullanıma açılmasını ise CERN’de çalışan bir mühendis olan Tim Berner Lee sağlayacaktı. Lee, çağımızın en önemli yeniliklerinden birine imzasını atarak, şu anda kullandığımız site isimlerinin başında yer alan WWW yani World Wide Web teknolojisini geliştirdi. Böylece internet bu konuda eğitimi olmayanların da kullanabileceği kadar basit bir sisteme dönüştürüldü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    WWW sayesinde internet kullanımı kolaylaşmıştı ama hala günümüzdeki kadar pratik arayüzler söz konusu değildi. 1993 yılında Internet Explorer ve Mosaic isimli iki web tarayıcı yani browser olarak adlandırdığımız grafik arayüzler geliştirildi ve internet kullanımı günümüzdeki şeklini aldı. Artık web tarayıcılar sayesinde siteleri kolaylıkla ziyaret edebiliyor, beğendiğimiz sitelerin adreslerini tarayıcılara kaydedebiliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İnternet kullanımında büyük fark yaratan gelişmelerden biri de sosyal medya ağlarının tüm dünyada büyük ilgi görmesi oldu. İnternet kullanımı sosyal medya ile gelişti, gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerdeki kentli nüfusun neredeyse tamamı sosyal medya sitelerinin eğlenceli dünyasına dâhil oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    tablet, akıllı telefon, laptop, iletişim

    İnternet kullanımını taçlandıran yenilik ise sosyal medya siteleri açısından da büyük önemi olan Web 2.0 teknolojisi oldu. En basit şekilde ifade edersek; Web 2.0 internet kullanıcılarını, içerik üreticilerine dönüştürüyor, bu konuda bir eğitimi olmayan kişilerin de internete içerik ekleyebilmesini, kısacası interaktif içerikleri mümkün kılıyordu. Böylece, içeriklere yorum bırakabilmeye, sitelere video ekleyebilmeye başladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    tablet, akıllı telefon, laptop, iletişim

    Bugün bilgisayarlar çantamızda taşıyabileceğimiz kadar küçüldü, tabletler iş hayatının değişmez yardımcıları haline geldi, cep telefonlarımız ise gündelik hayatta her türlü iletişim ihtiyacımızı karşılayabileceğimiz şekilde gelişti. Ama en önemlisi, artık bu teknolojik aletler ile evde, okulda, işte, yolda hatta doğada bile internete bağlanabiliyor, kesintisiz iletişimin ve bilgi akışının keyfini sürebiliyoruz.