Etiket: zanaat

  • EL İŞÇİLİĞİNDEN MAKİNE ÇAĞINA KAYBOLMAYA YÜZ TUTMUŞ MESLEKLER

    Teknolojinin hızla ilerlediği ve yaşam alışkanlıklarımızın köklü değişimlere uğradığı günümüzde, geçmişten bugüne uzanan birçok zanaat ve meslek sessizce unutuluyor. Bir zamanlar toplumların temel ihtiyaçlarını karşılayan ve kültürel kimliklerini yansıtan bu meslekler, artık yalnızca tarih sayfalarında veya nostaljik anılarda yer buluyor. Hakkâklik, divitçilik, nalbantlık gibi meslekler, el emeğinin, sabrın ve estetiğin somut birer örneğiydi. Bugün bu unutulmaya yüz tutmuş meslekleri hatırlamak ve onların hikâyelerine kulak vermek için sizlere bir liste hazırladık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Basmacılık ” title_font_size=”13″]

    Basmacılık, Anadolu’dan Hindistan’a, Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada yüzyıllar boyunca uygulanan önemli bir tekstil zanaatıdır. Pamuklu kumaşlara, kök boyalarla baskı yöntemiyle desenlerin işlendiği bu sanat, İpek Yolu aracılığıyla farklı kültürlere yayılmış ve Osmanlı Dönemi’nde özellikle Tokat, Bursa ve İstanbul gibi merkezlerde büyük bir gelişme göstermiştir. Ağaçtan oyulan kalıplarla desenlerin tek tek kumaşa aktarılmasıyla yapılan baskılar, kök boyalarla sabitlenip güneşte kurutulur. Bu yöntem, kumaşa hem doğal hem de uzun ömürlü bir renk kazandırır. Günümüzde basmacılık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olsa da sürdürülebilirlik ve el yapımı ürünlere artan ilgi sayesinde yeniden canlanma yolunda ilerlemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nalbantlık” title_font_size=”13″]

    Nalbantlık, atların ayak bakımını yapmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için ortaya çıkan, köklü ve hayati öneme sahip bir zanaattır. Atların ulaşım, tarım, savaş ve ticaret gibi alanlarda yaygın olarak kullanıldığı dönemlerde, nalbantlar toplumun vazgeçilmez meslek gruplarından biriydi. Nalbantlar, atların tırnak sağlığını koruyarak onlara özel tasarlanmış nalları özenle takar. Bu işlem, atın ağırlığını dengeli bir şekilde taşımasını ve sağlıklı hareket etmesini sağlayacak hassasiyetle gerçekleştirilirdi. 19. ve 20. yüzyıllarda motorlu araçların yaygınlaşmasıyla birlikte atların kullanım alanları daralmış ve bu durum nalbantlık mesleğinin gerilemesine yol açmıştır. Günümüzde atlar daha çok spor ve turizm sektörlerinde yer aldığından nalbantlara duyulan ihtiyaç belirgin şekilde azalmış, bu da mesleğin ekonomik değerini düşürmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hakkâklik” title_font_size=”13″]

    Tahta, maden veya taş üzerine oyma yaparak yazı yazan zanaatkârlara “hakkâk”, bu meslek dalına ise “hakkâklik” denir. Hakkâklar; el yazması kitaplar, levhalar, mezar taşları ve sanat eserleri üzerine yazı yazma ve süsleme işleriyle uğraşırlardı. Ayrıca, mühür yapımı ve önemli belgelerin işlenmesi gibi görevler de hakkâkların uzmanlık alanına girerdi. Özellikle mezar taşlarındaki ince işçilik, süslemeler ve kitabeler hakkâkların sanatında zirveye ulaştığı alanlardan biriydi. Camiler, medreseler, kütüphaneler ve evler için hazırlanan hat levhaları da onların elinden çıkardı. Devlet memurlarının ve tüccarların kullandığı mühürlerin oyulmasında da büyük ustalık sergileyen hakkâklar, Sanayi Devrimi’yle birlikte teknolojinin gelişmesi ve makineleşmenin yaygınlaşması sonucu eski ihtişamını kaybetti. Ancak bu köklü meslek, günümüzde bazı özel alanlarda ve sanat odaklı çalışmalarda hâlâ varlığını sürdürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Divitçilik” title_font_size=”13″]

    Divitçi, Osmanlı Dönemi’nde yazı yazmaya yönelik geleneksel araçlar üreten zanaatkârlara verilen isimdir. Divit, içine mürekkep konulan ve yanında kalem saklanan bir tür kalemliktir. Genellikle pirinç, bakır, gümüş gibi metal malzemelerden veya taş gibi dayanıklı malzemelerden yapılırdı. Hem mürekkep haznesine hem de kalem için özel bir bölmeye sahip olan divit, taşınabilir bir yazı seti olarak işlev görürdü. Divitçiler yalnızca divitleri değil, aynı zamanda mürekkep hazneleri ve kalemler gibi yazı gereçlerini de özenle üretirdi. Özellikle hattatların ve kâtiplerin bu tür yazı araçlarına olan ihtiyaçları, divitçiliği önemli bir meslek hâline getirmişti. Divit, sadece bir yazı aracı değil, aynı zamanda sanatsal bir obje olarak da büyük değer taşıyordu. Modern yazı araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte divitçilik, günlük kullanımını kaybetmiş olsa da günümüzde koleksiyonluk ya da hediyelik eşya olarak hâlâ değerini korumaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saraçlık” title_font_size=”13″]

    Saraçlar, atların arabaları çekmesini sağlamak için vücutlarına takılan bir dizi araç ve ekipman olan koşum takımları, hayvan eyerleri ve deri ürünleri üreten zanaatkârlardır. Deriyi işlemek için sıyırgı bıçağı, matkap ve teber gibi özel aletler kullanırlardı. Hayvan gücüne dayalı ulaşımın yaygın olduğu dönemlerde, saraçlık son derece önemli bir meslek koluydu. Ancak motorlu araçların yaygınlaşmasıyla birlikte hayvan gücüne duyulan ihtiyaç azalmış ve bu nedenle saraçlık mesleği büyük ölçüde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Günümüzde az sayıda saraç deri çanta ve diğer el yapımı ürünler üreterek bu köklü zanaatı yaşatmaya çalışmaktadır. İstanbul’daki Saraçhane semti, bir zamanlar bu mesleğin merkezi olarak bilinir ve ismini de buradan almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Debbağlık” title_font_size=”13″]

    Debbağlık, her türlü deriyi çeşitli amaçlarla işleme zanaatıdır, bu işi yapan zanaatkârlara ise “debbağ” denir. Debbağlık, ham deriyi işleyip kullanılabilir hâle getirme zanaatıdır, yani deri üretiminin ilk aşamasını oluşturur. Saraçlık ise işlenmiş deriyi kullanarak eyer, kemer, çanta gibi çeşitli ürünler yapma sanatıdır ve bu noktada birbirinden farklılaşırlar. Deri ürünlerinin işlenmesi, temizlenmesi ve yumuşatılması gibi işlemleri gerçekleştiren debbağlar, deriyi kullanılabilir hâle getirmek için çeşitli kimyasal işlemler ve teknikler uygular. Bu meslek, geçmişte özellikle hayvancılık ve deri üretiminin yoğun olduğu bölgelerde oldukça yaygındı. Bir zamanlar İstanbul’da en kalabalık esnaf gruplarından birini oluşturan debbağlar, deri işleme zanaatını lonca sistemi içinde sürdürüyordu. Günümüzde ise debbağlık mesleği sanayi sitelerinde gerçekleşmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kalafatçılık” title_font_size=”13″]

    Kalafatçılık, gemi ve teknelerin su sızdırmazlığını sağlamak için gövde aralıklarının çeşitli malzemelerle doldurulup koruma altına alınmasına dayanan, denizcilik tarihinin en eski mesleklerinden biridir. Bu zanaat, ilk olarak antik çağlarda Akdeniz medeniyetlerinde ortaya çıkmış ve zamanla gelişerek Yunan, Roma ve Osmanlı dönemlerinde büyük önem kazanmıştır. Ahşap gemilerin deniz taşımacılığının temelini oluşturduğu bu dönemlerde, kalafatçılar gemilerin dayanıklılığını ve güvenliğini sağlamak için vazgeçilmez hâle gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda, özellikle tersanelerde yoğunlaşan kalafatçılık, ticaret ve donanma gemilerinin bakım ve onarımında önemli bir rol üstlenmiştir. 19. yüzyılda çelik ve metal gövdeli gemilerin yaygınlaşması, kalafatçılığın eski önemini yitirmesine yol açmıştır. Metal gemilerde kaynak ve perçin teknolojilerinin kullanılmasıyla da ahşap gemilere olan talep azalmıştır. Ancak kalafatçılık, günümüzde hâlâ geleneksel ahşap teknelerde uygulanmaya devam etmektedir. Özellikle yatçılık ve turistik amaçlarla kullanılan ahşap teknelerde bu zanaat hâlâ değerini korumaktadır.

  • GÖÇEBE RÜZGÂRLARINDAN ANADOLU YAYLALARINA UZANAN SES

    Doğanın sesiyle insanın iç sesi arasında bir köprü kuran kaval sadece bir müzik aleti değil, aynı zamanda bir anlatı aracıdır. Üretiminin kolaylığı ve taşınabilirliği sayesinde hem göçebe hem de yerleşik hayatta kendine yer açan; birçok türkü ve halk hikâyesine konu olan; eğlence, göç ya da ağıt gibi özel anlarda üflenen kavalın sesi sizleri de duygulandırır mı? Kimi zaman bir çobanın yalnızlığını kimi zaman bir halkın sevinç ve hüzünlerini dile getiren, binlerce yıllık kültürel birikimin içinden süzülüp gelen kavalın öne çıkan özelliklerini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kavalın kökeni Antik Çağ’a kadar uzanır. Arkeolojik kazılarla ilk örneklerinin içi boş kamıştan (kargı) yapıldığı düşünülmektedir. Bulunan çalgılar genellikle flüt olarak adlandırılsa da yapıları incelendiğinde kavala daha çok benzedikleri görülür. Slovenya ve Çin’de keşfedilen kemikten yapılmış nefesli çalgılar ile Mısır piramitlerindeki duvar resimleri ve kabartmalar, bu çalgının tek bir merkezden çıkmadığını, birçok kültürde birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktığını göstermektedir. Bazı araştırmacılar ise nefesli çalgıların kökenini, Ural-Altay Dağları arasında yaşamış Ön Türklere dayandırır. Bu görüşe göre, kaval ve benzeri çalgılar Türklerin Orta Asya’dan göçleriyle birlikte Anadolu, Batı Asya ve Avrupa’ya kadar yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kaval, başlangıçta doğada kolay bulunan kamış ve kemik gibi malzemelerden yapılırken, günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte sert yapılı ağaçlardan (erik, kızılcık, şimşir, kayısı, çam, bambu gibi), madenî alaşımlar (alüminyum, pirinç vb.) ve plastikten de üretilmektedir. Kaval yapımında kullanılan malzeme, çalgının ses kalitesini ve dayanıklılığını doğrudan etkiler. Ahşaptan yapılan kaval; doğal, sıcak ve yumuşak tınısıyla özellikle halk müziğinde canlı ve duygusal bir ses sunar ancak neme ve sıcaklık değişimlerine karşı hassastır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kaval, üflemeyle ses çıkaran bir çalgıdır. Bazılarında ses üretmek için “dil” adı verilen aparat vardır, bazılarında ise her iki ucu açıktır. Üzerindeki delikler parmaklarla kapatılıp açılarak farklı sesler çıkarılır. Alt kısımda akort için kullanılan delikler de olabilir. İki ucu açık kavallarda, üfleme için ağızlık kısmı bulunur; bu kısım genellikle ağaçtan ya da plastikten yapılır. Kavallar genellikle tek parça olsa da artık iki ya da üç parçalı modelleri de yaygındır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ağaç ve kamıştan yapılan kavalların uzun ömürlü olması için düzenli bakım gereklidir. Çatlama, eğilme ve ses bozulmalarını önlemek için belirli aralıklarla temizlik ve yağlama yapılmalıdır. Yağlama işleminde, asit oranı düşük bitkisel yağlar tercih edilmeli; yağ, özel bir hazneyle kavalın içine dökülerek her bölgeye yayılması sağlanmalıdır. Ardından yumuşak bez sarılı bir çubuk ya da ucuna ağırlık bağlı temizlik beziyle iç ve dış yüzeyler özenle silinmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da kaval icracıları genellikle geleneksel yöntemlerle yetişmiş ustalardır ve bölgesel farklılıklar gösterir. Örneğin; Erzurum ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde kaval hem solo hem de topluluk müziğinde yoğun olarak kullanılır; çoban kültürüyle iç içe geçmiş bu müzik, göçebe yaşam tarzının vazgeçilmez parçasıdır. Karadeniz’in doğu kesimlerinde ise kaval, horon ve diğer halk oyunlarına eşlik eden önemli nefesli çalgılardan biridir. İç Anadolu ve Çukurova’da ise düğün ve kutlamalarda sıklıkla tercih edilir. Bu ustalar, kuşaktan kuşağa aktarılan teknik ve repertuvarla Anadolu’nun zengin müzik kültürünü yaşatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şimdi sizleri, tüm yaşamını nefesle can bulan bu geleneksel çalgıya adayan kaval ustası Yaşar Güç ile tanıştıralım. 1968 yılında Tokat’ın Başçiftlik ilçesi Erikbelen köyünde doğan Yaşar Güç, henüz 12 yaşındayken babası Hasan Hüseyin Güç’ün yanında kaval ustalığına çırak olarak adım atar. 2009 yılında UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” ünvanına layık görülen Güç’ün atölyesi bugün, adını taşıyan “Kavalcı Sokak”ta yer alıyor. Yaşar Usta’nın en büyük isteği, kaval geleneğinin genç kuşaklarca öğrenilerek yaşatılması ve geleceğe taşınması. Videoda, Yaşar Güç’ün kaval sanatına duyduğu derin bağlılığı, usta-çırak ilişkilerinin izlerini ve bu çalgının kültürel değerini kendi anlatımıyla dinleyebilirsiniz.

  • Ustadan Çırağa Gelenekten Geleceğe Aktarılan 8 Zanaat

    Ustadan Çırağa Gelenekten Geleceğe Aktarılan 8 Zanaat

    Kültürel mirasımızın önemli bir ögesi el sanatlarıdır. Her biri uzun bir tarihe, geleneklere dayanan zanaatlar ülkenin belli bölgelerinde çağlardır süre gelmektedir. Bu zanaatlarda ustalaşmak bir ömür sürdüğünden genellikle eğitime çocukluktan başlanır. Ustasından öğrendiklerini yıllar içinde geliştiren çırağın kendisi de bir usta olur ve böylece gelenek devam ettirilir. Listemizde, Türkiye’mizin farklı bölgelerinde yaşatılan 8 zanaatı ve inceliklerini huzurlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dokumacılık” title_font_size=”13″]
    esnaf

    Türk el zanaatları arasında dokumacılığın yeri ayrıdır, ülkenin birçok yöresinde dokumacılık yapılsa da Denizli yöresi Buldan ve Tavas gibi ilçeleri ile dünya çapında haklı bir üne sahiptir. Bu bölgede nesillerdir süre gelen dokumacılık zanaatı 19.yüzyıla dek el ile mekik atılan tezgâhlarda yapılırken, günümüzde otomatik ve yarı otomatik tezgâhlar da kullanılıyor. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin mintanının Buldan’da dokunan bezlerden yapılmış olması buranın tarih boyunca dokumacılıkta ne kadar iddialı olduğunu gözler önüne seriyor. Yine Denizli sınırları içindeki Kızılcabölük’te ise ünlü Hollywood filmi Truva’nın kostümlerinin yapılması bu geleneğin layıkıyla devam ettirildiğinin güncel bir kanıtı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Lüle Taşı İşlemeciliği” title_font_size=”13″]
    lüle taşı, esnaf

    Osmanlı Devleti’nin ihraç ettiği ilk ürün olduğu düşünülen lüle taşı, Anadolu’da sadece Eskişehir yöresinde çıkarılıyor. “Beyaz Altın” olarak da anılan lüle taşının bulunması ve çıkarılması zorlu bir süreç. Toprağın neresinden lüle taşı çıkacağı belli olmuyor ve lüle taşı toprağın altındayken henüz yumuşak bir halde olduğu için, onu çıkarırken oldukça özenli olmak gerekiyor. Lüle taşı çıkarıldıktan sonra ise başka bir zorlu süreç başlıyor, lüle taşını işlemek. Anadolu’nun Beyaz Altını ince bir işçilik sonucunda türlü pipolara, tespihlere, takılara dönüştürülüyor ve dünyanın dört bir yanına ihraç ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bakırcılık” title_font_size=”13″]
    esnaf

    Nesilden nesile aktarılan Türk el zanaatlarından bir diğeri ise bakırcılıktır. Bu zanaatı küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye başlayan bakırcılar, keser, tokmak, neri ve tel çekiç kullanarak bakıra ustaca şekil verir, bakırdan, tencereler, tepsiler, ibrikler yaparlar. Bakır tencerelerde pişen yemeklerin tadı bir başka olur, hatta Türk yemeklerinin en iyi bakır tencerelerde piştiği söylenir. Bakırcılık ülkemizin her yerinde değerli bir zanaat olarak ilgi görse de en çok Diyarbakır ve Gaziantep yörelerinde gelişmiştir, bu bölgeyi her ziyaret eden bakır işçiliğinin inceliğine ve çeşitliliğine hayran kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Teknecilik” title_font_size=”13″]
    tekne yapımı, esnaf

    Bir yarımada olduğu için denizcilikle ilişkisi kuvvetli olan ülkemizde sürdürülen el sanatlarının bir diğeri de tekneciliktir. Günümüzde teknecilik deyince akla teknolojik üretim süreçleri gelse de bu topraklarda İyon Uygarlığı zamanından beri el testeresi, çekiç, çivi, rende, keser gibi basit aletlerle tekne yapılmaktadır. Bu geleneğin en iyi örneklerinden biri Bartın’ın Kurucaşile ilçesinde görülür, burada binlerce yıldır aynı özen ve ince işçilikle birbirinden güzel tekneler yapılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bastonculuk” title_font_size=”13″]
    esnaf, el yapımı, baston yapımı

    Ahşabın tornada işlenmesiyle yapılan bastonlar çağlardır dünyanın her yanında ilgi görür, her ülkede kullanılır. Türkiye’de bastonculuğun merkezi ise Zonguldak yakınındaki Devrek’tir. Burada 1800’lü yıllardan beri bastonculuk yapıldığı hatta Devrekli ustaların sarayda da saygıyla karşılandığı söylenir. Devrek bastonunun özelliklerinden biri de narinliğini ve hafifliğini yapımında kullanılan kızılcık ağacına borçlu olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kalaycılık” title_font_size=”13″]
    esnaf

    Kalaycılık ve bakırcılık birbirlerinden ayrılmaz el sanatlarıdır. Bakır kaplar, tencereler kullanıldıkça bakır korozyonu ortaya çıkabilir ve bu durum zehirlenmelere sebep olabilir, korozyonun önüne geçmek için bakırların düzenli olarak kalaylanması gerekir. Ateşte ısıtılan bakır kabın üzeri kalay ile kaplanır ve bakır soğuyunca kalay da sertleşir. Yıllar içinde bakırın kullanımı azaldıkça kalaycılık zanaatına da daha az rastlanmaya başlamıştır fakat bakırcılığın gelişmiş olduğu yerlerde kalaycılık da hâlâ uygulanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Demircilik ” title_font_size=”13″]

    Genellikle eski kentlerin merkezlerinde yer alan demirci dükkânları neredeyse her yerde hayatın merkezi gibi görülmüşler. Ocağın başında kor halindeki demire şekil veren ustalar Anadolu’da hayatın nabzının demirci dükkânlarında attığını bilerek, gündelik işlevi çok yüksek aletleri büyük bir dikkatle imal ederler. Bu özverili zanaatın babadan oğula aktarıldığı durumlar sıkça yaşansa da usta – çırak ilişkisi zanaatkârlar için hala belirleyiciliğini koruyor. Ustaların kendi özel şekillerini oluşturup ürünlerin üzerine damgalayarak marka ve garanti gibi kullanmaları ise zanaatın sıkça rastlanan gelenekleri arasında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Taş Ustalığı” title_font_size=”13″]
    esnaf

    Tarih boyunca birçok önemli medeniyete ev sahipliği yapan Türkiye toprakları, birçok farklı mimari anlayış ile tanışmış, farklı çağlarda burada barınan medeniyetlerin mimari geleneklerinden beslenmiştir. En güzel örneklerini Mardin Midyat’ta gördüğümüz taş evler de bu birikimin bir sonucudur. Mardin’in dört bir yanına dağılmış olan taş atölyelerinde bu evlerin yapımında kullanılan taşlar hazırlanır, taş figürler incelikle işlenir. Taş ustalığı da diğer zanaatlar gibi genelde babadan oğula geçer, çünkü bu zorlu zanaatta tam bir usta olmak için eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.

  • 8 MADDEDE BAKIRCILIK VE BAKIRCILAR ÇARŞILARI

    8 MADDEDE BAKIRCILIK VE BAKIRCILAR ÇARŞILARI

    İnsanlar onu işleyerek kullanmayı öğrendiğinden beri gündelik hayatta bakırın önemli bir yeri var. Bu içeriğimizde kullanım ve işleme yöntemleri çağlar içinde değişse de bir şekilde hep hayatımızda kalan bakırı ve Anadolu’nun hemen her yerine dağılmış bakırcılar çarşılarını listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da çok uzun zamandır bakırcılık yapıldığı bilinmektedir. Günümüze kadar uzanan bir zanaat olan bakırcılık genelde usta-çırak ilişkisi ile aktarılır. Anadolu’nun bakır ustaları; dövme, kazıma, zımbayla dövme gibi işlemlerden sonra bakıra son halini verirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bakır eşyalar geçmişte en çok mutfakta kullanılır, yiyecekleri pişirmek ve servis etmek için tercih edilirdi. Bakırda pişen yemeğin çok daha lezzetli olduğunu savunanlara bilhassa Anadolu’da sıkça rastlayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde ise bakır eşyalar daha çok dekoratif amaçlı kullanılmakta ve sadece mutfakları değil tüm yaşam alanlarını süslemekte. Üstelik bakır objelerin dekorasyon amaçlı kullanımına ülkemiz kadar dünyada da ilgili gösterilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bakırdan yapılmış siniler, tepsiler, semaverler ve en çok da cezveler gerek yemek pişirme ya da sunumda gerekse ev dekorasyonunda tercih edilmekle birlikte, hediyelik eşya olarak da rağbet görüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    bakırcılık, zanaat

    Ülkenin en büyük bakırcı çarşısı olan Gaziantep Bakırcılar Çarşısı’nın tam tarihi bilinmese de 19. yüzyılda yapıldığı tahmin edilir. Sekiz sokağa yayılmış ahşap vitrinli dükkânlardan oluşur ve bölgeye gelen turistler için çok ilgi çekici bir merkezdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    bakırcılık, zanaat

    Anadolu’nun birçok yerinde bulunan çarşıların biri de Safranbolu’dadır. Bu çarşı Safranbolu Demirciler Çarşısı olarak da bilinir. Safranbolu’yu ziyaret ederseniz bu çarşıdan sevdiklerinize hediyelik eşyalar alabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    bakırcılık, zanaat

    Tüm Türkiye’de özellikle de 50 ve 60’lı yıllarda bakırcılık geleneği revaçta olsa da bazı şehirler bakırcılık merkezleri olarak ünlenmiştir. Anadolu’nun göbeğindeki Çorum da bu köklü geleneği yaşatan şehirlerimizden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    bakırcılık, zanaat

    1887 yılında Hartavizade Hüseyin Paşa tarafından yaptırılan Urfa Bakırcılar Çarşısı’nda hem Osmanlı döneminden kalma antika bakırları hem de daha yeni tarihli bakırcılık örneklerini bulmak mümkün. Bu tarihi çarşıda en çok ilgi gören bakır eşyalar ise Balıklıgöl temalı siniler…

  • GÜMÜŞTEN MÜCEVHER İŞÇİLİĞİNE KUYUMCULUK ZANAATI

    Yapılan ürüne gösterilen rağbetin düşmesi ya da fabrikasyon üretimlerin artması gibi nedenlerle günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş pek çok kıymetli zanaat bulunuyor. Bir zanaat dalı olan kuyumculuk ise bu sınıfa girmeyen şanslı meslek gruplarından diyebiliriz. Hâlâ ilgi gören bu işçiliğin tarihçesi binlerce yıl geriye gidiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kuyumculuk tarihinin, Mısır’da hanedanlık öncesi döneme kadar gittiği günümüze ulaşan duvar resimleriyle belgelenmiş bulunmaktadır. Bu zanaatta kullanılan araç-gereçleri bile içeren o resimlere göre kuyumculuk, dünyaya Eski Mısır’dan yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kuyumculuk kelimesinin, “dökmek” fiili ile aynı anlama gelen “kuymak” sözcüğünden kaynak aldığı ve türediği ifade edilmektedir. Döküm işlemini yapana dökümcü denmesi gibi, kuymak fiili de kuyumcu kavramını doğurmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kuyumcu, değerli metalleri ve taşları işleyen, onlardan özellikle ziynet eşyası üreten zanaatkârdır. Telkârici, gümüşçü gibi zanaatkârlar aslında birer kuyumcudur. Bununla birlikte günümüzde altın satışı yapan esnafa da kuyumcu denmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kuyumcular, tasarım ortaya çıkana değin, şekil vermekten birbirine monte etmeye kadar farklı işlemler yürüten, eldeki değerli ham maddenin ziyan olmaması için büyük titizlik, dikkat ve sabırla çalışan kişilerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kuyumcuların işlediği en önemli maddelerden biri altındır. Kuyumcu, altının rengini, sertlik derecesini ayarlamak ama değerini de koruyabilmek için sadece gümüş, bakır, nikel, çinko, paladyum ve iridyum maddelerinden birini içeren alaşımlar kullanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kuyumculuk teknolojilerinden biri mıhlama sanatıdır. Kıymetli bir metale, yakut, zümrüt, elmas gibi daha pahalı taşları mıhlayan zanaatkâr, takının mücevhere dönüşmesini sağlar. Mıhlamacının yeteneğine göre mücevher, ince bir işçilik ürününe dönüşebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Pek çok zanaat dalında olduğu gibi, geçmişte Anadolu’da kuyumculuk da usta-çırak ilişkisiyle yürütülmüştür. Günümüzde ise lise ve meslek yüksekokullarında kuyumculuk üzerine eğitimler almak mümkün hale gelmiştir.

  • ŞEHİRLERİMİZ, GELENEKLERİMİZ VE ZANAAT ÜRÜNLERİMİZ

    Günümüzde tüm dünyada trend haline gelen etik üretim, geri dönüşüm, sıfır atık, kadın emeği, sürdürülebilirlik ve doğal malzemeler gibi yaklaşımların çoğu yüzlerce yıldır Anadolu’daki üretim kültüründe yer alıyor. Nesilden nesile aktarılan, el işçiliği ile farklılaşan, ustaların marifetli ellerinde hayat bulan ve hayatımızın parçası olan kültürel miras niteliğindeki ürünlerin ve üretim tekniklerinin en güzel örneklerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Konya Gelin Aynası ” title_font_size=”13″]

    Anadolu kültüründe bereket ve aydınlığı temsil ettiğine inanılan gelin aynası, baba ocağından ayrılan gelini uğurlarken gelinin önünde taşınıyor. Evliliğinin bereketli olması, uğur ve şans getirmesi, gelini kötülüklerden koruması için yüzyıllardan bu yana uygulanan bu gelenekte tutulan aynalar ise el emeği göz nuru. Ahşap kasanın ortasında yer alan aynanın kenarları cam altı tekniği ile işlenmiş çiçeklerle süsleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tokat Yazması” title_font_size=”13″]

    Doğanın güzelliklerinden ilham alınarak süslenen Tokat yazmaları, Osmanlı’dan bu yana boyayı emme özelliği olan ıhlamur ağacından üretilen ahşap kalıplarda elle işleniyor. Kalıpla oyulan motifler kara kalem ve elvan baskı tekniği ile pamuk bezlere işleniyor. Kırmızı tonların hâkim olduğu yazmalarda kullanılan üzüm, elma, kiraz, asma yaprağı gibi motifler ve geometrik desenler ise yörenin kültürel birikiminin bir yansıması.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Adıyaman Sincik Halısı ” title_font_size=”13″]

    Ateş kırmızısı rengi ve birbiri ardına sıralanan altıgen Selçuklu yıldızlarının el dokumasıyla Adıyaman’a özgü Sincik halısı kök boya ile renklendiriliyor. Siyah, kırmızı, gri, turuncu, lacivert yün ve pamuk karışımı koyu renkli ipliklerle dokunuyor; yerde oturma kültürünün hâlâ devam ettiği yörelerde yer yaygısı veya yastık olarak da kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aydın Kıl Çadırı ” title_font_size=”13″]

    Aydın’ın Bozdoğan ilçesine bağlı Olukbaşı köyünde yaklaşık bin yıllık bir gelenekle keçi kılından elde edilen kaşmir çadırlar üretiliyor. Yazın serin, kışın sıcak tutan çadırlar ateşte yanmıyor; üzerinde yılan, akrep gibi haşereler yürüyemediği için doğa koşullarında güvenli yaşam alanları sağlıyor. Kıl çadırında kış mevsiminde ya da yağmurlu havalarda gözenekler kapandığından yağmurun veya soğuk havanın içeri girmesi önleniyor. Yazın ise gözenekler açılıp rüzgârın geçmesini sağladığı için sirkülasyon meydana gelip içeride serinlik sağlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gaziantep Kutnu Kumaşı” title_font_size=”13″]

    Gaziantep’in geleneksel kutnu kumaşı, suni ipek ve pamuktan üretilen floş iplikler ile el tezgâhlarında metresine 5 binden fazla iplik atılarak dokunuyor. Osmanlı döneminde olduğu gibi bugün de kadın-erkek giyiminde ve döşemelerde kullanılan kutnu kumaşında sarı rengin hâkim olduğu boyuna çizgili desenleri ön plana çıkarken çarpıcı tonlardaki kırmızısı, moru, yeşili ile her göreni kendine hayran bırakıyor. İplik sayısı ve çözgüsüne göre mecidiye, zencirli, kürdiye, sedefli, mekkavi, hindiye, cütari ve Osmaniye gibi isimleri ve çeşitleri olan kutnu kumaşı ülkemizde sadece Gaziantep’te üretiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karamürsel Sepeti ” title_font_size=”13″]

    Karamürsel sepeti, kestane ağaçlarının köklerinden çıkan, yörede şah diye bilinen dal ve filizlerin tekleme ve ikileme tekniği ile elde örülmesiyle üretiliyor. Yarım koni şeklini andıran sepet, iyi kesilmiş ve kurutulmuş kestane çıtalarından örüldüğü için iç hacmi oldukça geniş oluyor. ”Ufacık tefecik gördün de Karamürsel sepeti mi sandın?” deyimi ise tam olarak bu özelliğinden kaynaklanıyor. Bahçelerden zedelemeden meyve-sebze taşımak ve muhafaza etmek için kullanılan Karamürsel sepeti, pazar çantası, dekoratif amaçlı saksılık gibi farklı şekillerde de kullanılıyor.