Etiket: yapı

  • KLEOPATRA ANTİK HAVUZU

    Dünyada eşi benzeri olmayan antik havuzun ülkemiz coğrafyasında olduğunu biliyor muydunuz? Özellikle Roma İmparatorluğu Dönemi’nde krallar ve kraliçelerin şifa bulmak için ziyaret ettiği termik sulara sahip hamamlar, dünyanın en eşsiz doğal havuzu olarak yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgisini Denizli’ye çekiyor. Bölgede yaşanan deprem sonucunda bugünkü eşsiz hâlini alan Kleopatra Antik Havuzu’nun nasıl şekillendiğini ve neden Antik Mısır’ın son Helenistik kraliçesi Kleopatra’nın ismine sahip olduğunu yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kleopatra Antik Havuzu’nun bulunduğu Hierapolis Antik Kenti, yüzyıllar öncesinden günümüze kadar bütün ihtişamını koruyarak ayakta kalmayı başaran Apollon Tapınağı’nın da bulunduğu bölgede yer almaktadır. Denizli’nin merkezinden 18 kilometre uzaklıkta Pamukkale Travertenlerinin hemen yukarısında bulunan havuz, UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Miras Listesi’nde koruma altına alınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    MS 7. yüzyılda gerçekleşen bir depremle antik kentin ortasında büyük bir çukur meydana gelir ve bölgedeki şifalı sulara sahip termal hamamların suları, zamanla oluşan çukur içerisinde toplanmaya başlar. Böylelikle, bir zamanlar dönemin görkemli yapısını oluşturan antik sütunlar ile mimari yapılar bu havuzun zeminini oluşturan doğal bir havuza dönüşür. Havuza girdiğiniz an, su altındaki mistik bir kapıdan geçerek 2800 yıl öncesine gitmiş gibi hissedersiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Depremden önce de şifa merkezi olarak ün salan bölgede, birçok hamam bulunmaktaydı. O dönemde bile temizlenmek ve şifalanmak için bu hamamların ziyaret edildiği bilinmektedir. Öyle ki, Mısır Kraliçesi Kleopatra, kardeşi ile yaşadığı sorunlardan dolayı sürgün edildiği yıllarda, Roma İmparatorluğu topraklarına ulaşmak için yaptığı seyahatlerinde, havuzun methini duyarak burayı ziyaret eder ve böylelikle havuzun ismi Kleopatra’nın Havuzu olarak anılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şifalı suların nimetinden tek faydalanan sadece Kleopatra değildi elbette. Bir rivayet göre, Hazreti İsa’nın annesi Meryem, rahatsız olan gözünün tedavisi için bu termal hamamları ziyaret eder ve gözündeki rahatsızlık iyileşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaz kış fark etmeksizin sıcaklığı ortalama 36 derece olan termal suların beslediği havuzun kışın da bolca ziyaretçisi olur ve karlar altında bile misafirlerine inanılmaz bir deneyim sunar. Termal suların yapısı sodalı olduğundan bölgedeki suyun kalp damar hastalıkları, romatizma, deri ve sinir hastalıklarına iyi geldiği belirtilir. Termal suların yanında antik havuz suyu da benzer şifalandırıcı özellik gösterir. Binlerce yıllık sütun ve mermerler arasında yüzme imkânı bulan ziyaretçiler hem şifalı suya girmenin hem de doğal güzelliklerin tadını çıkartma şansı yakalar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en etkileyici noktalarından biri olan Kleopatra Antik Havuzu’nun tüm dünyaya nam saldığı şifalı sularının sağladığı faydalar, yapılan su analizi sonuçlarıyla bilimsel olarak desteklenmektedir. Kaplıca suları; bikarbonatlı, sülfatlı, kalsiyumlu, karbondioksitli, kısmen demirli ve radyoaktif bir bileşime sahiptir ve aynı zamanda buradaki sular banyo ve içme kürlerine de elverişli durumdadır.

  • MİMAR SİNAN’IN ZAMANA DİRENEN SANATI

    Mimar Sinan, Türkiye’de “mimar” denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biridir. Ancak onun mirası yalnızca mimarlıkla sınırlı değildir. Sinan; aynı zamanda bir mühendis, şehir planlamacısı, lojistik dehası ve usta bir yöneticidir. Bu çok yönlü kişiliği, yüzyıllardır dimdik ayakta duran eserlerinde hayat bulur. Yazımızda, Mimar Sinan’ın estetik anlayışını ve teknik zekâsını daha yakından inceleyeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1490’da Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğduğu kabul edilen Mimar Sinan, Yavuz Sultan Selim Dönemi’nde Anadolu’dan devşirme alınmasıyla yirmi iki yaşında İstanbul’a getirilir. Zeki, genç ve dinamik yapısıyla dikkat çektiği için Acemi Oğlanlar Ocağına yerleştirilir. Burada aldığı askerî eğitimin yanı sıra dülgerlik öğrenir, yapı işlerinde çalışarak dönemin önde gelen mimarlarının yanında deneyim kazanır. Bu süreçte mimarlığa özel bir ilgi duymaya başlar; bağlarda ve bahçelerde su yolları yapmak, kemerler inşa etmek ister.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sinan, kısa sürede mimari yeteneğiyle öne çıkar; katıldığı seferlerde Arap, Acem, Mısır ve Hicaz bölgelerini dolaşarak farklı mimari üslupları tanır. Selçuklu ve Safevî yapılarından antik eserlere, hatta Mısır piramitlerine kadar pek çok örneği inceleyerek bilgisini zenginleştirir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1538 Boğdan Seferi sırasında Prut Nehri üzerine yalnızca 13 günde kurduğu köprü, mühendislik dehasını ortaya koyar. Bu başarısının ardından mimarbaşılığa atanır ve eserlerini “el-fakîr Sinan sermimârân-ı hâssa” (mütevazı Sinan, padişahın başmimarı) imzasıyla mühürlemeye başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    48 yaşında başmimar olarak göreve başlayan Mimar Sinan, mesleki gelişimini üç büyük eserle simgeler. Bunların ilki, Kanuni Sultan Süleyman’ın genç yaşta vefat eden oğlu Şehzade Mehmet için 1543-1548 yılları arasında inşa ettiği Şehzade Camii ve Külliyesi’dir. İstanbul Şehzadebaşı’nda yer alan bu külliye; cami, imaret, medrese ve türbelerden oluşur. Kare planlı caminin üzeri 18,42 metre çapında büyük bir kubbe ve onu destekleyen dört yarım kubbe ile örtülüdür. Dört köşesinde küçük kubbeler yer alır. Büyük kubbe, dört fil ayağı üzerine oturur. Caminin üç ayrı girişi bulunur. Avlu, 12 sütun üzerine oturan 16 kubbeyle çevrilmiştir; ortasında işçiliğiyle dikkat çeken bir şadırvan yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Mimar Sinan’ın “kalfalık eseri” olarak kabul edilen Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle 1550-1557 yılları arasında inşa edilir. İnşaat öncesinde, zeminin sağlamlaşması için birkaç yıl beklenir ki bu yöntem, Sinan’ın mühendislik dehasını ve yapı güvenliğine verdiği önemi gösterir. 75 metre yüksekliğindeki dört minaresi ve 53 metre çapındaki kubbesiyle Osmanlı mimarisinin en görkemli yapıları arasında yer alan cami, mükemmel akustiğiyle de dikkat çeker. Kubbe ve iç mekândaki özel tasarım sayesinde ses, tüm avluya ve iç mekâna eşit ve net şekilde yayılır. Bu sayede imamın sesi, cami içindeki herkes tarafından rahatlıkla duyulur. Ayrıca, Kanuni Sultan Süleyman ve eşi Hürrem Sultan’ın türbeleri de burada bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mimar Sinan’ın “ustalık eseri” olarak kabul edilen Selimiye Camii ve Külliyesi, Osmanlı mimarlık tarihinin en önemli yapılarından biridir. 1569-1575 yılları arasında II. Selim’in emriyle Edirne’de inşa edilen yapı, Sinan’ın yaklaşık 85-86 yaşlarında tamamladığı eserlerdendir. 31,30 metre çapındaki kubbesiyle Osmanlı mimarisinin en büyük kubbelerinden birine sahip olan cami, kubbesini 8 büyük paye üzerine oturtur. Ayrıca üçer şerefeli dört minaresi 70,89 metre yüksekliğindedir. Selimiye; taş, mermer, çini ve ahşap işçiliğindeki üstün estetiği ile mühendislik çözümlerinin kusursuz birleşimini sunar; yalnızca Osmanlı değil, dünya mimarlık tarihinin de başyapıtları arasında yer alır. 2011 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dâhil edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için yapılan iki cami, Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a karşı hissettiği kişisel hayranlığını ve sembolik anlatım gücünü yansıtır. İnşa edilen bu yapılardan Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi (1548-1549) çıraklık, Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi (1562) ise Mimar Sinan’ın kalfalık dönemine aittir. Rivayete göre, Üsküdar’daki cami güneş batarken, Edirnekapı’daki cami ise ay doğarken ışıldayacak şekilde konumlandırılmıştır. Bu “güneş ve ay” oyunu, Mihrimah Sultan’ın adı olan “Mihr ü Mâh” (Güneş ve Ay)’a bir gönderme olarak kabul edilir. Daha da ilginç olan yanı ise; her yıl Mihrimah Sultan’ın doğum günü olan 21 Mart’ta, Edirnekapı’daki caminin minaresinin arkasından ay yükselirken, Üsküdar’daki caminin minaresinin ardından güneş batar. Bu eşsiz hizalanma, Sinan’ın matematiksel dehasını zamanın ötesine taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1584 yılında Hacca giden Mimar Sinan, dönüşünde yaklaşık 100 yaşındadır ve görevini 1588’deki vefatına dek sürdürür. Hayattayken Süleymaniye Camii ve Külliyesi’nde kendisi için hazırladığı mütevazı türbeye defnedilir. Eserlerindeki kubbe akustiği, ışık alma teknikleri, deprem dayanıklılığı ve su tahliye sistemleri gibi ayrıntılar, onun mimarlıkta çağının çok ötesindeki bir vizyona sahip olduğunu gösterir. 400’ü aşkın yapıyı döneminin ilerisinde tekniklerle inşa eden Mimar Sinan’ın mühendislik dehasına yakından bakmak için videoyu izleyebilirsiniz.

  • LOUVRE MÜZESİ: DÜNYANIN EN ÜNLÜ SANAT MÜZESİ

    Gerek mimari yapısı gerekse içinde barındırdığı binlerce eserle dünyanın sanat harikalarından biri diyebileceğimiz Louvre Müzesi, her birimizin hayatta bir kere de olsa görmek istediği mekânlardan biri. Öylesine zengin bir müze ki sadece fotoğraflarına bakmak bile insana sergi gezmiş hissi yaşatabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Louvre Müzesi’nin kurulduğu alan, Fransa’nın ikonik binalarından olan ve ilk inşası Orta Çağ’a kadar uzanan, 14. ile 18. yüzyıllar arasında kraliyet ikametgâhı gibi işlevler gören Louvre Sarayı’dır. Zamanla genişletilen yapı, 14. Louis’nin Versay Sarayı’na taşınmasıyla kraliyetin sanat eseri koleksiyonlarının sergilendiği yer olmuş, sonrasında bir asır kadar heykeltıraşlara ve edebiyat okullarına ev sahipliği yapmış, Fransız Devrimi’nden sonra ise müze olarak kullanılmasına karar verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    10 Ağustos 1793’te 537 parça eserle açılan müze, günümüzde teşhir ettiği 35.000 civarındaki sanat eseri ile dünyanın dört bir yanından her yıl milyonlarca ziyaretçi çekmektedir ve en çok ziyaret edilen sanat müzesi olarak gösterilmektedir. Louvre Müzesi’nin sanat eserleri kadar ünlü bir tarafı da 1989 yılında inşa edilen ve müzenin giriş kapısı olan, Napolyon Avlusu’ndaki Louvre Piramidi’dir. Çin asıllı Amerikalı mimar Ieoh Ming Pei tarafından tasarlanan cam piramit yaklaşık 21 metre yüksekliğindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yakın Doğu eserleri, Mısır eserleri, Yunan, Roma ve Etrüks medeniyeti eserleri, çizimler ve heykeller, dekoratif sanatlar, İslam sanatı eserleri ve tablolar gibi bölümlerden oluşan, farklı uygarlıklara ait eserlere çatı olan Louvre Müzesi, Rembrandt, Rubens, Raphael, Michelangelo, Leonardo da Vinci gibi dünyanın en ünlü sanatçılarının eserlerini bünyesinde barındırmaktadır. Mona Lisa, Napolyon’un Taç Giyme Töreni, Medusa’nın Salı onlardan sadece birkaçıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Louvre Müzesi’nin sadece genel planını anlayabilmek için iki gün ayırmanızı öneririz. Kaldı ki bu süre bile hızlı bir turu gerektirmektedir. Yoksa tek başına Fransız Kraliyet Mücevherleri Koleksiyonu’nun sergilendiği Apollon Galerisi bile yarım gününüzü alabilir. Sanat eserleri bir tarafa müzenin kurulduğu binanın genel yapısı da dikkatle incelenmeyi hak etmekte. Özellikle yaz aylarında çok kalabalık olan müzenin büyük bir kütüphanesi bulunmakta, ayrıca eserlerin incelenip restore edildiği bir okul da müze kompleksinin sınırları içinde yer almaktadır.

  • DİKEY BÜYÜYEN ŞEHİR: DAĞLARIN ÜZERİNDEKİ CHONGQİNG

    Hiç apartmanın tam ortasından geçen bir metro hattı gördünüz mü? Ya da gökyüzünde asılmış gibi duran bir köprü? Dağ yamacına oyulmuş mahallelerin, köprülerle birbirine bağlanan semtlerin ve gökdelenlerin hemen yanında geleneksel evlerin bulunduğu bir şehir hayal edin… İşte Çin’in güneybatısında, Yangtze ve Jialing nehirlerinin birleştiği noktada yükselen Chongqing, tam olarak böyle bir yer. Zorlu coğrafyası ve katmanlı kentsel yapısıyla tarih boyunca dikkat çeken Chongqing, mimarlık ve şehir planlamasında sınırları zorlayan uygulamalarıyla öne çıkıyor. Şimdi gelin, bu sıra dışı şehrin en ilginç yapılarına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Şehrin simgelerinden biri olan Liziba Metro İstasyonu, dünyada nadir rastlanan bir mühendislik örneği. Metro hattı, bir apartmanın 6. ve 8. katları arasından geçiyor! Yüksek nüfus ve dağlık arazi koşulları böyle bir çözümü zorunlu kılmış. Apartmana zarar vermemesi için özel yalıtımla tasarlanan metro hattı, şehir sakinlerinin olduğu kadar turistlerin de ilgisini çekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yangtze Nehri üzerinde, 1.166 metrelik teleferik, sadece birkaç dakikada şehrin iki yakasını birbirine bağlıyor. 1984 yılından beri hem günlük ulaşım hem de turistik geziler için kullanılan bu teleferik, şehrin canlılığını havadan izlemek isteyenlerin favori tercihi. Özellikle geceleri, aydınlatılmış şehir görünümü ve nehir manzarası eşliğinde ziyaretçilere unutulmaz bir deneyim sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Şehrin yoğun ve dikeyleşen yapısına rağmen Nan’an Bölgesi’ndeki bir alışveriş merkezinin çatısında 17.000 metrekarelik dev bir oyun alanı bulunuyor. Özellikle çocuklu aileler için açık havada güvenli bir buluşma imkânı sunan bu mekân, yürüyüş yolları, yeşil alanlar ve oyun ekipmanlarıyla donatılarak şehrin içinde nefes alınacak doğal bir ortam oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Jialing Nehri kıyısındaki Hongya Mağarası, şehrin kalbinde yer alan ve geleneksel Çin mimarisinin modern yaşamla harmanlandığı bir merkez. Nehir kenarına asılı gibi duran ahşap iskeletli ve çok katlı binalar ziyaretçilerine eşsiz bir manzara sunuyor. İçerisindeki restoranlar, kafeler, hediyelik eşya dükkânları ve eğlence alanlarıyla gündüzleri şehrin en hareketli buluşma noktalarından biri olan Hongya Mağarası, geceleri ise rengârenk ışıklandırmalarıyla masalsı bir atmosfere bürünerek misafirlerine unutulmaz anlar yaşatıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2021 itibarıyla Chongqing, 200 metreyi aşan yaklaşık 60 gökdelenle dikkat çekiyor. Bunlardan altısı 300 metreyi geçen “supertall” sınıfına giriyor. Bu devlerin en ilginci ise Chaotianmen Nehri kıyısında yükselen Raffles City yerleşkesi. Sekiz kuleden oluşan bu yapının en yüksek iki kulesi 355 metreye ulaşıyor. Kulelerin tepesinde yer alan ve gökyüzünde süzülüyormuş gibi duran köprü ise, şehre farklı bir mimari dokunuş katıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hongyancun İstasyonu, yerin tam 116 metre altında bulunuyor. Metrodan indikten sonra istasyondan çıkmak için 8 bölümden oluşan uzun yürüyen merdivenleri kullanmak gerekiyor. Yolcular, platformlara ulaşmak için geniş yürüyen merdivenler veya yürüyen bantlar aracılığıyla yaklaşık 10 dakikada istasyondan çıkabiliyor; bu da Çin’in en derin metro istasyonunu deneyimlemenizi sağlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Chongqing’in trafik düzeni de en az yapıları kadar ilginç. Huangjuewan Kavşağı’nda tam 20 rampa, 5 kat ve 8 farklı yöne uzanan yollar bulunuyor. Üç büyük otoyolu birbirine bağlayan yaklaşık 16 kilometrelik bu karmaşık ağda yolu kaybetmek hiç de zor değil. Navigasyon olmadan geçmek sürücüler için âdeta bir sınav ama Chongqing halkı bu yollarda şaşırmıyor. Her şeyin göğe yükseldiği bu şehirde yollar bile gökyüzüne uzanıyor.

  • ANTONİ GAUDİ’NİN GÖRENİ MASAL DİYARINA GÖTÜREN YAPILARI

    1852-1926 yılları arasında yaşayan, ülkesi İspanya’da yaptığı fantastik yapılarla mimariye yepyeni ve tekrar edilemez bir soluk getiren Antoni Gaudi’nin eserleri, 1984 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edildi. Gaudi, art nouveau akımının İspanya’daki öncüsü kabul edilse de bilinen kalıpların ve klasik anlayışın dışında eserler üretti. Onlardan bazılarını sayfamızda görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sagrada Familia” title_font_size=”13″]

    Sagrada Familia, Türkçesiyle Kutsal Aile, İspanya’nın Barselona şehrindeki devasa bazilikadır. Yapımını 1882’de halk başlatmış, bir yıl sonra, 1883 yılında Antoni Gaudi tarafından devralınmıştır. Gaudi, mimari dehasının bir yansıması olan bazilika üzerine yıllarca çalışmış, 1926 yılında tamamlandığını göremeden hayatını kaybetmiştir. Bazilikanın yapımı günümüzde de sürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Park Güell” title_font_size=”13″]

    Barselona’da Gracia bölgesinde bulunan, bahçeler, mozaikler başta olmak üzere mimari unsurların, sosyal kullanım alanlarının, evlerin bir arada olduğu Park Güell, Gaudi tarafından 1900 ile 1914 yılları arasında inşa edilmiş fakat tamamlanmadan bırakılmış, 1926 yılında ise kamuya açılmıştır. Gaudi’nin yaşadığı ve müzeye dönüştürülen evi de Park Güell içinde yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Casa Batllo” title_font_size=”13″]

    Casa Batllo, kırık seramiklerle kaplı ön cephesinden dinozor sırtını andıran çatısına, çok farklı mimari detaylar barındıran iç cephesine kadar Antoni Gaudi’nin en görkemli imzalarından biridir. Orijinal adı Casa dels Ossos olan ve Kemikler Evi anlamına gelen bina, Gaudi’nin sıfırdan inşa ettiği değil, restore ettiği bir yapıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Casa Mila” title_font_size=”13″]

    1906-1912 arasında Gaudi tarafından inşa edilen ve La Pedrera yani Taş Ocağı adıyla da bilinen Casa Mila, içinde daire ve ofislerin bulunduğu bir bina olarak günümüz rezidanslarına benzer bir amaçla yapılmıştır. Bu yapıda da dik köşeli mimariden kaçınan Gaudi, binanın ön cephesinde deniz dalgaları formu, balkonların dökme demirleriyle de deniz yosunu izlenimi oluşturmak istemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Casa Vicens” title_font_size=”13″]

    Gaudi, Vicens Ailesi için 1884’te tasarladığı yapının pencere demirlerinden salonuna kadar yine doğanın farklı figürlerinden ilham almıştır. Casa Vicens, ünlü mimarın ilk tasarladığı evlerdendir ve o sırada 30’lu yaşlarındadır. Yaklaşık 1266 m2’lik bir alanı kaplayan, bodrum dâhil dört katı olan Barselona’daki ev günümüzde müze olarak ziyaret edilebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güell Pavilyonları” title_font_size=”13″]

    Güell Pavilyonları, Gaudi’nin diğerleri kadar bilinmeyen, sıfırdan tasarlamayıp 1884-1887 yılları arasında çalışarak önemli yenilikler eklediği yapı kompleksidir. Mekânın en ünlü ayrıntısı, Yunan mitolojisinden esinlenerek ürettiği ejderha figürlü demir döküm kapısıdır. Günümüzde Barselona Üniversitesi’ne ait olan yapı kompleksinin bazı bölümleri rehber eşliğinde gezilebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”El Capricho” title_font_size=”13″]

    El Capricho, Gaudi’nin Barselona dışında tasarladığı nadir yapılardan biridir. Comillas’da, zengin bir müşterisi için 1883-1885 yılları arasında inşa ettiği villa da tıpkı diğerleri gibi tüm detaylarıyla masal diyarından çıkmış gibidir. Dış cephesi dantel gibi ilmek ilmek işlenen El Capricho özellikle minareye benzetilen kulesiyle dikkat çekmektedir.

  • SONSUZ AŞKIN SEMBOLÜ TAC MAHAL

    Bir insanın eşine olan aşkını ve hasretini anlattığı en güzel eser ne bir şiir ne de bir şarkı… Dünyanın en görkemli yapılarından biri olan Tac Mahal ebedi sevgi ve özlemin cisimleşmiş en güzel örneklerin bir tanesi. Hindistan’ın kuzeyindeki Agra şehrinde bulunan Tac Mahal, Babür hükümdarı Şah Cihan tarafından, 1631 yılında 14. çocuğunu doğururken ölen eşi Mümtaz Mahal’e olan sonsuz aşkını dile getirmek için dönemin en ünlü mimarları, nakışçıları, hattatları ve sanatçılarına yaptırıldı. 1632 yılında yapımına başlanan ve 22 sene süren bu şaheser, aynı zamanda İslam sanatının en seçkin örneklerinden biri. Aşk ve hüzün dolu Tac Mahal’in inşasındaki şaşkınlık yaratan detayları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dönemin en zengin imparatorlarından biri olan Şah Cihan, büyük aşk beslediği karısına güvenini göstermek için en yüksek mevki sahibinin kullandığı şah mührünü kullanma yetkisini bile vermiş aşık bir imparator. Öyle ki bu hüzünlü hikâye birlikte gittikleri bir seferde karısının doğum sırasında ölmesiyle başlıyor. Daha 40’ına bile gelmemiş olan Mümtaz Begüm Mahal’in ölmesiyle derin bir yas dönemine gömülen Şah Cihan, eşinin ölümünden 1 sene sonra bu anıt mezarı yaptırmaya karar vererek odasından çıkmış ve tekrar devlet işlerinin başına dönmüş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İnşa edildiği dönemde 1 milyar dolar karşılığına denk düşen 32 milyon Hindistan rupisine mal olan Tac Mahal’in yapımında değerli taşların ve mermerlerin taşınması için 1000’den fazla fil, 22 bin tane de işçi çalıştırılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tac Mahal’in mermer yapısının üzerinde 30’a yakın kıymetli ve yarı kıymetli taş kullanılmış. Bu taşlardan turkuaz olan Tibet’ten, yeşim olan Çin’den, binanın asıl malzemesi olan mermer ise Rajasthan’dan getirilmiş. Yüz binlerce akik, sedef ve firuze gömülü olan duvarlarında, ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 adet oldukça iri inci süslemeleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sonsuz aşkı betimlemek için yapılan bu eşsiz yapının her biri 82 metre uzunluğunda olan dört minaresi, olur da depremde hasar görüp yapının üstüne düşmesin diye hafif dışarıya doğru eğilimli olarak tasarlanmış ve inşa edilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yapının baş mimarı Ustad-Ahmad Lahauri olsa da, Mimar Sinan’ın iki öğrencisi Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi Tac Mahal’in yapımında önemli görevlerde bulunmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tac Mahal’in yapımında kullanılan beyaz mermerler günün farklı saatlerinde farklı renkleri yansıtıyor. Beyaz mermerler sabahları pembe, gündüzleri beyaz, geceleri ise altın rengine bürünüyor. Bu eşsiz manzaranın bozulmaması, hava kirliliğinin bembeyaz mermeri etkilememesi için yapının 4 kilometre çevresinde motorlu taşıt kullanmak yasak.

  • DÜNYANIN EN ESKİ ÇARŞILI KÖPRÜLERİNDEN BURSA IRGANDI KÖPRÜSÜ

    Bursa’da, Gökdere Suyu üzerine inşa edilen Irgandı Köprüsü, 583 yıldır şehrin tarihine tanıklık ediyor. Dünya üzerinde benzeri bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olan Irgandı Köprüsü hem mimari yapısıyla hem de üstünde yer alan çarşısıyla dikkat çekiyor. Osmanlı’dan günümüze uzanan bu eşsiz yapı, tarih boyunca ticaretin ve zanaatkârlığın kalbinin attığı yerlerden biri olmuştur. Bugün hâlâ sanatkârların ve el emeği ürünlerin buluştuğu özel bir nokta olarak ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor. Detayları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    15. yüzyılda Osmanlı’nın önemli ticaret merkezlerinden biri olan Bursa’da, dönemin tüccarları ticaret yollarını güçlendirmek amacıyla hanlar, çarşılar ve köprüler yaptırmıştır. Irgandı Köprüsü de bu amaçla, yoğun ticaret hayatına sahip Bursa’da inşa edilen yapılardan biridir. 1442 yılında, Sultan II. Murad Dönemi’nde; Irgandılı Pir Ali oğlu tüccar Hoca Muslihiddin tarafından yaptırılmış, mimarının ise Abdullah oğlu Timurtaş olduğu rivayet edilmektedir. Bu köprüyü eşsiz kılan en önemli özelliklerden biri üzerinde bir çarşısının bulunmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Köprü, Osmanlı Dönemi’nde inşa edilen çarşılı köprülerin nadir örneklerinden biridir. Sadece şehri birbirine bağlamakla kalmamış, aynı zamanda ticari bir merkez işlevi de görmüştür. İlk yapıldığı dönemde kâgir (taş veya tuğladan yapılan yapı) bir yapı olduğu, her iki tarafta 16 bölüm olmak üzere, toplam 31 dükkân ve 1 mescit bulunduğu; ayaklarında ise depo ve ahır bölümlerinin yer aldığı bilinmektedir. Ancak köprü, zaman içinde büyük yıkımlara uğramış ve çeşitli restorasyonlardan geçtiği için orijinal hâline dair kesin bilgiler sınırlıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1855 yılındaki büyük depremde ağır hasar gören Irgandı Köprüsü, onarıldıktan sonra üstü açık ve ahşap dükkânların yan yana dizildiği bir çarşı hâline getirilmiştir. 1922 yılında, işgal kuvvetleri Bursa’yı terk ederken köprüyü bombalayarak yıkmıştır. Ardından, 1949 yılında köprü çarşısız ve betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir. 2004 yılında ise köprünün rekonstrüksiyonu gerçekleştirilmiş ve çarşı kısmı aslına uygun şekilde yeniden yapılmıştır. Günümüzde Irgandı Köprüsü, özgün mimari yapısına oldukça yakın bir görünümle hizmet vermeye devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bursa’nın kültürel ve turistik merkezlerinden biri olarak işlev gören bu köprü üzerinde, geleneksel el sanatlarıyla uğraşan zanaatkârların dükkânları yer almakta; ebru, hat, çini, seramik ve ahşap oyma gibi sanat dallarına ait el yapımı eserler burada satışa sunulmaktadır. Ayrıca, köprünün tarihî atmosferini yansıtan küçük kafeler ve sanat atölyeleri de ziyaretçilere açıktır. Bu yönüyle Irgandı Köprüsü hem tarihî bir yapı hem de sanat ve zanaat kültürünü yaşatan bir merkez olarak Bursa’nın önemli simgelerinden biri hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1345 yılında inşa edilen ve Floransa’nın simgelerinden biri hâline gelen Ponte Vecchio, üzerinde kuyumcu dükkânlarının yer aldığı ünlü bir köprüdür. Orta Çağ’dan günümüze ulaşan çarşılı köprüler arasında en bilinen örneklerden biridir. Bulgaristan’da bulunan Osma Köprüsü, Osmanlı Dönemi’ne ait olup, üzerinde dükkânların bulunduğu ender çarşılı köprülerdendir. 1588 yılında tamamlanan Rialto Köprüsü ise Venedik’in en ünlü yapılarından biri olarak, tarihî dükkânlarıyla öne çıkar. Irgandı Köprüsü de benzer mimari özellikler taşıyan, dünya üzerindeki sayılı çarşılı köprülerden biridir. Sadece bir ulaşım güzergâhı değil, aynı zamanda geçmişin izlerini bugüne taşıyan değerli bir kültürel miras olarak da büyük önem taşımaktadır.

  • MÜHENDİSLİK HARİKASI TARİHİ YAPILARA SANAL YOLCULUK

    Dünyanın farklı ülkelerinde yer alan birbirinden eşsiz güzellikler saymakla bitmeyecek kadar çok diyebiliriz. Ancak bazı özel yapılar var ki en sık ziyaret edilen ve en ilgi gören yerler arasında. Mühendislik harikası inşalarıyla ziyaretçilerini hayran bırakan bu tarihi yapıları evinizden çıkmadan internet üzerinden ziyaret edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan Machu Picchu Antik Kenti, Peru’da And Dağları’nın tepesinde konumlanıyor. 1450’lerde inşa edilen antik şehir, 2.430 m yükseklikte ve zirveye çıkanlar oksijen desteği ile bu tırmanışı tamamlayabiliyor. Dağa giden patika yolun gizli bir geçiş şeklinde olduğu Machu Picchu’ya tırmanış yaklaşık iki saat sürüyor ve dağın zirvesinde 360 derece panoramik manzara zorlu parkuru tamamlayanları bekliyor. Ancak bu zirveye yorulmadan sanal tur ile ulaşabilirsiniz. Kurumun resmî sitesi üzerinden Machu Picchu’yu kolayca gezebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum da Machu Picchu gibi Dünyanın Yedi Harikası Listesi’nde yer alıyor. İtalya’nın en ikonik tarihi yapısı Kolezyum, Antik Roma döneminde gladyatörlerin krala ve halka gösteri yaptıkları önemli bir yerdi. M.S. 80 yılında inşası tamamlanan amfi tiyatro, ilerleyen yıllarda barınma yeri, kışla, iş dükkânları, taş ocağı ve Hristiyan türbesi gibi çeşitli amaçlarla kullanıldı. Günümüzde depremden dolayı harap vaziyette olmasına ve taşlarının çalınmasına rağmen Kolezyum, Roma İmparatorluğu’nun ve İtalya’nın en çok ziyaret edilen tarihi yerlerinden biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mısır’da 120’den fazla piramit bulunuyor. Antik çağlarda firavunların ve ailesinin anıt mezarı olan bu yapılar yüzyıllar boyunca gizemini korumayı başardı. Arkeologlar tarafından hâlâ incelenen Mısır piramitlerinden en popüler olan Giza piramidi, Harvard Üniversitesi tarafından hazırlanan “Giza Project” çalışması ile 3 boyutlu şekilde 360 derece gezilebiliyor. Mezarlıkla ilgili eserler, fotoğraflar ve araştırma materyallerinin yer aldığı rehberli bir tur için linki tıklamanız yeterli. Giriş yaptıktan sonra ‘Go Inside The Pyramid’ butonuna tıklayarak gezintiyi başlatabilir; gizemini hâlâ koruyan kral mezarlarını ve labirent odalarını ziyaret edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en ünlü şehir devleti Vatikan’da, Rönesans döneminin en popüler sanat eserlerinin bulunduğu Vatikan Müzesi bulunuyor. Vatikan Müzesinin 54 galerisine internet üzerinden erişim mümkün. Online olarak ziyaret edilen müzenin en önemli eseri Michelangelo’nun Sistina Şapheli’nin tavanına çizdiği, Türkiye’de “Eller Tablosu” olarak da bilinen duvar resmi. Bernini, Botticelli ve Leonardo da Vinci gibi Rönesans’ın en değerli ustalarının eserlerini inceleyebileceğiniz gibi müzenin mermerden inşa edilen ve her köşesi bir sanat eseri niteliğinde olan detaylarını da görebilirsiniz. Vatikan Müzesine bu link üzerinden erişim sağlayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sırada dünyanın en ünlü savunma duvarı olan Çin Seddi var. Yıkılmış olan kısımlarıyla birlikte yaklaşık 9 km uzunluğunda olan Çin Seddi’nin neredeyse 2.500 km’lik kısmı hâlâ ayakta ve günümüze ulaşmış durumda. M.Ö. 221 ile M.S. 608 yılları arasında inşa edilen ve UNESCO Dünyanın Yedi Harikası Listesi’nde yer alan Çin Seddi’nin giriş kapısı için linke tıklamanız yeterli.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    12.000 yıllık tarihiyle insanlık hakkında yepyeni bilgiler edinmemizi sağlayan Göbeklitepe’yi Kültür ve Turizm Bakanlığına ait bir hizmet olan sanal müze internet adresi üzerinden ziyaret edebilirsiniz. Şanlıurfa’da bulunan ve arkeolojik kazıların devam ettiği ören yerinde yapılar sanal müzede de tıpkı alandaki gibi gruplara ayrılmış durumda. İnsanlığın çanak çömlek kullanımıyla henüz tanışmadığı Neolitik dönemden kalan yapıyla ilgili daha fazla bilgiye erişmek için linke tıklayabilirsiniz.

  • DÜNYANIN EN ETKİLEYİCİ 5 SAAT KULESİ

    Devrim niteliğinde olan mekanik saat elektroniğe dönüşüp evimize, bileğimize ve cep telefonlarımıza yerleşmeden önce kent meydanlarının en büyük aksesuarlarından biriydi. 13. yüzyıla dayanan Avrupa yapımı saat kuleleri, 14. yüzyılda artık varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Batı’da kilise ve saray binalarını süsleyen saat kuleleri ülkemizde ise meydanlarda ve özellikle tarihi yapıların yanında konumlandı. Daha önceki yazımızda sizlerle birbirinden farklı mimarileri ile ülkemizdeki saat kulelerini buluşturmuştuk, bugün ise dünyaya açılıyoruz. Günümüze kadar ulaşan ve dünyanın gözbebeği niteliğinde olan ünlü saat kulelerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan Big Ben veya resmi adıyla Elizabeth Tower, dünyanın en ünlü saat kulelerinden biri. Boyu 96,3 metreyi bulan kulenin yapımı 1858 yıllında tamamlandı. Kulenin her açıdan görülebilmesi için dört açısına da saat konumlandı. Big Ben’in en önemli özelliklerinden biri saat çaldığı anda 15 kilometre uzaklıktan dahi duyulabilmesi. Bu arada Big Ben aslında saat kulesinin çanının adı ancak yapıya öyle bir entegre olmuş ki kulenin adı haline gelmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mimar Pietro Antonio Solori’nin eseri olan ve Moskova’da bulunan Spasskaya Kulesi, 1491 yılında inşa edildi. Kızıl Meydan’ın başında konumlanan kule 71 metre uzunluğa sahip. Ruslar için her zaman özel bir yere sahip olan Spasskaya Kulesi’nin mucizevi güçlere sahip olduğu rivayet edilir ve bu nedenle kuleden geçen herkes saygı icabı şapkasını çıkarır. Bazı kaynaklarda yer alan efsaneye göre kulenin altından geçen atlar utangaç bir hal alır hatta zamanında Napolyon’un atının kapıdan geçerken korktuğu ve huzursuzlandığı söylenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1410 yılında Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da bulunan Old Town Meydanı’nda konumlanan Astronomik Saat Kulesi’nin bu kadar önemli olmasının nedeni günümüzde hâlâ çalışan, dünyanın en eski astronomik saati olmasıdır. Astronomik saat sıradan bir saat değil aynı zamanda yapısı ve özellikleri gereği astrologların ve matematikçilerin de faydalandığı bir araçtır. Astronomik Saat Kulesi’nin yapımına dair çok sayıda rivayet vardır. Bunlardan en kabul göreni; kulenin tasarımcısı olarak bilinen saat ustası Hanus’un, başka ülkelere saat tasarlamaması için o devirde çok kullanılan geleneksel kör etme yöntemiyle kör edilmesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Almanya’nın Münih şehrinde, Marienplatz Meydanı’nda yer alan saat kulesi, 19. yüzyıl mimarisinin esintilerini taşıyor. 1908 yılında Yeni Belediye Binası’nın bir parçası olarak inşa edilen saat kulesinin içinde her gün belirli saatlerde kenti ziyarete gelenler için özel gösteriler hazırlanıyor. Bunlardan en ilginci ise belirli saatlerde 43 adet çanın çalmasıyla binada sergilenen kuklaların yaptığı performans.  Bu gösteri aslında iki farklı tarihi olayın canlandırması ve Avrupa’yı etkisi altına alan büyük veba salgınının temsili izleyenleri derinden etkiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İsviçre’nin dördüncü büyük şehri olan Bern’de konumlanan Zytglogge Kulesi, 13. Yüzyılın başlarında inşa edildi. Yapıldığı zamandan bugüne kadar gözetleme kulesi, hapishane, anıt ve saat kulesi olarak farklı kullanım amaçlarıyla faaliyet gösterdi. Tarihi 600 yıl eskiye dayanan kule 1405 yılındaki yangında hasar görmesi üzerine yeniden restore edilerek 1530 yılında yanına günleri, ayları, burçları gösteren mekanizmalar ilave edilerek müzikli saat kulesi olarak yeniden hizmet vermeye başlamıştır.

  • GOTİK MİMARİNİN AVRUPA’DA ÖNE ÇIKAN ÖRNEKLERİ

    İlk kez Orta Çağ Fransa’sında kendini gösteren gotik mimari, yapılardaki bazı teknik sorunları gidermek amacıyla ortaya çıkmış. 1200’lü yıllara kadar duvarları taşıyabilmesi için kalın duvarlı, destekli, küçük pencereli ve kısa inşa edilen yapılar, gotik tarz sayesinde yerini, ağırlığı taşıyan kaburgalı tonozlara, yüksek tavanlı ve daha aydınlık yapılara bırakmış. Gotik mimarinin dikkatinizi çekecek en belirgin özelliği sivri kemerleri, göğe doğru yükselen ve yapıyı daha da uzun gösteren sivri kuleleridir. Özellikle dini yapılarda kullanılan bu mimaride, uzun pencerelerin vitraylarla süslendiği ve inşa sırasında onlarca hatta yüzlerce heykelin kullanıldığı görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    13. yüzyıl İngiliz gotik mimarisinin önemli örneklerinden Salisbury Katedrali, ülkenin güneybatısında yer alır. Katedralin çan kulesi, 123 metre uzunluğu ile ülkenin en yüksek kulesidir ve 1120-1258 yılları arasında inşa edilmiştir. İç mimarisinde görebileceğiniz kaburga tonozlar ve sivri pencereler ile bilhassa İngiliz gotiğinin örnekleri arasında gösterilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Romanya’nın en çok ziyaret edilen yerlerinden Braşov’da bulunan ve orijinal adı Biserica Neagra olan Kara Kilise, adını 1689 yılındaki Büyük Yangın’da kararan duvarlarından almıştır. Sivri kemerleri ve daha uzun görünmesini sağlayan sivri kulesi ile gotik özellikler sergileyen kilise, içinde Türk halısı koleksiyonuna sahip olmasıyla da özel bir yapıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yüksek duvarların oluşturduğu ağırlığın uzun pencere boşluklarıyla hafifletilmesi de gotik mimarideki ana uygulamalardan biridir ve Notre Dame de Reims, çok sayıdaki uzun penceresi ile bunun en güzel örneklerindendir. Fransa’nın Reims kentinde bulunan Roma Katolik kilisesi, 1991 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenmiştir. 13. yüzyılda inşa edilen katedral, I. Henry’den X. Charles’a kadar Fransa krallarının taç giydiği yer olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Belçika’nın bugünkü başkenti Brüksel’de, Kral I. Leopold’ün eşi Kraliçe Louise-Marie’nin defni için yapılan mekân, neo-gotik mimari ile inşa edilmiştir ve özellikle sivri kemerlerle donatılmış ön cephesiyle dikkat çeker. 19. yüzyıla ait bir yapıdır ve Kraliçe Louise-Marie’nin ve bazı kraliyet mensuplarının mezarları burada bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Duomo Meydanı’nda 11.700 metrekarelik dev bir alanı kaplayan Milano Katedrali, 158,6 metre uzunluğu ile gotik mimarinin en görkemli örneklerinden biridir. İnşasında tercih edilen mimari üslubun hakkını verircesine barındırdığı 3.500 adet heykel ve en tepesinde yer alan som altından yapılmış Madonna heykeli ile göz kamaştırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uzun duvarlarını uzun pencerelerle destekleyen ve göğe doğru uzanan iki kulesiyle gotik özellikler sergileyen bir yapı daha… İngiliz kraliyet ailesinin geleneksel taç giyme ve defnedilme alanı olarak ülkede önemli bir yer tutan Westminster Abbey, Londra’da bulunan bir manastır kilisesidir. 1245 yılında inşa edilen yapı, 1987 yılında Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Avusturya’nın başkenti Viyana’nın en önemli simgelerinden Aziz Stephen Katedrali, 12. yüzyılda inşa edilmiş bir eserdir. Katedral, en yükseği 136 metre olan ve gotik mimarinin temsilcisi gibi duran dört kuleye sahiptir ve içinde kraliyet ailesine mensup kişilerin mezarlarını barındırmaktadır.