Etiket: usta

  • GÖÇEBE RÜZGÂRLARINDAN ANADOLU YAYLALARINA UZANAN SES

    Doğanın sesiyle insanın iç sesi arasında bir köprü kuran kaval sadece bir müzik aleti değil, aynı zamanda bir anlatı aracıdır. Üretiminin kolaylığı ve taşınabilirliği sayesinde hem göçebe hem de yerleşik hayatta kendine yer açan; birçok türkü ve halk hikâyesine konu olan; eğlence, göç ya da ağıt gibi özel anlarda üflenen kavalın sesi sizleri de duygulandırır mı? Kimi zaman bir çobanın yalnızlığını kimi zaman bir halkın sevinç ve hüzünlerini dile getiren, binlerce yıllık kültürel birikimin içinden süzülüp gelen kavalın öne çıkan özelliklerini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kavalın kökeni Antik Çağ’a kadar uzanır. Arkeolojik kazılarla ilk örneklerinin içi boş kamıştan (kargı) yapıldığı düşünülmektedir. Bulunan çalgılar genellikle flüt olarak adlandırılsa da yapıları incelendiğinde kavala daha çok benzedikleri görülür. Slovenya ve Çin’de keşfedilen kemikten yapılmış nefesli çalgılar ile Mısır piramitlerindeki duvar resimleri ve kabartmalar, bu çalgının tek bir merkezden çıkmadığını, birçok kültürde birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktığını göstermektedir. Bazı araştırmacılar ise nefesli çalgıların kökenini, Ural-Altay Dağları arasında yaşamış Ön Türklere dayandırır. Bu görüşe göre, kaval ve benzeri çalgılar Türklerin Orta Asya’dan göçleriyle birlikte Anadolu, Batı Asya ve Avrupa’ya kadar yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kaval, başlangıçta doğada kolay bulunan kamış ve kemik gibi malzemelerden yapılırken, günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte sert yapılı ağaçlardan (erik, kızılcık, şimşir, kayısı, çam, bambu gibi), madenî alaşımlar (alüminyum, pirinç vb.) ve plastikten de üretilmektedir. Kaval yapımında kullanılan malzeme, çalgının ses kalitesini ve dayanıklılığını doğrudan etkiler. Ahşaptan yapılan kaval; doğal, sıcak ve yumuşak tınısıyla özellikle halk müziğinde canlı ve duygusal bir ses sunar ancak neme ve sıcaklık değişimlerine karşı hassastır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kaval, üflemeyle ses çıkaran bir çalgıdır. Bazılarında ses üretmek için “dil” adı verilen aparat vardır, bazılarında ise her iki ucu açıktır. Üzerindeki delikler parmaklarla kapatılıp açılarak farklı sesler çıkarılır. Alt kısımda akort için kullanılan delikler de olabilir. İki ucu açık kavallarda, üfleme için ağızlık kısmı bulunur; bu kısım genellikle ağaçtan ya da plastikten yapılır. Kavallar genellikle tek parça olsa da artık iki ya da üç parçalı modelleri de yaygındır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ağaç ve kamıştan yapılan kavalların uzun ömürlü olması için düzenli bakım gereklidir. Çatlama, eğilme ve ses bozulmalarını önlemek için belirli aralıklarla temizlik ve yağlama yapılmalıdır. Yağlama işleminde, asit oranı düşük bitkisel yağlar tercih edilmeli; yağ, özel bir hazneyle kavalın içine dökülerek her bölgeye yayılması sağlanmalıdır. Ardından yumuşak bez sarılı bir çubuk ya da ucuna ağırlık bağlı temizlik beziyle iç ve dış yüzeyler özenle silinmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da kaval icracıları genellikle geleneksel yöntemlerle yetişmiş ustalardır ve bölgesel farklılıklar gösterir. Örneğin; Erzurum ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde kaval hem solo hem de topluluk müziğinde yoğun olarak kullanılır; çoban kültürüyle iç içe geçmiş bu müzik, göçebe yaşam tarzının vazgeçilmez parçasıdır. Karadeniz’in doğu kesimlerinde ise kaval, horon ve diğer halk oyunlarına eşlik eden önemli nefesli çalgılardan biridir. İç Anadolu ve Çukurova’da ise düğün ve kutlamalarda sıklıkla tercih edilir. Bu ustalar, kuşaktan kuşağa aktarılan teknik ve repertuvarla Anadolu’nun zengin müzik kültürünü yaşatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şimdi sizleri, tüm yaşamını nefesle can bulan bu geleneksel çalgıya adayan kaval ustası Yaşar Güç ile tanıştıralım. 1968 yılında Tokat’ın Başçiftlik ilçesi Erikbelen köyünde doğan Yaşar Güç, henüz 12 yaşındayken babası Hasan Hüseyin Güç’ün yanında kaval ustalığına çırak olarak adım atar. 2009 yılında UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” ünvanına layık görülen Güç’ün atölyesi bugün, adını taşıyan “Kavalcı Sokak”ta yer alıyor. Yaşar Usta’nın en büyük isteği, kaval geleneğinin genç kuşaklarca öğrenilerek yaşatılması ve geleceğe taşınması. Videoda, Yaşar Güç’ün kaval sanatına duyduğu derin bağlılığı, usta-çırak ilişkilerinin izlerini ve bu çalgının kültürel değerini kendi anlatımıyla dinleyebilirsiniz.

  • EL EMEĞİ, KÖKLÜ TARİH: YEMENİ ZANAATININ DÜNDEN BUGÜNE HİKÂYESİ

    Yemeni, ülkemizin bazı yörelerinde kadınların başlarına bağladıkları, kalıpla basılıp elle boyanan geleneksel yazmayı ifade eder. Peki, aynı kelimenin kimi bölgelerde tamamen elde dikilen, ökçesiz ve hafif bir tür ayakkabı anlamına da geldiğini duymuş muydunuz? Anadolu’nun kültürel zenginliğini yansıtan bu iki ayrı tanım, aynı zamanda geçmişten günümüze taşınan el işçiliği ve zarafetin de birer simgesi. Tarih, gelenek ve zanaatın birleşiminden doğan, hâlâ ustaların ellerinde hayat bulan, yaşayan bir kültür mirası olan yemeni ayakkabılarının öne çıkan özelliklerini sizin için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 650-700 yıllık köklü bir geçmişe sahip yemeniciliğin tarihi Yemenli Yemin-i Ekber’e dayanır. Adını ustasının maharetli ellerinden alan yemenicilik, Yemen’den Halep’e, oradan da Anadolu’nun dört bir yanına yayılır ve zaman içinde bir meslek grubunun doğmasına neden olur. Bu zanaatın ustalarına “yemenici” denildiği gibi, halk arasında ayakkabı tamircisi anlamına da gelen “köşker” sözcüğü de kullanılır. Hem halk arasında hem de Osmanlı saray çevresinde rağbet gören yemenicilik, Osmanlı Dönemi’nde sadece bir zanaat değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik yapının önemli bir parçasıdır. Esnaf ve zanaatkârların bir araya gelerek görüşme yaptığı alanlar olan loncalarda usta-çırak ilişkisiyle geliştirilen bu meslek, geleneksel ayakkabı üretiminin kuşaklar boyunca sürdürülmesini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Doğal yapısı sayesinde hava geçirir ve ayağı terletmez, bu da mantar ve nasır oluşumunu önler. Üst ve alt taban arasındaki kil tabakası kötü kokuyu engeller ve rahatlık sağlar. Yemeni, dayanıklı tabanı ve esnek yüz kısmıyla ayağın şeklini alır ve uzun süre rahat kullanım sunar. Bu özellikleriyle yemeniler, özellikle sıcak iklimlerde çalışanlar ve askerler tarafından tercih edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yemeniler plastik veya sentetik malzeme kullanılmadan, tamamen elle dikilir. İpliği çürümesin diye mumlanmış pamuk ipliği tercih edilir. Önce ters dikilir, sonra düz çevrilip kalıplanır ve kenarları dikilerek tamamlanır. Böylece kullanıma hazır olur. Yemeniler şekil, renk ve büyüklüğüne göre farklı isimler alır. “Halebi” modeli, köylerde kullanılır; burnu kıvrık, kulağı uzun ve renkleri genellikle mor veya kırmızıdır. “Merkup” modeli ise kısa yüzlü, kulaksız ve yuvarlak burunludur; genellikle şehirde tercih edilir ve siyah, mor, gül gibi renkleri vardır. “Eğri simli” modelin ucu yukarı kıvrıktır, gümüş tellerle süslenir ve genelde kadınlar, özellikle köylerde gelinler tarafından kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yemeni yapımı, incelikli el işçiliği ve yılların deneyimini gerektiren bir zanaattır. Bu sürecin her aşamasında farklı el aletleri kullanılır ve her biri, ustalığın ne denli titizlikle icra edildiğini gözler önüne serer. Çekiç, kösele ve deriyi düzleştirmek için kullanılan baş kısmı demirden, sapı ise tahta olan sağlam bir alettir. Örs, çelikten yapılmış kalıp şeklindedir ve çivilerin çakılması sırasında alttan destek sağlar. Kalıp çekeceği, yemeni kalıplarını forma sokmak için kullanılan özel bir araçtır. Masat, demirden yapılmış olup yemeni bıçaklarını hem temizler hem de bileyerek onları keskin ve işlevsel hâle getirir. Kerpeten, yanlış çakılan çivileri ve benzeri parçaları yemeniden çıkarmaya yarayan, iki tarafı kesici makas biçiminde tasarlanmış bir alettir. Dişli ise derinin kalıba geçirilmesini kolaylaştırırken; biz, ince saplı ve sivri uçlu yapısıyla dikim sırasında delik açmak için kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1964 Gaziantep doğumlu Mehmet Orhan Çakıroğlu, ailesinden devraldığı 110 yılı aşkın yemenicilik geleneğinin 4. kuşak ustasıdır. Ata mesleğini babasının adıyla tescil ettirerek “Yemenici Hayri Usta” markasıyla sürdüren usta, çıraklar yetiştirerek bu kültürel mirasın devamını sağlamaktadır. “Amacımız mesleği yaşatmak ve bu değeri herkese sevdirmek.” diyen Çakıroğlu’nu ve ustalıkla yaptığı yemenileri videoda izleyebilirsiniz.

  • ANAHTARIN USTASI: ÇİLİNGİR

    Anahtarınızı evin içinde unutup kapıda kaldığınız oldu mu? Bu sevimsiz durum hemen hemen hepimizin başına gelmiştir, değil mi? İşte tam da bu çaresiz anlarda imdadımıza yetişen çilingirler sadece kapıları açmakla kalmaz, aynı zamanda köklü bir geleneği ve ustalığı temsil ederler. Gelin, çilingirliğin tarihine ve günümüzdeki yerine yakından bir göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çilingir kelimesi, Farsçadan dilimize “çilānger” sözcüğünden geçmiştir. Kökeni Mısırlılara dayanan çilingirlik, tarihin en eski mesleklerinden biridir. Kilit mekanizmalarının icadıyla birlikte anahtar kavramı ortaya çıkmış ve çilingirler; kilitleri tasarlayan, üreten ve güvenlik mekanizmalarını şekillendiren ustalar olarak görev almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tarih boyunca çilingirler, maymuncuk ve özel aletler kullanarak kilitleri açmış, bozuk parçaları onarmış ve yeni kilitler ile anahtarlar üretmişlerdir. Bunun yanı sıra, bazı makinelerin deforme olmuş parçalarını yeniden yaparak hem demirci hem de zanaatkâr kimliğiyle çalışmışlardır. Sanayi Devrimi ile seri üretim ve makineleşme yaygınlaşsa da çilingirler geleneksel becerilerini kaybetmeden modern mekanizmaları çözmeye devam etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kilitler, çilingirliğin gelişimiyle paralel bir tarih izlemiştir. Mısır’da tahta pimli mekanizmalarla başlayan kilitler, zamanla Çin ve Avrupa’da farklı sistemlere dönüşmüştür. XVIII. yüzyıla gelindiğinde, pimli ve çift etkili kilitler ile çentik kombinasyonuna sahip kilitler ve el yapımı banka kilitleri gibi ünlü kilitler ortaya çıkmış; bu yenilikler modern güvenliğin temelini oluşturmuştur. Çilingirler ise hem geleneksel hem de modern mekanizmaları çözme becerisiyle yüzyıllardır süregelen güvenlik ihtiyacını karşılamaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da bu geleneğin yaşayan nadir örneklerinden biri, Safranbolulu çilingir ustası Hüseyin Şahin Özdemir’dir. Uzun yıllardır tarihî evlerin kapı ve pencerelerinin demir işlerini ustalıkla yapan Özdemir, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Safranbolu’da, asırlık kilitlere yeniden hayat bulduruyor. Onun el emeği, sadece ustalığını değil, aynı zamanda Türk kent kültürünün zenginliğini de koruyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Yaşayan İnsan Hazineleri Ödülü”ne layık görülen usta, çilingirliğin hem tarihini hem de geleceğini bugüne taşıyor. Hüseyin Usta’nın kilitlerle kurduğu özel bağı ve ustalığını videoda izleyebilirsiniz.

  • SAĞLIKLI, DAYANIKLI VE DOĞAYA DOST BİR OYUN KÜLTÜRÜ

    Bir çocuğun elinde şekillenen bir tahta parçası… Kimi zaman bir kamyon olur kimi zaman da uçsuz bucaksız gökyüzünde havalanan bir uçak. Oyuncaklar aslında sadece vakit geçirmek için değil, hayal gücünü beslemek ve dünyayı keşfetmek için vardır. Üstelik her oyuncak, yapıldığı dönemin kültürünü ve estetik anlayışını da içinde taşır. Anadolu’da binlerce yıldır süren bu gelenek, bugün hâlâ küçük atölyelerde doğal ve sağlıklı malzemelerle üretilen oyuncaklarla yaşamaya devam ediyor. Yazımızda, ahşap oyuncakların tarihini ve öne çıkan özelliklerini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tarihe baktığımızda ilk oyuncaklar doğadan elde edilen taş, kemik ve kil gibi malzemelerle şekilleniyordu. MÖ 3000’lerde Mısır ve Mezopotamya’da minyatür figürler, topaçlar ve oyun tahtaları çocukların dünyasına eşlik ediyordu. Orta Çağ’da el işçiliğiyle ahşap ve metal oyuncaklar öne çıkarken, Rönesans’la birlikte estetik kaygılar arttı ve oyuncaklar âdeta birer sanat eserine dönüştü. Sanayi Devrimi ile seri üretim devreye girdi ve oyuncaklar daha geniş kitlelere ulaştı; 20. yüzyılda ise plastik ve elektronik oyuncaklar sahneye çıktı. Ancak tüm bu değişimlere rağmen ahşap oyuncaklar, doğallığını ve sıcaklığını koruyarak köklü geleneğini günümüze kadar taşımayı başardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu köklü geleneğin Anadolu’daki en belirgin yansıması ise Osmanlı Dönemi’nde İstanbul’un Eyüpsultan semtinde görülür. 17. yüzyıldan itibaren Eyüpsultan’da oyuncakçılık köklü bir zanaat hâline gelmiş, marangozların ürettiği tahtadan oyuncaklar zamanla farklı meslek gruplarına da yayılmıştır. Çocuklar oyuncaklarını çoğu zaman Eyüpsultan’daki dükkânlardan ya da seyyar satıcılardan temin ederken, 19. yüzyılda semt hem üretim hem de satış merkezi olarak önemini korumuştur. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde oyuncakçı dükkânlarından söz etmesi, bu geleneğin ne kadar canlı olduğunu ortaya koyar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Peki, bu oyuncakları özel kılan ahşabın kendisi hakkında neler söyleyebiliriz? Ahşap, elde edilmesi ve işlenmesi kolay gibi görünse de aslında sabır ve ustalık isteyen bir malzemedir. Lifli yapısı sayesinde oldukça dayanıklı olan ahşap, küçük kazalarda tamir edilebilirliğiyle de öne çıkar. Bu özelliğiyle bir oyuncak yalnızca bir nesile değil, kuşaktan kuşağa aktarılan özel bir hatıraya dönüşür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dayanıklılığı ve tamir edilebilirliği bir yana, ahşap oyuncaklar çocukların gelişimine sunduğu katkılarla da öne çıkar. Sade tasarımları çocukların hayal gücünü harekete geçirir; nesneleri keşfetmelerine, neden-sonuç ilişkileri kurmalarına ve problem çözme becerilerini geliştirmelerine olanak tanır. Doğal yapısı sayesinde güven hissi verir, gözenekli dokusu ise statik elektrik oluşumunu engelleyerek bedensel rahatlama sağlar. Böylece çocuklar enerjinin oluşturduğu gerginlikten arınır ve hem fiziksel hem de duygusal açıdan daha kolay sakinleşir. Üstelik geri dönüştürülebilir olmaları ve yeni ağaç kesimine gerek bırakmamaları ahşap oyuncakları yalnızca sağlıklı değil, aynı zamanda çevre dostu bir seçenek hâline getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ve işte bu geleneği günümüzde yaşatmaya devam eden ustalardan biri de Ali Akbey’dir. UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ünvanıyla tanınan Akbey, yıllardır mobilya atıklarını değerlendirerek oyuncak üretmektedir. Onun için ahşap oyuncak yapmak yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Sıfır atık felsefesiyle çalışan Ali Usta, her oyuncağa doğayla uyumlu bir yaklaşım kazandırırken çocuklara geçmişle gelecek arasında köprü kuran değerli hatıralar bırakır. Mesleğine tutkuyla bağlı olan Ali Akbey’in çalışmalarını videoda izleyebilirsiniz.

  • AĞAÇLARIN HİKÂYESİ: BASTONA DÖNÜŞEN YOLCULUK

    Bir tahta parçasının zamanın bir yerinde en yakın yol arkadaşınız olabileceği hiç aklınıza geldi mi? El sanatları yalnızca bir uğraş değil; ustasının duygularını, yaşadığı coğrafyanın izlerini ve estetik anlayışını yansıtan sessiz bir anlatıdır. Her bir parça, geçmişten bugüne uzanan bir kültürün, sabrın ve emeğin izlerini taşır. Bu yazımızda, kökleri yüzyıllar öncesine dayanan ve bir el sanatı olan ağaç baston yapımının inceliklerine birlikte göz atacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bastonun Kısa Tarihi” title_font_size=”13″]

    Baston, genellikle yürümeyi kolaylaştıran bir sopa olarak bilinse de tarih boyunca farklı kültürlerde farklı anlamlar kazanmıştır. Bastonla sıkça karıştırılan asa ise, sapında tutma yeri bulunmayan ve eski çağlarda yalnızca bir destek aracı değil, aynı zamanda kralların ve dinî liderlerin gücünü simgeleyen bir semboldür. Antik Yunan vazolarında baston kullanan figürlere rastlanırken, mitolojide tanrıların ellerinde baston ya da asa sıkça görülür. Eski Mısır’da baston ve asa hem dinî hem de siyasi otoritenin simgesi olarak kullanılmıştır. Osmanlı Dönemi’nde baston, yalnızca yürümeye yardımcı bir araç değil, aynı zamanda bir sosyal statü göstergesi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=” Baston Yapımında Kullanılan Ağaç Çeşitleri” title_font_size=”13″]

    Baston yapımında çeşitli ağaç türleri kullanılır ve her biri kendine özgü özellikler taşır. Örneğin, kızılcık ağacı dayanıklılığı ve estetik yapısıyla öne çıkar, akçaağaç ise hem sağlam hem de işlenmesi kolay bir malzemedir. Ceviz ve kiraz ağaçları, dayanıklılıklarının yanı sıra zarif görünümleriyle de baston yapımında sıkça tercih edilir. Çam gibi iğne yapraklı ağaçlar, daha hafif bastonlar üretmek için uygundur. Meşe, kayın ve porsuk gibi ağaçlar ise sağlamlıklarıyla bilinir; özellikle uzun ömürlü bastonlar için idealdir. Gül ağacı ve döngel gibi türler, kendine has desenleriyle estetik açıdan dikkat çeker. Fındık ağacı da dayanıklı yapısıyla baston ustalarının tercih ettiği malzemeler arasındadır. Her bir ağaç türü, bastonun hem dayanıklılığını hem de estetik değerini belirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Baston Sapında Kullanılan Ham Maddeler” title_font_size=”13″]

    Baston sapı, genellikle dayanıklılığı artırmak amacıyla sert ağaçlardan yapılır. Çünkü sap ile gövdenin ikisi birden esnek olursa, kullanım sırasında sapın bastondan çıkma ihtimali söz konusu olabilir. Bu nedenle, sap kısmında sağlam ve sert ağaç türleri tercih edilir. Ayrıca, baston saplarında süsleme yapmak ve estetik değer katmak amacıyla gümüş gibi yarı değerli metaller sıklıkla kullanılır. Bazı bastonlarda ise manda boynuzu gibi hayvansal malzemelerden yapılan parçalar yer alır; bu malzemeler hem şık bir görünüm sağlar hem de bastonun dayanıklılığını artırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Baston Yapımında Kullanılan Araç ve Gereçler” title_font_size=”13″]

    Baston yapımında pek çok araç ve gereç kullanılır. Dalları ısıtmak için buhar kazanı, şekillendirmek için doğrultma tahtası ve baston tezgâhı gibi özel aletler, gövdeyi inceltmek için rende ve şerit testere, detaylı işlemler için ise el tornası, minyatür torna ve dişçi frezesi kullanılır. Bastonun yüzeyi törpü, eğe ve sistire ile düzeltilir; pürüzler ise zımpara ile giderilir. Boyama ve süsleme işlemlerinde fırça, yakı kalemi, mürekkep ve sedef gibi malzemelerden yararlanılır. Vernikleme içinse çeşitli vernikler, tiner ve vernik kovaları gereklidir. Kesme, sabitleme ve oyma işlemlerinde mengene, bıçak ve kıl testere gibi aletler kullanılır. Bu kadar çok araç ve gerecin bir arada kullanılması, baston yapımının ne denli detaylı ve ustalık gerektiren bir zanaat olduğunu açıkça gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Baston Zanaatkârlığının Sabrı” title_font_size=”13″]

    Ağaç dallarının baston yapımında kullanılması, büyük emek ve ustalık gerektiren bir zanaattır. Dalların doğal yapıları genellikle düzensizdir ve bu nedenle baston yapımına uygun hâle getirilmeleri için özel bir doğrultma ve düzeltme süreci uygulanır. Bu işlem, dalların 180-240 °C’de buharla ısıtılarak liflerinin yumuşatılması ve ardından elle ya da düzeltme tahtasında dikkatlice eğriliklerinin giderilmesiyle başlar. Sonrasında, dalların uçları düzgün biçimde kesilir; el tornasında kabukları soyularak şekillendirilir. Bu süreç oldukça zahmetli ve zaman alıcıdır. Dalların, olası deformasyonları önlemek ve kaliteyi koruyabilmek için yaklaşık üç ay kadar dinlendirilmesi gerekir. Tüm bu aşamalar, baston yapımının ne kadar sabır, dikkat ve el becerisi istediğini gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaçlarla Konuşan Usta: Tansel Işık” title_font_size=”13″]

    Peki, bu özel zanaatta sıradan bir odun parçası bir ustanın ellerinde nasıl bir sanat eserine dönüşür? Gelin, bunu Tansel Usta’dan dinleyelim. Onun için baston yapımı yalnızca bir zanaat değil; ruhunu kattığı, sabırla yoğrulmuş ve yıllara yayılan bir tutku. 1966 yılında Zonguldak Devrek’te doğan Tansel Işık, bastonculuk sanatını babası Fehmi Işık’tan öğrenmiş. Bugün kendi atölyesinde hem baston üretiyor hem de yeni ustalar yetiştiriyor. Zanaatına duyduğu saygı ve sorumluluğu ise şu sözüyle özetliyor: “Kendinizin satın almayacağı bir ürünü yapmayacaksınız.” 2021 yılında “Türkiye’nin Yaşayan İnsan Hazineleri” ünvanına layık görülen Tansel Usta’nın baston yapımının inceliklerini ve bu işe kattığı emeği anlattığı hikâyesini videodan izleyebilirsiniz.