Etiket: unesco

  • ZAMANIN İZ BIRAKTIĞI YER: KULA-SALİHLİ UNESCO KÜRESEL JEOPARKI

    Manisa’da yer alan Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı, Türkiye’nin UNESCO tarafından tescillenen ilk ve tek jeoparkı olma özelliğini taşıyor. Büyük bölümü Kula, bir kısmı ise Salihli ilçe sınırlarında bulunan bu özel alan, 2.320 kilometrekarelik geniş bir coğrafyaya yayılıyor. Yer kabuğunun geçmişine ışık tutan bu jeopark, lav akıntılarından peribacalarına, bazalt sütunlarından tarihî köylere kadar benzersiz bir jeolojik ve kültürel miras sunuyor. Yazımızda, Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı hakkındaki bilgileri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’nin Ege Bölgesi’nin doğu kesiminde yer alan Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı, paleozoik metamorfik kayaçlardan tarih öncesi volkanik patlamalara kadar 200 milyon yılı aşkın dünya tarihine ait kalıntılar barındırıyor. Jeopark; üç farklı ana bölgeden oluşuyor: Kula Volkanik Bölgesi, tektonik açıdan oldukça aktif bir yapı gösteren Gediz Grabeni ve Bozdağlar. Büyük bir lav platosu, lav mağaraları, bazalt sütunları; ayrıca fay hatları, yelpaze birikintileri ve deprem yapıları gibi pek çok jeomorfolojik oluşumu da içeren bu alan, Anadolu’nun jeolojik çeşitliliğini gözler önüne seriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Jeopark sınırları içinde, yükseklikleri 150 metreyi geçmeyen 80’in üzerinde volkan konisi bulunuyor. Ay yüzeyini andıran lav akıntıları, Gediz Nehri üzerinde yer alan Adala Volkanik Kanyonu ve Gediz Nehri’nin 25 metreden düştüğü Suuçtu Şelalesi gibi doğal güzelliklerin bulunduğu jeopark, Türkiye’nin en genç volkanik sahası olma özelliğini taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Antik Dönem’de yaşamış Amasya doğumlu ünlü coğrafyacı Strabon (MÖ 63- MS 24), “Coğrafya” adlı ansiklopedisinde Kula’ya, kömür karası bazalt kayaçlarından ötürü “Katakekaumene” yani “Yanık Ülke” ismini vermiş. Kaya mezarları, taş köprüler ve tarihî evler gibi önemli kültürel mirasların bulunduğu jeopark; tortul kayaçların su ve sıcaklık etkisiyle erimesi, aşınması, birikmesi ve taşınması sonucu oluşan karstik mağaralar ve kanyonlar gibi pek çok jeolojik oluşuma da ev sahipliği yapıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı, volkanik kökenli benzersiz bir jeolojik yapıya da sahiptir. Burgaz mevkiinde, Gediz Nehri’nin yukarı kesimlerinde; sıcaklık farkları, yağmur, rüzgâr ve erozyonun zamanla şekillendirdiği, peribacalarını andıran doğal oluşumlar görülür. Bu oluşumlar, Gediz Vadisi’nin içinde pastel tonların hâkim olduğu büyüleyici bir peyzaj ortaya çıkarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Jeopark sınırları içinde, Çakallar Volkanı yakınlarında yürüyen tarih öncesi insanların fosilleşmiş ayak izleri hâlâ korunuyor. Yaklaşık 20 dakikalık yürüyüş mesafesindeki bir kaya sığınağında yer alan Kanlıtaş kaya resminin, bu patlamayı tasvir ettiği düşünülüyor. Eğer varsayım doğruysa, bu resim dünyanın en eski volkanik patlama tasvirlerinden biri olma özelliğini taşımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kula’da, Roma Dönemi’ne ait antik hamamlar, sarnıçlar ve yer altı su şebekesiyle ünlü Kollyda (Gölde) köyü bulunuyor. Bölge, Osmanlı Dönemi’nin en iyi korunmuş örneklerinden olan üç binden fazla tescilli Kula konağına ev sahipliği yapıyor. Ayrıca Anadolu tasavvufunun mihenk taşlarından halk ozanı Yunus Emre ve hocası Tapduk Emre’nin türbeleri de bu topraklarda yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı, jeoturizm ve jeoeğitim faaliyetleriyle de yerel kalkınmayı destekliyor. Bölgede tematik yürüyüş parkurları, seyir terasları ve gözlem alanları yer alıyor. Lise ve üniversite öğrencileri, coğrafya ve yer bilimleri derslerini sahada uygulamalı olarak işliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Geçiş iklimi kuşağında yer alan Kula-Salihli UNESCO Küresel Jeoparkı sahası, aşırı sıcaklık farklarının yaşanmaması sayesinde yılın her döneminde ziyaret edilebiliyor. Kış aylarında daha sakin bir atmosfere bürünen bölge, volkanik oluşumların ve jeolojik mirasın yalın güzelliğini keşfetmek isteyenler için ideal bir kış rotası imkânı sunuyor. Bitki meraklıları için ilkbaharda âdeta bir botanik bahçesine dönüşen jeopark, sonbaharda ise uzun yürüyüşlerle doğal güzelliklerini deneyimlemek isteyenleri ağırlıyor.

  • AYNI KÖKTEN SESLER: TÜRK DİLİ AİLESİNİN YOLCULUĞU

    Türk dili ailesi, Avrasya bozkırlarından Anadolu’ya, oradan Sibirya’ya uzanan yaygın bir dil topluluğunu ifade eder. Türkiye Türkçesi, Kazakça, Türkmence gibi birçok lehçe aynı kökten beslenir; her biri farklı coğrafyalarda kendi ses rengini oluşturur. Bu geniş ailenin bilinen en eski yazılı kaynağı olan Orhun Yazıtları, Danimarkalı bilim insanı Wilhelm Thomsen tarafından 15 Aralık 1893’te çözümlenerek bilim dünyasına tanıtılır. UNESCO’nun 3 Kasım 2025 tarihinde düzenlenen 43. Genel Konferansı’nda alınan kararla 15 Aralık’ı “Dünya Türk Dili Ailesi Günü” olarak ilan etmesi ise bu ortak mirasın evrensel değerini vurgular. Türkçe bugün en çok konuşulan ilk 20 dil arasında yer alır ve dünyanın pek çok noktasında milyonlarca kişi bu ailenin farklı lehçeleriyle konuşur. Şimdi, dilimizin bu geniş ailesine yakından bakalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türkiye Türkçesi, Batı Türkçesinin üçüncü dönemini oluşturur. 1911’de Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının başlattığı Yeni Lisan Hareketi, konuşma dilini yazıya taşımayı ve Arapça-Farsça kalıpları sadeleştirmeyi hedeflemiştir. Amaç; taklitten uzak, millî bir edebiyat ortaya koymaktır. Bu çabaların ardından Dil Devrimi gelir; 1928’de Harf Devrimi, 1932’de Türk Dil Kurumu ile Türkçe sistemli şekilde ele alınır, sadeleşir ve günümüz yazı dilinin temellerini kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Azerbaycan’ın Türkleşmesi, Selçuklu ve İlhanlı dönemlerinde hız kazanır. Ancak bölgeye gelenlerden önce de yerli halkla kaynaşmış, Türkçe konuşan topluluklar vardır. O dönemde kullanılan lehçeye Azeri denir ve Fars etkisi taşır. Türkmenlerin gelişiyle Doğu ve Kıpçak boyları dillerine Oğuz unsurlarını da katarak günümüz Azerbaycan Türkçesinin temellerini atar. Bugün bu dil, kuzeyde Azerbaycan, güneyde İran Azerbaycan’ı ve Türkiye’nin kuzeydoğusunda konuşulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türkmen Türkçesi, Türk dilleri içinde güney-batı Oğuz grubuna aittir ve Türkmenistan nüfusunun büyük çoğunluğu tarafından konuşulur. Yaklaşık 30 diyalekt ve ağza sahiptir. Tarih boyunca Arap alfabesiyle yazılan Türkmen Türkçesi, 1928’de Latin alfabesine geçer. 1940’ta Kiril alfabesi kullanılır; bu alfabe, Rus alfabesine Türkmen Türkçesinin beş özel sesinin eklenmesiyle 38 harften oluşur. 1993’te ise 30 harften oluşan yeni Latin alfabesi kabul edilir ve günümüzde de kullanılmaya devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Özbek Türkçesi, Uygur Türkçesi ile Karluk grubuna dâhildir. Özbekistan, etnik çeşitlilik açısından zengindir; Kıpçak, Karluk ve Oğuz boylarının hemen her kolu burada yaşar. Bu durum, Özbek Türkçesinde büyük ana ağızlar ve küçük alt grupların oluşmasına yansır. Tarih boyunca yazı dili değişmiştir: 1930’a kadar Arap alfabesi, 1930-1940 arası Latin alfabesi, 1940’tan sonra Kiril alfabesi kullanılmıştır. 1995’te ise bağımsız Özbekistan’da Latin alfabesi kabul edilmiştir ancak geçiş süreci hâlâ devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kazak Türkçesi, Türk lehçelerinin Kıpçak grubuna girer ve Türkiye Türkçesi ile küçük farklılıklar taşır. Bu yakınlık, Kazakların Kıpçak boyları ile Türkiye Türklerini oluşturan Oğuz boylarının tarih boyunca komşu olarak yaşamış olmasından kaynaklanır. Kazak Türkçesi, kuzeydoğu, güney ve batı olmak üzere üç kola ayrılır; kuzeydoğu kolu çağdaş yazı dilinin temelini oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kırgızlar hakkında bilinen ilk tarihî bilgiler MÖ 201 yıllarına kadar uzanır. Eski Çin kaynaklarında Kırgızlar, kendi devlet yapısına ve güçlü ordusuna sahip en eski Türk boyu olarak geçer. Kırgız Türkçesi de bu tarihle beraber olarak şekillenmiştir. Dil, bir yandan Moğolca, Sarı Uygurca ve Güney Sibirya Türk dilleriyle, diğer yandan Kıpçak Türk dilleriyle yakın özellikler taşır. Bu nedenle Türkoloji tasniflerinde bazen Kıpçak grubu, bazen de Sibirya grubu içinde değerlendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tatar Türkçesi, Türk dilleri ailesinin Kıpçak koluna girer. Tarihî kaynaklarda 15. yüzyıldan itibaren yazılı olarak görülür. O dönemde yazı dili Çağatayca harflerle kaydedilir; halkın konuştuğu dilden farklıdır. 19. yüzyılda Tatarca, halkın anlayacağı biçimde geliştirilir. Kayyum Nasırî ve Şihabeddin Mercani gibi isimler, Tatarca’yı ders kitaplarına ve okullara taşır. Yazı dili, tarih boyunca değişim gösterir: 1923’e kadar Arap alfabesi, 1928-1939 arasında Latin alfabesi, 1939’dan itibaren ise Kiril kökenli alfabe kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    “Uygur” adına Türkçe yazılı kaynaklarda ilk kez Bilge Kağan Yazıtı’nda rastlanılır. Bugün Doğu Türkistan’da konuşulan Uygur Türkçesi, tarihsel olarak Çağatay edebî dilinin devamı kabul edilir. Urumçi merkezli bu lehçe, tarih boyunca farklı yazı sistemleriyle kullanılmıştır; Arap, Kiril ve Latin kökenli alfabeler dönemsel olarak yer değiştirirken günümüzde 32 harfli Uygur-Arap alfabesi yaygındır. Sözlü anlatı geleneği ve halk metinleriyle güçlü bir hafıza taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Sibirya coğrafyası, erken dönemlerden beri Türk topluluklarının yurt tuttuğu geniş bir alandır. Bu bölgenin kuzeydoğusunda yer alan Saha (Yakut) Cumhuriyeti’nde konuşulan dil, Türk dil ailesinin Sibirya kolunu temsil eder. Rus ve Batı literatüründe “Yakut” adıyla geçen halk, kendisini “Saha” olarak adlandırır. Köklü bir sözlü kültüre sahip olan bu lehçe, soğuk iklim koşullarının şekillendirdiği yaşam biçimini de dilin kelime haznesine yansıtır.

  • Ülkemizin Yetiştirdiği 8 İnsan Hazinesi

    Ülkemizin Yetiştirdiği 8 İnsan Hazinesi

    Usta-çırak ilişkisi içinde yetişmiş ve kendi ustalığını 10 yıldır sürdürüyor olmaları… Kendi alanlarında ender bulunan bilgiye sahip olmaları… Yaptıkları işe adanmışlıkları… Bu gibi ortak özelliklere sahip üstatlar “Somut Olmayan Kültürel Miraslar”ı yaşattıkları ve sonraki kuşaklara aktardıkları için “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak değer görüyorlar. Bu sayfamızda, UNESCO’nun Yaşayan İnsan Hazineleri listesine ülkemizden girmiş ve kimi hayata veda etmiş 8 değerli ismi ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hat ve Ebru Sanatının Büyük İsmi ” title_font_size=”13″]

    Fuat Başar, hocasından hat sanatı için icazet aldığında 20’li yaşlarında, ebru sanatı için icazet aldığında 30’lu yaşlarındaydı. Yıllar içinde onlarca sanatkâr yetiştiren ve dünyanın birçok yerinde 300’den fazla sergi açan 1953 doğumlu sanatçı 2009 yılında UNESCO listesine girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sazın ve Sözün Aşığı” title_font_size=”13″]

    Asıl adı Veli Aykut olan halk ozanımızın babası da Âşık Büryani’dir.  Aynı zamanda Alevi-Bektaşi dedesi olan 1962 doğumlu ozan, âşıklık ve zakirlik alanında yaptığı hizmetler nedeniyle 2010 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak ilan edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dünyanın Mavi Boncuk Ustası” title_font_size=”13″]

    Mahmut Sür, bu toprakların en renkli el sanatlarından olan nazar boncuğunu tam 43 yıldır İzmir’deki Nazarköy’de geleneksel yöntemlerle yapan bir usta… 3000 yıllık bir kültürün taşıyıcısı olarak 2012 yılında UNESCO’nun “Yaşayan İnsan Hazinesi” listesindeki yerini aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Süsleme Sanatının Zarif Hocası” title_font_size=”13″]

    Prof. Dr. Süheyl Ünver ile başladığı tezhip ve minyatür çalışmalarını 65 yıl sürdürmüş Cahide Keskiner bu alanda kuşaktan kuşağa kalacak kitaplar da üretti. 2015 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan edilen sanatçı 2018’in Kasım ayında aramızdan ayrıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anadolu’nun Müziği ” title_font_size=”13″]
    denizli

    Denizli’nin Gökçeyaka köyünde “Koca Usta” lakabıyla anılan Hayri Dev’in çobanlık yaparken çaldığı çam düdüğünün müziği 1992 yılında Fransız araştırmacıların kulağına kadar gitti ve bu buluşma, 2008 yılında Hayri Dev’in UNESCO listesine girmesiyle sonuçlandı. Koca Usta 2018 yılında hayata veda etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çininin Sırrını Çözmüş Sanatkâr” title_font_size=”13″]

    25 yaşında çini sanatıyla tanışan Mehmet Gürsoy, bu sanatla geçirdiği 43 yıl içinde çok sayıda eser üretmekle, sergi açmakla, öğrenci yetiştirmekle kalmadı çinide orijinal renkler de yarattı. 2009 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan edilen sanatkâr çininin memleketi Kütahya’da çalışmalarını sürdürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Taş İşlemeciliğinin Emektar Sanatçısı” title_font_size=”13″]

    1928 yılında Ahlat’ta dünyaya gelen Tahsin Kalender 17 yaşında başladığı taş ustalığını, okuldan çeşmeye, minareden değirmene, evden camiye 500’den fazla yapı inşa ederek zirveye taşıdı. Elleriyle şekillendirdiği taşlar 2012 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan edilmesinin en kıymetli araçları oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ahşap ve Sedefi Sabırla Buluşturan Derviş” title_font_size=”13″]

    Ürettiği eserleri en özel koleksiyonlarda, müzelerde, yurt içi ve dışı sergilerde görebileceğiniz Salih Balakbabalar UNESCO listesindeki yerini 2015 yılında aldı. 1950 doğumlu sedefkârımız öğretim görevlisi vasfıyla da ahşap ve sedef işçiliği için çok sayıda nitelikli insan yetiştirdi.

  • HUZUR ARAYAN GEZGİNLERİN ADRESİ SRİ LANKA

    Hint Okyanusu’nun incisi Sri Lanka, doğal güzellikleri, köklü tarihi ve huzur veren atmosferiyle görülmeye değer bir ada ülkesi. Altın kumlu plajları, yemyeşil çay tarlaları ve antik tapınakları ile her köşesinde başka bir güzellik saklı. Yazımızda UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki tarihî şehirlerinden tropikal adanın dört bir yanına yayılmış etkileyici mekânlarına kadar Sri Lanka’nın sunduğu tüm güzellikleri keşfedebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sigiriya Kalesi” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan ve Sri Lanka’nın en ikonik yerlerinden biri olan Sigiriya Kalesi, “Aslan Kayası” anlamına geliyor. Buraya çıkan yolun girişinde bulunan dev bir aslan heykelinden günümüze sadece devasa pençeleri kalmış olsa da ve bir zamanlar burayı ziyaret edenlerin aslan heykelinin içinden geçerek zirveye ulaştığı biliniyor. Yaklaşık 200 metre yüksekliğindeki bir kaya üzerine kurulu olan kale, bölgeyi tamamen kontrol eden stratejik bir noktada yer alıyor. Sigiriya’da 5. yüzyılda inşa edilen gelişmiş su mühendisliği sistemleri bulunuyor ve buradaki havuzlar, fıskiyeler ve sulama kanalları hâlâ çalışır durumda olarak günümüzde de işlevini yerine getiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Polonnaruwa Antik Kenti ” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Sri Lanka’nın eski başkentlerinden olan Polonnaruwa, bugün hâlâ ayakta kalan etkileyici tapınaklar, Budist heykeller ve özgün mimarisi ile ünlü antik bir kenttir. Granit kayaya oyulmuş dev Buddha heykelleri, Polonnaruwa’nın en ünlü yapıları arasında yer alıyor. Bir zamanlar yedi katlı olduğu düşünülen etkileyici bir yapı olan Kral Parakramabahu Sarayı’ndan günümüze sadece sağlam temelleri ve bazı duvar kalıntıları ulaşmış olsa da dönemin mimari ihtişamını gözler önüne sermeye yetiyor. 13. yüzyıldan sonra terk edilen ve ormanlarla kaplanan bu antik kent, 19. yüzyılda İngiliz kaşifler tarafından bulunarak gün yüzüne çıkarılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yala Ulusal Parkı” title_font_size=”13″]

    Sri Lanka’nın güneydoğusunda yer alan ve ülkenin en ünlü vahşi yaşam parklarından biri olan Yala Ulusal Parkı, dünyanın en yüksek leopar nüfusuna sahip bölgelerinden biri. Aynı zamanda fil sürüleri, timsahlar, çeşitli maymun türleri, egzotik kuş türleri ve zengin bitki örtüsüyle tam bir vahşi yaşam cenneti olan ulusal park; tropikal ormanları, uçsuz bucaksız çayırları, berrak suları ile ünlü gölleri ve Hint Okyanusu kıyısına kadar uzanan geniş düzlükleri ile doğa tutkunlarının safari turları düzenlediği yerlerin başında geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Peradeniya Kraliyet Botanik Bahçeleri” title_font_size=”13″]

    Peradeniya Kraliyet Botanik Bahçeleri, ülkenin en büyük ve en ünlü botanik bahçelerinden biridir. Bu muazzam bahçe, Sri Lanka’nın botanik zenginliklerini keşfetmek isteyen yerli ve yabancı turistler için önemli bir yer hâline gelmiştir. Çok geniş bir bitki çeşitliliğine sahiptir ve bu nedenle hem bilimsel araştırmalar hem de doğaseverler için özel bir alan olarak kabul edilir. Peradeniya, özellikle tropikal bitkiler, orman bitkileri, çiçekli bitkiler ve egzotik ağaçlar gibi pek çok farklı bitki türünü barındırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nuwara Eliya ve Çay Plantasyonları ” title_font_size=”13″]

    Nuwara Eliya, Sri Lanka’nın ortasında yer alan ve “Sri Lanka’nın İngiliz Bahçesi” olarak bilinen, ülkenin en yüksek ve en serin yerleşim yerlerinden biridir. Bu dağ kasabası, doğal güzellikleri, soğuk iklimi ve tarihî İngiliz yapıları ile dikkat çekiyor. Ülkenin çay üretiminin merkezlerinden biri olan bu bölgede, ziyaretçilere çay yapımının her aşamasını anlatan rehberli turlar düzenleniyor. Kasabanın merkezine yakın bir konumdaki Victoria Parkı, yürüyüş ve kuş gözlemi yapmak ve doğanın tadını çıkarmak isteyenlerin uğrak adreslerinden oluyor. Sandallarla turların düzenlendiği Gregory Gölü’ndeki İngiliz koloni döneminden kalma nostaljik birçok estetik yapı bu yolculuğa eşlik ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arugam Bay” title_font_size=”13″]

    Arugam Bay, Sri Lanka’nın doğu kıyısında yer alan, sörf tutkunlarının gözdesi olan bir tatil beldesidir. Altın renkli kumsalları, turkuaz denizi ve çevresindeki yemyeşil palmiyeleri ile dikkat çeken Arugam Bay’in bir diğer özelliği ise etkileyici gün batımı oluyor. Sörf dersleri veren yerel okullar sayesinde her sene binlerce ziyaretçi ağırlayan Arugam Bay’e yakın olan Pottuvil Lagünü’nde timsahlar, kuşlar ve diğer vahşi yaşamı gözlemlemek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anuradhapura Antik Kenti ” title_font_size=”13″]

    Anuradhapura, Sri Lanka’nın kuzey merkezine yakın bir antik şehir olup, ülkenin en önemli tarihî ve kültürel bölgelerinden biridir. Budizm’in Sri Lanka’daki ilk önemli merkezi olarak kabul edilir ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alır. Sri Maha Bodhi Ağacı, Anuradhapura’da bulunan ve Budizm’in önemli sembollerinden biri olan, dünyanın en eski ağaçlarından biridir. Bu ağaç, Siddhartha Gautama’nın (Buddha) aydınlanmayı bulduğu ağaçtan alınan bir dal ile dikilmiştir ve Sri Lanka’daki Budistlerin hac yerlerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Jetavaranamaya Stupa” title_font_size=”13″]

    Jetavaranamaya Stupa, Anuradhapura’da yer alan ve Budizm açısından büyük öneme sahip olan devasa bir yapıdır. Jetavaranamaya Stupa, Buddha’nın kalıntıları ve bazı kutsal emanetlerin saklandığı bir yer olarak kabul edilir. Dünyanın en büyük tuğla yapılarından biri olan bu yapı, antik Sri Lanka’nın mühendislik ve mimari başarısını simgeler. 70 metreye kadar yükselen bu devasa yapı sadece Sri Lanka’nın değil, dünyanın da en büyük antik tuğla yapılarından birdir. Zaman içinde pek çok doğal felaketten ve savaşlardan etkilenmiş olsa da bölgedeki arkeologlar ve restorasyon ekipleri tarafından yapının orijinal hâli mümkün olduğunca korunmuş ve günümüze ulaşmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kolombo” title_font_size=”13″]

    Kolombo, Sri Lanka’nın en büyük şehri ve başkentidir. Ülkenin batı kıyısında, Hint Okyanusu’na kıyısı olan bu hareketli şehir, modern yaşam ile sömürge döneminden kalma mimariyi ve kültürel çeşitliliği harmanlayan bir yapıya sahiptir. Yüzyıllar boyunca Portekiz, Hollanda ve İngilizler tarafından yönetildiği için, mimarisinde ve kültürel dokusunda bu etkileri görmek mümkündür. Şehirde lüks alışveriş merkezlerinden sokak pazarlarına, gökdelenlerden tarihî tapınaklara kadar geniş bir çeşitlilik vardır.

  • DÖRT GELENEKSEL DEĞERİMİZ UNESCO LİSTESİNDE

    Sözlü gelenek ve anlatılar, geleneksel danslar, müzikler, el sanatları, yemek pişirme gelenekleri gibi somut olmayan kültürel değerleri korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla “UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi”, 2003’ten beri her ülkeden farklı değerleri listesine ekliyor. 2023’te ülkemizden dört geleneksel kültür değerimiz bu listeye eklendi. Detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sedef Kakma İşlemeciliği” title_font_size=”13″]

    Sedef, istiridyelerin içerisindeki inciyi korumak için kabuklarında oluşan parlak, pürüzsüz ve beyaz renkli katmandan elde edilir. Fosforik özelliğe sahip parıltılı bir madde olan sedefin ahşap üzerine el emeği ile işlenmesiyle ortaya çıkan eserler ülkemizin değerlerinden. Bu geleneksel sanatın kökenleri Çin’e dayansa da Orta Asya Türkleri ile Anadolu’ya geldikten sonra önemli zanaatkârların ellerinden çıkan eserler sayesinde Türk-İslam sanatının sembolü olmuştur. Anadolu’da ahşabı oyarak eserler üreten Selçuklular bu mirası Osmanlı kültürüne sonrasında da bizlere miras bırakmıştır. 15. yüzyılda Topkapı Sarayı’nda sedef atölyesi kurulduğu ve burada sedefçilik öğretildiği kaydedilir. Edirne’deki II. Bayezid Camii ile III. Murad’ın Ayasofya’daki türbesinin kapı kanatları, Sultanahmet Camii’nin pencere ve tüm kapılarının kanatları, Balıkesir’deki Zağnos Paşa Camii’nin kapı kanatları mimari yapılarda kullanılan sedef işçiliğinin en görkemli örneklerini oluşturmaktadır. Ustalık, sabır ve marangozluk bilgisi isteyen bu sanatı icra edenlere sedefkâr veya sedefçi, sedef kakma sanatına ise sedefkâri denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tezhip Sanatı ” title_font_size=”13″]

    Kelime anlamı “altınla süslemek” olan tezhip sanatı, 18 ve 22 ayar ezilmiş altın ve çeşitli renklerle kitap, levha, ferman gibi eserlerin süslenmesidir. İslam dünyasında yaygın olan tezhip sanatı, Osmanlı’da en parlak dönemine ulaşmış; Türk kültürü ile harmanlandıktan sonra en özgün ve en güzel eserlerini üretmiştir. Sabır ve özen gerektiren tezhip sanatında ince fırçalar kullanılır. Altın ve diğer renkli boyalarla çeşitli motifler çizilerek hazırlanan Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere özel yazma kitaplar ve fermanlar padişahlara, devlet büyüklerine, önemli isimlere ve tanınmış kişilere hediye olarak sunulmuştur. Tezhip en çok Kur’an-ı Kerimlerin ilk ve son sayfalarında, surelerin girişlerinde kullanılır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ayetleri ayırmak için nokta yerine geçen küçük yıldız ve çiçek biçimindeki motifler de tezhiple yapılır. Bazen de kitapların sayfa kenarları ile köşelerinde, şiir kitaplarında mısra ya da beyit aralarında tezhip görülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İftar ve İftar Gelenekleri ” title_font_size=”13″]

    Ramazan aylarında oruçlu geçen günün sonunda kurulan sofralar ülkemizin olduğu kadar tüm Müslümanların geleneksel değerlerinden biri. İftar geleneğinin tarihi İslamiyet’in başlangıcı ile başlar. Akşam ezanının okunmasıyla dualar edilir ve sonra sevdikleri ile bir araya gelen aile üyeleri ve komşular genellikle hurma, zeytin veya su ile orucunu açar. İftar sofrasında bir araya gelinerek yenilen yemek sofrası hoşgörü ve kardeşlik duygularının gelişmesine katkıda bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mey/Balaban Zanaatkârlığı ” title_font_size=”13″]

    Mey, diğer ismiyle balaban, ülkemizde yüzyıllardır çalınan bir müzik aletidir. Mey; gövde, kamış ve kıskaç olmak üzere üç bölümden oluşur. Gövde kısmının üst tarafında yedi, arka tarafında ise bir delik vardır. Gövdesinin ağız kısmında geniş ve çift taraflı kamış bulunan mey üretiminde erik, kayısı, akasya, ceviz, dut ve gül gibi farklı iklim koşullarında yetişen ağaçlar kullanılır. Bu sebeple de mey üreten zanaatkârların iyi derecede bitki, ağaç ve iklim bilgisine sahip olması gerekir. Meye karakteristik sesi veren kısmı ise su kamışından üretilmektedir. Meyin ülkemizin belleğinde ve kültürel kimliğinde önemli bir yeri vardır. Âşıklık geleneğinde de çalgı olarak kullanılan mey, geleneksel sohbet toplantılarında, nişan ve evlilik gibi törenlerde ve çeşitli bayram etkinliklerinde icra edilir. Mey aynı zamanda Türk halk müziğinin de bir parçasıdır. Meyi üretmek ya da icra etmek hem aile üyeleri arasında hem de usta-çırak ilişkisiyle gelecek kuşaklara aktarılır.

  • TAŞA İŞLENMİŞ EŞSİZ ŞAHESER DİVRİĞİ ULU CAMİİ VE DARÜŞŞİFASI

    Anadolu’nun kalbinde, Sivas’ın Divriği ilçesinde yükselen Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, yalnızca bir ibadethane değil; taşın dile geldiği bir sanat eseri olarak yüzyıllardır ayakta duruyor. 13. yüzyıl Selçuklu taş işçiliğinin en göz kamaştırıcı örneklerinden biri olan bu yapı, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almasıyla sahip olduğu kültürel mirasın evrensel değerini simgeliyor. Kapılarındaki olağanüstü taş işçiliğiyle görenleri kendine hayran bırakan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası hakkındaki detaylar yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, 1228-1229 yıllarında, Selçuklu Devleti’ne bağlı Mengücek Beyliği Dönemi’nde, Süleyman Şah’ın oğlu Ahmed Şah ile eşi Melike Turan Melek tarafından inşa ettirilmiştir. Caminin mimarı, dönemin ünlü taş ustası Ahlatlı Hürrem Şah’tır. Hürrem Şah, yapının hem mühendislik hem de estetik detaylarında sergilediği üstün ustalıkla yalnızca Anadolu’ya değil, dünya mimarlık tarihine de adını kazımıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İslam mimarisinin bu başyapıtı, iki kubbeli türbeye sahip bir cami ile ona bitişik bir darüşşifadan (hastane) oluşmaktadır. Caminin en dikkat çekici yanı, dört farklı giriş kapısındaki taş oymalarının benzersiz detaylarıdır. Kapılarda yer alan geometrik desenler, bitkisel motifler ve sembolik figürler, sanat tarihçileri tarafından “taş işçiliğinde bir rüya” olarak nitelendirilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, dıştan sade bir mimari görünüme sahiptir; ancak Darüşşifa Taç Kapısı, Cami Kuzey Taç Kapısı, Cami Batı Taç Kapısı ve Şah Mahfili Taç Kapısı’nın her biri, birbirinden farklı ve göz kamaştırıcı bezemeleriyle birer mimarlık ve mühendislik harikasıdır. Kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen plana sahip olan cami, tamamen kesme taşlarla inşa edilmiştir. Her bir kapı, ışık ve gölge oyunları sayesinde günün farklı saatlerinde değişen görünüme bürünür. Bu dinamik estetik, yapının mimari zekâsını gözler önüne sererken, sanatın doğayla nasıl uyum içinde olabileceğini de ortaya koyar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ahlatlı Hürrem Şah önderliğinde Ahlatlı ve Tiflisli ustaların ellerinden çıkan taş işçiliğinin en nadide ve en ince örneklerini teşkil eden bu motiflerin dünyada eşi benzeri yoktur. Caminin iç mekânı ise kapılarına kıyasla daha sade bir tasarıma sahiptir. Bu sadelik, ibadet edenlerin dikkatinin dağılmaması ve huzurun bozulmaması amacıyla özellikle tercih edilmiştir. İç mekân, sekizgen sütunları birbirine bağlayan çift yönlü sivri kemerlerle 25 birime ayrılmıştır. Mihrap önündeki bölüm geniş tutulmuş, orta kısmı yuvarlak kubbelerle kaplanmıştır. Diğer alanlarda ise yıldız, artı işareti ve bileşik tonozlar gibi farklı formlarda tonozlar kullanılarak yapıya estetik çeşitlilik kazandırılmıştır. Bu tasarımlar hem işlevsel hem de görsel açıdan mekânın huzurlu ve sade atmosferini desteklemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Divriği Ulu Camii’yi farklı ve özgün kılan bir diğer özellik ise, uzaktan bakıldığında simetrik gibi görünen; ancak yakından incelendiğinde asimetrik olduğu anlaşılan bezemelerdeki on binlerce motifin hiçbir zaman birbirini tekrar etmemesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Camiye bitişik olarak inşa edilen iki katlı darüşşifa, hastaların su sesiyle şifa bulduğu, çağının ötesinde bir sağlık merkezidir. Dönemin tıp merkezi olarak hizmet veren bu yapı, giriş kapısındaki zarif işlemeler ve figürlerle yalnızca dönemin sanat anlayışını yansıtmakla kalmaz; aynı zamanda mekânın şifa veren ruhunu da gözler önüne serer. Taşın âdeta bir dantel gibi işlendiği Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’ndaki bu barok mimari üslubun, Türk ve İslam sanatında bir benzeri daha yoktur. Taç kapılarda olduğu gibi, cami içindeki her sütun, sütun kaidesi, sütun başlığı ve kubbe içi tavan süslemeleri de farklı üslup ve bezeme örneklerini sergiler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı Dönemi’nin ünlü seyyahı Evliya Çelebi, gezileri sırasında ziyaret ettiği Divriği Ulu Camii’nin eşsiz ihtişamını şu sözlerle dile getirmiştir: “Methinde diller kısır, kalem kırıktır.” Yani Evliya Çelebi için Divriği Ulu Camii’nin görkemini övmeye kalkışan diller yetersiz kalır, sözcükler bu yapının güzelliğini anlatmaya yetmez; yazıya dökmek isteyenin kalemi acizdir, ne yazarsa yazsın bu ihtişamı aktaramaz. 1985 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Türkiye’de UNESCO tarafından koruma altına alınan ilk eser olma özelliğini taşıyor. Görenleri kendine hayran bırakan bu sıra dışı Selçuklu eseri, “Anadolu’nun El Hamrası” olarak da anılmaktadır.

  • GÜLDÜRÜRKEN DÜŞÜNDÜREN MEDDAHLIK GELENEĞİ

    Meddahlık, taklit ve canlandırmalarla dinleyiciyi hem eğlendirmek hem düşündürmek amacıyla doğaçlama hikâye anlatma sanatı olarak tanımlanır. 2008’de UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan meddahlık geleneğini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Meddahlık, Türk tiyatro geleneğinin en eski türlerinden biridir. Kökeni hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte meddahlığın Türk kültürüne İran ve Orta Asya’dan geldiği tahmin edilmektedir. “Meddah” kelimesi Arapça kökenlidir ve çok öven (kişi), methedici anlamına gelir. Osmanlı’dan günümüze meddahlar sanatlarını saray ve köşklerde, sünnet düğünlerinde, kahvehane ya da meydan gibi halkın kalabalık olduğu yerlerde icra etmiş ve kültürümüzün önemli bir parçası haline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Başarılı bir meddah, iyi bir taklit yeteneğine, güzel bir diksiyona sahiptir; seyredenleri güldürmeyi ve anlattığı hikâyelerden kıssadan hisse çıkarılmasını amaçlar. Türk sahne sanatlarında tek kişilik gösteriler yapan meddahlar hikâye anlatırken olayın içindeki bu kişilerin taklitlerini de yapar; performansları sırasında müzik kullanır ve bazıları sahneye enstrümanlarıyla çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Meddahlık geleneği, meddahların konuşma yeteneklerine ve seyirciyle kurdukları iletişime dayanır. Halk dili diyebileceğimiz konuşma dilini kullanan meddahlar hikâyelerini anlatmak için dinleyicilerden daha yüksek bir yerdeki sandalyesine oturur; eline uzun bir baston alır, omzuna da büyükçe bir mendil koyar. Mendili değişik tiplerdeki kişilerin kıyafetini taklit etmek veya ağzını kapatarak hikâyelerinde bahsi geçen kişileri canlandırmak için kullanır. Sopadan ise oyunu başlatmak, seyirciyi susturmak, saz, süpürge, tüfek, at gibi ögeleri seyircilere aktarabilmek için yararlanır. Ardından ses ve şive taklitlerine dayalı hikâyesini anlatmaya başlar. Genellikle halkın günlük hayattaki olaylar ve sorunları hakkında hiciv tarzda, iğneleyici ve mizahi bir üslup kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Meddah, performansının sonunda anlattığı hikâyeden çıkarılacak dersi vurgular ve “Bu kıssadır bir mecmua kenarına kaydolunmuş, biz de gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola, inşallah gelecek sefere daha güzel bir hikâye söyleriz.” diye sözünü bitirir; gelecek hikâyenin adını, anlatılacağı yeri ve zamanını söyleyerek gösterisine son verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda meddahlık geleneğine bir de kavuk eklenir. Dönemin ünlü komedyenlerinden Abdürrezzak Efendi’nin bütün oyunlarını izlemiş, bütün rollerini ezberlemiş, yetenekli bir genç olan Hasan Efendi ilk kavuk sahibi meddahtır. Orta oyunundaki Kavuklu’ya benzer bir tiplemeyi canlandıran ve saçı olmadığı için “Kel” lakabıyla anılan Hasan Efendi, ilk kez “Küçük İsmail’in Kumpanyası”nda sahneye çıkar, daha sonra Agâh Efendi ile Hayalhâne-i Kumpanya adlı tiyatroyu kurar. Güldüren oyunculuğuyla şöhretlenip “Komik-i Şehir” ünvanını alan Kel Hasan Efendi, meddahlık geleneğinin önemli bir parçası olan kavuğu, güldürü geleneğinin devamını sağlayacak olan öğrencisi İsmail Dümbüllü’ye bir nişane olarak teslim eder. Senelerce meddahlık geleneğini sürdüren İsmail Dümbüllü, devraldığı kavuğu ünlü oyuncumuz Münir Özkul‘a verir. Ustasından emanet aldığı kavuğu 21 yıl taşıyan Özkul da kavuğu ünlü tiyatro sanatçımız Ferhan Şensoy’a devreder. 38 yaşında Kel Hasan Efendi’nin kavuğuna erişen Şensoy da 27 yılın ardından bu sembolik emaneti 2016’da ünlü tiyatro sanatçımız Rasim Öztekin’e bırakır. Kavuğu 4 yıl taşıyan Rasim Öztekin, yaşadığı sağlık sorunlarının ardından “Oynayamayacaksam kavuğun bende olmasının bir anlamı yok.” sözleriyle ölümünden 6 ay önce tiyatro sanatçısı Şevket Çoruh’a devreder.

  • TEK BİR KAYA PARÇASINDAN OYULARAK İNŞA EDİLEN KAİLASA TAPINAĞI

    Kailasanatha ya da Kailash olarak da bilinen Kailasa Tapınağı, Batı Hindistan’ın Maharaştra eyaletindeki Ellora Mağaraları’nda bulunuyor. Tek bir kaya parçasından oyularak inşa edilen bu başyapıt, UNESCO tarafından 1983’te Dünya Mirası Listesi’ne eklenmiştir. Mimari yönü, ince işçiliği ve heykelleri ile antik tapınak hakkında ilginç detaylar yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “16 Numaralı Mağara” olarak adlandırılan tapınak, Rashtrakuta kralı I. Krishna tarafından M.S. 756-773 yılları arasında yaptırılıyor ve adını Hint Tanrısı Şiva’nın Himalayalar’daki yerleşim yeri olan Kailasa Dağı’ndan alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ellora Mağaraları toplam 34 mağaradan oluşuyor ve bu mağaralar Budist, Hindu ve Güney Asya kökenli Jain inançlarının tapınaklarına ev sahipliği yapıyor. Kailasa Tapınağı ise bu mağaraların en büyük ve en görkemli olanı. Sadece Hindistan’ın değil, dünyanın en büyük monolitik sanat eseri olarak kabul ediliyor. Monolitik, mimaride birbiriyle bağlantılı olan tek parça yapılar için kullanılan bir terim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dış cephesinde çeşitli Hindu mitolojisine ait görsellerin bulunduğu tapınak sadece keski ve çekiç ile yukarıdan aşağıya doğru oyularak inşa ediliyor. İnşası için yüz binlerce ton taşın nasıl çıkarıldığı bugün bile çözülememiş bir gizem ve tartışma konusu olarak bilinmezliğini koruyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Üç katlı Kailasa Tapınağı, Atina’daki ünlü Athena Parthenos Tapınağı’ndan 1,5 kat daha yüksek ve iki katı büyüklükte bir alanı kaplıyor; bu rakam, Kailasa’yı dünyanın en büyük antik tapınağı yapıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kailasa Tapınağı, heykelleriyle de dikkat çekiyor. Bahçenin tam ortasında Hindu dinince kutsal sayılan Şiva’nın ineği “Nandi”nin bir heykeli bulunuyor. Tapınağın zeminindeki fil heykelleri ise öyle bir alana oyulmuş ki tapınak sanki bu hayvanların sırtından yükseliyormuş izlenimi veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kailasa’nın eşsiz yapısıyla ilgili bir başka ilginç bilgi, tapınaktaki bazı tören salonlarının tavanındaki tersten yontulan lotus çiçekleri… Ayrıca, tapınakta bulunan bazı deliklerin ve dar geçitlerin varlığı da oldukça ilginç. Bu alanları inşa etmek için o dönemde boylarının yaklaşık 1 metre olduğu düşünülen zanaatkârların çalıştırıldığı tahmin ediliyor çünkü dar geçitlere ancak bu boydaki insanların sığabileceği belirtiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Usta ellerden çıkan yapının inşasında hata yapma olasılığı yok çünkü kaya parçaları kesildikten veya oyulduktan sonra ekstra taş veya kaya parçası ekleyerek değiştirme olanağı bulunmuyor. Çok dikkatli ve özenli bir şekilde yapıldığı her halinden belli olan tapınağın iç mekânlardaki karanlık bölgelerinde çalışabilmek için karmaşık ayna sistemleriyle güneş ışınları içeriye yansıtılmış. Çok derinlerde olup da ışığın hiç ulaşamadığı yerlerde içgörü sahibi ustaların çalıştırıldığı belirtiliyor.

  • UNESCO’nun Yaşayan Miras Listesine Giren 14 Kültür Değerimiz

    UNESCO’nun Yaşayan Miras Listesine Giren 14 Kültür Değerimiz

    UNESCO yani Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim Kültür Kurumu, dünyanın dört bir yanındaki kültürel miras değerlerini araştırır ve korunması gerektiğine kanaat getirdiklerini her sene güncellenen UNESCO Yaşayan Miras Listesi’ne dahil eder. Kültürel miras, atalarımızdan miras aldığımız ve nesilden nesile aktarılan sözlü gelenekler, gösteri sanatları, ritüeller, şölenler, toplumsal uygulamalar, doğa ve evrenle ilgili uygulamalar veya el sanatları üretmek için kullanılan beceriler gibi gelenekleri veya yaşayan ifadeleri kapsar. Türkiye zengin kültürel mirasıyla bu listede önemli bir yer tutar ve bizleri gururlandırır. UNESCO Yaşayan Miras Listesi’ne giren 14 değerimizi sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Meddahlık Geleneği” title_font_size=”13″]
    türk halk gelenekleri

    Halkın toplandığı yerlerde bir hikayeyi canlandırarak anlatan kişiye meddah denir. Meddah anlattığı hikayedeki tüm karakterleri ses tonu, jest ve mimiklerle canlandırır. Bu hikayeler, konusunu masallar, destanlar ve efsanelerden alır, böylece sözlü edebiyat geleneğine mükemmel bir örnek oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mevlevi Sema Töreni” title_font_size=”13″]

    Mevlevî Semâ Töreni, Allah’a ulaşma yolunun derecelerini sembolize eden, içinde dini öğe ve temalar barındıran, ayrıntılı kural ve niteliklere sahip tasavvufî bir törendir. Tören, ilahilerle başlar ve semazenlerin gösterisi ile son bulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karagöz ve Hacivat” title_font_size=”13″]
    unesco yaşayan miras listesi

    Karagöz ve Hacivat, Türkiye’ye has, taklide ve karşılıklı konuşmaya dayanan bir gölge oyunudur. Karagöz oynatıcısına kurgusal ya da hayalbaz denir. Karagöz, özellikle Ramazan’da ve sünnet düğünlerinde oynatılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nevruz” title_font_size=”13″]
    ateşten atlamak

    Kuzey Yarım Küre’de ekinoksun yaşandığı yani baharın başladığı gün olan Nevruz’un 2. yüzyıldan beri kutlandığı düşünülmektedir. Sadece Türkiye’de değil, diğer Türk Cumhuriyetleri’nde de önemli bir kültürel değer olan Nevruz gününde baharın başlaması büyük şenlikler eşliğinde kutlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geleneksel Sohbet Toplantıları” title_font_size=”13″]

    Halk kültürünün önemli bir parçası olan geleneksel sohbet toplantılarında, müzik, sohbet ve edebiyat bir araya gelir. Sözlü edebiyatın müzikle birleştiği bu kültürel zenginliğin en güzel örneklerinden biri Şanlıurfa’dan Sıra Geceleri’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kırkpınar Yağlı Güreşleri” title_font_size=”13″]

    Her sene Haziran ayının sonunda Edirne’de düzenlenen Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nde pehlivanlar er meydanına çıkar ve başpehlivan olmak için güreşirler. Güreş sporunun sadece Türkiye’de görülen bir örneği olan Kırkpınar Yağlı Güreşleri yerli yabancı sporseverlerin ilgisini çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geleneksel Tören Keşkeği” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da özellikle düğünlerde ve törenlerde yapılan keşkek et ve yarma buğday ile hazırlanan geleneksel bir Türk yemeğidir. Keşkeğin bir ritüeli andıran yapımı neredeyse iki gün sürer, bu geleneksel lezzetin hazırlanmasına ailenin erkekleri de katkıda bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mesir Macunu Festivali” title_font_size=”13″]

    41 çeşit baharat ve şifalı ottan oluşan mesir macunu ilk kez Yavuz Sultan Selim’in eşi Ayşe Hafsa Sultan hastalandığında ünlü hekim Merkez Efendi tarafından kullanılmıştır. Günümüzde her sene 21-24 Mart tarihleri arasında Manisa’da kutlanan Mesir Macunu Festivali’nde halka mesir macunu dağıtılır, halk oyunları oynanır ve Ayşe Hafsa Sultan’ın iyileşmesi canlandırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk Kahvesi ” title_font_size=”13″]

    Türk kahvesi, Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri Türk kültüründe önemli bir yere sahiptir. Pişirilmesi ve sunumu ile diğer kahve çeşitlerinden ayrılan Türk kahvesi özellikle bayram günleri ve kız isteme ritüeli ile özdeşleşmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ebru: Türk Kağıt Süsleme Sanatı” title_font_size=”13″]

    Ebru sanatı, kitreyle yoğunlaştırılmış suyun üstünde, özel hazırlanmış boya ve fırçalarla oluşturulan desenlerin kâğıt üzerine geçirilmesi yoluyla yapılan bir süsleme sanatıdır. Ebru sanatının köklerinin 9. yüzyıla dek uzandığı düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çini Sanatı” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Tarihi ilk Müslüman Türk devletlerinden Karahanlılara dayanan çini sanatı, genellikle mimari eserlerin, cami, köşk, saray, çeşme, türbe gibi yapıların iç ve dış süslemelerinde kullanılan bir süsleme sanatıdır. Vazo, tabak, sürahi ve çeşitli kap kacaklara işlenen motifler ve renklendirmeler ile oluşan çini eserleri ise iç dekorasyonda kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Âşıklık Geleneği” title_font_size=”13″]
    unesco yaşayan miras listesi

    Âşıklık geleneği, edebiyat ve müziğin bir araya geldiği özgün bir Türk geleneğidir. Halkın ileri gelenleri olan âşıklar sadece bilgileri ile değil doğruyu ve güzeli hissetme özellikleriyle de saygı görürler. Saz eşliğinde okunan şiirler, cönk denilen defterlerde toplanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Semah ” title_font_size=”13″]

    Alevi ve Bektaşi geleneğinde semah, Cem’in belli bir aşamasında zakirlerin çaldığı ezgiler eşliğinde yapılan dinsel bir törendir. Semah dönmek, Cem ayini içinde yapılan 12 hizmetten biridir ve hem kadınların hem de erkeklerin katıldığı, ayinin önemli bir parçasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İnce Ekmek Yapımı ve Paylaşımı Geleneği” title_font_size=”13″]

    İnce ekmek çeşitlerinin yapımı Azerbaycan, İran, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye’de yaşayan halklar arasında yaygın bir gelenektir. Oklava ile açılan yufka, lavaş, katırma ve jupka gibi ince ekmekler imece yöntemiyle hazırlanır, uzun süre dayanması için sac üzerinde pişirilir ve herkese dağıtılır. İnce ekmek yapımı toplumsal dayanışmanın mükemmel bir ifadesidir.