Etiket: türk kültürü

  • Türk Kültüründen 10 İlginç Detay II

    Türk Kültüründen 10 İlginç Detay II

    Sadece bizim değil bir arada yaşayan bütün toplumların ortak bir paydada buluştuğu âdetleri, gelenek ve görenekleri bulunur. O âdetlerden kimileri yaşasın diye uğraşılır kimileri de zamanın ruhuyla uyuşmadığından tarihin nostaljik sayfalarına uğurlanır. Hatırlayacaksınız çocukluğumuzda yaşadığımız ya da hâlâ karşılaşmakta olduğumuz âdetlerimiz için daha önce bir seri hazırlamıştık, şimdi sıra ikincisinde…

    türk kültürü, gelenek, görenek
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Lokma dağıtırken dua toplamak…” title_font_size=”13″]

    Nazardan korunmak ya da gelen bir musibeti def etmek için… Başı sokacak bir ev veya ayağı yerden kesecek bir araba alındığında… Kâh bir kandil kâh bir arife günü… Ve bunlar gibi daha birçok sebeple, mayalı hamuru kızgın yağa kaşık kaşık dökerek lokma yapmak, ardından “hayırlara vesile olsun” diyerek kapı kapı dağıtmak ne güzel bir âdettir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”En hüzünlü gelenek bu olsa gerek…” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun en eski âdetlerinden biridir; vefatın 7, 40 ve 52’inci günlerinde helva dağıtmak… Hatta “hayır işleme” geleneğinin en hüzünlü olanı budur belki de çünkü insanlar kısa süre önce bir yakınını kaybetmiştir. Kaybedilen kişi adına yapılan o helva kavrulurken ve dağıtılırken katkıda bulunmaksa işlenen hayra ve çekilen acıya ortak olmak demektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bohça bahane muhabbet şahane…” title_font_size=”13″]

    Kız ve oğlan birbirini sevdi, kız ailesinden istendi, baba “olur”u verdi ve nihayet sıra nişana geldi. Neyse ki eskiden olduğu gibi gelin bohçası adına damadın belini bükecek uzun uzun listeler, yapılması zor istekler devri çoktandır bitti. Geceliğinden terliğine, parfümünden makyaj setine ince ince bohça düzme âdeti, günümüzde, akrabalar arasında muhabbeti artırmak için yapılır hâle geldi.

    türk kültürü, gelenek, görenek
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gelen misafir evinde hissetsin diye her şeyi yapmak…” title_font_size=”13″]

    Daha kapı çaldığı an annemizin seslenişiyle başlar heyecan dalgası: “Geldileeer!” Ve ikram üstüne ikram, ısrar üstüne ısrarla devam eder bu ilgi:

    • Aman efendim kimler gelmiş!
    • Yemezsen darılırım.
    • İçmezsen hatırım kalır.
    • Ateş almaya mı geldin biraz daha otur.
    • Nereye yahu, yatıya kalın.
    • Olmaz vallahi göndermem.

    Anlayacağınız, “misafirperver Türkler” ifadesiyle dünyaya boşuna nam salmadık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İnce bardakta içilmeyen çay çay mıdır?” title_font_size=”13″]

    Sapsız, ayaksız, kulpsuz olarak tarif edebileceğimiz bardak türü ilk kez 1900’lu yıllarda Beykoz’da kurulan cam fabrikasında üretilmiş. Zamanla ince belli formunu alan bu bardak halkımızın gönlünde öyle bir yer edinmiş ki onunla içilmeyen çaya çay bile denmemiş. Yeni nesil, her türlü içecekte kupayı tercih ededursun, bir tiryaki için avcunun içinde olup da yüreğine kadar ısıtan hâliyle ince belli bardağın yerini hiçbir şey tutamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kuru kuru altın günü mü olurmuş!” title_font_size=”13″]

    Annelerimizin konu komşu toplaşıp her hafta ya da her ay birinin evinde buluştuğu, belirlenen para ya da çeyrek altının evine gidilen kişi için toplandığı gündür altın günü. Aslına bakarsanız bugünün olmazsa olmazları para ya da altın değil, ertesi gün de evin dolabında kalıp çoluk çocuğu sevindirecek kekler, börekler, kurabiyelerdir ki bunların da başında kısır gelir.

    türk kültürü, gelenek, görenek
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kazasız belasız gidip gelesiniz diye…” title_font_size=”13″]

    Bir süreliğine evinden, mahallesinden, köyünden, memleketinden uzağa gidenin arkasından, gözden kaybolmadan önce su dökmek “kazasız belasız gidip gel” demenin eyleme dökülmüş halidir. O su bazen unutulduğu için koşa koşa alınıp gelinir, bazen vaktinden önce döküldüğü için kişinin ya da arabanın ıslanma nedenidir ama bir tas suyu yola boca ederken zihinlerden geçen, “su gibi akarcasına, bir an önce git bir an önce gel” cümlesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kem göze şiş değil nazar boncuğu…” title_font_size=”13″]

    Göz şeklini andıracak biçimde tasarlanan mavi mavi nazar boncuklarının, canlı cansız her şey ve herkes için koruyucu olduğuna inanıp bir yerlerine iliştirmek annelerimizin en sevdiği adetlerden biridir. Nazar boncuğu bulundurmak kem gözden, diğer adıyla nazardan, yani baktığı şeyin başına kötü olaylar getirdiğine inanılan bakıştan korunmanın geleneğimizdeki en sanatsal yollarından biridir.

    türk kültürü, gelenek, görenek
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dantel ya da nakış yeter ki örtüsü olsun…” title_font_size=”13″]

    Tükenmekte olan geleneklerimizden biri; evdeki her eşya için boyutuna göre bir örtü üretmek. Buradaki amaç eşyayı örtünün altına saklamak değil, örtüyle birlikte daha da değerli hâle getirmek olmalı. Siz bakmayın başlıkta dantel ya da nakış fark etmez dediğimize… Anneannelerimize göre en kıymetlisi her zaman için ince ince ilmek ilmek örülmüş dantellerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sokakları köpük içinde bırakan âdet…” title_font_size=”13″]

    Neyse ki halı yıkama makinaları çıktı da annelerimiz, teyzelerimiz halı yıkamanın daha az tantanalı ve tabii ki daha az yorucu yöntemiyle tanışmış oldu. Yoksa, kapı önüne atılan metre metre halılar, halıların üstünde dizlerine kadar su içinde kalan teyzeler, böylesi ciddi bir işi oyun alanına dönüştüren çoluk çocuk ve sokak boyunca su içinde uzayıp giden köpüklerle yaz boyunca karşılaşmamız kaçınılmazdı.

  • 8 Madde İle Geleneksel Türk Sporu Atlı Cirit

    8 Madde İle Geleneksel Türk Sporu Atlı Cirit

    Türk kültürüne göre şekillenmiş olan geleneksel sporlar, tarihimizi ve kültürel değerlerimizi ortaya koyan uzun geleneklerin sonucunda oluşmuştur. Atlı cirit, bu geleneksel Türk sporlarından biridir; kültürümüzü yansıtan bu sporu yakından tanımak için buyurun 8 maddelik atlı cirit listemize…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    At üzerinde oynanan bu oyunun kökeni atalarımızın göçebe geçmişine dayanır. Bilindiği üzere, at kültürümüzde önemli bir yer tutar ve bu etki spor hayatımızda da karşılık bulmuştur. Bu oyunun ilk olarak Türkler tarafından, Orta Asya’da oynanmaya başladığı düşünülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Atlı ciritin, askerleri ve atları barış zamanında da formda tutmak, savaş antrenmanı yapmalarını sağlamak için oynatıldığı düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Atlı cirit oyununda sporcu at üzerindedir ve elindeki cirit yani mızrak ile rakibini vurmaya çalışır. Rakiple karşılaşıldığında at üzerindeki hâkimiyeti kaybetmemek bu oyunun bir diğer zorlu yanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Oyun sırasında ciddi yaralanmaların olmasını engellemek için ciritler özel bir şekilde üretilir. 70 ile 100 santimetre arasındaki ciritlerin yapımında hurma, meşe ya da kavak ağacı kullanılır. Ciritlerin ucu iyice yuvarlatılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Atlı cirit sporu ile ilgili ilginç bir detay, oyunun merhamet duygusunu ödüllendiren kurallara sahip olmasıdır. Rakibiyle karşı karşıya kaldığı anda ona vurma şansı olmasına rağmen ona vurmayan sporcu fazladan puan kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Atlı cirit, Osmanlı Devleti zamanında da oldukça popüler bir spordu. Hatta padişahın kendisinin bile zaman zaman atlı cirit oyunlarına katıldığı bilinmektedir. Hafta boyunca antrenmanlar ve oyunlar devam etse de esas müsabakalar Cuma namazından sonra gerçekleştirildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    İstanbul’da At Meydanı (Sultanahmet), Süvari ya da Cündi Meydanı (Kadırga – Küçük Ayasofya arası) gibi alanların dışında saraylarda da atlı cirit oynanırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Günümüzde atlı cirite olan ilgi devam etmektedir. 1957 yılında atlı cirit alanındaki ilk ihtisas kulübü kurulmuştur. Özellikle Erzurum, Erzincan, Uşak, Bayburt, Ankara, Manisa, Kars gibi şehirlerimizde bu geleneksel spor hâlâ sevilerek yapılmaktadır.

  • Geleneksel Motifleriyle Büyüleyen 10 Türk Halısı

    Geleneksel Motifleriyle Büyüleyen 10 Türk Halısı

    Halı ve halı dokumacılığı Türk kültürünün önemli değerlerinden biridir. Tarihinin her aşamasında gerek motiflerinin zenginliği gerek maharet isteyen incecik dokuma yöntemleri sayesinde Türk halıları tüm dünyayı kendine hayran bırakmıştır. İşte karşınızda birbirinden güzel 10 Türk halısı ve Türk halı dokumacılığının tarihi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Halılar, göçebelik dönemlerinden beri Türk kültürünün önemli bir parçası olmuştur. Göçebe çadırlarından eksik olmayan halılar gündelik yaşamın önemli bir parçasıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemlerinde Türk halı dokumacıları kendilerine has üslup ve motifler yaratmışlardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Osmanlı öncesi Türk halı dokumacılığı genelde geometrik motiflerin ve doğa betimlemelerinin konu edildiği halılar üretmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Osmanlı döneminde ise 16. yüzyıldan itibaren fethedilen yeni ülkelerin kültürlerinin etkisiyle Türk halı motifleri değişim göstermeye başlar. Özellikle Tebriz ve Kahire kültürlerinin etkisi halılarda açıkça görülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Bu dönemde Avrupa medeniyetleri de Türk halılarını keşfeder ve bu el emeği göz nuru dokumalara büyük ilgi gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Birçok Avrupa sarayı ve önemli Avrupalı kişiliklerin evleri Türk halıları ile bezenir, halılarımız önemli müzelerde sergilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Hans Holbein, Jean – Etienne Liotard gibi Rönesans ressamları da Türk halılarına hayran kalırlar ve eserlerinde bu nadide el dokumalarına yer verirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Osmanlı sonrasında da Türk halı dokumacılığı gelişimine devam eder. Türkiye’nin farklı yörelerinde farklı teknikler ve farklı özelliklerle dokunan halılar dünya çapında ilgi görür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Dünyanın diğer ülkelerinde makinelerle dokunan halılar ülkemizde tezgâhlarda incecik iplerle büyük emekler sarf edilerek dokunur. Her yörenin halısı kendine özgü nitelikler taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Günümüzde turistler hem saraylarımızdaki, müzelerimizdeki şaheser niteliğindeki halılarımızı görmek için hem de Kapalıçarşı, Efes, Kapadokya, Uşak gibi merkezlerden halı satın almak için ülkemize akın ederler.

  • Osmanlı Kültüründen İlham Alan Avrupalı Müzisyenlerin Türkleri Anlattığı 8 Opera

    Osmanlı Kültüründen İlham Alan Avrupalı Müzisyenlerin Türkleri Anlattığı 8 Opera

    Türk kültürünün Avrupa sanatı üzerinde hemen her dönemde etkileri bulunsa da özellikle 18. yüzyılda Avrupa’da Türklerin yaşayışına, hayatlarına, Osmanlı Devleti’ndeki gündelik hayata yönelik ilgi artmış bu durum birçok sanat eseri için ilham olmuştur. Biz de Avrupalı müzisyenlerin kültürümüzden etkilenerek besteledikleri, müzik tarihinde önemli bir yere sahip olan operaları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Handel’in Timur Operası” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1724 yılında Londra’da sahnelenen Timur ya da orijinal adıyla Tamerlano Operası’nın önemli karakterleri, Timur Devleti Hükümdarı Timurlenk, Osmanlı tarihinin önemli isimlerinden Yıldırım Beyazıt ve Timurlenk’in çaresizce âşık olduğu Beyazıt’ın kızı Asteria’dır. Aşk ve savaşın bir arada yer aldığı bu opera Avrupa’nın birçok kentinde oynanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vivaldi’nin Beyazıt Operası ” title_font_size=”13″]

    Yıldırım Beyazıt Avrupa sanat sahnesi için o kadar ilgi çekici bir karakter olmuştur ki, Handel’den 11 yıl sonra Vivaldi’nin Beyazıt Operası da izleyici ile buluşur. Vivaldi’nin elinden çıkan tek opera olan Beyazıt, yakın zamanda ülkemizde de sergilenerek günümüze taşınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mozart’ın Zaide Operası” title_font_size=”13″]

    Müziğin Avustruyalı dâhisi Wolfgang Amadeus Mozart’ın 11 yıl üzerinde çalışmasına rağmen tamamlanamayan operası Zaide, sevgilisi korsanların eline düşen Zaide’nin onu kurtarmak için yaşadıklarını anlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma Operası” title_font_size=”13″]

    1782 yılında klasik müziğin kalesi Viyana’da galası yapılan Saraydan Kız Kaçırma, Mozart’ın kariyerinin doruk noktalarından biridir. Operanın konusu bir İspanyol soylusu olan Belmonte’nin uşağı Pedrillo’nun yardımlarıyla, sevdiği kadın Konstanze’yi esir tutulduğu saraydan kaçırmasıdır. Bu saray Akdeniz kıyılarında yer alan Selim Paşa’nın yazlık köşküdür fakat kullanılan dekorların Topkapı Sarayı’nı andırması bazı tartışmalara sebep olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Carl Maria Von Weber’in Ebu Hasan Operası” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1881 yılında Münih’te sergilenen Ebu Hasan Operası’nın 1001 Gece Masalları’ndan ilham alınarak yazıldığı söylenmektedir. Borç batağında olan Ebu Hasan ve eşi Fatma borçlarından kurtulmak için Ebu Hasan’ın ölümünü ilan etmeye karar verirler fakat işler umdukları gibi gitmez. Weber’in bu operayı bestelerken büyük borçları olduğunun bilinmesi de ilginç bir ayrıntıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rossini’nin İtalya’da Bir Türk Operası” title_font_size=”13″]

    Milano’nun ünlü La Scala’sında 1814 yılında galası yapılan İtalya’da Bir Türk, iki perdelik bir operadır. Buna rağmen oldukça çok hikâyeyi bir arada barındıran bir konusu vardır. Genç bir yazar olan Prosdocimo kendine yazacak konu aramaktadır, bir diğer yandan Selim Bey ve Zaida’nın arasında ve Don Geronio ve eşinin arasındaki aşk ilişkileri izleyici ile buluşturulmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rossini’nin II. Mehmet Operası” title_font_size=”13″]

    İlk defa 1820 yılında Napoli’de sergilenen bu opera Fatih Sultan Mehmet’in adını taşımaktadır. Ünlü müzisyen Rossini’nin eseri, Eğriboz Kuşatması sırasında geçer ve Bizanslı Anna ile II. Mehmet’in aşkını konu alır. II. Mehmet’e âşık olan Anna, aşkı ile vatani duyguları arasında kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bizet’nin Cemile Operası” title_font_size=”13″]

    1872 tarihli bir komik opera olan Cemile ilk kez Paris seyircisinin önüne çıkmıştır. Bir cariyenin kızı olan Cemile, Harun’a âşıktır fakat Harun onu istemez ve Cemile, Harun’un yazmanı Splendiano’dan yardım istemek zorunda kalır. Ne var ki Splendiano da Cemile’ye âşıktır ve işler karışacaktır.

  • GEÇMİŞTEN GELECEĞE TÜRK KÜLTÜRÜNDEKİ ZANAATLAR

    Kültür, bir toplumun benzersiz niteliklerini yansıtan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir hazinedir. Türkiye’nin zengin kültürel mirası bu toprakların estetik anlayışının, sanatının ve el işçiliğinin en güzel örneklerini sunar. Yazımızda Türk kültürünün zenginliklerini yansıtan el sanatlarının en nadide örneklerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Telkâri” title_font_size=”13″]

    Bilinen en eski sanatlardan olan telkârinin kökeni, Orta Doğu’da M.Ö. 3000’lere kadar uzanır. Tamamen elle yapılan bu sanat, altın ve gümüş tellerin ince bir işçilikle, ustaların hünerli ellerinde şekillenerek zarif birer sanat eserine dönüşür. Ocakta eritilen maden, çubuk hâline getirilmek için kalıba dökülür ve çelikten yapılmış “hadde’’ denilen araçtan geçirilir. Maden, bu tekrarlar sırasında sertleşir ve ardından sabırla tavlanır. Elde edilen teller kendi etrafında oval veya yuvarlak şekillerde sarılır. 15. yüzyıldan bu yana Mardinli zanaatkârların hünerli ellerinden çıkan saç teli kalınlığında gümüş ve altın el işi takılar ve süslemeler, geleneksel değerlerimiz arasındaki en kıymetli hazinelerden sayılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Minyatür Sanatı” title_font_size=”13″]

    Türkiye, İran, Pakistan, Suudi Arabistan, Azerbaycan gibi farklı ülkelerde ustalıkla yapılan ve kendine has bir resim biçimi olan minyatür sanatı, bir dönem el yazması kitaplardaki metni görselleştirmek için sıklıkla kullanılıyordu. Metinde yer alan bilgileri daha açık hâle getiren minyatür sanatında sanatçı, işlenen temanın barındırdığı olayları ve manzaraları minik figürler ile ustalıkla görselleştirirken; Osmanlı döneminde bu sanat kendine has eserlerini üreterek “Osmanlı minyatürü” olarak adlandırılan özgün bir forma ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in bu sanata olan ilgisi gelişiminde önemli rol oynarken Kanuni Sultan Süleyman’a kadar olan dönemde Osmanlı minyatürünün ilk özgün eserleri ortaya çıkmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kündekâri Sanatı” title_font_size=”13″]

    Ata yadigârı kündekâri sanatı, yüzlerce ahşap parçanın çivi ve tutkal kullanmadan bir araya gelmesiyle yapılıyor. Sekizgen, beşgen, yıldız gibi geometrik şekillerde kesilmiş küçük ahşap parçalarının birbirine geçirilip sıkıştırılmasıyla düz yüzeyler oluşturmayı amaçlayan bir tekniktir. Kündekâri, aslında tek parça ahşapta nem ve ısı değişikliği sebebiyle oluşan eğrilme ve form değişiklikleri önlemek için ortaya çıksa da ustaların ürettikleri eserler ahşabın sanata dönüşmüş hâlidir. Kündekâri sanatında tercih edilen ağaç türleri öncelikle ceviz, meşe, şimşir, armut, abanoz ve gül ağacıdır. Zanaatkârına “kündekâr” denilen bu sanat, Selçuklu döneminden bu yana sivil mimaride kapı, pencere kanatları, dolap kapağı, sütun gövdesi ve başlığı, saçak, tavan, kiriş ve korkuluk gibi birçok yerde kullanılmıştır. Dini yapılarda ise kapı, pencere, dolap kapağı, minber, mihrap, vaiz kürsüsü, Kur’an mahfazası, çekmece, mezar sandukası gibi parçalarda karşımıza çıkar. Kündekâri sanatının en güzel işçiliğini 14. yüzyılda inşa edilen Ankara’daki Ahî Elvan Camii’nin minberinde, 15. yüzyılda inşa edilen Merzifon Çelebi Sultan Medresesi’nin dış kapısı ile Konya’daki Alâeddin Camii minberinde görmek mümkündür. Bu minber, Selçuklu ahşap işçiliğinin en zarif örneklerinden biridir. 1155’te yapılan eserin ustası Ahlatlı Mengim Begi, abanoz ağacını hiç çivi kullanmadan tamamlamıştır ve dokuz asırdır sapasağlam ayaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Katı’ Sanatı” title_font_size=”13″]

    Kökeni Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanan katı’ sanatı, Türklerin el işi geleneğinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle Anadolu’nun çeşitli köylerinde ve şehirlerinde ustalar tarafından titizlikle icra edilen katı’ sanatı, dokuma ürünlerine estetik bir dokunuş katmayı hedefler. İnce bir ipek, yün veya pamuk iplik kullanılarak yapılan bu süsleme tekniği, simetrik desenler ve canlı renklerin ustalıkla birleştirilmesi ile öne çıkar. Özgün ve detaylı desenleriyle dikkat çeken bu sanatta geometrik motifler, çiçek desenleri, yazılar ve semboller ustalıkla kumaşa işlenir. Ustalar; kalıplar, ip ve kumaşın uyumunu sağlayarak estetik bir bütünlük oluşturur. Renk uyumu ise sanatçının iç dünyasının yansımasıdır. Katı’ sanatı desenlerinin her biri, anlatılmak istenen bir hikâyeyi veya sembolik bir anlamı temsil eder. 16. yüzyılda şair, yazar ve tarihçi Gelibolulu Mustafa Âlî Efendi’nin “Menâkıb-ı Hünerveran” adlı kitabındaki katı’ sanatı, ilk ve en önemli eserlerden biri olarak kabul edilir. Önemli katı’ sanatkârları arasında Şeyh Muhammed Dost, Sengi Ali Bedahşi ve Muhammed Bakır yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Lüle Taşı İşleme Sanatı ” title_font_size=”13″]

    Lüle taşı işleme sanatı, Eskişehir’de köklü bir geleneğe sahip olan bir el sanatıdır. Eskişehir’in çevresinde bulunan bir doğal taş türü olan lüle taşı, milyonlarca yıl süren doğal bir oluşum sürecinin sonucunda oluşur. Lüle taşı işleme sanatı, bu taşların el işçiliği ile ustalıkla işlenerek istenilen forma ulaşmasıyla icra edilir. Sonrasında lüle taşı parçası cilalanır ve pürüzsüz bir yüzey elde edilir. Ardından elmas veya sert metal aletler kullanılarak oyma ve kesme işlemleri yapılır. Ustalar incelikle ve dikkatle taşın üzerine motifler, desenler veya resimler işler. Lüle taşı işleme sanatı, bu hassas ve detaylı oyma işlemi ile gerçekleştirilen benzersiz desenler ve gravürlerle ün kazanmıştır. Yumuşak bir taş olmasına rağmen işleme süreci sırasında sert ve dayanıklı hâle gelir. Bu, ustaların ince detayları ustalıkla işleyebilmelerini sağlar. Hititler dönemine kadar uzanan bu sanat, mücevher ve süs eşyası yapımında kullanılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise altın çağını yaşayan lüle taşı işlemesi, aynı zamanda önemli kişiler için de sunulan bir hediyedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Keçecilik ” title_font_size=”13″]

    Keçecilik, yünün işlenmesiyle ortaya çıkan bir el sanatıdır. Dünya üzerinde birçok kültürde yer alsa da Orta Asya’da ortaya çıktığı düşünülmektedir. Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçünden sonra bu topraklarda da işlenen keçecilik; Kayseri, Konya, Erzurum, Tokat ve Sivas gibi şehirlerde en güzel örneklerini vermiş ve hâlâ aktif olarak üretimi devam etmektedir. Keçecilik, yünün doğal liflerini birbirine geçirme yöntemiyle gerçekleştirilir. Yünlü malzeme doğal sabun ve suyla ıslatılır, ardından elle yoğrulur veya vurulur. Bu süreçte liflerin birbirine geçmesi sağlanır. Giyim eşyası, kilim, minder, çanta ve ayakkabı gibi günlük kullanım ürünlerinin yapımında görülür; keçe üzerinde yapılacak dekoratif süslemeler için düğme, boncuk ve ayna gibi farklı malzemeler kullanılabilir. Türk keçeciliği sadece bir el sanatı değil, aynı zamanda kültürel bir simge haline gelmiş; köy hayatı ve geleneksel yaşam tarzıyla bütünleşmiştir. Örneğin; yayla yaşamında keçeden yapılan çadırlar ve giysiler sıkça kullanılır. Hem fonksiyonel hem de estetik açıdan oldukça etkileyici olan keçeler doğal malzemelerin el emeği göz nuru işlenmesiyle ortaya çıkan benzersiz eserlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Edirnekâri Sanatı” title_font_size=”13″]

    Edirne şehrine özgü bir süsleme tekniği olan Edirnekâri, geometrik formların kullanıldığı, ahşap üzerine yapılan bir oyma sanatıdır. Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olduğu dönemde önemli bir kültür ve sanat merkezi olarak hizmet vermiş, en güzel ve özgün eserleri genellikle cami ve medrese gibi dini yapılarda kendini göstermiştir. Bu eserlerde ahşap minberler, mihraplar, kürsüler, sandukalar ve dolaplar Edirnekâri tekniğiyle süslenmiştir. Geometrik desenler, bitki motifleri ve hat yazıları gibi detaylarla süslenen eserler titizlikle işlenmiş ahşap oymalarıyla dikkat çeker. Birçok Edirnekâri eseri arasında en ünlüsü, Edirne Selimiye Camii’nde bulunan kürsüdür. Bu kürsü, İznik çinisi kaplama, kalem işi süslemeler ve ahşap oymalarla zenginleştirilmiş bir şaheserdir. Selimiye Camii’nin mimarı Mimar Sinan’ın bu eseri, Edirnekâri sanatının en özgün ve başarılı uygulamalarından biri olarak kabul edilir.

  • 10 Madde İle 40 Yıllık Hatırlara Vesile Olan Türk Kahvesi Fincanları

    10 Madde İle 40 Yıllık Hatırlara Vesile Olan Türk Kahvesi Fincanları

    Türk kültürünün ve yaşam tarzının önemli unsurlarından biri Türk kahvesidir. Günümüzde hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan Türk kahvesinin tadı ve kıvamı gibi içildiği kahve fincanları da bu kültürün önemli bir parçasıdır. Acı bir yorgunluk kahvesinin, sevilen bir dostla içilen bir fincan kahvenin yerini hiçbir şey tutamaz. Üstelik Türk kahvesi ikramı bayram ziyaretlerinde, kız isteme törenlerinde de önemli bir yer tutar. Böyle günlerde en güzel kahve fincanları çıkarılır, Türk kahvesi evdeki en değerli fincanlarda ikram edilir. İznik veya Kütahya çinisinden yapılan eski fincanlar en klasik Türk kahvesi fincanı örnekleridir. Özellikle Osmanlı döneminde sarayda kullanılan, kahve fincanlarına zenginlik katan bir diğer şey ise zarflardır. Fincanların içine yerleştirildiği bu şık kafesler; altın, mine gibi değerli işlemelere sahip olurdu. İncecik porselenler, taşlarla süslenmiş zarflar, fincanlara zarafet katardı. İşte, 10 zarif örnek ile tarihimizin her devrine şahit olmuş Türk kahvesi fincanları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü