Etiket: tiyatro

  • TİYATRO TARİHİNDEN KISA KISA

    Oscar Wilde’dan alıntı yaparak tiyatronun önemi ve gerekliliğini bir cümlede özetlemeye çalışalım: “Tiyatroyu tüm sanat biçimleri arasında en yücesi olarak kabul ederim; çünkü o insanoğlunun, neyin insanî olduğu duygusunu bir başka kişi ile en dolaysız olarak paylaşabileceği yoldur.” Tiyatro, tarih boyunca yönlendiren, eğlendiren, öğreten, düşündüren konumunda olduğu farklı aşamalardan geçmiş ve hak ettiği görkemli yerine kavuşmuştur. UNESCO tarafından kurulmuş Uluslararası Tiyatrolar Birliği tarafından 27 Mart, Dünya Tiyatro Günü olarak ilan edilmiştir. Bu vesileyle tiyatro tarihi hakkında kısa bilgileri sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tiyatronun ortaya çıkışı, mitolojinin oluştuğu, dinsel törenlerin ve tapınma ayinlerinin yapıldığı ilk çağlara kadar uzanıyor. Törenlerde jest ve mimiklerini kullanarak duygularını yaşayan insanlar, farkında olmadan tiyatronun temellerini atmışlardır. Bu konunun izlerini Eski Yunan ve Mısır’da sürmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 6’ıncı yüzyıldan sonra şekillenen ve günümüz tiyatrosuna ışık tutan Yunan tiyatrosu, teknikleri, kuramları, tragedya ve komedya türündeki yapıtlarıyla günümüze kadar ulaşmıştır. Bilinen ilk tiyatro sahnesi, Antik Yunan’da Acropolis içine inşa edilen Dionysus Tiyatrosu’dur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yunan tiyatrosunu örnek alan Romalıların, M.Ö. 55 yılları civarında taştan inşa ettikleri ilk tiyatro binası Roma’daki Pompei Tiyatrosu olmuştur. Bunun öncesinde Romalılar, ahşap oturma sıralarının ve sahnenin olduğu sökülebilen geçici yapılar inşa ediyorlardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ ise tiyatronun gücünün farkına varıldığı, sonrasında da hem baskıya uğradığı hem de büyük kalabalıklar tarafından ilgi gördüğü dönem olmuştur. Oyuncuları rahipler, esnaf locasının belirlediği kişiler veya saray methiyecileri olmuş, zamanla bu baskıdan da kurtulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    William Shakespeare, Molière, John Webster, Lope de Vega gibi isimlerin oyun yazarlığı yaptığı 16. ve 17. yüzyıl, tiyatro tarihinde önemli eserler üretilen dönemler olmuştur. 18. yüzyılda Fransa’da Voltaire ve İngiltere’de Samuel Johnson öncülüğünde Klasik Akım, 18. Yüzyıl sonları ile 19. yüzyılda ise Romantik Akım kendini göstermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yunan tiyatrosundan temel alan modern tiyatronun gelişiminde çok sayıda isim yer almıştır. Onlardan biri de Sihirli Eğer kuramıyla, gerçekçi akıma ve modern oyunculuk anlayışına yön veren Rus tiyatro oyuncusu ve yönetmeni Konstantin Stanislavski (1863-1938) olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı topraklarında Batılı anlamdaki ilk tiyatro örnekleri Naum Tiyatrosu ve Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sergilenmiş, ilk tiyatro eseri Şinasi’nin yazdığı Şair Evlenmesi olmuş, Türk tiyatrosu 1914 yılında açılan, günümüzdeki adı Şehir Tiyatroları olan “Dârülbedâyi” çatısı altında kurumsallaşmıştır.

  • BİR SESLE BAŞLAYAN HİKÂYE: TÜRKİYE’DE RADYO TİYATROSU

    Radyo tiyatrosu, Türkiye’de yalnızca bir eğlence aracı değildi; birlikte dinlenen, birlikte susulan, birlikte hayal edilen bir anlatıydı. Oyuncuların sesleriyle odalar büyür, anlatıcının birkaç cümlesiyle zaman değişirdi. Görmeden anlamaya, duymadan tamamlamaya alışılmıştı. Belki de bu yüzden, radyo tiyatrosu uzun yıllar boyunca hem çocukların hem de yetişkinlerin ortak hafızasında yer etti. Bu sesli hikâyeler, Anadolu’nun en uzak köşelerine kadar ulaştı. Yazımızda, Türkiye’nin radyo tiyatrosu dinlediği yıllara gideceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Radyo Yayıncılığının İlk Yılları (1927-1939)” title_font_size=”13″]

    Türkiye’de ilk radyo yayını, 1927 yılında İstanbul Radyosu ile resmî olarak duyulmaya başladı. 1927 ile 1936 yılları arasında yayınlar Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi tarafından yürütüldü. Bu yıllar, yayıncılığın henüz yolunu bulmaya çalıştığı; türlerin, biçimlerin ve seslerin denendiği bir dönemdi. Teknik imkânlar sınırlıydı, kayıt almak ve saklamak kolay değildi. Bu yüzden radyo, büyük ölçüde canlı yayınlara dayanıyordu. 1936’da radyo yönetimi, Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğüne (PTT) devredildi. Bu değişiklikle radyo tiyatrosu, güldürü yönü ağır basan, süresi kısa, yarım saatin altındaki radyofonik oyunlarla öne çıktı. İstanbul Radyosunda 1938 yılında yayımlanan uzun bir eğlence ve spor programının yarısının skeçlerden oluşması, bu anlayışın yaygınlığını açıkça gösteriyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Radyo Tiyatrosunun Ağırlık Kazandığı Yıllar (1940-1946)” title_font_size=”13″]

    II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde radyo, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de giderek daha önemli bir haber ve iletişim aracına dönüştü. 1940 yılında Türkiye radyolarının yönetimi Matbuat Umum Müdürlüğüne devredildi ve radyo tiyatrosu haftada iki güne çıkarıldı. Bu sürekliliği sağlayabilmek için telif eserlere ağırlık verildi. Kısa bir zaman içinde yüzlerce oyun metni toplandı; bunların yalnızca bir kısmı yayıma uygun bulundu. Bazı oyunlar ise dinleyiciyle birden fazla kez buluştu. Bu yıllarda çocuklar için yapılan yayınlar da özel bir yer tuttu. Radyo Çocuk Kulübü, 12 Şubat 1941’de yayıma başladı ve kısa sürede çocuklara yönelik temsillerle dikkat çekti. Ulusal konuları ele alan oyunların yanı sıra Pinokyo gibi klasik eserler de radyoya uyarlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Radyo Tiyatrosunun Arada Kaldığı Yıllar (1947-1959)” title_font_size=”13″]

    1946 sonrasında radyo tiyatrosu programları 1959 yılına kadar Söz-Temsil Yayınlarının sorumluluğundaydı. Bu dönemde radyo oyunları, kültür ve sanat yayınları içinde yer almaya devam etti ancak üretim ve hazırlık süreçlerinde farklı kurumlarla iş birliğine gidildi. 1949’da Radyo Temsil Kolunun faaliyetlerine son verilmesinin ardından radyofonik oyunlar 1959’dan itibaren Ankara’da Devlet Tiyatro ve Operası, İstanbul’da ise Şehir Tiyatrosu sanatçıları tarafından hazırlanıp mikrofona taşındı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Radyo Tiyatrosunun Yaygınlaştığı Yıllar (1960-1979)” title_font_size=”13″]

    1960’lı yıllarda kültür ve sanat içerikli yayınların yaklaşık yarısını radyo tiyatrosu oluşturuyordu. Oyunlar; Perde Arası, Mikrofonda Tiyatro, Pazar Temsili, Sahneden Mikrofona, Devamı Yarın Akşam, Devamı Yarın Sabah, Pazar Tiyatrosu, Mikrofon 13 ve Tatil Tiyatrosu gibi farklı program adları altında yayımlandı. Haftanın çeşitli günlerinde ve günün farklı saatlerinde radyo tiyatrosuna yer verildi. 1964’ten sonra radyo tiyatrosu, yazarlar ve oyuncular için düzenli bir üretim alanı olmayı sürdürürken, dinleyici alışkanlıkları da yavaş yavaş değişiyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Radyo Tiyatrosunda Ritmin Değiştiği Yıllar (1980-1999)” title_font_size=”13″]

    1980’li yıllarda radyo tiyatrosu, yayınlar içindeki yerini korusa da eski yoğunluğunu kaybetmeye başladı. Televizyonun yaygınlaşması, dinleyicinin ilgisini başka bir yöne çekti. Bu dönemde radyo tiyatrolarında daha çok gündelik hayattan alınan, geniş dinleyici kitlesine hitap eden konulara yer verildi. Aile, ilişkiler ve aşk etrafında şekillenen oyunlar öne çıktı. Üretim devam etti ancak yeni metinlerin yerini zamanla tekrarlar almaya başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Günümüzde Radyo Tiyatrosu (2000’li Yıllardan Günümüze)” title_font_size=”13″]

    Günümüzde radyo yayıncılığı büyük ölçüde müzik ve eğlence odaklı bir yapıya yönelmiş durumda. Radyo tiyatrosu ise yayın akışlarında sınırlı bir yer buluyor. TRT radyolarında Arkası Yarın ve Radyo Tiyatrosu gibi programlar belirli gün ve saatlerde sürdürülse de düzenli ve yoğun bir üretimden söz etmek artık zor. Bir zamanlar Arkası Yarın’ı beklemek, saatle randevulaşmak demekti. Aynı hikâyeyi, aynı saatte, aynı sesle dinleyen binlerce kişi vardı. Bugün ise her şeye tek dokunuşla ulaşılabiliyor; durduruyor, geri sarıyor, hızlandırıyoruz. Bu kolaylık içinde, o bekleyişin heyecanı yavaşça kayboluyor. Her ne kadar radyo tiyatrosu artık daha az duyulsa da sesi, hâlâ hatırlayanların içinde sürüyor.

  • Münir Özkul’un Sanata Kazandırdığı 60 Yıl

    Münir Özkul’un Sanata Kazandırdığı 60 Yıl

    1925 yılında Bakırköy’de dünyaya gelen Münir Özkul 2018 yılında, tam 93 yaşında aramızdan ayrıldı. Cumhuriyet’in akranı sanatçı bu 93 yılın 60 yılını tiyatro sahneleri ve sinema setlerinde geçirdi. Kavuk sahibi bir meddah; halkın Baba, Usta, Hoca diyerek benimsediği bir sinema oyuncusu oldu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Münir Özkul’un oyunculukla ilk tanışması Bakırköy Halkevinde gerçekleşti. Sanatın bir yönüyle buluşması kaçınılmazdı çünkü İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünü bitirmişti. Halkevindeki birkaç amatör deneyimin ardından İstanbul Devlet Tiyatrosunda çalışmaya başladı, sonra Ankara Devlet Tiyatrosu, Ses Tiyatrosu derken perdeleri âdeta onu parlatmak için kapanıp açılacak Küçük Sahne’ye geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Herkesten önce Muhsin Ertuğrul’un dikkatini çekmişti. 70’li yıllarda halkın önüne Mahmut Hoca, Yaşar Usta olarak çıkmadan çok önce, 50’li yıllarda, Nobel Ödüllü John Steinbeck’in yazdığı Fareler ve İnsanlar, George Axelrod’un yazdığı Yaz Bekârı, John Patrick’in Çayhane’si gibi önemli oyunlar için tiyatro sahnesine çıktı. Ama sanat yaşamında en çok “İbiş” ve “Kavuklu”yu sevdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Beyaz perdeye geçmenin hayalini pek kurmuyordu ama birkaç sinema filminde ufak roller almıştı. Askerliğini yaptığı dönemde bir gün yönetmen asistanlığı yapan arkadaşını Yeşilçam’da ziyarete gittiğinde, onu halkın gönlüne oturtacak yolun da kapısından girmiş bulunuyordu. Vatan ve Namık Kemal isimli filmde üniformalı bir figüran aranıyordu ve o figüran asker kıyafetiyle Münir Özkul oldu. 50’li ve 60’lı yıllarda filmler art arda geldi; Edi ile Büdü, Balıkçı Güzeli, Kalbimin Şakısı, Şoför Nebahat Bizde Kabahat, Bir Millet Uyanıyor ve daha nicesi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Münir Özkul için sinema ve tiyatro kol kola yürüyordu. Türk tiyatrosunda Kel Hasan Efendi’den İsmail Dümbüllü’ye devredilen ve güldürü geleneğinde yeteneğin alameti sayılan “Kavuk”, 1968 yılında İsmail Dümbüllü tarafından Münir Özkul’a devredildi. Yıllar sonra Özkul kavuğu Ferhan Şensoy’a, Şensoy da Rasim Öztekin’e devredecek ve Öztekin devir töreni sırasında kavuğu şöyle tanımlayacaktı: “Bu işin Nirvana’sı!”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Özellikle 70’li yıllarda yer aldığı sinema filmleri Münir Özkul’u hep sevgi dolu bir karakter olarak iyicil rollere yerleştirdi. Onun göründüğü filmler beynimize illa ki serotonin yükleyen filmlerdi. Sev Kardeşim, Oh Olsun, Mavi Boncuk, Bizim Aile, Gülen Gözler, Neşeli Günler, film boyunca “Hayat sevince güzel, sevince tatlı günler, bir kuşu, kelebeği, bir taşı sevin yeter.” şarkısının söylendiği Hayat Sevince Güzel…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ve tabii Hababam Sınıfı serisi… İnek Şaban’ın, Damat Ferit’in, Güdük Necmi’nin Mahmut Hoca’sı, Badi Ekrem’in meslektaşı, Hafize Ana’nın Kel Mahmut’u… Rıfat Ilgaz’ın öyküsünden uyarlanan ve Ertem Eğilmez yönetmenliğinde çekilen film ilk defa 1975 yılında gösterime girdi. Türk sinema tarihinde önemli bir yer edinen serinin ana taşıyıcılarından biri şüphesiz ki tatlı sert müdür muavini rolüyle Münir Özkul’du.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Türk sinemasında uzun yıllar Münir Özkul deyince akıllara Adile Naşit, Adile Naşit dendiğinde Münir Özkul geldi. Buna neden olansa “birbirine yakıştırılan çift” ya da “geçimsiz çift” olarak rol aldıkları kalabalık aile filmleriydi. Muhteşem ikili rol gereği ne kadar aksi olursa olsun Türk milletinin yüzünü güldürmeyi hep başardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Münir Özkul 2000’lere kadar aktif olarak sürdürdüğü sanat yaşamında çok sayıda ödülün sahibi oldu. 7 Ocak 2018’de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinde son yolculuğuna sevenleri tarafından uğurlanırken İlyas Salman kendisiyle ilgili şöyle bir anekdot paylaştı: “Sefil Bilo’yu çekerken Cihangir’de otururdu. Arabayla gider alırdım onu. Yolda Yunus Emre’den şiirler okuturdu bana.” Biz de Münir Özkul sayfamızı çok sevdiği Yunus Emre dizeleriyle tamamlıyoruz…

  • 9 Madde ile Bulvar Komedisinin Büyük Üstadı Haldun Dormen

    9 Madde ile Bulvar Komedisinin Büyük Üstadı Haldun Dormen

    Eğitimiyle, kültürüyle, her çağa ve her zamana ayak uydurmasıyla Türk sanatında ayrı bir yeri olan Haldun Dormen, ülkemize müzikal ve vodvil gibi tiyatro kavramlarını tanıtan öncüler arasında yer alır. Meslek hayatının her döneminde kaliteli işlere imza atmış olan Haldun Dormen’i 9 maddelik listemizde ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    1928 yılında doğan Haldun Dormen, önce Galatasaray Lisesinde ortaokul daha sonra Robert Kolejde lise okudu. Sahneye de ilk kez Galatasaray Lisesindeki ortaokul yıllarında çıktı. Küçük yaşta sahne tozu yutmak onu derinden etkilemiş olacak ki Amerika’daki ünlü Yale Üniversitesinde tiyatro eğitimi aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Mezun olduktan sonra Türkiye’ye dönen Dormen, vakit kaybetmeden günümüze dek sürdüreceği tiyatro macerasına atılacaktı. İlk rolüne, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Küçük Sahne’de çıktı. “Cinayet Var” isimli oyunda dedektifi başarıyla canlandırdı. Ünlü sanatçı 1.5 yıl kadar Muhsin Ertuğrul ile beraber çalıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Daha sonra Muhsin Ertuğrul’un yanından ayrılarak ilk tiyatrosunu kurdu, Beyoğlu’ndaki Cep Tiyatrosunun ardından 1957 yılında kuracağı Dormen Tiyatrosu gelecekti. Feriköy’de bulunan efsane tiyatronun kadrosunda Nisa Serezli, Metin Serezli, Erol Günaydın gibi yıldız isimler yer alıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Dormen Tiyatrosu, Türk tiyatro sanatı için önemli bir ekip oldu. Yetenekli oyuncuları, kaliteli oyunları ve usta yönetimiyle sanat dünyamızda farklılık yarattı. Türkiye’nin ilk müzikali olan “Sokak Kızı İrma” da, 1961 yılında Dormen Tiyatrosunda sahnelenmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Haldun Dormen’in müzikal ve vodvil ile olan ilişkisi tiyatro hayatı boyunca devam etti. 1980’li yıllarda Egemen Bostancı ile tanışması kariyerinde önemli bir etki yarattı. İkilinin işbirliği sayesinde “Şen Sazın Bülbülleri”, “Hisseli Harikalar Kumpanyası” gibi yapımları izleme şansı bulduk.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Hisseli Harikalar Kumpanyası’ndan sonra İstanbul Şehir Tiyatroları’nda 30 yıl boyunca oynanacak Lüküs Hayat’ı sahneleyen de Dormen oldu. “Lüküs Hayat”, İzmir ve Mersin gibi şehirlerde de oynandı, hatta Dormen 1989 yılında çekilen Hisseli Harikalar Kumpanyası ve Lüküs Hayat dizilerini de yöneterek, erken dönem Türk dizilerine imzasını atmış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Seyirci tiyatrodan televizyona doğru kaydığında Haldun Dormen de yeteneğini televizyon dizilerinde göstermeye başladı ve 1997 yılında Son Kumpanya dizisini yazıp yönetti. Ayrıca usta oyunculuğunu, “Aşkın Halleri”, “Sayın Bakanım”, “Dadı” gibi dizilerde izleme şansı bulduk.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Dormen, sinema sanatında da ustalığını gösterdi ve 1966 tarihli, Belgin Doruk ve Ekrem Bora’nın oynadığı “Bozuk Düzen” isimli filmiyle Antalya Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü aldı. 1967 yılında ise “Güzel Bir Gün” isimli bir komedi film çekti, rolleri Müşfik Kenter ve Belgin Doruk paylaşıyorlardı, bu film de Antalya Film Festivali’nden ödül ile dönecekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    aktör, tiyatro

    Haldun Dormen, engin bilgi ve deneyimini İstanbul Devlet Konservatuarında dersler vererek gençlerle paylaşmış, Hacettepe Üniversitesi tarafından Onursal Bilim Doktoru unvanına layık görülmüş, 1998 yılında Devlet Sanatçısı olmuştur.

  • YILDIZ KENTER’İN SİNEMADAKİ İZLERİ

    Ömrünü tiyatroya adayan Yıldız Kenter, yalnızca yüzden fazla tiyatro oyununda oynamış bir oyuncu olarak değil, aynı zamanda uzun yıllar hocalık yaparak yüzlerce tiyatro insanı yetiştirmiş bir eğitmendi. Birçok ödül alan, sahne disiplini ve duruşuyla kuşaklara ilham veren Kenter, tiyatro kadar sinema perdesinde de derin izler bıraktı. Sahnedeki gücünü beyaz perdeye taşıyarak duygunun, emeğin ve bireyin tüm hâlleriyle buluştuğu karakterlere hayat verdi. Sanatıyla nesiller boyu hatırlanacak bu usta ismin sinemadaki unutulmaz filmlerinden bazılarına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vatan İçin (1951)” title_font_size=”13″]

    “Sinemacılar Dönemi” olarak anılan 1950’li yıllar Türk sinemasında yepyeni bir dönemin de kapılarını açar. Film üretiminin hızla arttığı bu dönemde güçlü hikâyeler, idealizm ve Kurtuluş Savaşı’nın duygusal izleri de beyaz perdede yer bulur. 1951’de yönetmen Aydın Arakon imzasıyla gösterime giren Vatan İçin, düşman kuvvetlerinin emrinde çalışan bir nazırın kızı ile topçu binbaşı Sami’nin vatanperverlik öyküsünü anlatır. Kenter, bu filmde büyükanne rolüyle sinemaya ilk adımını atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaçlar Ayakta Ölür (1964)” title_font_size=”13″]

    Kalp hastası bir büyükanne, torununu görme umuduyla yaşar. Kocası, onu mutlu etmek için torununun ağzından mektuplar yazar, sonunda ise sahte bir torunu eve getirir. Büyükanne gerçeği bilse de sessiz kalır. Torununu uğurlarken, “Anlamadılar, ayakta durabildim. İçten ölmüş, ayakta duran bir ağaç gibi!” der. İspanyol yazar Alejandro Casona’nın eserinden uyarlanan film, 1964’te Memduh Ün yönetmenliğinde, Safa Önal’ın senaryosuyla çekilmiş ve Yıldız Kenter’e aynı yıl Altın Portakal’da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yaşlı Gözler (1967)” title_font_size=”13″]

    “Bu gidişle biz n’olacağız? Bir çare bulunsa da tekrar birleşebilseydik…” diye yazar mektubunda Ümran rolündeki Yıldız Kenter, kocası Ferit’i canlandıran Cüneyt Gökçer’e. Tiyatro sahnesinin iki ustası, 1967’de beyaz perdede buluşur. Ertem Eğilmez’in yönettiği, senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı siyah-beyaz filmde, tüm çocuklarını evlendirmiş bir çifti canlandırırlar. Çocuklarına destek olmak için evlerini satıp ayrı ayrı çocuklarının yanında yaşamaya başlayan çift, onların ilgisizliği karşısında derinden sarsılır. Kenter ve Gökçer’in yürek burkan performansıyla film, adı gibi gözleri yaşla bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anneler ve Kızları (1971)” title_font_size=”13″]

    Lütfi Ömer Akad yönetmenliğindeki 1971 yapımı Anneler ve Kızları filmi, İstanbul’da hayata tutunmaya çalışan kadınların hikâyesini anlatır. Fatma (Yıldız Kenter), kocasının ölümünden sonra küçük kızıyla birlikte köyden şehre gelir ve sokakta kalır. Neşe (Neşe Karaböcek), kıt kanaat geçinmesine rağmen Fatma ve kızı Iraz’ı evine alır. Zorluklar, Neşe’nin şarkıcılık kariyerinin yükselişiyle hafifler; ancak büyüyen kızlarla ilişkiler giderek gerilir. Fatma ve Iraz üzerinden köyden kente göçün, sınıfsal ve kültürel değişimin insan hayatına etkileri güçlü bir oyunculukla beyaz perdeye taşınır. Özellikle kızına duyduğu sevgi ve filmin sonundaki yaşama vedası, izleyicide boğazı düğümleyen bir etki bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızım Ayşe (1974)” title_font_size=”13″]

    Yönetmenliğini Yücel Çakmaklı’nın üstlendiği 1974 yapımı Kızım Ayşe filminde Yıldız Kenter, bu kez fakir köylü kadını Huriye Bacı olarak karşımıza çıkar. Kocasını doktorsuzluktan kaybeden Huriye Bacı’nın tek dileği, kızı Ayşe’nin (Necla Nazır) doktor olduğunu görmektir. Bu uğurda köyden kente taşınır, yaşam mücadelesine göğüs gerer. Kızını okutmak için her türlü fedakârlığı yapan bir annenin hikâyesi, Kenter’in sade ama derin oyunculuğuyla yürek burkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hanım (1989)” title_font_size=”13″]

    1989 yapımı Hanım, yönetmenliğini Halit Refiğ’in, senaryosunu ise Nezihe Araz ile Refiğ’in birlikte üstlendiği dokunaklı bir hikâyedir; öyle ki senaryosuyla Türk sinema tarihine adını yazdırmıştır. Yıldız Kenter, bu filmde eski bir İstanbul hanımefendisi Olcay Hanım’ı canlandırır. Kocasını bir deniz kazasında kaybetmiş, kanserle mücadele eden Olcay’ın tek dileği, yaşamının son günlerinde can dostu kedisi “Hanım”a iyi bakılmasını sağlamaktır. İstanbul, değişen değerler, Eşref Kolçak ile Yıldız Kenter’in oyunculuğunun muhteşemliği ile hıçkırıklar peşi sıra gelir: Filmde hem ölmek üzere olan Olcay Hanım’a hem de bembeyaz tüyleriyle sahipsiz kalacak Hanım’a ağlar da ağlarsınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güle Güle (2000)” title_font_size=”13″]

    Dostluklar mı, ada mı yoksa oyuncuların samimiyeti mi daha güzel diye düşündüren film… Yönetmenliğini Zeki Ökten’in, senaryosunu Fatih Altınöz’ün yazdığı 2000 yapımı Güle Güle filmi, Bozcaada’da geçen bir dostluk ve aşk hikâyesini konu alır. Film, 60 yaşın üstünde beş arkadaşın öyküsünü anlatır; çocukluklarından beri bir arada olan dört erkek ve bir kadın, hayatın getirdiği zorluklar karşısında birbirine tutunur. Filmde Zarife rolünde Yıldız Kenter, anne veya büyükanne rollerinin ötesinde, bu kez dostluğuyla izleyiciye dokunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beyaz Melek (2007)” title_font_size=”13″]

    Mahsun Kırmızıgül’ün 2007’de hem senaryosunu hem yönetmenliğini üstlendiği ilk filminde öyle isimler oynar ki filme karşı merak duygusu da artar: Arif Erkin Güzelbeyoğlu, Yıldız Kenter, Erol Günaydın, Nejat Uygur, Salih Kalyon, Ali Sürmeli, Cezmi Baskın, Toron Karacaoğlu, Hüseyin Avni Danyal, Gazanfer Özcan, Bilge Zobu, Lale Belkıs ve daha birçok isim… Beyaz Melek, aynı zamanda filme konu olan hikâyesiyle de dikkat çekicidir: Bir huzurevinde ömürlerinin son demini yaşayan bir grup insanın yaşamını gözler önüne serer. Yıldız Kenter ise filmin Melek ismindeki karakterini canlandırır ve beyaz melek olarak hem sinemada hem de son filmi olan Beyaz Melek’te etrafına ışık saçar…

  • Türk Sanat Tarihinin Emektar İsmi Erol Günaydın

    Türk Sanat Tarihinin Emektar İsmi Erol Günaydın

    Erol Günaydın, Türk sahnelerinin en sevilen isimlerinden biri olmasının yanı sıra çok yönlü bir oyuncu olarak da sanat tarihimizde özel bir yer edinmiştir. Tiyatro, sinema ve dizi oyunculuğunun dışında meddah yönünün de bulunması Erol Günaydın’ı özel bir sanatçı kılar. 2012 yılında kaybettiğimiz değerli oyuncumuzun çok yönlü sanat yaşamını anlattığımız listemizle Erol Günaydın karşınızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sanatçı 1933 yılında Akçaabat’ta doğdu fakat daha sonra ailecek Beşiktaş’a yerleştiler ve Erol Günaydın yatılı olarak Galatasaray Lisesi’ne girdi. Henüz okul yıllarında sınıfta yaptığı ufak gösterilerle yeteneğini sergilemeye başladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kez Galatasaray Lisesi’nin Tiyatro Kulübünde sahne tozu yutan Günaydın, lisede yakından tanıma fırsatı bulduğu Fransız ekolünü sanat hayatında bir ilham olarak kullandı. Aldığı iyi eğitimin çok yönlü ve kalifiye sanatçı kişiliğindeki etkisi yadsınamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Haldun Dormen Cep Tiyatrosu’nda sergilenen “Papaz Kaçtı” oyunuyla profesyonel aktörlük hayatına adım atan Erol Günaydın, Dormen Tiyatrosu’nun sergilediği “Altın Yumruk”, “Ayı Masalı” gibi birçok oyunda da rol aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Erol Günaydın kariyeri boyunca tiyatrodan hiç vazgeçmedi ve birçok önemli oyunda yer aldı. Bir başka değerli oyuncumuz Ferhan Şensoy ile tiyatro çalışmalarına devam etti ve “Kahraman Bakkal Süper Markete Karşı”, “Soyut Padişah”, “Fişne Bahçesu” gibi oyunlarda usta yeteneğini izleme şansı bulduk.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sinema kariyerine ise 1960 yılında, Sami Ayanoğlu’nun yönettiği Altan Erbulak ile başrolleri paylaştığı Yeşil Kurbağa filmiyle başladı ve 2010 yılına dek 80’den fazla yapımda aktör ve seslendirmeci olarak rol aldı. Güneşi Gördüm, Pardon, Vur Patlasın Çal Oynasın bu sinema filmlerinin arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ünlü oyuncu televizyon yapımlarında da rol aldı ve sevilerek izlenen birçok televizyon dizisinde rol aldı. Çiçek Taksi’nin Ramazan’ı, Tatlı Kaçıklar’ın Beton Raziye’si, Hırsız Polis’te Aksak’ın Babası, Sinekli Bakkal’ın Ali Küçük’ü olarak evlerimize konuk oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Erol Günaydın’ı eşsiz kılan özelliklerinden biri meddahlık geleneğinin günümüzdeki temsilcisi olarak kabul edilmesi, hatta “Son Meddah” diye anılmasıydı. Lisede İsmail Dümbüllü’nün taklidini yaparak meddahlık geleneğine ilgisini ve yeteneğini sergileyen sanatçı, ileride Dünya Tiyatrolar Günü İsmail Dümbüllü Ödülü’nü kazanacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Günaydın yeteneğini oyunculuğun her alanında göstermiş, bir seslendirme sanatçısı olarak birçok yapımda yer almıştı. Büyük ilgi gören Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi’nin Bilbo Baggins’ini de o seslendirmiş ve sesi Bilbo Baggins karakteri ile kulaklarımıza kazınmıştı. Bir zamanların televizyon fenomeni Disko Kralı’nda müdavim konuk olarak yer almış, Athena grubunun Arsız Gönül müzik klibinde rol almıştı.

  • SAHNEYE CESARETLE ADIM ATAN KADIN: AFİFE JALE

    “Hayatımda mesut olduğum ilk gece… O piyeste güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler.” der Afife Jale, sahnede ilk kez seyirciyle buluştuğu o unutulmaz gecenin ardından. Türk tiyatrosunun ilk Müslüman kadın oyuncusu olarak tarihe geçen Afife Jale’nin yaşamı yalnızca sahne tozuyla değil; cesaret ve yalnızlıkla örülmüş bir hikâyedir. Yazımızda, perdeyi ardına kadar açan Afife Jale’nin kısa ama derin izler bırakan hayatına tanıklık edeceksiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1902 yılında İstanbul’un Kadıköy semtinde dünyaya gelen Afife’nin çocukluk ve gençlik yılları; Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgal dönemlerinin gölgesinde geçer. Zor zamanlarda büyür; ama o, tüm karanlığa rağmen bir hayale tutunur. Genç yaşta tiyatroya ilgi duymaya başlar. Ne var ki, ailesi de dönemin genel anlayışı gibi bu ilgiyi hoş karşılamaz. Babası, kızının tiyatroyla ilgilenmesini istemez. Afife ise kararlıdır; sesini, kimliğini ve hayallerini bastırmaya niyeti yoktur. 1918 yılında, Dârülbedâyinin (bugünkü İstanbul Şehir Tiyatroları) açtığı sınavı kazanarak tiyatro kursuna kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    O yıllarda, Müslüman kadınların halka açık gösterilerde sahneye çıkması yasaktır; kadın oyuncular yalnızca kadın seyircilere özel temsillerde rol alır. 1920 yılında, Hüseyin Suat’ın yazdığı “Yamalar” adlı oyunda, başrol oyuncusu Eliza Binemeciyan’ın Paris’e gitmesi üzerine boşta kalan rol için bir isim aranır. Ve o rol Afife’ye teklif edilir. Afife, bu teklifi tereddütsüz kabul eder. Kadıköy’deki Apollon Tiyatrosu’nun sahnesinde, “Jale” takma adını kullanarak sahneye çıkar. Böylece, Müslüman bir Türk kadınının halka açık bir tiyatro oyununda ilk kez sahneye çıkışı gerçekleşir. O geceden sonra artık herkes onu tek bir isimle anacaktır: Afife Jale.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk sahne deneyiminin ardından Afife Jale’nin yıldızı parlamaya başlar. “Tatlı Sır” ve “Odalık” adlı iki ayrı oyunda daha rol alır. Ancak oyunlar sırasında tiyatroya birkaç kez polis baskını yapılır; Afife Jale, sahne arkasındaki arkadaşlarının desteğiyle gözaltına alınmaktan son anda kurtulur. Fakat bir gün Kadıköy İskelesi’nde yakalanır ve karakola götürülür. Neyse ki, Dârülbedâyinin tanınmış oyuncularının polis müdürü Tahsin Bey ile yaptığı görüşmeler sonucu serbest bırakılır. Afife Jale, bir süre daha Apollon Tiyatrosunda sahne almaya devam eder. 1921 yılının başlarında, Dârülbedâyi Yönetim Kuruluna İstanbul Şehremanetinden (Belediye Başkanlığı) iki resmî yazı ulaşır. İlki, 27 Şubat 1921 tarihli bir belgeyle Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasaklandığını bildirir. İkincisi ise birkaç gün sonra gelir ve Afife Jale’nin kadrodan çıkarılmasını açıkça emreder. 8 Mart 1921’de toplanan Dârülbedâyi Yönetim Kurulu, bu talimatı kabul eder ve Afife Jale’nin görevine son verir. Aynı yıl, ailesi sahneye çıkmasını istemediği için Afife, evden de kovulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Afife Jale için tiyatro yalnızca bir meslek değil, hayattaki tek sığınağıdır. Dârülbedâyi kapılarını kapatsa da Anadolu’nun yolları açılır. Önce, Dârülbedâyinin ilk öğretmenlerinden olan Burhanettin Bey’in kurduğu Burhanettin Tepsi Kumpanyasına katılır. Yerli ve yabancı oyunları taşra sahnelerine taşıyan bu toplulukta, küçük kasabaların salonlarında sahneye çıkar. Ardından; oyuncu, yönetmen ve senarist Fikret Şadi’nin kurduğu Millî Sahne Topluluğu ile yollara düşer. Ancak 1921 yılından itibaren başlayan ağır koşullar ve artan baskılar, zamanla şiddetli baş ağrılarına ve sinirsel krizlere yol açar. O dönemin tedavi anlayışıyla verilen ağrı kesiciler kısa sürede bağımlılığa dönüşür. 1924 yılı, tiyatrodan yavaş yavaş uzaklaşmak zorunda kaldığı yıldır: Yalnızlık, ağrı ve yoksunluk yılları başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sahneden uzak ve acılarla iç içe geçen yılların ardından Afife Jale, 1928 yılında İstanbul’daki ünlü ud ve tambur sanatçısı Hafız Burhan’ın konserinde Selahattin Pınar ile tanışır. Bu tanışma zamanla büyük bir aşka dönüşür. Ancak yıllar içinde Afife’nin ruhsal çöküşü, bu ilişkinin sürmesini olanaksız hâle getirir. Çift, 1935 yılında ayrılır. Selahattin Pınar, Afife Jale’ye duyduğu aşkla, bugün hâlâ içlenerek dinlediğimiz ve Türk musikisine damga vuran besteler yazar. Bu eserlerin birçoğu, doğrudan ya da dolaylı olarak Afife Jale’nin izlerini taşır: “Nereden Sevdim O Zalim Kadını”, “Anladım Sevmeyeceksin Beni Sen Nazlı Çiçek” ve daha niceleri… Bu şarkılarda, bir yandan âşık bir adamın feryadı; öte yandan alkışsız kalan bir kadının sessiz çığlığı duyulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Afife Jale, hayatının farklı dönemlerinde tedavi gördüğü Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde, 24 Temmuz 1941’de, 39 yaşındayken hayata veda eder. Cenazesi, neredeyse birkaç kişiyle sessiz sedasız kaldırılır. Uzun yıllar boyunca nereye gömüldüğü bilinmez. Adı anılır, hikâyesi anlatılır; ama mezarı yoktur. Ta ki ölümünden 82 yıl sonra, 2023’te mezar yeri bulunana dek. Afife Jale, yalnızca tiyatro sahnesine çıkan ilk Müslüman Türk kadını olarak değil; sahneye cesaretle adım atan, bedel ödeyen ve ardında ilham bırakan bir kadın olarak da anılır. 1997 yılından bu yana verilen Afife Tiyatro Ödülleri, onun sanat tutkusunu ve özgürlük hayalini yaşatmayı sürdürmekte; hayatı da bugün hâlâ kitaplara, belgesellere ve tiyatro oyunlarına ilham vermeye devam etmektedir.

  • TEATRAL MİMİKLERİYLE ÜNLENEN USTA OYUNCU: CEVAT KURTULUŞ

    Türk sinemasının emektar isimlerindendir Cevat Kurtuluş… Rollerinin büyük bir kısmı, dünya sinemasından Rowan Atkinson’un canlandırdığı Mr. Bean karakterine benzetilen, eğitimi ve oyunculuğu ile en az Atkinson kadar yetenekli olan Cevat Kurtuluş, yarım asırlık kariyerine yüzlerce film sığdırmayı başarmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türk sinema ve tiyatrosunun tanıdık yüzlerinden olan Cevat Kurtuluş, 1922-1992 yılları arasında yaşamış bir komedyenimizdir. Ankara doğumlu sanatçının gençlik yıllarında Devlet Tiyatro ve Operası’nın opera korosunda çalışması ve bariton olarak şarkı söylemesi bilinmeyen yönlerinden biridir. Pek de bilinmeyen başka bir yönü ise 1940-47 yılları arasında Ankara gazinolarında taklit ağırlıklı şovlar yapması ve bu şekilde ünlenmesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Taklit yeteneğinin sessiz sinema döneminden kaldığını ifade eden sanatçı, ayna karşısında çalıştığını ve özel mimikler ürettiğini ifade etmiştir. Tiyatroda Genç Osman, Yanlış Yanlış Üstüne, Haydut, Tanrıdağı Ziyafeti, Üçüncü Selim, Kibarlık Budalası isimli oyunlarda rol almış, İstanbul’a geldikten sonra da sinema filmlerinde rol almaya ve yavaş yavaş ünlenmeye başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mimiklerini çokça kullanan oyuncu, gerçekçi rol yapabilmesi sayesinde sokaklarda da sürekli oynadığı karakterlerle karıştırıldı. Sanatçının rol aldığı filmler, Yeşilçam’ın en ünlü filmleriydi. Küçük Hanımefendi, Kınalı Yapıncak, Ah Nerede Vah Nerede, Ayşecik’le Ömercik, Görgüsüzler, Vahşi Gelin, Keloğlan Aramızda ve daha pek çoğu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1990’lı yılların başına kadar sinema filmlerinde rol alan sanatçı, aynı dönemlerde yayına girecek olan Mahallenin Muhtarları dizisi için teklif aldığında çok sevinir fakat kamera karşısına geçemeden kalp krizi geçirerek hayata veda eder. Oyuncu olan eşi Meral Kurtuluş, dizinin senaristi Kandemir Konduk’u arayarak sanatçının mutlu ve sevinçli öldüğünü söyleyerek teşekkür eder. 70 yaşında hayata veda eden Cevat Kurtuluş, Feriköy Mezarlığı’na defnedilmiştir.

  • UNESCO KÜLTÜREL MİRAS LİSTESİ’NDEKİ GELENEKSEL TİYATROLAR

    Tiyatro, tarihin en köklü sanat dallarından biri olarak her kültürde farklı biçimlerde gelişmiştir. Her toplumun kendine özgü geleneksel tiyatrosu, o ülkenin dünya görüşünü, yaşam tarzını ve estetik anlayışını yansıtır. Sadece eğlendirmekle kalmaz; toplumsal hafızayı canlı tutar, kültürel değerleri aktarır ve tarihsel olayları sahneye taşır. Dünyanın dört bir yanındaki kültürel öğeleri koruma ve yaşatma amacı güden UNESCO da köklü geçmişi olan, geleneksel sahne sanatlarını Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alarak gelecek nesillere aktarmayı amaçlamaktadır. Bu liste, sadece geleneksel sanatları değil, aynı zamanda geleneklerin, kutlamaların, bilgi ve becerilerin korunmasını da hedeflemektedir. UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’nde yer alan ve toplumsal yaşama ayna tutan, dünyanın dört bir yanındaki yüzlerce yıllık geleneksel tiyatro türlerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Meddahlık, Türkiye” title_font_size=”13″]

    Meddahlık, bir kişinin taklit ve canlandırmalarla, doğaçlama olarak hikâye anlatarak dinleyiciyi hem eğlendirdiği hem de düşündürdüğü geleneksel bir sanattır. 2008 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan bu köklü geleneğin ustaları, hikâyelerini taklitler, ses değişiklikleri ve basit aksesuarlarla zenginleştirir. Osmanlı Dönemi’nde özellikle kahvehanelerde büyük ilgi gören meddahların anlattığı hikâyeler, genellikle toplumsal olaylara, tarihî figürlere ve mizahi unsurlara dayanır. 19. yüzyıla kadar popülerliğini koruyan bu sanat, modern tiyatronun yaygınlaşmasıyla eski etkisini yitirse de geleneksel bir anlatım biçimi olarak günümüzde hâlâ yaşatılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Noh ve Kabuki, Japonya” title_font_size=”13″]

    Noh tiyatrosu, geleneksel Japon tiyatrosunun en eski türlerinden biridir. 14. yüzyılda gelişen bu sanat, maskeler, geleneksel kostümler ve şiirsel anlatımla mistik ve tarihî temaları işler. Müzik ve dansın önemli bir yer tuttuğu Noh tiyatrosunda karakterler, genellikle ahşap maskelerle sahneye çıkarak doğaüstü varlıkları veya kahramanları canlandırır. Oyuncuların hareketleri ağır ve minimaldir; sahne tasarımı ise sade ve simgeseldir. Günümüzde Japonya’da belirli tiyatrolarda ve festivallerde sahnelenmeye devam eden Noh tiyatrosu, 2008 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınmıştır.

    Kabuki tiyatrosu, hareketli ve görkemli sahnelemeleriyle ünlü geleneksel bir diğer Japon tiyatro türüdür. 17. yüzyılda ortaya çıkan bu sanat, abartılı kostümler, yoğun makyaj ve dinamik sahne kullanımıyla izleyiciyi büyüleyen etkileyici bir performans sunar. Noh tiyatrosunun aksine, Kabuki oyuncuları maske yerine yüzlerini beyaz, kırmızı ve siyah gibi belirgin renklere boyayarak sahneye çıkar. Dramatik jestler, hızlı sahne değişiklikleri ve akrobatik unsurlar, Kabuki’nin öne çıkan özelliklerindendir. Başlangıçta hem kadın hem erkek oyuncuların sahne aldığı bu tiyatro, zamanla yalnızca erkek oyuncuların rol üstlendiği bir forma evrilmiştir. 2008 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan Kabuki, günümüzde Japonya’daki özel tiyatrolarda geleneksel bir sanat olarak yaşatılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kathakali, Hindistan” title_font_size=”13″]

    Kathakali, Hindistan’ın en etkileyici geleneksel sahne sanatlarından biridir. 17. yüzyılda Kerala bölgesinde ortaya çıkan bu sanat, abartılı yüz makyajları, görkemli kostümleri ve ritmik danslarıyla dikkat çeker. Klasik Hint mitolojisinden sahneleri canlandıran Kathakali oyuncuları, el hareketleri (mudralar), yüz ifadeleri ve beden diliyle izleyiciye hikâyeler aktarır. Bu performanslar, genellikle Hindu destanları Ramayana ve Mahabharata’dan sahneler içerir. Kathakali’de diyalog kullanılmaz; anlatım tamamen dans, jest ve müzikle yapılır. Oyuncuların yüzleri, oynadıkları karaktere göre belirgin renklerle boyanır. Yeşil yüzlü karakterler kahramanları, kırmızı veya siyah yüzlü olanlar ise kötü karakterleri temsil eder. Müzik, ritmik davullar (chenda ve maddalam) ve vokal anlatımla desteklenir. 2008 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan Kathakali, günümüzde Hindistan’daki tiyatrolarda ve festivallerde sahnelenmeye devam etmekte, turistlerin büyük ilgisini çekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pekin Operası, Çin” title_font_size=”13″]

    Çin’in en ünlü geleneksel tiyatro türlerinden biri olan Pekin Operası; şarkı, dans, dövüş sanatları ve oyunculuğun bir araya geldiği çok yönlü bir performans sanatıdır. 18. yüzyılda gelişen bu sanat; müzik, yüz boyama ve dramatik performansları birleştiren çok yönlü bir sahne gösterisidir. Pekin Operası’nda karakterler dört ana gruba ayrılır: Sheng (erkek karakterler), Dan (kadın karakterler), Jing (güçlü veya kötü figürler) ve Chou (komik karakterler). Oyuncuların yüzleri, rollerine uygun olarak farklı renklerle boyanır; kırmızı sadakati, siyah dürüstlüğü, beyaz ise kurnazlığı simgeler. Sahnedeki diyaloglar, şiirsel ve ritmik bir üslupla sunulur. Geleneksel Çin enstrümanlarından jinghu (iki telli keman) ve bianzhong (bronz çanlar) eşliğinde icra edilen müzik, bu sanatın ayrılmaz bir parçasıdır. 2010 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan Pekin Operası, günümüzde hâlâ Çin’de önemli bir kültürel miras olarak sahnelenmeye devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Wayang Kulit, Endonezya ” title_font_size=”13″]

    Wayang Kulit, Endonezya’nın geleneksel gölge kuklası tiyatrosudur. “Wayang” kelimesi Endonezya’da “kukla” veya “gölge”, “kulit” ise “deri” anlamına gelir; dolayısıyla “Wayang Kulit”, deriden yapılan kuklalarla oynanan gölge tiyatrosu demektir. Ustaca tasarlanıp kesilen bu kuklalar, bir perde önünde ışık kaynağına karşı tutulur ve gölgeleri izleyiciye yansıtılır. Hikâyeler genellikle mitolojik karakterlere ve Ramayana ile Mahabharata gibi destanlara dayanır. Bu geleneksel sanat, gamelan adı verilen Endonezya orkestrasının ritmik ezgileri eşliğinde sahnelenir. Gösteriyi yöneten kişiye dalang denir; dalang yalnızca kuklaları hareket ettirmekle kalmaz, aynı zamanda hikâyeyi anlatır ve her karakteri farklı ses tonlarıyla seslendirir. Anlatım, müzik ve diyaloglarla izleyiciye aktarılır. 2008 yılında UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alınan Wayang Kulit, günümüzde hâlâ yaşatılmakta ve çeşitli kültürel etkinliklerde sergilenmektedir.

  • Tiyatro ve Sinema Salonlarında Nelere Dikkat Etmeliyiz?

    Tiyatro ve Sinema Salonlarında Nelere Dikkat Etmeliyiz?

    Bu listemizde sinema ve tiyatro salonlarında dikkat edilmesi gereken, aslında hepimizin bildiği ve çoğumuzun da uyum sağladığı görgü kurallarına yer veriyoruz. Evet, kulağa oldukça basit gelen o detayları bilmesine biliyoruz ama gün geliyor dalgınlıkla ihmal de edebiliyoruz. Çok daha keyifli, çok daha konforlu seyirler için sinema ve tiyatro adabını gelin tekrar gözden geçirelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Perde açılmadan önce…” title_font_size=”13″]

    Sinema salonuna vaktinde girmek elbette önemli ama tiyatro salonuna vaktinde girmek bundan çok daha önemli. Unutmayın, canlı performans sergileyen oyunculara saygı gereği, onlar sahneye adım attığında çoktan yerimizi almış ve seyre hazırlanmış olmalıyız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kendi koltuğumuza ulaşmaya çalışırken…” title_font_size=”13″]

    İzin isteyerek ve sakin hareketlerle koltuğumuza geçmeye çalışırken insanları rahatsız etmemek, bilhassa dar aralıklarda ayaklarına basmamaya özen göstermek icap eder. Tabii sakin hareket edelim derken arkamızda kuyruklar oluşmasına da neden olmamalıyız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Konuşmak değil seyretmek için…” title_font_size=”13″]

    Yanımızdaki kişilerle sinemadaki insanların dikkatini çekecek biçimde konuşmalar yapmak şık bir davranış değil… Bir tiyatro oyunu izlerken kısık sesle de olsa konuşarak oyuncuların dikkatini dağıtmak ise takdir edersiniz ki hiç ama hiç şık bir davranış olmayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sadece sesi değil ışığı da rahatsız ediyor” title_font_size=”13″]

    Uzun süre ekranına bakmadan duramadığımız cep telefonlarımızı görgü kurallarına uygun biçimde kullanmadığımızda sinema ve tiyatro etkinliklerinin en büyük sabote edicisi olabiliriz. Üstelik bunu sadece gelen çağrı ve mesajların sesiyle değil, gözü far gibi alan ekran ışığıyla da yapabiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Patlamış mısırla transa girmek!” title_font_size=”13″]

    Patlamış mısır kokusu fuayeye girer girmez çoğumuzu etkisi altına alır. Bizim hamlemiz ise film sırasında mısırları birer ikişer ağzımıza atarken o etkinin içinde kaybolmamak, mümkün olduğunca az ses çıkartmak olmalı. Çekirdek gibi kabuklu yemişlerden külliyen uzak durulması gerektiğini ise sanıyoruz söylememize gerek yok.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hastalığınız geçene kadar bekleyin” title_font_size=”13″]

    Grip ya da nezle isek, sık sık burnumuzu temizlememiz ya da çekmemiz gerekiyorsa, sürekli hapşırıyor ya da öksürüyorsak hiç düşünmeden sinema/tiyatro planımızı bir süre ertelemeliyiz. Belki o süre zarfında film vizyondan kalkacak hatta tiyatro oyunu sahnesini başka yere taşıyacak ama siz diğer insanları rahatsız etmekten kaçındığınız gibi hastalığınızdan da korumuş olacaksınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alkışın zamanlamasını iyi yapabilmek…” title_font_size=”13″]

    Sinema salonunda film devam ederken alkışlamak, karşımızda etkileşime geçecek gerçek kişiler olmadığı için anlamsız kalabilir ve diğer seyirciler için rahatsızlık yaratabilir. Tiyatro salonunda ise durum biraz daha farklı seyreder. Oyun devam ederken alkışlamak bazı durumlarda oyuncuyu motive ederken, bazen de devam edip etmeme konusunda tereddütte kalmasına neden olabilir. Ama her iki sanatta da en uygun yöntem eserin finalini bekleyerek alkışlamaktır. Hatta tiyatroda oyuncuların selam vereceği anı özellikle beklemek ve perde tamamen kapanana kadar salondan ayrılmamak, tiyatroya, tiyatrocuya ve verilen emeğe duyduğumuz saygının göstergesi olacaktır.