Etiket: tarihi yapı

  • MANZARASINDAN MİMARİSİNE KASIMİYE MEDRESESİ

    Kendine has rengiyle güneş gibi parlayan taş evleri, labirenti andıran daracık sokakları, farklı inanç ve kültürleri yan yana yaşatan yapıları, kültürel değerleri ve tarihiyle ülkemizde en dikkat çeken şehirlerden biridir Mardin. Kasımiye Medresesi ise bu özel şehrin en özel yapılarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kasımiye Medresesi’nin inşası Artuklu hükümdarı Sultan İsa Dönemi’nde başlatılmış, Timur Dönemi’ne kadar devam etmiş fakat Moğol saldırıları nedeniyle durmuştur. Tamamlanması Akkoyunlu Sultanı Cihangir oğlu Kasım Dönemi’ne yani 15. yüzyıl sonlarına denk gelir. Yapıya dair en bilinen efsane, Cihangir oğlu Kasım’ın bu medresede amcası tarafından öldürülmesi, kız kardeşinin Kasım’ın kanını medresenin duvarlarına ağıtlar eşliğinde sürmesidir. Rivayet o ki güneş vurduğunda yapının duvarlarında beliren kızıl lekeler bu acı olayın günümüze ulaşan izleridir. Kasımiye Medresesi’nin 16. yüzyılda en hareketli dönemini yaşadığı, bölgede en fazla maddi kaynağa sahip medrese olduğu ve I. Dünya Savaşı sırasında kapandığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kasımiye Medresesi, Artuklu Dönemi’nin mimari üslubuyla inşa edilmiştir. Mekânın içine ince işçilikli bir taç kapıdan girilir ve hemen ardından kemerli bir koridordan geçilir. Koridorun sol tarafında bir türbe bulunur, sağ taraftan ise ana yapıya geçiş yapılır. Kasımiye Medresesi iki katlıdır ve bu katlar çatısı açık olan büyük bir avluyu çevreler. Yapı on biri alt katta, on ikisi üst katta olmak üzere 23 medrese odasından oluşur. Odaların kapı yüksekliği bir metreden biraz fazladır. Bu tür yapılarda sıkça rastlanan uygulama öğrencinin hocasının yanına girerken başını eğmesi için planlanmıştır. Medresenin duvarlarında düzgün kesme taş kullanılmıştır. Kubbeleri yivleme tekniği ile yapılan dilimlerden oluşur ve bu teknik Mardin’in o döneme ait yapılarında uygulanan bir gelenektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Avlunun orta yerindeki havuz ve eyvandaki çeşme üzerinden bir betimleme yapılmaktadır. Mimari sistemde çeşmeden akan su, kanallarla bağlı üç havuzu dolaşmaktadır. Yapılan betimlemeye göre ise suyun aktığı yer doğumu, döküldüğü ilk ve küçük havuz gençliği, ikinci ve büyük olan havuz olgunluğu, dar olan havuz ise ölümü temsil etmektedir. Nihayetinde su kanallarla toprağa dökülmektedir. Bu havuz sistemi ve taşıdığı felsefi anlam Kasımiye Medresesi’nin yanı sıra yine Mardin’deki Zinciriye Medresesi ve Ulu Camii’nin avlularında da kendine yer bulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kasımiye Medresesi’nin mimari gücü, içine yüzlerce yıl efsaneler, masallar, acı ve tatlı olaylar sığdırmış Mezopotamya Ovası’nın manzarasıyla bütünleşince gördüğü ilgi de katbekat artmaktadır. Giriş kapısının bulunduğu güney cephesi engin bir denizi andıran Mezopotamya Ovası’na tepeden bakar. Medresenin şehir içindeki konumu da ulaşım açısından son derece rahat bir yerdedir. Medrese odalarının duvarlarında, hangi bilim hakkında ders verildiğine dair simgeler bulunan yapının günümüzde El Cezeri İslam Bilim Tarihi Müzesi olarak hizmet vermesi planlanmaktadır.

  • BİR ŞEHRİ GÖZETLEYEN KULE

    Galata Kulesi yalnızca mimari bir yapı değil; imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne, seferlere, yangınlara ve şehirde yaşanan büyük dönüşümlere sessizce tanıklık eden bir anıttır. İlk temellerinin ne zaman atıldığı kesin olarak bilinmese de yüzyıllar boyunca farklı medeniyetler tarafından sahiplenilen bu kule, her dönemde farklı bir anlam kazanmıştır. Peki, asırlar boyunca İstanbul’un değişen silüetine tanıklık eden Galata Kulesi’nin bu denli merkezî bir sembol hâline gelmesinin ardında hangi tarihsel süreçler yatıyor? Yazımızda, Galata Kulesi’nin tarih sahnesindeki yolculuğunu ve şehirle kurduğu eşsiz bağı keşfedeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    MS 6. yüzyılda Bizans İmparatorluğu, Hun ve Bulgar akınlarıyla kuzeyden tehdit altındayken, Galata (o dönemdeki adıyla Sykai) bölgesine, Boğaz’daki tehlikeleri izlemek ve haberleşmeyi sağlamak için bir gözlem ve işaret kulesi inşa edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1300’lerde siyasi çekişmeler sonucu Galata’yı (Pera) ele geçiren Cenevizliler, bölgeyi surlarla çevreleyip bir koloniye dönüştürür. Bu savunma hattının en önemli yapısı olarak, 1348 yılında bugünkü Galata Kulesi inşa edilir. Eski Bizans kalıntılarının yerine yükselen taş kuleye, tepesine yerleştirilen haç nedeniyle “Christea Turris” (İsa’nın Kulesi) adı verilir. Bu ad, kulenin sadece askerî değil, dinî bir simge olarak da görüldüğünü gösterir. Hem Haliç’i hem Boğaz’ı görebilen kule, Galata’daki Ceneviz varlığının en güçlü sembolü hâline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1453’te İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra Galata Kulesi farklı amaçlarla kullanılmaya başlanır. Ancak 1509’daki büyük deprem, yani “Küçük Kıyamet”, kuleye ciddi zarar verir. Bunun üzerine, II. Bayezid’in başmimarı Murad bin Hayrettin gözetiminde kule, 13,20 metre yüksekliğinden itibaren yeniden inşa edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1609 yılında doğan Hezârfen Ahmed Çelebi’nin en büyük hayali, insanın uçabileceğini kanıtlamaktır. Bu amaçla kuşları inceler, hava akımlarını gözlemler ve kendi “kartal kanatlarını” tasarlar. 1632 yılında lodoslu bir havada kanat benzeri bir araç kullanarak Galata Kulesi’nden havalanıp yaklaşık 3358 metre boyunca Boğaz’da uçarak Üsküdar’daki Doğancılar Meydanı’na iner. IV. Murad bu başarısını bir kese altınla ödüllendirir. Bu olağanüstü uçuş, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinin birinci cildinde detaylı şekilde yazılır ve yüzyıllardır gerçek ile efsane arasında ilham verici bir hikâye olarak anlatılmaya devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kanuni Sultan Süleyman zamanında zindan olarak hizmet veren kule, II. Selim Dönemi’ndeki yangınlar sonrası onarılır, III. Murat Dönemi’nde gözlemevine dönüştürülür. 1717 yılında yangınlara karşı kulede “kös” çalınarak haber verme sistemi kurulur. 1831 yangınının ardından Galata Kulesi, II. Mahmud Dönemi’nde önemli bir yenileme geçirir ve Cumhuriyet Dönemi’nde yangın gözetleme ve Deniz Kuvvetlerinin haberleşme postası olarak kullanılır.

     

     

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#”]

     

    2013 yılında Galata Kulesi, UNESCO tarafından Türkiye’nin Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınır. 2020 yılında ise Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen restorasyon ve düzenlemelerle kule, müzeye dönüştürülür ve İstanbul’un Kurtuluşu’nun yıl dönümü olan 6 Ekim 2020’de yeniden açılır. MüzeKart ile ziyaret edilebilen Galata Kulesi’nin büyüleyici manzarası ve tarihine dair daha fazlası için videomuzu izlemeyi unutmayın!

  • DÜNYANIN EN ESKİ ÇARŞILI KÖPRÜLERİNDEN BURSA IRGANDI KÖPRÜSÜ

    Bursa’da, Gökdere Suyu üzerine inşa edilen Irgandı Köprüsü, 583 yıldır şehrin tarihine tanıklık ediyor. Dünya üzerinde benzeri bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olan Irgandı Köprüsü hem mimari yapısıyla hem de üstünde yer alan çarşısıyla dikkat çekiyor. Osmanlı’dan günümüze uzanan bu eşsiz yapı, tarih boyunca ticaretin ve zanaatkârlığın kalbinin attığı yerlerden biri olmuştur. Bugün hâlâ sanatkârların ve el emeği ürünlerin buluştuğu özel bir nokta olarak ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor. Detayları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    15. yüzyılda Osmanlı’nın önemli ticaret merkezlerinden biri olan Bursa’da, dönemin tüccarları ticaret yollarını güçlendirmek amacıyla hanlar, çarşılar ve köprüler yaptırmıştır. Irgandı Köprüsü de bu amaçla, yoğun ticaret hayatına sahip Bursa’da inşa edilen yapılardan biridir. 1442 yılında, Sultan II. Murad Dönemi’nde; Irgandılı Pir Ali oğlu tüccar Hoca Muslihiddin tarafından yaptırılmış, mimarının ise Abdullah oğlu Timurtaş olduğu rivayet edilmektedir. Bu köprüyü eşsiz kılan en önemli özelliklerden biri üzerinde bir çarşısının bulunmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Köprü, Osmanlı Dönemi’nde inşa edilen çarşılı köprülerin nadir örneklerinden biridir. Sadece şehri birbirine bağlamakla kalmamış, aynı zamanda ticari bir merkez işlevi de görmüştür. İlk yapıldığı dönemde kâgir (taş veya tuğladan yapılan yapı) bir yapı olduğu, her iki tarafta 16 bölüm olmak üzere, toplam 31 dükkân ve 1 mescit bulunduğu; ayaklarında ise depo ve ahır bölümlerinin yer aldığı bilinmektedir. Ancak köprü, zaman içinde büyük yıkımlara uğramış ve çeşitli restorasyonlardan geçtiği için orijinal hâline dair kesin bilgiler sınırlıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1855 yılındaki büyük depremde ağır hasar gören Irgandı Köprüsü, onarıldıktan sonra üstü açık ve ahşap dükkânların yan yana dizildiği bir çarşı hâline getirilmiştir. 1922 yılında, işgal kuvvetleri Bursa’yı terk ederken köprüyü bombalayarak yıkmıştır. Ardından, 1949 yılında köprü çarşısız ve betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir. 2004 yılında ise köprünün rekonstrüksiyonu gerçekleştirilmiş ve çarşı kısmı aslına uygun şekilde yeniden yapılmıştır. Günümüzde Irgandı Köprüsü, özgün mimari yapısına oldukça yakın bir görünümle hizmet vermeye devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bursa’nın kültürel ve turistik merkezlerinden biri olarak işlev gören bu köprü üzerinde, geleneksel el sanatlarıyla uğraşan zanaatkârların dükkânları yer almakta; ebru, hat, çini, seramik ve ahşap oyma gibi sanat dallarına ait el yapımı eserler burada satışa sunulmaktadır. Ayrıca, köprünün tarihî atmosferini yansıtan küçük kafeler ve sanat atölyeleri de ziyaretçilere açıktır. Bu yönüyle Irgandı Köprüsü hem tarihî bir yapı hem de sanat ve zanaat kültürünü yaşatan bir merkez olarak Bursa’nın önemli simgelerinden biri hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1345 yılında inşa edilen ve Floransa’nın simgelerinden biri hâline gelen Ponte Vecchio, üzerinde kuyumcu dükkânlarının yer aldığı ünlü bir köprüdür. Orta Çağ’dan günümüze ulaşan çarşılı köprüler arasında en bilinen örneklerden biridir. Bulgaristan’da bulunan Osma Köprüsü, Osmanlı Dönemi’ne ait olup, üzerinde dükkânların bulunduğu ender çarşılı köprülerdendir. 1588 yılında tamamlanan Rialto Köprüsü ise Venedik’in en ünlü yapılarından biri olarak, tarihî dükkânlarıyla öne çıkar. Irgandı Köprüsü de benzer mimari özellikler taşıyan, dünya üzerindeki sayılı çarşılı köprülerden biridir. Sadece bir ulaşım güzergâhı değil, aynı zamanda geçmişin izlerini bugüne taşıyan değerli bir kültürel miras olarak da büyük önem taşımaktadır.

  • BALAT’TAKİ DEMİR KİLİSE: SVETİ STEFAN

    İstanbul’un önemli tarihi yapılarından biri olan Sveti Stefan Kilisesi konumu ve mimarisiyle şehrin en özel yapılarından biridir. Haliç tarafına yolunuz düştüğünde ziyaret edebileceğiniz yapıyı aşağıdaki bilgiler eşliğinde gezmenizi tavsiye ederiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fatih ilçesinde, Fener ile Balat semtleri arasında konumlanan Sveti Stefan Kilisesi’nin, beyaz hâkimiyetindeki mimarisiyle Haliç kıyısına zarafet katan bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. Yedi yıl süren bir restorasyon geçiren ve 2018 yılında tekrar ziyarete açılan bu yapı halk arasında “Demir Kilise” olarak biliniyor. Bunun nedenine geçmeden önce biraz tarihçesinden söz edelim. Yapının hikâyesi, Osmanlı’da görev yapan Bulgar devlet adamı Stefan Bogoridi’nin bağışladığı bir arazi üzerindeki ahşap binanın kiliseye çevrilmesiyle başlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu ilk mabet, 9 Ekim 1849’da Slavca bir ayinle hizmete açılıyor ve adına, Stefan Bogoridi’nin anısına Sveti Stefan, yani Aziz Stefan deniliyor. Ahşap kilisenin yıkılıp yerine yenisinin yapılmasıyla ilgili iki rivayet bulunmakta. İlki ahşap yapının yangında zarar görmesi ve yerine yeni bir kilise yapılmasının şart olması. İkincisi ise Bulgarların Fener Rum Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise kurmak istemeleri ve Osmanlı Devleti’nden büyük bir kilise yapmak için izin almaları.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kilisenin dış cephesinden merdivenlerine, çan kulesinden pencere kenarlarına dört bir yanı demirden yapılıyor. Bunun için tam 500 ton demir dökülüyor. Kilise önce Viyana’da faaliyet gösteren Rudolf von Wagner firmasının bahçesinde kuruluyor ve sonrasında sökülerek Tuna ve Boğazlar üzerinden gemilerle İstanbul’a getiriliyor. İstanbul’da, Haliç kenarındaki adresinde tekrar birleştirilen parçalar, 1898 yılında Ekzarh Yosif tarafından kutsanarak ibadete açılıyor. Tüm dünyada sadece birkaç adet olan demir kiliselerden diğerleri zamanla yok olunca, Sveti Stefan Kilisesi dünyadaki tek demir kilise olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dış süslemeleriyle dikkat çeken ve mihrabı Haliç tarafına bakan kilisenin giriş kapısının üzerinde yer alan çan kulesinin yüksekliği 40 metredir. Bu arada üç kubbesi ile altı adet çanı ise Rusya’nın Yaroslavl şehrinde dökülmüştür. 300 kişilik kapasitesi olan dini yapı, 124 yıllık geçmişiyle aynı zamanda dünyanın ilk prefabrik yapılarından biri olma özelliğine de sahip.

  • İSTANBUL’UN EN ESKİ SARAYLARINDAN: TEKFUR

    Ülkemizin hatta dünyanın dört bir yanından, tarihi ve kültürel değeri yüksek yapıları karşınıza getirmeye devam ediyoruz. Şimdi de Fatih ilçesinin Edirnekapı semtinde, önemli bir kültürel miras olarak ayakta duran Tekfur Sarayı’ndayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bizans imparatorlarını ağırlayan Yüksek Saray…” title_font_size=”13″]

    Blaherne Sarayı, Bizans döneminde 500’lü yıllarda inşa edilen ve imparatorluk ikametgâhı olan büyük bir saray kompleksiydi, fakat günümüze kadar ulaşmayı başaramadı. Tekfur Sarayı’nın, bu kompleksin bir parçası olduğu düşünülmekte ve Bizans mimarisinin önemli taşıyıcılarından biri olduğu kabul edilmektedir. 13. yüzyıl sonları ile 14. yüzyıl başlarında inşa edilen Tekfur Sarayı, bulunduğu konumdan dolayı bazı kaynaklarda “Yüksek Saray” ifadesiyle de tanımlanmıştır. Saray duvarlarının farklı mimari özellikler sergilemesi, birinci ve ikinci katının farklı dönemlerde yapıldığını düşündürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tekfur, aslında yöneticilere verilen bir unvan…” title_font_size=”13″]

    Taç taşıyan anlamındaki takavor kelimesi, dilimize geçtiği haliyle tekfur, Bizans döneminde vali düzeyindeki yöneticilere verilen unvan iken, Osmanlı döneminde Hıristiyan yöneticiler için kullanılan unvandı. Bizans İmparatorluğu yıkılana kadar varlıklarını koruyan tekfurlardan Osmanlılar ile yakın iletişimde olanlar, hatta evlilik yoluyla akrabalık bağı kuranlar da olmuştu. Tekfur Sarayı’nın ise 17. yüzyıldan itibaren bu isimle anılmaya başlandığı bilinmektedir. İstanbul’un fethedilmesiyle Osmanlı idaresine giren Tekfur, bu dönemde imparatorluk ikametgâhı olarak kullanılmamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çini atölyesi olarak kullanılan bir saray…” title_font_size=”13″]

    15. ve 16. yüzyıllarda farklı işlevler gören Tekfur Sarayı’nın, 18. yüzyılın ortalarına doğru Sadrazam İbrahim Paşa’nın kararıyla avlusuna fırınlar, değirmenler yaptırılmış ve İznikli ustaların işlettiği bir çini atölyesine dönüştürülmüştü. Hatta burada yapılan çiniler III. Ahmet Çeşmesi’nde, Kasım Paşa Camii’nde ve Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde kullanılmıştır. Sonraki yüzyılda ise sarayın bir bölümü cam fabrikası olarak kullanılmış ve bu faaliyet 1955 yılına kadar sürmüştür. Daha sonra Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlanan tarihi mekân günümüzde İBB’ye bağlı bir müze olarak hizmet vermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kaşıkçı Elması’nın bulunduğu yer de burası…” title_font_size=”13″]

    Günümüzde Topkapı Sarayı’nda sergilenmekte olan Kaşıkçı Elması’nın, 1955 yılından sonra çeşitli tadilatlardan geçen Tekfur Sarayı’nda bulunduğu rivayet edilir. 2005-2014 yılları arasında büyük bir restorasyondan geçirilen Tekfur, hafta içi ve pazar günleri sabah 9 ile akşam 6 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor, cumartesi günleri ise öğleden sonra 4’e kadar ziyarete açık durumda.

  • İTALYA’NIN 2000 YAŞINDAKİ MİMARİ SEMBOLÜ: KOLEZYUM

    İtalya’nın Roma şehrinde yer alan Kolezyum, yaklaşık 2000 yaşında fakat ilk dönemlerini saymaz isek, bugünkü önemine son asırda kavuşmuş. Çünkü ancak 1900’lerde yapılan kazılarla yapının sistematiği ortaya çıkarılmış ve zamanla turizme kazandırılmış. İçinde yaşananlar hakkında film senaryoları bile yazılan Kolezyum’u biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Burası 55 bin seyirci kapasiteli bir arena, yani 2000 yıl kadar önce öyleymiş. O dönem insanlar, tiyatro oyunları, çeşitli tören gösterileri ve gladyatör dövüşlerini seyretmek için arena tribünlerini doldururmuş. Rivayet o ki dövüşler MS 5. yüzyılda yasaklanınca arenanın popülerliği bir hayli azalmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yapımına, MS 72 yıllarında Flavius Hanedanlığı’nın krallarından Vespasian tarafından başlanan, fakat ömrü vefa etmediği için MS 80 yılında oğlu Titus tarafından tamamlanan arenanın orijinal adı ise Flavium Amfitiyatrosu olarak geçmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum’un (İtalyanca: Colosseo) adını ise arenanın yakınında bulunan İmparator Neron’un 30 metre yüksekliğindeki “Colossus” isimli heykelinden aldığı ifade ediliyor. Buna göre, “Colossus yakınındaki arena” olarak tarif edilen amfitiyatro zamanla Kolezyum ismini almış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Elips şeklindeki Kolezyum’un çevre uzunluğu 527 metredir. Toplam 4 katlı olan yapının dış duvar yüksekliğinin ise ortalama 50 metre olduğu belirtiliyor. 24.000 m2’lik alanı kapsayan yapı, her katta 80, toplamda 240 kemere sahiptir. Dolayısıyla 80 farklı girişi bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    100.000 m3’ten fazla traverten taşının 300 ton demir kıskaçla bir arada tutulduğu Kolezyum’da sütunlar önemli bir yere sahiptir. Fakat kat kat değişen dor, iyon ve korint sütunlar taşıyıcı olmaktan çok dekoratif amaçlı kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum’un en popüler olduğu dönemlerde her katı farklı statülerdeki kişilere ayrılır, o katlara da fiyatına göre belirlenmiş numaralı biletlerle girilirmiş. Oturma düzeni bulunmayan çatı katı ise kölelere izin verilen izleme alanıymış. 360 derecelik en güzel manzaranın da burası olduğu söylenmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum yüzyıllarca âtıl kalmış, 16. ve 17. yüzyıllarda fabrikaya dönüştürülmesi ya da boğa güreşleri için kullanılması bile düşünülmüştür. Hatta taşlarının bir kısmı sökülüp başka inşaatlarda kullanılmıştır. Günümüzde ise İtalya’nın en çok turist ağırlayan yapılarının başında gelmektedir.

  • AKDENİZ BÖLGESİ’NDEN TARİHİ KALELER

    Eski zamanlarda çoğunlukla güvenliği sağlamak amacıyla inşa edilen, heybetleriyle halka güven düşmana korku salan kaleler, günümüzde tarihi ve kültürel değeri yüksek yapıların başında geliyor. Kimi dar bir geçitte, kimi yüksek bir tepede, kimi sınırda, kimi deniz kıyısında inşa edilen bu kaleler ne mutlu ki güçlü yapıları sayesinde ayakta kalmayı başarabilen eserler… Bizim listemizse Akdeniz Bölgesi’nde yer alıp günümüze kadar ulaşmayı başarmış kalelerden oluşuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    6.5 km’lik surları içinde 83 kule, 140 burç ve 1200 kadar sarnıç barındıran kale Antalya’nın Alanya ilçesinde, Akdeniz’e doğru uzanan bir yarımada üstünde, 250 metre yüksekte yer alır. İlk inşası Helenistik döneme uzanan Alanya Kalesi, 13. yüzyılda Alaeddin Keykubad tarafından yeniden inşa edilmiştir ve Selçuklu mimarisinin özelliklerini taşımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Mersin’in batısında, Antalya sınırındaki ilçesi Anamur’da yer alan kale deniz kıyısındadır. Romalılar tarafından 3. yüzyıldaki ilk yapılış amacı da deniz ticaret yolunu gözetlemek ve ticaret gemilerini korsanlardan korumak olmuştur. Müreffeh anlamına gelen Mamure adını 15. yüzyıldaki onarımı sırasında Karamanoğulları Beyliği döneminde almış ve aynı dönem içine bir cami yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kızkalesi, Mersin’in Erdemli ilçesinde, sahilden 600 metre uzakta Akdeniz’in orta yerindeki küçük bir adacık üstünde yer alır. 12. yüzyılda inşa edilen kalenin surları üstünde 8 adet burç bulunmaktadır. Kaleyi uzaktan da olsa görmek için gelen turistlere anlatılan bir de efsanesi vardır. O efsaneye göre kale, falcıdan kızının yılan tarafından öldürüleceğini duyan bir kral tarafından yaptırılmış, ne var ki sepetteki meyvelerin arasından çıkan yılanın kızını sokarak öldürmesinin önüne geçememiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yılan Kalesi veya Yılankale Adana’nın Ceyhan ilinde yer alır. Ceyhan ovasına sarp bir tepeden bakan kale 12. yüzyılda inşa edilmiştir. Özel konumu sayesinde kaleye çıkanlar bölgedeki Anavarza, Tumlu ve Kozan Kalesi’ni görebilmektedir. İçinde bir kilise de bulunan kale sanatsal açıdan değeri olan bir Orta Çağ yapısıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mersin’in Tarsus ilçesindeki kaleden, İç Anadolu ile Akdeniz Bölgesi arasındaki önemli bir geçit olan Gülek Boğazı kuşbakışı görülebilmektedir. İnşa tarihi tam olarak bilinmese de Orta Çağ’da Gülek Boğazı’nı denetlemek ve buradan geçenlerden ödeme almak üzere kullanıldığı biliniyor. 500 metre yüksekte bulunan kalenin deniz seviyesinden yüksekliği 1530 metredir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İnşası Helenistik döneme kadar giden Bakras Kalesi Hatay’ın Belen ilçesinde yer alır. 26 Eylül 1183 tarihinde Haçlılar tarafından Selahaddin Eyyübi’ye teslimi, Osmanlılar ve Memluklular arasındaki mücadelenin sahnesi olması, 1516’da Yavuz Sultan Selim tarafından zapt edilmesi gibi önemli olayların yaşandığı bir kaledir. Fakat sınır kalesi olmayıp iç kesimde yer alması nedeniyle zaman içinde ihmal edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Simena Kalesi, Antalya’da Kaş ile Demre arasında kalan ve deniz yoluyla da ulaşılabilen antik Likya kenti Simena’da yer almaktadır.  Günümüzde Simena Ören Yeri olarak geçen bölgede kalenin çevresi tiyatrodan kaya mezarlarına, su sarnıçlarından tapınaklara antik kalıntılarla çevrilidir. MÖ 4. yüzyılda inşa edildiği düşünülen kale çok büyük hasarlar görmeden bugüne ulaşmayı başarmıştır.

  • BALKANLAR’DAKİ OSMANLI MİMARİSİ: MOSTAR KÖPRÜSÜ

    Balkanlar’da yaklaşık 550 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun, bu bölgede inşa ettiği mimari yapılardan günümüze ulaşanlar arasında en ünlü olanı Mostar Köprüsü diyebiliriz. 450 yılı aşan tarihiyle bu ünü fazlaca hak eden Mostar, Kültür ve Yaşam’ın konuğu oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şehre adını veren köprü ” title_font_size=”13″]

    Mostar Köprüsü, 1566 yılında, Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Hayreddin tarafından yapılmıştır. Günümüzde, Hersek bölgesinin en büyük şehri ve başkenti olan Mostar şehrinde yer almaktadır. Eskiden Hersek adıyla anılan bu bölge, köprüden dolayı Mostar ismini almıştır. Bu tarihi yapı, Avrupa’nın en temiz nehirlerinden biri olarak gösterilen Neretva Nehri’nin üstünde kuruludur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde” title_font_size=”13″]

    1993’te yaşanan savaştaki saldırıyla yıkılan köprü, 1997 yılında ülkemizin de yer aldığı uluslararası destek ile aslına uygun olarak yeniden inşa edilmeye başlandı. 23 Temmuz 2004 yılında açılışı yapılan Mostar Köprüsü, 2005 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne alındı. Nehirden 24 metre yüksekte olan, 30 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğinde köprünün yapımında 456 kalıp taş kullanıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Boşnak ve Hırvat mahallelerini birleştiriyor” title_font_size=”13″]

    Neretva Nehri şehri ortadan ikiye ayırırken, Mostar Köprüsü iki yakayı birleştiren, ulaşım ve iletişim için olanak sağlayan mimari bir araç konumundadır. Geçmişten bu yana yerli ve yabancı turistlerin Avrupa’da en çok görmek istediği mimari yapılar arasındaki köprüyü yerli halk da yoğun olarak kullanmaktadır. Ayrıca, bölgede geleneksel olarak her yıl, köprüden Neretva Nehri’ne atlamak üzere özel günler düzenlenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çevresindeki mimariyle daha da değerli” title_font_size=”13″]

    Şehre gelenlerin ilk adresi olan Mostar Köprüsü turistlere, çevresindeki eserleri görmeleri için de aracılık etmiş oluyor. Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış kaleler ve yine Osmanlı Sultanı II. Selim döneminde inşa edilen bir mescit bu eserler arasında. Muslibegovic Evi ve Koski Mehmet Paşa Camii de Osmanlı döneminden izler görmek isteyenlerin tercih edebileceği tarihi yapılardır.

  • SARNIÇLAR: TARİHTEN KALAN SU DEPOLARI

    İçinde su biriktirmek ve su ihtiyacını karşılamak için genellikle evlerin bodrum katına veya tüm bir mahallenin kullanabileceği şekilde yer altına inşa edilen sarnıçlardan günümüze ulaşmayı başaranlar bulunuyor. Aralarında bir saray kadar görkemli olanlar da var, oldukça mütevazı olanlar da… Bununla birlikte, akışkan olmayan, durağan suyun temiz bulunmaması nedeniyle Osmanlı zamanında sarnıçlara itibar edilmediği biliniyor. Bu nedenle varlığı bilinen ve kazılarla ortaya çıkarılmakta olan sarnıçların tamamı Bizans dönemi ve öncesine ait. İşte onlardan bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İçindeki 336 adet görkemli sütun ve heykel sanatının şaheserlerinden olan Medusa Başı nedeniyle Yerebatan Sarayı olarak da anılan Yerebatan Sarnıcı, 6. Yüzyıl Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından yaptırılmış devasa bir yapıdır. 140 metre uzunluğunda ve 70 metre genişliğinde olan sarnıç, 9800 m2’lik bir alanı kaplamaktadır. Bu haliyle 100.000 ton su depolama kapasitesine sahip olan Yerebatan Sarnıcı, günümüzde hem müze hem de çeşitli etkinliklerin düzenlendiği bir kültürel mekân işlevine sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’da, Tarihi Yarımada’da yer alan ve Yerebatan Sarnıcı’ndan daha eski olduğu düşünülen Şerefiye Sarnıcı, tahminlere göre 5. Yüzyılda ve 2. Theodosius döneminde yapıldı. 40 metre uzunluğunda ve 24 metre genişliğinde olan tarihi su deposunun duvar kalınlığı ise 2,5 metredir. 11 metre tavan yüksekliği olan mekânın içinde 45 adet yelken tonoz ve 32 adet sütun da bulunmaktadır. Şerefiye Sarnıcı, günümüzde müze olarak ziyarete açık durumdadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun bazı yerlerinde kastel kelimesi, havuz, şadırvan gibi su kaynağı olan yerler için kullanılmaktadır. Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Pişirici Kasteli de Gaziantep’te bulunan bir kastel, daha doğrusu bir nevi su deposudur. 13. Yüzyılda, evlerin su ihtiyacını karşılamak için yapıldığı tahmin edilmektedir. Gaziantep’te günümüze ulaşan birçok kastel bulunmaktadır; Kozluca Kasteli, İmam-ı Gazali Kasteli, Ahmet Çelebi Kasteli bunlar arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin farklı yerlerinde birbirinden farklı formlarda su depolarıyla karşılaşmak mümkündür. Yukarıdaki fotoğraf Mardin ilimizin 30 kilometre güneydoğusundaki Oğuz Köyü’nde yer alan, Antik dönemden kalma bir su sarnıcına ait. Üstelik bu sarnıç tek de değil! Bilindiği gibi medeniyetin beşiği sayılan Mezopotamya’da yapılan her kazı, bizi yeni bir tarih sayfasıyla buluşturmaya devam etmekte. Hatırlayacaksınız; 2020’nin Eylül ayında Dara Antik Kenti’nde yapılan kazılarda da Yerebatan Sarnıcı’ndan 6 metre daha derin olan bir su sarnıcı gün yüzüne çıkarılmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fotoğrafta gördüğünüz, Likya Yolu yürüyüş parkuru üstünde bulunan yeraltı su sarnıcı da bölgedeki tek tarihi sarnıç değil. Kimi mimari açıdan değer gören, kimi çobanların hayvanlarına su içirmek için kullanacağı kadar hayatın içine karışmış olan sarnıçlar, Likya Yolu’nda yürüyenler için ayrı bir hoşluk oluşturuyor. Yapılan uyarılardan biri ise bu sarnıçlara rastlandığında, temizliğine güvenilmiyorsa içinden su içilmemesi yönünde.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eğer, İzmir’in Selçuk ilçesine 9 km mesafede, Efes Antik Kenti yakınlarında 1420 m yüksekliğindeki Bülbül Dağı üzerinde bulunan Meryem Ana Evi’ne daha önce gittiyseniz, buraya çıkan yol üstündeki sarnıca da denk gelmişsinizdir. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz o sarnıç, Müslümanlar ve Hristiyanlar için kutsal öneme sahip yapılardan biri olarak öne çıkıyor ve MS 1. Yüzyıl ile tarihleniyor.

  • KARADENİZ BÖLGESİ’NDEN TARİHİ KALELER

    Ülkemizde yeşil ve mavinin buluştuğu çok sayıda yer vardır, Karadeniz Bölgesi ise yeşilin bütün tonlarını en dalgalı maviyle buluşturan nefis bir coğrafyadır. Bu coğrafyaya doğanın bir parçası gibi tutunmuş, oysa insan elinin ürünü olan, öyle kaleler var ki hepsi birer tarihi eser…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dış surları ancak 18. yüzyıla kadar dayanabilmişse de iç surları günümüze kadar ulaşmayı başaran Kastamonu Kalesi, şehirden 120 metre yüksekte bulunan bir Orta Çağ eseridir. Kastamonu’nun merkezinde bulunan bu yapıya yürüyerek çıkılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şehir merkezinde denizle burun buruna bir yapıdır Sinop Kalesi. Kalınlığı 3-8 metre arasında değişen, yüksekliği 30 metreyi bulan ve toplamda 2973 metre boyunca uzanan surları, büyük ölçüde korunarak günümüze ulaşmıştır. Kalenin, MÖ 7. ve 8. yüzyıllarda yapıldığı bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sinop’un güney ilçelerinde olan Boyabat’ta MÖ 7. yüzyılda inşa edilmiş kale günümüze kadar ulaşmayı başaran görkemli yapılardan biridir. 135 metre yüksekliğindeki sarp bir kayanın üstüne yapılan Boyabat Kalesi, konumu ve mimarisiyle görenleri hayran bırakmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    14. ve 15 yüzyılda inşa edilmiş, Rize Çamlıhemşin’de yer alan Zilkale’nin mimari yapısı, kendisini çevreleyen doğa ile bütünleşerek eşsiz güzellikte bir görüntü oluşturur. Fırtına Vadisi üstündeki kale, dış surlar, orta surlar ve gözetleme kulesi olan iç kaleden meydana gelmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çoruh Nehri’nin kıyısında konumlanan, 70 metre yükseklikteki bir kaya üzerine inşa edilmiş Artvin Kalesi, 10. yüzyılla tarihlenmektedir. Eski adı Livana olan kalenin içinde şapel ve sarnıç kalıntıları bulunmaktadır. Şehrin merkezindeki kale günümüzde askeri bölge içindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ordu şehrinin merkezinde, Bayadı Köyü sınırları içindeki Kurul Kalesi, 2300 yıllık bir yapıdır. 2010 yılında arkeolojik kazıların başlatıldığı kaleden bugüne kadar çok sayıda tarihi eser çıkarılmıştır, onlardan en önemlisi ise 110 cm boyunda 200 kg ağırlığındaki Ana Tanrıça Kibele Heykeli’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kayalık bir zemin üzerine inşa edilmiş, karayla bağlantısı olmayan, fakat hemen karanın yakınında yer alan Kız Kalesi, Rize’nin Pazar ilçesinde yer almaktadır. İnşa tarihi net olarak bilinmemekle birlikte 13. ve 14. yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir.