Etiket: sanatçı

  • BARIŞ MANÇO’NUN SAHNE VE GÜNLÜK STİLİ

    Bugün, Barış Manço’nun doğum gününde, yalnızca bir sanatçıyı değil; sahneye taşıdığı özgün çizgiyi, kendi dünyasını stiller üzerinden kuran bir anlatıcıyı hatırlıyoruz. Yazımızda Barış Manço stilinin temel unsurlarını bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yüzükleri ve Aksesuarları” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun parmaklarını dolduran büyük ve gösterişli yüzükler yalnızca sahne ışıltısı için değildi; Manço gündelik yaşamında da onları takardı. Bu aksesuarlar, onun için kişisel bir değer taşırdı. Hatta evinde yüzüklerini, notlarını ve özel eşyalarını sakladığı kilitli dolaplar için kendi geliştirdiği ilginç bir düzen bile vardı. Dolaplar birbirine bağlanmış gibiydi: Birinin anahtarı başka birinin içinde bulunur, tüm dolaplara erişmek âdeta küçük bir bulmacayı çözmeyi gerektirirdi. Bugün hâlâ birçok parmağında yüzük taşıyan birini gördüğümüzde “Barış Manço gibi” dememiz boşuna değil. Çünkü o, başparmağı da dâhil parmaklarını süsleyen yüzüklerini neredeyse hiç çıkarmayarak kendine özgü bir imza bıraktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kostümleri ve Sahne Kıyafetleri” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun sahne kostümleri yalnızca bir kıyafet değil, âdeta bir hikâyeyi sahneye taşıyan araçtı. Parlak kumaşlar, kaftanlar, geniş yakalar, uzun pelerinler ve metalik detaylar; sahne enerjisini destekleyen bilinçli tercihlerdi. Kostümlerin büyük bir kısmı Manço’nun kendi çizimlerinden yola çıkarak tasarlanır; ardından stilistler ve terzilerle birlikte geliştirilip dikilirdi. Kostümlerde dönem ruhu, Anadolu motifleri ve teatral duruş her zaman bir arada bulunurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saçı ve Bıyığı” title_font_size=”13″]

    Uzun saçları ve karakteristik bıyığı, Barış Manço’nun en tanınan imzasıydı. Bu görünüm yıllar boyunca değişmedi ve onu hemen fark edilir kıldı. Askerlik döneminde saçları kesildiğinde, sahneye kesilmiş saçlarından yaptırdığı perukla çıkması, stilinin dikkat çeken örneklerinden biriydi. Bıyığının hikâyesi ise 1967’de Hollanda’da geçirdiği ağır trafik kazasına dayanıyordu. Kaşından çenesine uzanan derin kesikleri gizlemek için bıyık bıraktığını, “Şimdi bıyığımı kessem bütün izler altından çıkar.” sözleriyle anlatmıştı. Bıyık aşağı doğru uzadıkça saçını da aynı oranda uzattı; zamanla bu görünüm klasik takım elbiseyle uyumsuz hâle geldi. Böylece uzun saçları, sarkan bıyığı ve püsküllü kıyafetleriyle tamamlanan kendine özgü bir stil çizgisi ortaya çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çizmeleri” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun giyimde en çok önem verdiği parçalardan biri özel yaptırdığı çizmelerdi. Benimsediği uzun, renkli, motifli, tokalı ve çoğu zaman kovboy tarzını andıran modeller, sahnedeki duruşunun doğal bir uzantısı hâline geldi. Kliplerde, konserlerde ve televizyon programlarında sıkça görülen bu ayakkabılar, Manço’nun hem rahatlık arayışını hem de kendine özgü stil çizgisini yansıtırdı. Özellikle 1988-1998 yılları arasında gezdiği ülkelerden etkilenerek giydiği etnik, renkli ve farklı kültürleri harmanlayan kıyafetlerle birleştiğinde, bu ayakkabılar Manço’nun sahne görünümünün ayrılmaz bir parçasına dönüşüyordu.

  • TÜRK RESİM SANATINDA BİR MİHENK TAŞI: FEYHAMAN DURAN

    Türk resim sanatının öncü isimlerinden Feyhaman Duran, kendine özgü tekniğiyle bir dönemin ruhunu tuvallerine taşımakla kalmamış, eğitmen kimliği ile yeni ressamların yetişmesinde yol gösterici olmuştur. Sanata olan tutkusu onu İstanbul’dan Paris’e, oradan da Türk resim tarihinde unutulmaz bir yere taşımıştır. Yaşamı boyunca hem üreten hem de öğreten bir ressam olarak büyük bir miras bırakan sanatçının yaşamını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#1″ title_font_size=”13″]

    1886 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Feyhaman Duran, henüz altı yaşındayken babası Şair Süleyman Hayri Bey’i kaybeder. Babasının ona bıraktığı en kıymetli miras, büyüdüğünde okuması için kaleme aldığı 141 beyitlik bir öğüt şiirdir. Babası bu şiirde, evladına aktarabileceği tüm yaşam rehberini satırlara döker; kendi hayat görüşünü, inançlarını ve değerlerini anlatarak iyi bir insan olabilmesi için nelere dikkat etmesi gerektiğini vurgular. Şiir şu dizelerle başlar:

    Feyhamanım beni dinle imdi 

    (Feyhamanım, beni dinle şimdi)

    Zikret Allah’ını, Peygamberini 

    (Söyle Allah’ını, Peygamberini)”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Annesini de kaybettikten sonra dedesi tarafından büyütülen Duran, annesinin vasiyeti üzerine Mekteb-i Sultanide (Galatasaray Lisesi) eğitimine başlar. Burada Batı kültürüyle tanışır, Fransızcayı akıcı bir şekilde öğrenir ve okul müdürü Abdurrahman Şeref Bey’in desteğiyle kara kalem portreler çizer. Çini mürekkebi, yağlı boya ve hat sanatıyla ilgilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Altıncı sınıfı bitirdikten sonra çalışma hayatına atılan Feyhaman Duran, bir süre Babıalide kâtiplik yapar. 1907 yılında okuluna geri dönerek Fransızca güzel yazı öğretmenliğine başlar ve bu dönemde Tevfik Fikret’le dostluk kurar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1910 yılında Osmanlı devlet adamlarından Abbas Halim Paşa ile tanışan Duran, onun yönlendirmesiyle resimle iç içe bir hayata adım atar. Paşa, Duran’a ailesinin portrelerini yaptırır ve onu Paris’e gönderir. Burada önemli ressamlardan ders alır, tekniğini ve anatomi bilgisini geliştirir. 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Paris’te bulunan birkaç Türk öğrenciyle birlikte Rusya üzerinden zorlu bir yolculukla İstanbul’a döner. Tüm yaşamı boyunca mütevazı ve saygılı bir karaktere sahip olan Duran, eğitimini üstlenen Abbas Halim Paşa’nın gönderdiği paranın yalnızca gerektiği kadarını harcar; biriktirdiği miktarı ise İstanbul’a döndüğünde Paşa’ya iade eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1915-1918 yılları arasında yayımlanan Harp Mecmuası için savaş resimleri çizer. Yaptığı portreler ve özgün tekniğiyle dikkatleri üzerine çeken Duran, 1916’da katıldığı Galatasaraylılar Sergisi’nde Dr. Âkil Muhtar’ın Portresi adlı eseriyle gümüş madalya ve Zikr-i Cemil (Güzelliği Anma) Ödülü kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1919 yılında kadınlara güzel sanatlar eğitimi vermek amacıyla İstanbul’da kurulan İnas Sanayi-i Nefise Mektebinde resim öğretmenliği yapacak biri arandığında, Türk resim tarihinin ilk kadın ressamlarından Mihri Müşfik Hanım, Feyhaman Duran’ı önerir. Duran, bu okulda 1951’de emekli olana kadar öğretmenlik yapar ve pek çok genç sanatçının yetişmesine katkı sağlar. 1921 yılında yeni bir tüzükle “Türk Ressamlar Cemiyeti” adını alan Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin kurucu üyeleri arasında yer alır. 1922 yılında ressam Güzin Hanım ile evlenir; çift, bir süre Baltalimanı ve Beylerbeyi’nde yaşadıktan sonra Güzin Hanım’ın ailesinden kalan Süleymaniye’deki eve taşınır. Günümüzde bu ev, Feyhaman Duran Kültür ve Sanat Evi olarak yaşamaktadır; sanatçının kişisel eşyaları, atölyesi ve eserleri burada sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1939 yılında değerli ressamlarımız İbrahim Çallı ve Ayetullah Sümer ile İsmet İnönü’nün portresini yapmak üzere Ankara’ya davet edilir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün ardından kendi izlenimlerine ve mevcut fotoğraflara dayanarak onun pek çok portresini yapar. Bu eserler hem resmî hem de kişisel gözlemleri ustalıkla birleştiren çalışmalardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Öğrencilerine her zaman sevgi dolu, anlayışlı ve yumuşak bir tavırla yaklaşan Feyhaman Duran, emekliliğinin ardından portre çalışmalarından uzaklaşarak daha çok doğa manzaralarına, peyzajlara ve özellikle çiçekli natürmortlara yönelir. Sanatçının bilinen son eseri, 1968 yılında yaptığı bir çiçek tablosudur. Yaşamının son iki yılında giderek artan görme problemleri nedeniyle fırçasını elinden bırakmak zorunda kalan Duran, Türk resim sanatının öncü isimlerinden biri olarak 6 Mayıs 1970 tarihinde İstanbul’da hayata veda eder.

  • MÜSLÜM GÜRSES’İN KONUŞMALARINDAN ALINTILAR

    1953 yılında dünyaya gelen sanatçımız Müslüm Gürses’i, 3 Mart 2013 tarihinde, henüz 60 yaşında iken kaybetmiştik. “Hayat bana zordu. Ama güzeldi.” cümlesinde de ifade ettiği gibi, yaşamında atlatması gereken zor dönemler olduğu gibi az kişinin sahip olabileceği ilgi, sevgi ve ünle taçlandırılmış dönemleri de oldu. “İstiyorum ki herkes; doğruluğun, iyiliğin, kardeşliğin, barışın efendisi olsun.” diyecek kadar yüce gönüllü olan sanatçıyı biz de farklı zamanlarda yaptığı konuşmalarından alıntılarla anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • NOTALARIN USTASI MÜNİR NURETTİN SELÇUK

    Türk şairlerin dizelerine Batılı tarzdaki vokaliyle yaptığı besteleri ile Türk musikisine yeni bir soluk getiren Münir Nurettin Selçuk, İstanbul Konservatuvarında çalıştığı yıllar boyunca pek çok müzisyenin yetişmesini sağlamış bir sanatçı. Gençliğinde Fenerbahçe’de futbol oynayan, aynı zamanda tambur ve piyano çalan Selçuk, bestelediği yüzlerce şarkı, çıkardığı plaklar ve verdiği konserlerle Türk halkının gönlünde taht kurmayı başarmış unutulmaz bir isim. Usta sanatçının hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Münir Nurettin, 1900’de Sarıyer’de dünyaya gelir. Ailesinin soyu Selçuklu Beyliklerinden Germiyanoğulları’na uzandığı için 1934’teki Soyadı Kanunu’nda Selçuk soyadını alır.  

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Münir Nurettin gençlik yıllarında futbola gönül verir ve bir dönem Fenerbahçe’de futbol oynar. İlk ve orta öğreniminin ardından 15 yaşındayken girdiği Kadıköy’deki Darülfeyzi Musiki Mektebinde üç yıl eğitim alır. Heyet karşısında ilk konserine çıkan Selçuk, sınav sonucunda elde ettiği başarıyla o dönem Darülelhan adıyla eğitim veren İstanbul Belediyesi Konservatuarına girmeye hak kazanır. Ancak ailesinin ısrarıyla ziraat eğitimi almak için Macaristan’a gider. Müziğe olan ilgisi sebebiyle 1917’de İstanbul’a dönme kararı alan Selçuk, Dâr-ül Feyz-î Mûsikî Cemiyetinde önemli klasik Türk müziği bestekârlarından dersler almaya başlar ve müzik eğitimine kaldığı yerden devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1920’de şair Tevfik Fikret’in “Bu bir terânedir” şiirine yaptığı besteyle bestekârlığa başlayan Münir Nurettin, 1923’te teğmen rütbesiyle askerlik hizmetini yapmak üzere Ankara’ya gider. Ordu bandosu “Muzıka-i Humayun”de solistlik yapar. Muzıka-i Humayun, kuruluşundan itibaren varlığını kesintisiz sürdüren en eski orkestralarından biri olan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının temelini oluşturan isimlerden biri olur. Orkestra, cumhuriyetin ilanından sonra Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ismini almıştır. 1926’da Atatürk’ten izin alarak Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasından ayrılır ve İstanbul’a döner. 1928’de ilk plağını yayımlar. Eski üslupla yeni anlayışın birleştiği plaktaki eserler dönem için yenidir ve dikkatleri üzerine çeker. Aynı yıl ses tekniği konusunda öğrenim görmek için Fransa’ya giden sanatçı, bir yıl boyunca Paris Konservatuvarında şan, piyano ve solfej dersleri alır. Burada verdiği konseri sanat çevrelerinden büyük övgü toplar, Batılı vokal tarzında okuduğu eserleri dikkat çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türk müzik tarihinde tek başına konser verme anlayışını getiren Münir Nurettin Selçuk, ilk solo konserini Paris dönüşü 1930’da Beyoğlu’nda verir. Konseri çok beğenilir ve büyük ilgi görür. Giydiği frak ile ayakta konser veren ve koro eşliğinde solo performansını sergileyen Münir Nurettin Selçuk’un bu konseri Türk musikisinde dönüm noktası olur. Usta sanatçılar eşliğinde gerçekleşen bu konser, musikiye olan saygı ve ciddiyetin temellerinin atıldığı bir konserdir. Sanatına verdiği önem, giyimine gösterdiği özen, profesyonel eğitim hayatı ve sanat anlayışıyla Münir Nurettin’in müziği hızla yayılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da aldığı şan dersleri sayesinde Batı müziğine hâkim olan Selçuk, Mevlâna, Fuzuli, Nedim, Ahmet Paşa, Şeyh Galip, Ziya Paşa, Süleyman Nazif, Tevfik Fikret, Yahya Kemal Beyatlı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ümit Yaşar Oğuzcan ve Refik Ahmet Sevengil gibi ünlü şairlerin şiirlerini besteler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    100’den fazla esere imza atan sanatçının Türk müziğine kazandırdığı bestelerden bazıları şunlardır: “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın, Kalamış, Aziz İstanbul (Güfte: Yahya Kemal Beyatlı), Söyle Sevgili, Gül Yüzünde Göreli Zülf-i Semen-say Gönül, Safa-yı Metle Parıldasın Camımız, Hülyama Doğan Son Güneşim, Son Hevesimde, Varalım Kuy-ı Dilaraya Gönül Hu Diyerek, Bir Söz Dedi Canan ki Keramet Var İçinde, Rindlerin Akşamı (Dönülmez Akşamın Ufkundayız) (Güfte: Yahya Kemal Beyatlı), Ne Doğan Güne Hükmüm Geçer Ne Halden Anlayan Bulunur, Endülüs’te Raks, Sessiz Gemi, Rindlerin Ölümü, Sen Şarkı Söylediğin Zaman, Dumanlı Başları Göklere Ermiş, Yedi Renk Üstüne Hareli Dağlar.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Türk müziğinin ülke çapında tanınmasında ve sevilmesinde Münir Nurettin’in okuduğu plakların büyük etkisi olur. Klasik Türk musikisinden türkülere kadar değişik bestelerin olduğu plakları ve konserleri ile yeni bir tarzın çerçevesini oluşturan Münir Nurettin Selçuk, sanatla geçen 81 yılın ardından 27 Nisan 1981’de Nişantaşı’ndaki evinde vefat eder ve Aşiyan Mezarlığı’na defnedilir.

  • ÇAĞDAŞ TÜRK RESİM SANATININ ÖNCÜ KADIN RESSAMLARI

    20. yüzyıl başlarında çağdaş resim sanatının gelişmesinde öncülük eden kadın ressamlarımız sadece ülkemize değil, dünyanın kültürel mirasına değerli eserler bıraktı. Yetenek, başarı ve azimleriyle gelecek nesillere örnek olan, kendilerinden sonra gelen genç sanatçılara ilham veren ve ülkemizdeki sanat ortamının gelişmesine önemli katkılar sağlayan çağdaş kadın ressamlarımızı yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1880’de Selanik’te dünyaya gelen Ayşe Celile Hikmet, aynı zamanda ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in annesidir. Sultan Abdülhamit’in yaveri olan babasının görev yaptığı dönem, saray ressamı olan İtalyalı sanatçı Fausto Zonaro’dan resim dersleri alır. Portreler, çiçekler ve hamam geleneklerini tasvir ettiği resimleri ile imparatorluk ile cumhuriyet arasında sanat köprüsü kuran Türk resim sanatının en önemli ilk kadın ressamlarından Celile Hanım, ilk eşi Hikmet Bey’den ayrılmak üzere olduğu sırada tanıştığı ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı ile büyük bir aşk yaşar. Beraberlikleri bittiğinde Paris’e yerleşerek resim çalışmalarına burada devam eden Celile Hanım, İstanbul’a döndükten sonra karma sergilere katılır, kişisel sergiler açar, dönemin en üretken sanatçıları arasında yer alır. Son yıllarında görme yetisini kaybeden sanatçı, 1956’da Ankara’da vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kadın ressamlarımızdan olan Mihri Müşfik Hanım’ın babası ülkemizdeki ilk tıp fakültesinin ünlü hocalarından Dr. Mehmet Rasim’dir. 1886’da doğan Mihri Hanım, yaptığı resimleri Sultan II. Abdülhamit’e gösterir ve yeteneğinden etkilenen Sultan, henüz 10’lu yaşlarının başındaki Mihri Hanım’a saray ressamı Fausto Zonaro’dan resim dersi almasına olanak tanır. İlerleyen yıllarda eğitim hayatına devam etmek ister ancak o dönem, ülkenin güzel sanatlar eğitimi veren tek okulu kız öğrenci almamaktadır. Eğitimi için, 1903’te, 17 yaşında tek başına İstanbul’dan ayrılıp Roma’ya ve daha sonra da Paris’e gider. Portre ve gravür ağırlıklı resimler yapar, çağdaş resim akımlarını yakından takip eder, kübizm ve dışavurumcu akımdan etkilenir. Fransa’dan güzel sanatlar okulunda görev almak için yurda dönen Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde sanat eğitimi veren kurumların açılmasına öncülük eder ve bu kurumlarda eğitimler verir. Atatürk, ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt ve Amerikalı mucit Edison gibi önemli isimlerin portrelerini çizer. Eserlerinin çoğu kaybolsa da Türkiye’de 32, İtalya’da 36, Fransa’da 23 ve Amerika’da 60’ı aşkın olmak üzere 150 dolayında eseri kayıt altına alınır. 1954’te vefat eden sanatçının “Çingene” tablosu Fransa’nın en ünlü sanat müzesi olan Louvre’da sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1890’da İstanbul’da dünyaya gelen Müfide Kadri Hanım, Türk arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey ile Sanayi-i Nefise Mektebi hocası İtalyan ressam Salvatore Valeri’den resim dersleri alır. Natürmort tabloları ve manzara resimleriyle tanınan Müfide Hanım’ın, 21 yaşında, o sıralarda İtalya kökenli bir cemiyete ait olan Beyoğlu’ndaki sanat galerisinde üç yağlı tablosu ve bir pastel boya eseri sergilenir. Eserleri çok beğenilir, tablolarından biri Münih’te bir sergiye gönderilir ve burada altın madalya kazanır. Bu başarı onu, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yurt dışındaki bir sergide yer alan ve ödül kazanan ilk kadın sanatçımız yapar. Aynı zamanda Osmanlı’daki ilk profesyonel Müslüman kadın resim öğretmeni de olan Müfide Hanım, çok yönlü bir sanatçıdır ve müzikle de ilgilidir. Sözleri Selahattin Bey’e ait olan “Tenan-i Şebap” adında ünlü bestesi bulunan sanatçının “Mesirede Ud Çalan Kadınlar” tablosundaki ud çalan kadın kendisidir. 1912’de çok genç yaşta yakalandığı tüberküloz hastalığından dolayı vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1904’te İstanbul’da dünyaya gelen Sabiha Rüştü Bozcalı, 5 yaşında başladığı resim eğitimine 15 yaşında Berlin’de devam eder. Hem Doğu’yu hem Batı’yı yakından gözlemleme fırsatı bulan Sabiha Hanım, Paris’te Sultan Abdülhamid döneminde İstanbul’u ziyaret eden ünlü sanatçı Paul Victor Jules Signac atölyesinde üç sene resim eğitimi alır. Münih ve Roma da dahil olmak üzere dönemin sanat akımlarını yakından gözlemler, ünlü ressamların atölyelerinde resim ve desen dersleri alarak tekniğini ilerletir. Manzara, natürmort ve portre tarzındaki eserlerinin yanı sıra yağlı boya, sulu boya, pastel ve kara kalem çalışmaları ile yeteneğini ortaya koyan sanatçı, İstanbul Ansiklopedisi başta olmak üzere çeşitli kitaplar ve ulusal gazetelerde desen ve resimler çizer; kendi özgün stilini başarıyla yansıtır. Sabiha Rüştü Bozcalı’nın diğer bir özelliği ise ülkemizdeki ilk kadın illüstratörlerden olmasıdır. Ayrıca “endüstriyel üretim”in resmini yapan ilk sanatçıdır. Sabiha Hanım 1998’de İstanbul’da vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1905’te İstanbul’da doğan Hale Asaf, Mihri Müşfik Hanım’ın yeğenidir. Asker ve doktor kökenli bir aileden gelen Hale Hanım, sağlık sorunları nedeniyle ilköğrenimi evde özel olarak, ortaöğrenimini bir Fransız lisesinde tamamlar. İngilizce, Rumca ve Fransızca bilen sanatçı, 14 yaşında anne ve babası ile birlikte Roma’ya, teyzesi Mihri Müşfik Hanım’ın yanına giderek ilk resim derslerini alır, burada İtalyanca öğrenir. Ardından dönemin sanat merkezi Paris’e gider ancak eğitimi için Berlin’i seçer ve Güzel Sanatlar Akademisine kaydolur. Berlin’de yaptığı portreler ünlü sanat dergilerinde yayımlanır ve sanat çevresinde tanınmasına yol açar. 1924’te yurda dönen sanatçı, ünlü ressamlarımız Feyhaman Duran ile İbrahim Çallı’dan dersler almaya devam eder. 1925’te sanat bursu sınavını kazanmasıyla Avrupa’da eğitime gönderilen ilk kadın sanatçımız olur. Almanya’da sanat çalışmalarına ve eğitimine devam eden Hale Hanım, bir süre de Fransa’da yaşadıktan sonra 1928’de Paris’te nişanlandığı seramik sanatçısı İsmail Hakkı Oygar ile yurda döner. Bursa Kız Öğretmen Okulunda hem resim hem Fransızca dersler verir. 1929’da “Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği”nin kurucuları arasında yer alan Hale Asaf, böylelikle ilk kadın kurucu ünvanına da sahip olur. Çocukluk hastalığı nükseden sanatçı, 33 yaşında hayata veda eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1907’de İstanbul’da doğan Maide Arel, ilk ve ortaöğrenimini tamamladıktan sonra Güzel Sanatlar Akademisine girerek resim dersleri alır ve 1930’da mezun olur. 1935’te evlenir; resim öğretmeni eşinin görevi gereği Erzincan’a giden Maide Arel, burada Fransızca ve müzik öğretmenliği yapar. 1948’de düzenlenen bir yarışmada resmiyle ikincilik ödülü kazanır. Takip eden yıllarda Paris’te çeşitli sanatçıların atölyelerinde sanatını ve tekniğini geliştirmek için eğitim almaya devam eder. İlk kişisel sergisini Paris dönüşü 1951’de İstanbul’da açan sanatçı, ayrıca Paris’te düzenlenen “Kadın Ressamlar Sergisi” ile Edinburgh Festivali’ndeki karma sergilere katılır. Eşi Şemsi Arel ile Hatay’a giderek TBMM için bu ili tasvir eden tablolar yaptıktan sonra 1959’da yurt dışındaki kişisel sergisini Paris’te eşi Şemsi Arel ile birlikte açar. Türkiye’de kadın sanatçılar arasında kübizm akımından etkilenen ve çizimlerinde geometrik soyutlamayı başarıyla uygulayan Maide Hanım, yöresel motifleri bu tekniklerde harmanlayan öncü bir isimdir. 1997’de İstanbul’da vefat eder.

  • İLK TÜRK KADIN RESAMLARIMIZDAN MİHRİ MÜŞFİK HANIM

    Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın ressamlarından Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde kadın sanatçıların yetişmesine katkıda bulunmuş, İstanbul Kız Lisesinde resim öğretmenliği yapmış ve çağdaş Türk kadınlarının sanatta ve toplumda yer bulabilmeleri için öncü bir rol üstlenerek sonraki nesillerde sanatçılara ilham vermiştir. Genellikle portre çalışmalarıyla tanınan Mihri Müşfik Hanım, 1922 yılında Mustafa Kemal Atatürk’e olan saygısını göstermek amacıyla üç metrelik bir portresini yaparak ona hediye etmiştir. Mihri Müşfik Hanım’ın hayatı ve eserleri hakkında daha fazla bilgiye yazımızda ulaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde ilk tıp eğitimi veren İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinin ünlü hocalarından Dr. Mehmet Rasim’in kızı olarak 1886 yılında dünyaya geldi. Sanata olan ilgisi ve yeteneği, henüz küçük yaşlarda fark edilen Mihri Hanım, 10’lu yaşlarından itibaren resimle ilgilenmeye başladı. Genç yaşta yaptığı resimlerini Sultan II. Abdülhamit’e sunma fırsatı buldu. Sultan, onun yeteneğinden o kadar etkilendi ki, sarayın baş ressamı olan İtalyan sanatçı Fausto Zonaro’dan özel resim dersleri almasını sağladı. Sarayda aldığı bu özel eğitim sayesinde, Batı tarzı resim tekniklerini öğrenen Mihri Hanım, kısa zamanda portre çalışmalarında ustalaşarak dikkat çekici bir kariyere adım attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlerleyen yıllarda sanata olan tutkusundan dolayı bu alandaki eğitim hayatına devam ettirmek isteyen Mihri Müşfik Hanım, dönemin zorluklarıyla karşılaşır. Çünkü, o dönemde Türkiye’de güzel sanatlar eğitimi veren tek okul olan Sanayi-i Nefise Mektebi (günümüzün Güzel Sanatlar Akademisi), kız öğrenci kabul etmemektedir. Bu engeli aşmaya kararlı olan Mihri Hanım, 1903 yılında 17 yaşında tek başına İstanbul’dan ayrılarak önce Roma’ya, ardından Paris’e gider. 1905-1911 yılları arasında Paris’te portre ressamı olarak çalışır ve sanatıyla geçimini sağlar. Bu dönemde, Paris’in sanat çevrelerinde kendini kanıtlayarak önemli portre eserlerine imza atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da geçirdiği yılların ardından, Türkiye’de güzel sanatlar eğitimi alanında görev almak üzere yurda döner. Ülkemizde sanat eğitimi veren kurumların açılmasına öncülük eder ve bu kurumlarda dersler verir. 1914’te, I. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da kız öğrencilerin de eğitim görebildiği Güzel Sanatlar Okulunun (İnas Sanayi-i Nefise Mektebi) kurulmasına önayak olur ve burada yönetici ve öğretmen olarak görev yapar. Mihri Hanım, öğrencilerine ilk kez İstanbul sokaklarında resim yapma fırsatı sunar ve kadın sanatçıların toplu sergi açmalarına destek olur. Bu sayede Nazlı Ecevit, Güzin Duran, Belkıs Mustafa, Fahrelnissa Zeid gibi önemli sanatçıların yetişmesine katkı sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Mihri Müşfik Hanım, klasik portre ressamlığı geleneğini modern tekniklerle harmanlayarak eserlerinde dikkat çekici bir stil geliştirmiştir. Özellikle detaylı ve gerçekçi portre çalışmalarıyla tanınan sanatçı, Osmanlı sultanları, devlet adamları ve dönemin ünlü isimlerinin portrelerini resmetmiştir. Mihri Hanım, Mustafa Kemal Atatürk’ün de bir portresini yapmıştır. Mareşal üniformasıyla resmedilen bu eser, üç metre boyundadır ve Atatürk’e duyduğu saygının bir ifadesi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde Roma’da yapmış ve Ankara’ya hediye olarak yollamıştır. Ne yazık ki bugün bu portrenin nerede olduğu tam olarak bilinmemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1928 yılında ABD’ye giderek New York’a yerleşen Mihri Müşfik Hanım, burada da sanat çalışmalarına devam etmiş ve çeşitli sergiler açmıştır. ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt ve ünlü mucit Thomas Edison gibi dönemin önemli isimlerinin portrelerini çizerek uluslararası alanda da adından söz ettirmiştir. Ne yazık ki eserlerinin çoğu kaybolmuş olsa da Türkiye’de 32, İtalya’da 36, Fransa’da 23 ve Amerika’da 60’tan fazla eseri kayıt altına alınmıştır. Yaklaşık 150 eserlik bir portföyü günümüze ulaşmıştır. 1954 yılında vefat eden Mihri Müşfik Hanım’ın “Çingene” adlı tablosu, Fransa’nın en prestijli sanat müzelerinden biri olan Louvre’da sergilenmekte ve sanat dünyasında önemli bir yer tutmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mihri Müşfik Hanım, 1954 yılında New York’ta hayata veda etmiştir. Cumhuriyet tarihinin ilk kadın ressamlarından biri olarak, eserleri ve ülkemize yaptığı hizmetlerle sanat dünyasına büyük bir miras bırakmıştır. Mihri Hanım’ın öncü çalışmaları, kadınların sanat dünyasında kendilerine yer bulmalarını ve kabul görmelerini sağlamada önemli bir rol oynamıştır.

  • ÜLKEMİZİN CAZ DİVALARI

    20. yüzyılın başlarında ABD’nin New Orleans şehrinde doğan caz müzik her ne kadar Amerikan kültüründen çıksa da tüm dünyada popüler olmayı başarmış bir müzik türüdür. Ülkemizde de çok sevilmiş ve birçok müzisyen tarafından icra edilmiştir. Özellikle kadın vokallerimiz performanslarında geleneksel Türk müziği unsurlarını caz melodileriyle harmanlamış ve farklı müzik türlerinden ilham alarak kendi tarzını oluşturmuştur. Yazımızda ülkemizin kadın caz vokallerini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sevinç Tevs” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk caz müziği solisti Sevinç Tevs, Ankara Devlet Konservatuvarı Şan ve Tiyatro Bölümünde okuduğu yıllarda kardeşi Sevim Tevs ile birlikte Ankara Radyosunda günün popüler parçalarını seslendirdi ve ünü çok kısa sürede İstanbul’a ulaştı. İki kız kardeş 1945’te İstanbul Saray Sineması ve Taksim Belediye Gazinosunda verdikleri konserlerin ardından İstanbul’daki caz orkestrasında sahne aldı, yurt dışında şarkı söyledi. 1948’de ABD’deki New York Caz Festivali’nde “For You” adlı şarkıyı yorumlayan Tevs, yarışmada birinci oldu. 1949’da ünlü caz piyanistimiz İlham Gencer ile İstanbul Radyosunda yaptığı caz programları halk tarafından büyük ilgi gören Tevs, İngiliz TV kanalı BBC’ye ve Almanya’daki Berlin televizyonuna çıkan ilk Türk şarkıcımızdır. 46 yaşında kanserden dolayı vefat eden Sevinç Tevs’in seslendirdiği eserlerin birçoğu plak ve CD’lerde toplanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tülay German ” title_font_size=”13″]

    Dört yaşında şarkı söylemeye başlayan Tülay German, ilkokul yıllarında Ankara Radyosunda cumartesi akşamları yayımlanan “Çocuk Saati” programında dünyaca ünlü klasik besteleri piyano eşliğinde seslendirdi. 1957’de İstanbul Radyosunda Hulki Saner’in hazırlayıp sunduğu “Melodi Karavanı” programında yer alan ilk Türk şarkıcı olan German, 1960-1962 yılları arasında caz vokalisti olarak adını duyurdu. İstanbul Radyosunda Salim Ağırbaş Beşlisi’nin haftalık programında dönemin ünlü caz şarkılarını orkestra ile canlı olarak seslendirdi. Türkiye Millî Orkestrası ile katıldığı Balkan Ezgileri Festivali’nde eleştirmenlerin en sevdiği şarkıcı seçildi ve Arena dergisine kapak oldu. Aynı zamanda çok sesli Türk müziğinin ilk “hit”i sayılan “Burçak Tarlası” plağını da bu dönemde kaydetti. 1960’larda Paris’e giden ve Fransızca 10 plak dolduran sanatçı; Fransa, Belçika, Almanya, Polonya, Tunus, Fas, Hollanda ve Brezilya’da radyo ve televizyon programlarında yer aldı, konserler verdi, çeşitli festivallere katıldı. Fransa’da Türkçe olarak yaptığı albüm, Charles Cros Akademisinin “Büyük Plak Ödülü”ne değer görüldü. 1987’de Hollanda’da verdiği konserle emekli olan German, “Erdemli Yıllar” ve “Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu” kitaplarını yayımladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ayten Alpman ” title_font_size=”13″]

    Caz söyleyerek başladığı müzik kariyerine ilerleyen yıllarda pop müzikle devam eden ve Türkçe sözlü pop müziğinin başlamasına öncülük eden sanatçılarımızdan olan Ayten Alpman’ın sesinin güzelliği, ileride hayatını birleştireceği İlham Gencer tarafından okul yıllarında fark edildi. 1949’da açılan İstanbul Radyosunda İlham Gencer topluluğuyla profesyonel olarak şarkı söylemeye başlayan Alpman’ın ilk taş plağı 1959’da basıldı. Buğulu alto sesiyle onlarca şarkıyı seslendiren sanatçı, 1963’te müzik eğitimi için gittiği İsveç’te Ella Fitzgerald, Duke Ellington ve Quincy Jones gibi caz müziğin efsaneleri ile tanışma fırsatı yakaladı. Ayten Alpman, “Bir Başkadır Benim Memleketim” adlı şarkısı ile ününü tüm ülke geneline hatta gelecek kuşaklara taşımayı başardı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında TRT’de sık sık çalınan eser daha sonra farklı müzisyenler tarafından da okundu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nükhet Ruacan ” title_font_size=”13″]

    Tatbiki Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümünde eğitim alan Nükhet Ruacan, müziğe olan ilgisinden dolayı grafik eğitimini yarıda bıraktı ve pop müzik solisti olarak müzik kariyerine adım attı. 1974’te İsviçre’ye giden Ruacan, burada caz vokalistliği yapmaya başladı. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli sahnelere çıkan ve caz festivallerine katılan sanatçı, New York’ta şan eğitimi aldı. 1982’de Türkiye’de ilk albüm kaydını yaptı, Kültür Bakanlığı adına ABD’de ve Çin’de konserler verdi. TRT ekranlarında TRT Caz Orkestrası ile söylediği şarkılarla ülke genelinde tanınır hâle geldi. Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümünde 10 yıl kadar hocalık yapan Ruacan, Bülent Ortaçgil’in “Benimle Oynar mısın?” albümünde de vokal yapmış, albümün kapağındaki çocuk resmini de kendisi çizmiştir. Nükhet Ruacan, 6 Mayıs 2007’de İstanbul’da hayata veda etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ayşe Gencer” title_font_size=”13″]

    1977’de TRT’nin düzenlediği ses yarışmasını kazanarak profesyonel müzik hayatına adım atan Ayşe Gencer, kendisi gibi caz solisti olan Ayten Alpman ile caz piyanisti İlham Gencer’in kızıdır. Müzisyen bir ailenin çocuğu olduğu için erken yaşta caz müzik ile tanışan kadife sesli Gencer, ilk eğitimini piyanist olan babaannesinden almış ve ardından ülkemizin önemli caz müzisyenleri ile çalışarak yurt içi ve yurt dışı festivallerde sahnelere çıkmıştır. TRT Caz Orkestrasının uzun yıllar solistliğini yapan Ayşe Gencer, 2011’de ilk albümü “But Beautiful”u yayımlamış, 30 Aralık 2022’de kanser hastalığından hayatını kaybetmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yıldız İbrahimova” title_font_size=”13″]

    Küçük yaştan itibaren müzik eğitimi alan Yıldız İbrahimova, Sofya Çocuk Müzik Okulunda piyano eğitimi, Sofya Müzik Lisesinde de şan eğitimi aldı ve Devlet Müzik Akademisinden birincilikle mezun oldu. Dört oktavlık sesi ve doğaçlama kabiliyetiyle dünya çapında tanınan bir sanatçı olan İbrahimova, cazdan folka farklı türlerde okuduğu eserlerle dünyaca ünlü isimlerle çalıştı. 40’tan fazla ülkede sahne alan İbrahimova; Türkiye, Fransa, Almanya ve ABD başta olmak üzere pek çok ülkede 15 albüm çalışması yaptı. Bulgar asıllı Türk bir ailede dünyaya gelen sanatçı, çıkardığı albümlerinde Bulgar ve Türk halk müziklerini caz stiline uyarladı. Türkiye ve birçok farklı ülkedeki müzik okulları ile konservatuvarda öğrenci ve öğretmenleri ile atölye çalışmaları yapan sanatçı, halen ODTÜ ile Başkent Üniversitesi Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümlerinde öğretim üyeliğini sürdürüyor. İbrahimova, 1993’ten bu yana dünyaca ünlü uluslararası caz festivallerinde sahne alıyor; üstelik enstrümansız, yalnızca sesiyle 90 dakikalık solo vokal konserleri veriyor.