Etiket: rota

  • SÖMESTİRDE AİLECEK VAKİT GEÇİREBİLECEĞİNİZ TATİL ROTALARI

    Yoğun geçen bir eğitim döneminin ardından sömestir tatili, ailecek vakit geçirmek ve güzel anılar biriktirmek için harika bir fırsat sunuyor. Şehir hayatının koşuşturmasından uzaklaşıp, doğayla ve tarihle iç içe vakit geçirmek isteyen aileler için birçok farklı seçeneğe ev sahipliği yapan ülkemizin her bölgesinde kışın tadını çıkarmak mümkün. Hem doğanın tam kalbinde huzurlu bir tatil hem de ülkemizin birçok bölgesinin geçmişine ve kültürüne dair keyifli bir keşif yolculuğu yapabileceğiniz rotaları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güneydoğu’da Tarihin Kalbine Yolculuk” title_font_size=”13″]

    Sömestirde çocuklara tarihi kitaplardan anlatmak yerine, o hikâyelerin bizzat içinde yürümeye ne dersiniz? Gaziantep’in baharat kokulu çarşıları, Şanlıurfa’nın mistik atmosferi ve Mardin’in dantel gibi işlenmiş taş evleri kalabalıklardan uzak, her köşe başında yeni şeyler öğreneceğiniz bir rota sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Marmara’da Şehrin Sessiz Zarafeti” title_font_size=”13″]

    Büyükşehirler kış aylarında daha sade bir güzelliğe bürünür. İstanbul’un vapur yolculukları, Bursa’nın lezzetleri, Edirne’nin tarih kokan sokakları, Çanakkale’nin sahili sömestirde harika birer seçenek olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İç Anadolu’da Masalsı Bir Sömestir Rotası” title_font_size=”13″]

    İç Anadolu, sömestir tatilinde uzun mesafeler katetmeden tarih, kültür ve doğayla baş başa bir tatil sunar. Kapadokya ve çevresindeki yer altı şehirleri kışın o beyaz örtüsüne büründüğünde çocukların hayal gücünü harekete geçiren gerçek bir masal diyarına dönüşür. Konya’da Mevlâna Müzesi, Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Sivas ve çevresindeki tarihî yapılar, daha sakin bir tempo arayan aileler için alternatif bir durak olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ege’nin Kış Rotaları” title_font_size=”13″]

    Yazın kalabalık olan Ege Bölgesi, kış aylarında daha dingin bir atmosfere bürünür. İzmir ve çevresi, Ayvalık, Bergama ve çevredeki tarihî yerleşimler; antik kent gezileri, müze ziyaretleri ve kısa doğa yürüyüşleriyle ailelere tempoyu yükselten bir tatil sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karadeniz Kıyılarında Şehir ve Doğanın Uyumu” title_font_size=”13″]

    Karadeniz denince akla hemen yaylalar gelse de kıyı şehirlerinin kışın sunduğu o dingin ritmi mutlaka denemelisiniz. Samsun’da denize karşı uzun bir sahil yürüyüşü yapmak, Trabzon ve Ordu’nun tarihî dokusunu ve doğal güzelliklerini kalabalıksız keşfetmek çocuklu aileler için çok konforlu bir seçenek. Serin ama tertemiz bir hava eşliğinde, şehirden kopmadan doğayla iç içe olabileceğiniz dengeli bir tatil sizi bekliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğu Anadolu’da Sessiz Bir Kış Rotası” title_font_size=”13″]

    Doğu Anadolu Bölgesi, kış aylarında daha sert ama bir o kadar da etkileyici bir atmosfere bürünür. Kars, Ani Antik Kenti ve tarihî yapılarıyla çocuklara geçmişi açık havada anlatma imkânı sunarken; Van Gölü ve çevresi, kışın dinginliği içinde doğayla baş başa kalmak isteyen aileler için sakin yürüyüşler ve şehir içi gezilerle tamamlanabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kış Güneşiyle Akdeniz” title_font_size=”13″]

    Akdeniz Bölgesi, kış aylarında sömestir tatili için rahat bir tempo vadeder. Antalya ve çevresi, antik kent gezileri, müzeler ve sahil yürüyüşleriyle; Adana, zengin mutfağı ve şehir kültürüyle; Mersin, sahil şeridi ve tarihî duraklarıyla çocuklu aileler için keyifli anlar yaşamanızı sağlar. Ayrıca, Antalya şehir merkezine yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta bulunan kayak merkezi ve yakınında bulunan TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi, gökyüzü meraklıları için eşsiz bir deneyim sunar.

  • DOĞAYLA SARMAŞ DOLAŞ OLABİLECEĞİNİZ KARAVAN ROTALARI

    Karavanla güzel ülkemizin istediğiniz köşesine gidip, istediğiniz yerinde duraklayıp, istediğiniz kadar kalabilirsiniz, zaten karavan seyahatlerinin en cazip tarafı da sağladığı bu özgürlük duygusudur. Diğer bir ayrıcalığı ise gece yıldızları sayarak uyumaya, gündüzleri deniz, dağ, göl manzarasına uyanmaya imkân vermesidir. Hatta karavanlar için ayrılmış olan kamp alanları da genellikle doğanın en güzel köşelerinde yer alır. Eğer bir karavan kiralamışsanız gidebileceğiniz en güzel adreslerden bazıları şöyledir…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Doğa harikası longozların en güzel örneklerinden biri Kırklareli-Demirköy ilçesindeki İğneada Longoz Ormanları’dır. Karadeniz kıyısındaki bu eşsiz doğayla birkaç gün baş başa kalmanın ideal yolu ise karavan seyahatidir. Bölgede temel ihtiyaçlarınızı karşılayabilecek birden çok kamp alanı bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sayısız doğal güzelliğin yer aldığı Yedigöller Milli Parkı karavanla tatil yapanların oksijen depolayabileceği muhteşem adreslerden biridir. Geceleri doğanın içinde konaklayıp gündüzleri uzun yürüyüşler yapmak, doğanın tadını kâh yalnız kâh diğer kampçılarla sosyalleşerek çıkarmak burada mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kapadokya göz alabildiğince uzanan volkanik oluşumlarla yıllardır dünyanın ilgisini çekmeye devam ediyor. Bu eşsiz coğrafyada, sabahları peri bacaları manzarasına uyanmak, en güzel gün doğumu ve gün batımlarına tanık olmak için karavanınızı park edebileceğiniz çok sayıda ücretli veya ücretsiz kamp alanı bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yüzünüzü göl manzarasına dönüp sırtınızı yemyeşil bir ormana yaslayabileceğiniz, sessizlik içinde zihninizi doyasıya dinlendirebileceğiniz adreslerden biri Karagöl’dür. Borçka ilçesindeki gölün çevresi karavan tatili için elverişlidir. Tabii bölgede yaban hayatının aktif olduğu da akılların bir köşesinde tutulmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Üç tarafı, endemik bitkilerin ve yaban hayatının zenginleştirdiği yamaç ormanlarıyla çevrilmiş Kabak Koyu çakıl taşlı sahilinden turkuaz rengindeki eşsiz bir denize bakıyor. Her gün bu muhteşem manzarayla güne başlamak ve bitirmek isteyenler tüm ihtiyaçların karşılanabildiği çok sayıdaki kamp alanlarından birini tercih edebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Deniz, kum ve güneş üçlüsünün tadını doyasıya çıkarmak, gün içinde meyve ağaçları arasından geçip dere kıyısını takip eden uzun doğa yürüyüşleri yapmak ve yer yer kalıntılarla karşılaşmak eski bir Likya yerleşimi olan Olympos antik kentinde fazlasıyla mümkün. Kumluca ilçesindeki Olympos’ta yer alan kamping alanları özellikle yaz aylarında büyük ilgi görmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ege Bölgesi’ndeki en güzel karavan rotalarından biri ise 380 metre yüksekliğinde, 6 kilometre uzunluğundaki Arapapıştı Kanyonu’dur. Dünya harikası olarak nitelenen ve koruma altında olan Arapapıştı Kanyonu’nun orta yerinde geceyi geçirmek de ancak karavancıların sahip olabileceği lükslerden biridir.

  • DOĞANIN İÇİNDE KAYBOLACAĞINIZ EN UZUN BİSİKLET ROTALARI

    Keşfetme ve macera tutkusunu fiziksel dayanıklılıkla buluşturan bisiklet parkurları, zorlu doğa koşullarını aşarak unutulmaz manzaralar eşliğinde kilometrelerce sürecek bir yolculuğa çıkmak isteyen bisikletçilerin vazgeçilmez adresidir. Dağların zirvelerinden ormanların derinliklerine, çöllerin çorak arazilerinden görkemli sahillere kadar pedal çevirme imkânı sunan dünyaca ünlü bisiklet rotalarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pan-Amerikan Bisiklet Rotası” title_font_size=”13″]

    Pan-Amerikan bisiklet rotası, dünyanın en uzun ve en zorlu parkurlarından biri olarak kabul edilir. 30.000 kilometreden fazla uzunluğa sahip olan bu rota, Alaska’nın Prudhoe Körfezi’nden başlayarak Arjantin’in güney ucundaki Ushuaia kentine kadar uzanır. Kuzey, Orta ve Güney Amerika boyunca ilerleyen bu yolculukta bisikletçiler; dağlık alanlardan çöllere, yağmur ormanlarından kıyı yollarına kadar oldukça çeşitli doğa koşullarıyla karşılaşır. Rota, Rocky Dağları, And Dağları ve Patagonya gibi dünyanın en etkileyici doğal güzelliklerine sahip bölgelerden geçer. Ancak bu güzelliklerin yanı sıra, bazı parkurlar fiziksel ve zihinsel dayanıklılık gerektiren zorluklar da barındırır. Özellikle Panama ile Kolombiya arasında yer alan Darién Gap, yoğun tropik bitki örtüsüne sahip, geçişin bisikletle imkânsız olduğu bir bölgedir. Bu nedenle bisikletçiler, bu kısmı genellikle uçakla ya da deniz yoluyla aşarak rotalarına devam ederler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tour d’Afrique ” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en zorlu ve en uzun mesafeli bisiklet rotalarından biri olan Tour d’Afrique, Afrika kıtasını kuzeyden güneye geçerek baştan sona kateden eşsiz bir parkurdur. 2003 yılında bu güzergâhta düzenlenen bir bisiklet turuyla ün kazanan rota, Mısır’ın başkenti Kahire’den başlar ve Güney Afrika’nın yasama başkenti Cape Town’da sona erer. 9.000 kilometrelik bu rotanın Kahire’den Sudan’a uzanan bölümünde bisikletçiler, Nil Nehri boyunca ilerler; antik piramitlerin gölgesinde ve eski medeniyetlerin izleri arasında pedal çevirme deneyimi yaşarlar. Sudan’a ulaşıldığında ise Sahra Çölü’nün kavurucu sıcakları ve sert kum fırtınalarıyla karşılaşılır. Rotanın devamında Etiyopya’nın sarp dağları, Tanzanya’nın vahşi doğası, Zambiya, Botsvana ve Namibya gibi ülkelerin sunduğu farklı iklim ve coğrafi yapılar bisikletçileri bekler. Namib Çölü’nün uçsuz bucaksız arazileri geçildikten sonra bu zorlu ama büyüleyici yolculuk, Cape Town’un eşsiz manzarasıyla sona erer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Trans-Sibirya Yolu” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya bisiklet rotası, Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarını bir baştan bir başa katederek bisikletçileri Moskova’dan Vladivostok’a uzanan destansı bir yolculuğa çıkarır. Bu rota, ünlü Trans-Sibirya Demir Yolu ile aynı güzergâhı takip ederek Avrupa ile Asya kıtalarını birbirine bağlayan benzersiz bir parkur sunar. Aşılması güç hava koşulları, binlerce kilometrelik uzunluk ve değişken coğrafi yapılar bu parkuru son derece zorlu hâle getirir. Yolculuk boyunca, dünyanın en derin gölü olan Baykal Gölü gibi doğa harikalarının çevresinde pedal çevirme fırsatı da sunar. Bazı bisikletçiler bu rotayı, Japon Denizi’ni geçerek Japonya’ya kadar genişletmeyi tercih eder. Sibirya’nın soğuk ve kırsal bölgelerinde, özellikle izole alanlardaki çamurlu yollar ve Uzak Doğu’daki ormanlık alanlar, fiziksel olduğu kadar zihinsel dayanıklılığı da sınar. Öte yandan geniş ve düz asfalt yollar, zaman zaman rota üzerinde avantaj sağlayarak sürüşü daha kolay hâle getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”EuroVelo 12 Kuzey Denizi Bisiklet Yolu” title_font_size=”13″]

    EuroVelo 12, sekiz ülkeyi kapsayan ve Kuzey Denizi boyunca dairesel bir hat izleyen, dünyanın en uzun işaretlenmiş bisiklet rotalarından biridir. Yaklaşık 6.000 kilometrelik bu eşsiz rota; İngiltere, İskoçya, Norveç, İsveç, Danimarka, Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkeleri birbirine bağlayarak bisikletçileri hem doğayla hem de kültürel mirasla buluşturur. Norveç’in sarp yamaçlarında fiyort manzaraları, İskoçya’nın tarihî kaleleri, İngiltere’nin kırsal köyleri, Almanya’nın pastoral kıyı şeritleri ve Belçika’nın kanallarla bezeli şehirleri, bu rotayı sadece bir fiziksel aktivite değil aynı zamanda bir kültür ve keşif yolculuğuna dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”EuroVelo 13″ title_font_size=”13″]

    EuroVelo 13, Avrupa bisiklet ağının en uzun ve en tarihî rotalarından biridir. Bu etkileyici rota, Soğuk Savaş Dönemi’nde Avrupa’yı kuzeyden güneye ayıran Demir Perde Hattı’nı takip eder ve bisikletçilere kıtanın yakın tarihini pedal çevirerek keşfetme fırsatı sunar. Norveç’ten başlayarak Baltık ülkeleri, Orta Avrupa, Balkanlar ve son olarak ülkemizin Karadeniz kıyılarına kadar uzanan bu rota, 20 Avrupa ülkesinden geçer ve 10.000 kilometreden fazladır. Tarihî hatıralar kadar doğal güzelliklerle de bezenmiş olan EuroVelo 13; kıyılar, ormanlar, dağlık bölgeler ve kırsal manzaralar eşliğinde çok katmanlı bir doğa deneyimi yaşatır. Sürüş için en ideal dönem, kuzey bölgeler için yaz ayları, güney kesimler için ise bahar ve sonbahar mevsimleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Büyük Divide Dağ Bisikleti Yolu” title_font_size=”13″]

    Macera Bisikletçileri Derneği (Adventure Cycling Association) tarafından 1998 yılında oluşturulan Büyük Divide rotası, yaklaşık 4.500 kilometrelik zorlu bir güzergâha sahiptir. Kanada’daki Banff Ulusal Parkı’ndan başlayarak ABD’nin vahşi doğası boyunca ilerler; Montana, Wyoming, Colorado gibi yüksek dağ geçitlerini aşıp New Mexico çölünde sona erer. Rotanın en dikkat çekici noktalarından biri, bisikletçilerin Rocky Dağları boyunca sürüş yaptıktan sonra Kuzey Amerika’nın su ayırım hattı olan kıta bölünmesi (Continental Divide) üzerine ulaşmasıdır. Bu doğal sınır, rota boyunca tam 30 farklı noktadan geçer. Yalnızca dayanıklılık sınırlarını zorlamak isteyen profesyonel bisikletçilere değil, aynı zamanda uzun mesafe bisiklet sürüşü meraklılarına da hitap eden rotanın tamamını veya bir kısmını deneyimlemek isteyen bisikletçiler her yıl bu zorlu güzergâha akın ediyor.

  • DÜNYANIN EN ÜNLÜ YÜRÜYÜŞ ROTALARI

    En eski seyahat yöntemlerinden biri olan yürüyüş, doğayla bütünleştiğimiz, adımlarımızla şehrin karmaşasından uzaklaştığımız en sakin ve dingin aktivitelerden biridir. Dağ zirvelerine doğru tırmanırken, derin vadilere inerken ya da okyanusun huzurlu dalgalarıyla çevrili sahil yollarında yürürken keşfedilen rotalar sadece kilometrelerden ibaret değildir. Her bir yol, tarihin, kültürün ve doğanın iç içe geçtiği zengin bir hikâye sunar. Yazımızda, dünyanın en özel yürüyüş rotalarını sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Likya Yolu, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Likya Yolu, Antalya ile Muğla arasında uzanan, yaklaşık 540 kilometrelik bir yürüyüş rotasıdır. Antik medeniyetlere ait yolları ve patikaları takip eden bu rota, adını M.Ö. 2000’li yıllarda bu bölgede yaşamış Likyalılardan alır. Yürüyüş rotası, kayalık yollar, ormanlar, köyler ve sahiller boyunca uzanarak hem doğal hem de kültürel zenginlikleri keşfetme imkânı sunar. Fethiye, Kaş ve Olimpos gibi tarihî ve turistik noktaların yanı sıra, antik kentler, kaya mezarları ve Roma dönemine ait kalıntılar bu yol boyunca karşınıza çıkar. Muhteşem deniz manzaralarıyla da öne çıkan bu rota, “Dünyanın en iyi 10 uzun mesafe yürüyüş rotası” arasında yer alan Likya Yolu ile ilgili detaylı bilgiler için linki tıklayın…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Routeburn Parkuru, Yeni Zelanda” title_font_size=”13″]

    Yeni Zelanda’daki Routeburn Parkuru, ülkenin en görkemli dağlarından Fiordland ve Aspiring Dağı’nı kapsayarak, yürüyüş boyunca dağ gölleri, yemyeşil yağmur ormanları ve karla kaplı zirveler eşliğinde büyüleyici manzaralar sunar. 30 kilometreden uzun olan bu rota, genellikle üç gün, iki gece sürede tamamlanır. Yürüyüş sezonu olan nisan ve ekim ayları arasında parkur üzerinde hizmet veren konaklama yerlerinde önceden rezervasyon yaptırmak gerekir. Kış aylarında ise kar, buzlanma ve çığ tehlikesi nedeniyle zorlu hava koşulları yürüyüşü daha riskli hale getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Overland Parkuru, Avustralya ” title_font_size=”13″]

    Avustralya’nın Tazmanya Adası’nda yer alan Overland Parkuru, zorlu ama nefes kesici manzaralarıyla ünlüdür. 65 kilometreyi aşan bu yürüyüş rotası, Tazmanya Yaban Hayatı Koruma Alanı içinde bulunan St. Clair Gölü Ulusal Parkı ile Cradle Dağı’nı kapsar ve ortalama altı günde tamamlanır. Rotada yağmur ormanları, buzulların şekillendirdiği vadiler, magmatik kayaçlardan oluşan dolerit dağları ve büyüleyici şelaleler yer alır. Yürüyüş boyunca, yağmur ormanlarının yaşayan dikenli karıncayiyenler ve ornitorenk gibi ilginç hayvanlarla karşılaşmak da mümkündür. Konaklama imkânı ise belirli bir ücret karşılığında yalnızca parkur üzerindeki kulübelerde sunulmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”GR 20, Korsika” title_font_size=”13″]

    Korsika Adası’nda bulunan ve Avrupa’nın en uzun ve zorlu yürüyüş rotalarından biri olarak kabul edilen GR 20, yaklaşık 180 kilometrelik bir uzunluğa sahiptir. Bu rota, adanın kuzeyinde yer alan Calenzana kasabasından başlar ve güneydeki Conca kasabasında sona erer. Yolculuk boyunca dik geçitler, kayalık manzaralar ve Alp Dağları’na özgü çayırlar gibi doğal güzellikler arasından geçilir. Monte Cinto Dağı’nın zirvesine kadar uzanan rota boyunca, 2.600 metre irtifaya ulaşılır ve ciddi fiziksel dayanıklılık gerektirir. GR 20, toplam 16 etapta tamamlanır ve her etap, zorluk derecesiyle birlikte farklı manzaralar sunar. Lac de Nino gibi sakin Alp göllerinden Monte Cinto’nun muhteşem kayalık manzaralarına kadar çeşitli parkurlardan oluşan GR 20’nin kuzey bölgesi daha engebeli ve zorlu, güney bölgesi daha yumuşak ve nispeten kolay bir zemine sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İnka Yolu, Peru” title_font_size=”13″]

    İnka Yolu, Peru’daki en popüler yürüyüş rotalarından biridir ve Machu Picchu’ya ulaşan antik yol ağının önemli bir parçasını oluşturur. Machu Picchu, Peru’nun And Dağları’nda, yaklaşık 2.400 metre yükseklikte yer alan eski bir şehirdir ve UNESCO Dünya Mirası alanıdır. 15. yüzyılda inşa edilen bu antik kentin, İnkalar tarafından imparatorluğun inziva alanı veya kutsal bir site olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Bu rota, antik İnka İmparatorluğu’nun başkenti Cusco’dan başlar ve yürüyüş boyunca 3.000 metre yüksekliğe kadar çıkarak dağlar, bulut kümeleri, tropik ormanlar ve vadiler arasında ilerler. 40 kilometreden fazla uzunluktaki ünlü İnka Yolu’nu tamamlanması ortalama dört gün sürer ve Antik İnka kalıntılarının arasında uzanan bu rotanın sonunda Inti Punku (Güneş Kapısı) adlı antik yapıya ulaşılır. Buradan, Machu Picchu piramidinin nefes kesici manzarası izlenir. Güneşin doğuşuyla birlikte bu kapıdan antik kente ilk bakış, yürüyüşün en çarpıcı anlarından biri olarak hafızalara kazınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pasifik Zirvesi Yolu, ABD ” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 4.270 kilometre uzunluğundaki Pasifik Zirvesi Yolu, ABD’nin batı kıyısında, Meksika sınırından Kanada sınırına kadar uzanır. Kaliforniya, Oregon ve Washington eyaletlerinin muhteşem doğal güzelliklerini gözer önüne seren bu rota, ülkenin iki büyük dağ zinciri olan Sierra Nevada ve Cascade Dağları üzerinden geçerek Pasifik Okyanusu’na paralel olarak devam eder. Oldukça zorlu bir parkur olan bu rota, uzun mesafesi, engebeli arazisi ve iklim değişiklikleri nedeniyle yüksek düzeyde fiziksel dayanıklılık gerektirir. Yürüyüş boyunca, Kaliforniya’nın sıcak çöl ikliminden Washington’un serin yağmur ormanlarına geçerken, yüksek rakımlı bölgelerde kar ve buz gibi zorlu hava koşullarıyla da karşılaşılabilir. Rota boyunca Amerikan kara ayıları, dağ aslanları, ceylanlar, kartallar ve çeşitli kuş türleri gözlemlenebilir. Vahşi doğayla iç içe geçen bu parkurda kamp yaparken ve yiyecekleri saklarken vahşi hayvanlara karşı dikkatli olmak gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Santiago Yolu, İspanya ” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ’dan beri kullanılan Santiago Yolu, İspanya’nın kuzeyinde başlar ve St. James’in (Aziz Yakup) kalıntılarının bulunduğu kabul edilen Santiago de Compostela Katedrali’ne kadar ulaşır. Yüzyıllar boyunca milyonlarca kişinin yürüdüğü bu yolun tek bir güzergâhı yoktur; en popüler güzergâhı yaklaşık 800 kilometreyi bulan Fransız Yolu “Camino”dur. Bununla birlikte, Portekiz Yolu ve Kuzey Yolu gibi farklı rotaları da olan parkurun başlangıç noktası İspanya’nın yanı sıra Fransa ya da Portekiz olabilmektedir. Her parkur, kendine özgü zorluk seviyeleri ve manzaralar sunar. Yürüyüşçüler, isteğe bağlı olarak dağlar ve vadilerden oluşan rotaları ya da okyanus kıyısını takip eden maviliklerle dolu güzergâhı tercih edebilirler. Santiago de Compostela Katedrali ve Fransız Yolu, UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak kabul edilmiştir; yolda bulunan birçok tarihî yapı, köprü, kilise ve manastır da bu statüye sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Torres del Paine, Şili ” title_font_size=”13″]

    Torres del Paine yürüyüş rotaları, Şili’deki O ve W Parkurları’ndan oluşur. Patagonya’nın çarpıcı manzarasında eşsiz bir yürüyüş deneyimi sunan bu parkurlar, doğa tutkunları için kaçırılmayacak bir fırsattır. 70 kilometreden uzun olan W Parkuru ortalama 4-5 gün süren bir yürüyüşün ardından tamamlanır. Zorluk seviyesi orta ile yüksek arasında değişir ve her gün 6-8 saatlik yürüyüş gerektirir. Yol boyunca dik yamaçlar, buzul gölleri ve ünlü granit kuleler gibi eşsiz doğal güzelliklerle karşılaşmak mümkündür. W Parkuru’nda kamp yapma imkânı veya “refugio” adı verilen sığınaklarda konaklama seçeneği bulunur. Bu sayede yürüyüş esnasında ağır kamp malzemeleri taşımaya gerek kalmaz; ancak değişken hava koşullarına hazırlıklı olmak önemlidir. O Parkuru ise aynı gün içinde dört mevsimin birden yaşandığı, 8 ile 10 günde tamamlanan daha uzun ve izole bir rotadır. Deneyimli yürüyüşçülerin tercih ettiği bu parkurda, buzul göllerinde kayak, dağ bisikleti sürme ve at sırtında geziler gibi çeşitli aktiviteler de gerçekleştirilebilir.

     

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kilimanjaro, Tanzanya ” title_font_size=”13″]

    Tanzanya’da bulunan Kilimanjaro, Afrika’nın en yüksek dağı olarak çeşitli zorluk seviyeleriyle farklı yürüyüş deneyimleri sunan birçok rotaya ev sahipliği yapmaktadır. Kilimanjaro dağının zirvesi olan Uhuru Zirvesi, 5.895 metre yüksekliğiyle dikkat çekmektedir. Marangu, Lemosho, Rongai ve Northern Circuit gibi farklı rotaların bulunduğu yürüyüş parkurunda, her bir rotayı tamamlama süresi 5 ile 10 gün arasında değişir. Kilimanjaro’da yürüyüş yaparken dört mevsimi bir arada yaşamak mümkündür; alt bölgeler tropikal iklime sahipken, zirve noktası oldukça soğuk ve rüzgârlıdır. Ayrıca, Kilimanjaro’da rehber eşliğinde yürüyüş yapılması zorunludur; bu nedenle yürüyüşe başlamadan önce lisanslı bir rehberle anlaşmak gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tour du Mont Blanc, Fransa-İtalya-İsviçre” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın en popüler uzun mesafe yürüyüş rotalarından biri olan Tour du Mont Blanc, Fransa, İtalya ve İsviçre’yi kapsar. Yaklaşık 170 kilometre uzunluğundaki bu rota; buzul vadiler, çiçek dolu çayırlar ve yüksek dağ zirveleriyle süslü manzarasıyla ortalama 10-12 günde tamamlanır. Yol boyunca her gün farklı bir ülkenin doğasını ve kültürünü deneyimlemek mümkündür. Dağ köyleri ve üzüm bağlarıyla dolu rotada, yaklaşık 10 kilometrelik bir tırmanış yapmak gerekmektedir. Profesyonel olmayan yürüyüşçüler için rotayı kısaltan teleferikler de bulunmaktadır. Tour du Mont Blanc, sadece eşsiz doğasıyla değil, aynı zamanda zengin kültürel değerleriyle de tanınır. Rengârenk çiçek tarlaları, nadir kuş türleri, dağ keçileri ve en büyük yer sincabı türü olan marmotlar bu rota boyunca gözlemlenebilir. En ideal yürüyüş sezonu ise haziran ortasından eylül sonuna kadardır. Ayrıca, ana yürüyüş güzergâhının dışında birçok yan yürüyüş parkuru da mevcuttur; alternatif rotalar sayesinde az bilinen dağ geçitlerine ve gizli göllere ulaşmak mümkündür.

  • DÜNYANIN EN UZUN ROTASINA SAHİP TRANS-SİBİRYA DEMİR YOLU AĞI

    Sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda tarihî ve kültürel bir yolculuk olarak da büyük ilgi gören Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı, dünyanın en uzun demir yolu ağıdır. Rusya’nın başkenti Moskova’dan başlayıp kıtalar arası gerçekleştirdiği uzun yolculuktan sonra Çin’in başkenti Pekin’de sonlanan bu seyahat deneyimi, dört farklı tren rotasına sahip. Her rota, birbirinden farklı doğal güzellikleri ve kültürel keşifleri ile yolcularına bambaşka bir seyahat deneyimi sunuyor. Dünyanın dört bir yanından seyahat tutkunlarının gözdesi olan Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı hakkındaki bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu’nun inşası, 1891 yılında Çar III. Aleksandr Dönemi’nde başlatılan büyük bir altyapı projesiydi ve Rus İmparatorluğu’nun en önemli stratejik hamlelerinden biri olarak kabul ediliyordu. Bu dev proje, Rusya’nın batısını Uzak Doğu’ya bağlayarak ticareti geliştirmek, askerî operasyonları kolaylaştırmak ve Sibirya’nın zengin doğal kaynaklarını daha etkin kullanmak amacıyla hayata geçirildi. 1916 yılında tamamlanan bu devasa demir yolu hattı, dönemin sınırlı teknolojik imkânlarına rağmen, sert iklim koşulları ve uçsuz bucaksız bozkırları aşarak inşa edilen büyük bir mühendislik harikasıydı. Bir zamanlar ticaret ve mal taşımacılığını kolaylaştırmak amacıyla inşa edilen bu hat, günümüzde yalnızca yerel halkın değil, maceracı gezginlerin ve turistlerin de büyük ilgisini çekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dört farklı tren hattına sahip Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın en ünlü hattı Trans-Sibirya Ekspresi’dir. Trans-Moğolistan, Trans-Mançurya ve Baykal-Amur Ana Hattı Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın farklı güzergâhlara sahip diğer tren hatlarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Moskova’da 1862 yılında inşa edilen ve masalsı bir görünüme sahip olan Yaroslavsky Tren İstasyonu, Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın başlangıç noktasıdır. Dünyayı keşfetmek isteyen sırt çantalı gezginler sayesinde küresel çapta bir üne kavuşan Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın en popüler hattı olan Trans-Sibirya Ekspresi, buradan başlayarak Sibirya boyunca toplam 9.289 km yol katederek Vladivostok’ta sona erer. Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan Trans-Sibirya Ekspresi, toplamda 14 bölge ve 90 şehirden geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaroslavsky Tren İstasyonu’ndan kalkan trenler farklı bütçelere ve konfor ihtiyaçlarına hitap eden çeşitli sınıflarda seyahat seçenekleri sunar. 1. sınıf vagonlar, çift kişilik özel kompartımanlara sahip en yüksek konforu sunarken; 2. sınıf vagonlar, dört kişilik odalar ile daha uygun fiyatlı bir konaklama seçeneğine sahiptir. 3. sınıf vagonlar ise “platzkart” adı verilen, daha ekonomik ve açık yatak düzenine sahip geniş bölümlerden oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Hattı’nın önemli duraklarından olan Irkutsk, Rusya’nın Baykal Gölü’ne açılan kapısı olarak bilinir. Kültürel ve tarihî mirasıyla öne çıkan bu şehir, aynı zamanda benzersiz doğal güzellikleriyle de dikkat çeker. Özellikle Sibirya’nın tarihini ve doğasını keşfetmek isteyen gezginler için Irkutsk, görülmesi gereken duraklardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Hattı’nın son durağı Rusya’nın Pasifik kıyısındaki liman kenti Vladivostok’tur. Deniz kenarındaki konumuyla eşsiz bir atmosfere sahip Vladivostok, geleneksel ve modern Rus mimarisinin en güzel örneklerini bir arada sunar. Japon Denizi’ne açılan büyüleyici limanı, geniş caddeleri, tarihî yapıları ve çarpıcı mimarisi ile ünlü Vladivostok’a ulaşmak için 9.000 km’den fazla bir mesafede doğuya gidilir. Bu nedenle, yolculuğun sonunda Moskova saati ile Vladivostok saati arasında 7 saatlik bir fark oluşur. Ancak ilginç bir detay olarak, trenlerin zaman çizelgesi boyunca Moskova saati esas alınır. Yani yerel saat değişse bile biletlerde ve istasyon tabelalarında Moskova saati kullanılır. Bu durum, uzun yolculukta zaman karışıklığını önlemek için yapılan bir uygulamadır.

     

    Moğolistan ve Çin kültürünü deneyimlemek isteyen gezginler ise Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın farklı güzergâhlara sahip olan Trans-Mançurya ve Trans-Moğolistan Hatları’nı tercih eder. Bu güzergâhlarda Moğolistan’ın bozkırları, Baykal Gölü’nün berrak sularıyla bezeli doğal güzellikleri ve Çin’in egzotik manzaraları eşliğinde seyahat edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nda Moskova’yı Pekin’e bağlayan Trans-Mançurya Hattı, Trans-Sibirya Ekspresi’nin ana duraklarından biri olan Çita’da, Trans-Sibirya Hattı’ndan ayrılarak Mançurya üzerinden Çin’e geçer ve Pekin’de son bulur. Yaklaşık 6-7 gün süren bu rota üzerindeki önemli duraklardan olan Batı Sibirya’nın başkenti Novosibirsk; tiyatroları, müzeleri ve zengin sanat yaşamıyla dikkat çeker. Novosibirsk Opera ve Bale Tiyatrosu, Rusya’nın en görkemli sanat merkezlerinden biri olarak sanatseverler için mutlaka görülmesi gereken yerlerden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’ndaki en etkileyici güzergâhlara sahip Trans-Moğolistan Hattı, Ulan-Ude şehrinde Trans-Sibirya Hattı’ndan ayrılarak Moğolistan üzerinden Ulanbator’a uğrayıp Pekin’e ulaşır. Yaklaşık 6 gün süren bu rota, yolcularına Baykal Gölü’nün eşsiz manzaraları eşliğinde Moğolistan’ın uçsuz bucaksız bozkırları ile Ulanbator’un tarihî dokusunu ve doğal güzelliklerini keşfetme imkânı sunar. Trans-Moğolistan Hattı’nın son durağı Çin Seddi’ne yakın bir noktadadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Trans-Moğolistan ve Trans-Mançurya Hatları’ndaki yolculuk sırasında iki uluslararası sınır geçilir. Moskova’dan başlayıp Çin’de son bulan bu seyahat boyunca doğuya gidildiği için yolculuk tamamlandığında, başlangıç saatine göre bir gün öne geçilmiş gibi hissedilir. Bu uzun ve benzersiz seyahat, zamanın akışını hissetmek açısından âdeta bir zaman yolculuğu deneyimi sunar. Yolculuk boyunca farklı iklim koşullarına tanık olunur; Sibirya’nın sert ve karasal ikliminden, Moğolistan’ın ılıman bozkırlarına, ardından Çin’in çeşitli iklim tiplerine geçiş yapılır. Bu değişim, yolculuğu daha da ilgi çekici hâle getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı’nın dördüncü hattı BAM (Baykal-Amur Hattı), Trans-Sibirya Hattı’nın kuzeyinden geçerek Pasifik kıyısındaki Sovetskaya Gavan’a ulaşır. Hat; dağları, nehirleri ve donmuş toprakları aşmak zorunda olduğu için inşası inanılmaz derecede zorluklarla tamamlanmıştır. Sibirya’nın aşırı soğuk bölgelerinden geçtiği için bazı yerlerde sıcaklık -60°C’ye kadar düşebilir. 4.324 km uzunluğundaki BAM Hattı’nda trenler 15,3 km uzunluğuyla Rusya’daki en uzun demir yolu tüneli olan Severomuysky Tüneli’nden geçer. Bu hattın en etkileyici noktalarından biri, en derin ve en eski tatlı su gölü olan Baykal Gölü’dür. Bu göl, dünya üzerindeki tüm tatlı su rezervlerinin %20’sini içerir ve doğaseverler için eşi benzeri olmayan manzaralar sunar. BAM Hattı, sadece doğal güzellikleriyle değil aynı zamanda Rus, Tatar, Moğol ve Çin kültürleriyle tanışma fırsatı sunmasıyla da benzersiz bir yolculuk deneyimi yaşatır. Sunduğu farklı hat hizmetleri ile Trans-Sibirya Demir Yolu Ağı yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda kültürel bir keşif yolculuğudur.

  • KARS’I ZİYARET ETMENİZ İÇİN 7 NEDEN

    Ülkemizde güneşin ilk doğduğu şehir olan Kars, tarih boyunca farklı kültürlere, dinlere ve geleneklere ev sahipliği yapmış önemli şehirlerimizden biridir. Lezzetli mutfağı ve gün doğumunda ayrı, gün batımında ayrı güzellikteki manzaraları ile tanınan Kars, genellikle kış mevsimi ve karla anılsa da dört mevsim boyunca keşfedilecek birçok güzelliğe sahiptir. Ünlü tren rotası Doğu Ekspresi’nin son durağı olan bu şehir, 1853–1856 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Rus ordularına karşı gösterdiği kahraman savunma ile Anadolu’da “Gazilik” unvanı alan ilk şehirdir. Yazımızda, Kars’ı ziyaret edenlerin görmesi gereken başlıca yerleri ve katılabilecekleri etkinlikleri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ani Harabeleri” title_font_size=”13″]

    Anadolu topraklarındaki en önemli antik kentlerden olan Ani Harabeleri, Kafkasya ile Anadolu arasındaki kapı olarak anılıyor. Ermenistan ile sınırımızı oluşturan Arpaçay Nehri kıyısında yer alan kent, Orta Çağ döneminde önemli bir ticaret yolu olan İpek Yolu’nun Kafkaslardan Anadolu’ya ilk giriş noktasında kurulmuş, bu dönemde büyük bir gelişme göstererek bölgenin politik, kültürel ve ekonomik merkezi konumuna yükselmiştir. Büyük oranda ayakta kalmış beş kilometrelik etkileyici surları, Ateşgede Tapınağı, kiliseler ve Selçuklu dönemine ait cami gibi farklı dinlere ait yapıları bir arada bulunduran Ani Harabeleri, 2016 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi.

    Anadolu’nun en önemli antik kentlerinden biri olan Ani Harabeleri, Kafkasya ile Anadolu arasındaki kapı olarak anılmaktadır. Ermenistan sınırında, Arpaçay Nehri kıyısında yer alan bu şehir, Orta Çağ’da önemli bir ticaret yolu olan İpek Yolu’nun Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya ilk giriş noktasında kurulmuştur. O dönemde hızla gelişerek bölgenin politik, kültürel ve ekonomik merkezi haline gelmiştir. Beş kilometrelik etkileyici surları, Ateşgede Tapınağı, kiliseler ve Selçuklu dönemine ait Ebu’l Menûçihr Camii ile Ani Haraberi, 2016 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kars Kalesi” title_font_size=”13″]

    Kars Kalesi, bölgenin tarihî ve kültürel mirasını yansıtan en önemli yapılar arasında yer alır ve şehri kuş bakışı izlemek için mükemmel bir noktadır. M.S. 1153 yılında, Selçuklulara bağlı Saltuklu Sultanı II. İzzeddin tarafından inşa edilen kale, savunma amaçlı stratejik bir konuma sahiptir. Ancak, 14. yüzyılda Timur’un istilası sırasında büyük hasar görmüş ve neredeyse tamamen yıkılmıştır. 1579 yılında Osmanlı Padişahı III. Murat’ın fermanıyla Lala Mustafa Paşa tarafından yeniden inşa ettirilen kale, bu dönemde önemli bir askeri üs haline gelmiştir.

    Kars Kalesi’nin surları yaklaşık 27 burç ve kule ile güçlendirilmiştir ve çevresinde askerî yapılar, su depoları, cephanelikler ve camiler gibi pek çok ek yapı bulunur. Kale, Osmanlı döneminde de stratejik önemini koruyarak Kafkaslara açılan kapılardan biri olmuştur. Bugün, kale ziyaretçilerine yalnızca şehrin muhteşem manzarasını sunmakla kalmaz, aynı zamanda bölgenin zengin tarihini de gözler önüne serer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çıldır Gölü” title_font_size=”13″]

    Kars şehir merkezine yaklaşık 1,5 saatlik mesafede bulunan Çıldır Gölü, deniz seviyesinden 2000 metre yükseklikte yer alır. En derin noktası 42 metreyi bulan bu göl, Türkiye’nin en yüksekteki en büyük tatlı su gölü olma özelliğine sahiptir. Özellikle kış aylarında, hava sıcaklıklarının -40 derecelere kadar düştüğü günlerde göl tamamen donarak etkileyici bir buz kütlesine dönüşür. Donmuş yüzeyiyle ziyaretçilerine büyüleyici manzaralar sunan Çıldır Gölü’nde atlı kızaklarla gezinti ya da kamp yapabilir aynı zamanda kış aktiviteleri için popüler bir destinasyondur. Donmuş yüzeyiyle ziyaretçilerine büyüleyici manzaralar sunan Çıldır Gölü’nde atlı kızaklarla gezintiye çıkabilir, kamp yapabilir ve kış aktivitelerinin tadını çıkarabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fethiye Camii” title_font_size=”13″]

    Fethiye Camii, 19. yüzyılda Rusya’nın Kars’ı işgali sırasında kilise olarak inşa edilmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir süre kapalı spor salonu ve kamu binası olarak kullanıldıktan sonra, 1985 yılında iki minare eklenerek camiye dönüştürülmüştür. Kırmızı tuğlalarla inşa edilen yapının dış cephesi, Rus mimarisinin zarif detaylarıyla süslenmiştir. Camii olarak kullanılmaya başlandıktan sonra iç mekânında yapılan değişikliklerle, İslam sanatının ihtişamlı estetiğiyle uyumlu özgün bir yapıya dönüşmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kars Müzesi” title_font_size=”13″]

    Kars şehrinin merkezinde yer alan Kars Müzesi, bölgenin tarih öncesi dönemlerinden günümüze kadar uzanan geniş bir zaman dilimini kapsayan eserleri sergilemektedir. Müzenin koleksiyonunda arkeolojik buluntular, tarihî eserler ve etnografik parçalar yer alıyor. Urartu, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait eserler, ziyaretçilere bu medeniyetlerin izini sürme fırsatı sunuyor. Ayrıca, Kars’ın zengin kültürel mirasını yansıtan eserler, şehrin derin tarihi ve köklü kültürel dokusunu gözler önüne seriyor. Eski bir tabya binasında yer alan Kars Peynir Müzesi ise, peynir yapımının tarihçesinden farklı çeşitlerin üretim süreçlerine kadar geniş bir bilgi yelpazesi sunmakta. Kars’ın ünlü peynir çeşitlerinin yanı sıra, Türkiye’nin farklı bölgelerinden peynirlerin hikâyeleri ve üretim yöntemleri de ziyaretçilerle buluşuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sarıkamış Kayak Merkezi” title_font_size=”13″]

    Sarıkamış, kar kalitesiyle kayak ve snowboard tutkunlarını kendine hayran bırakan ve bölgenin en gözde kayak merkezi olarak öne çıkan bir destinasyondur. Sarıkamış’ı diğer kayak merkezlerinden ayıran en belirgin özellik, bölgeye yağan karın türü ve muhteşem doğal güzellikleridir. Buradaki kar, dünyanın ünlü kayak destinasyonlarından biri olan Alpler’deki kristal, toz kar ile aynı özelliğe sahiptir. Ormanlarla çevrili kayak pistleri, rüzgâra karşı korunaklı bir yapı sunar ve bu sayede pistlerde çığ tehlikesi yaşanmaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kars Festivalleri” title_font_size=”13″]

    Kars’ta yıl boyunca düzenlenen festivaller, şehrin köklü tarihini ve zengin kültürel mirasını koruyarak gelecek kuşaklara aktarmaya devam ediyor. Kars’ı ziyaret etmek isteyenler, seyahat planlarını bu etkinlik ve festivallere göre ayarlayarak hem şehrin büyüleyici doğasını keşfedebilir hem de yöreye özgü kültürel değerlerle tanışma fırsatı bulabilir. İşte Kars’ta katılabileceğiniz bazı önemli festivaller:

    • Sarıkamış Kristal Kar Festivali
    • 19 Mayıs Güreş Müsabakaları
    • Arpaçay Koç ve Kültür Festivali
    • Uluslararası Kars Kültür Günleri
    • Geleneksel Gravyer ve Kaşar Festivali
    • Kars Kafkas Kültürleri Festivali
    • Uluslararası Altın Kaz Film Festivali
  • SONBAHARA ÖZEL GEZİ ROTALARI

    Sonbahar ayları, kimileri için hüzünle özdeşleşse de doğanın renk cümbüşünü ve dinginliğini arayanlar için en sevilen mevsimlerden biridir. Havanın ne çok sıcak ne de çok soğuk olduğu bu dönem, seyahat etmek için mükemmel bir zaman sunar. Ağaçların altın sarısı, turuncu ve kırmızı tonlarıyla bezeli doğanın huzur dolu sessizliğini yaşamak, stresin etkilerinden arınmak ve şehir hayatının koşuşturmacasından bir süreliğine uzaklaşmak isteyenler için eşsiz bir fırsattır. Ayrıca bu dönemde yapılan geziler, taze meyve ve sebzelerin hasat zamanına denk gelen festivallere katılarak yerel kültürü daha yakından tanıma imkânı sağlar. Sonbaharın tüm güzelliklerini doyasıya yaşayabileceğiniz ve altın sarısı ağaçların süslediği rotaları sizin için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Birgi, İzmir ” title_font_size=”13″]

    İzmir’e bağlı Ödemiş ilçesindeki Birgi; tarihî evleri, taş sokakları ve zengin kültürel mirasıyla sonbaharda gezilecek en güzel rotalardan biri. Köydeki camiler ve konaklar, Osmanlı dönemine ait mimari örnekler geçmiş zamanın izlerini taşımaktadır. Sonbahar aylarında köyde yürüyüş yaparken serin hava ve doğanın sessizliği, sakin bir kaçamak arayanlar için huzur verici bir ortam oluşturur. Yerel pazarları ve el yapımı ürünleriyle ünlü Birgi’de taze sebze ve meyvelerin yanı sıra zeytin ve zeytinyağı gibi yöresel lezzetler de bolca bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Amasra, Bartın ” title_font_size=”13″]

    Karadeniz’de, Bartın iline bağlı Amasra’da sonbaharda dökülen ağaç yaprakları denizin mavisi ile birleştiğinde muhteşem manzaralar oluşturur. Yaz sezonundaki kalabalıkların çekilmesiyle Amasra, sonbaharda daha sakin ve huzurlu bir atmosfere kavuşur. Doğa yürüyüşleri, fotoğraf çekimleri ve bisiklet turları gibi açık hava aktiviteleri için oldukça idealdir. Amasra Kalesi, Roma döneminden kalma Antik Amasra Tiyatrosu, yöreye özgü el emeği hediyeliklerin satıldığı Çekiciler Çarşısı ve Küçük Liman gibi doğanın ve tarihin buluştuğu birçok gezilecek yere sahip olan Amasra’nın sakin plajlarında gün batımını izlemek de oldukça keyifli. Ayrıca sonbahar mevsimi taze balık ve deniz ürünleri ile ünlü Amasra salatasını tatmak için de en ideal zaman.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nusratlı Köyü, Çanakkale ” title_font_size=”13″]

    Nusratlı, Edremit Körfezi’nde, Assos ve Altınoluk gibi turistik bölgelere oldukça yakın konumda bulunan, doğal ve tarihî güzelliklerle çevrili Kaz Dağları’nda yer alan küçük bir köydür. 15. yüzyılda kurulan köy, tarihî taş evleriyle özgünlüğünü günümüze kadar korumayı başarmıştır. Ayrıca, köyde milattan önceki dönemlerde kurulan Gargaros Antik Kenti de bulunur. Tıbbi aromatik bitkileri, geleneksel metotlarla ürettikleri yerel ürünleri, kaplıcası, havadaki oksijen oranı ve temiz havası ile tüm dünyanın dikkatini çeken Nusratlı Köyü’nde doğa yürüyüşçüleri için oldukça keyifli rotalar bulunuyor. Nusratlı’nın, 16. yüzyılda Mısır Seferi’nden dönen dört askerin, köyün 1 kilometre doğusundaki Musatpınarı’na yerleşerek oluşturdukları obayla kurulduğuna inanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Titus Tüneli, Hatay ” title_font_size=”13″]

    Hatay’ın Samandağ ilçesinde bulunan ve Roma döneminden kalma bir mühendislik harikası olan Titus Tüneli, M.S. 1. yüzyılda Roma İmparatoru Vespasianus tarafından, dağlardan gelen sel sularını kontrol altına almak ve limanı korumak amacıyla inşa edilmiştir. 1.380 metre uzunluğunda, yaklaşık 7 metre yüksekliğinde ve 6 metre genişliğinde olan bu etkileyici yapı, tarihî ve mimarî açıdan büyük bir öneme sahiptir. Tünelin devamında yer alan Beşikli Mağarası olarak bilinen kaya mezarları da görülmeye değerdir. 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınan Titus Tüneli’ni Hatay’ın yazın kavurucu sıcaklarının aksine, sonbaharda keşfetmek daha keyifli ve konforlu olacaktır. Tünel çevresindeki doğa, sonbaharın büyüleyici renklerine bürünürken, bu manzaralar eşliğinde Hatay’ın ünlü yöresel lezzetlerini de deneyimleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yörük Köyü, Karabük ” title_font_size=”13″]

    Karabük’teki Safranbolu’ya yakın konumda bulunan tarihî Yörük Köyü, Safranbolu evleriyle benzer mimari özelliklere ve köklü bir geçmişe sahiptir. Köy, adını 14. yüzyılda buraya yerleşen Yörük Türklerinden almıştır. Günümüze kadar korunmuş olan geleneksel Osmanlı sivil mimarisi ile ünlü bu köy, 1997 yılında “Kentsel Sit Alanı” ilan edilmiştir. Çamaşırhane, Kastamonu Konağı ve Sipahioğlu Konağı gibi Osmanlı dönemi yapılarının en güzel örneklerini barındıran Yörük Köyü’nün taş döşeli sokaklarında gezinirken eski Osmanlı yaşam tarzını sürdüren ailelerle karşılaşabilir ve onların kültürünü yakından tanıyabilirsiniz. Sonbaharda, ağaçların sarı ve kırmızı tonlarına bürünmesiyle köy, büyüleyici manzaralar sunar. Serin ve temiz havası, tarihî dokusuyla birleşerek huzurlu bir atmosfer oluşturur. Yörük Köyü, aynı zamanda Karabük ve Safranbolu mutfağının lezzetlerini tatma fırsatı da sunar. Gözleme, tarhana çorbası, cevizli kömeç ve Safranbolu’nun ünlü safranlı lokumu gibi yöresel tatları deneyebilir, köyde üretilen ev yapımı reçel ve turşuları satın alabilirsiniz. Mimarisi ve kültürel dokusuyla pek çok dizi ve filme ev sahipliği yapmış olan köy hem tarihî hem de doğal güzellikleriyle dikkat çekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şavşat, Artvin ” title_font_size=”13″]

    Artvin’in doğası ve kültürel zenginlikleriyle ünlü ilçesi Şavşat, 2015 yılında Türkiye’nin ilk ve tek Cittaslow (Sakin Şehir) unvanını almıştır. Artvin’in en gözde doğal güzelliklerinden biri olan Şavşat Karagöl, sonbaharda bambaşka bir atmosfere bürünür. Temiz havası ve zengin bitki örtüsüyle öne çıkan Sahara Yaylası, bu mevsimde adeta bir renk cümbüşüne dönüşür. Altın sarısı, kırmızı ve turuncu tonlarına bezenen yaylaları, orman yolları ve göllerine yansıyan dağ manzaraları, fotoğraf tutkunları için eşsiz kareler sunar. Köy fırınlarında geleneksel yöntemlerle pişirilen kete ve pileki ekmeği, taze sebzelerle hazırlanan pancar diblesi ve lahana yemekleri gibi yöresel lezzetleri tatmak için en uygun zaman sonbahardır. Ayrıca, bu dönemde düzenlenen yayla festivallerine katılarak bölgenin kültürünü yakından deneyimleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cumalıkızık, Bursa ” title_font_size=”13″]

    Bursa’nın Yıldırım ilçesine bağlı Cumalıkızık Köyü, Osmanlı dönemine ait mimari eserlerin en iyi korunduğu yerlerden biridir ve 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Tarihî dokusunu günümüze kadar koruyabilmiş evleri ve sokaklarıyla ünlü olan köy, 1300’lü yıllarda Osmanlı’nın Bursa’ya yerleştiği ilk dönemlerde kurulmuştur. Taş ve kerpiçten yapılmış, bugün müze ve konaklama yeri olarak kullanılan evler, geleneksel Osmanlı camilerinin sadeliğini yansıtan Cumalıkızık Camii, halen gürül gürül akan Zekiye Hatun Çeşmesi ve iki ev arasındaki dar Cin Aralığı Sokağı, köyün dikkat çeken tarihî unsurlarıdır. Cumalıkızık, özellikle sonbaharda gezilecek ideal rotalardan biridir ve serpme köy kahvaltısıyla meşhurdur. Taze köy ekmeği, ev yapımı reçeller, peynir çeşitleri, zeytin ve doğal bal gibi lezzetlerin buluştuğu bu kahvaltının yanı sıra, bölgeye özgü mısır ekmeği ve cevizli lokum gibi tatları da köydeki fırınlardan ve pazarlardan taze olarak temin edebilirsiniz.

  • NATIONAL GEOGRAPHIC’TEN 2024’ÜN GÖZDE SEYAHAT ROTALARI

    National Geographic, her sene dünyanın farklı noktalarındaki en iyi seyahat rotalarını açıklıyor. Gezginlerin yorum ve değerlendirmelerinden yola çıkan dergi ekibi, 2024 için en heyecan verici 30 gezilecek yeri bulmak için tüm dünyayı dolaştı ve doğal güzellikleri, konaklama seçenekleri, tarihi ve kültürel mirası kapsayan geniş bir değerlendirmenin ardından gözde seyahat rotalarını belirledi. Yedi kıtadan farklı şehir ve bölgedeki en dikkat çeken yedi rotayı yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vahşi Atlantik Yolu, İrlanda ” title_font_size=”13″]

    İrlanda’nın el değmemiş yeşil doğasının mavi denizle birleştiği Vahşi Atlantik Yolu, doğal megalit kayaların oluşturduğu uçurumların muhteşem koy manzaraları ile kesiştiği ünlü bir sahil rotası. Dünyadaki en uzun sahil yollarından biri olan Vahşi Atlantik Yolu, İrlanda’nın kuzeybatısındaki Inishowen Yarımadası’ndan başlıyor ve güneydeki tarihî County Cork’ta son buluyor. Rotayı tamamlamak isteyenler ya araba kiralıyor ya da kamp ekipmanları ile binlerce kilometrelik okyanus manzaralı yolu yürüyor. Bu rota boyunca; koyları, dağları, kıyı köyleri, kayalık burunları, uçurumları, fenerleri, adaları, millî parkları, plajları ve yemyeşil ormanları görmek mümkün. Konaklama seçeneklerini ise otellere dönüştürülmüş görkemli tarihî şatolar oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şian, Çin” title_font_size=”13″]

    Şian (Xi’an), Çin’in dört büyük başkentinden biri ve 3000 yıldan uzun bir tarihe sahip. Tarihî İpek Yolu’nun doğu topraklarındaki başlangıç noktası olan Şian, sayısız kültürel mirasıyla dikkat çekiyor. 14. yüzyılda inşa edilen 12 metre yükseklikteki duvar, şehri korumaya devam ediyor. Şian’daki diğer önemli sembolik yapı ise İslam dünyasına ait. Çin ve İslam mimarisinin en eşsiz örneği sayılan Xi’an Ulu Camii, 742’de inşa edilmiş. Ayrıca bu şehir, Çin İmparatoru Qin Shi Huang’ın ünlü Terracotta ordusuna da ev sahipliği yapıyor. İmparator mezarının yapımı M.Ö. 246’da başlamış ve 30 senede tamamlanmış. Ölümden sonra imparatoru koruması için yapılan toprak askerlerin bulunduğu mezar, 76 metre yükseklikte piramit bir yapıdan oluşuyor ve boyları 183-195 santim arasında değişiyor. 1987’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren kazı alanında, çoğu toprak altında 8000 asker, 520 atıyla birlikte 130 savaş arabası, 150 süvari atı bulunduğu tahmin ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yucatán Yarımadası, Meksika” title_font_size=”13″]

    Kayıp bir şehrin gün yüzüne çıkarılması kadar hayal gücünü harekete geçiren çok az arkeolojik keşif var ve Yucatán Yarımadası’nın ormanlarla kaplı derinlikleri tam olarak bu heyecanı yaşatıyor. Maya uygarlığının merkezi olan Yucatán Yarımadası, Meksika Körfezi ile Karayip Denizi’nin kesiştiği noktada yer alıyor. Meksika, Guatemala ile Kuzey Belize’ye yayılan ve M.S. 900’lü yıllarda yok olan Maya medeniyetinden geriye artık sadece büyük taş binalar ve devasa piramit tapınaklar kalsa da bölgede yaklaşık altı milyon insan hâlâ Maya dilini konuşuyor. Eskiden Mayaların adaklarını kurban ettiği bölge olan “Ik Kil” ise her yanından sarmaşıkların sallandığı ve içinde yüzülebilen doğal havuzuyla turist akınına uğruyor. Ünlü tatil şehri Cancun’un güneyindeki Riviera Maya’da yer alan oteller, Maya medeniyetinin mimari tasarımına sahip. Hem yürüyüş hem dağ bisikleti yolunda olan yarımada, aynı zamanda dinozorların dönemine son veren gök taşının düştüğü bölge olduğu için de ünlü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Nordland, Norveç ” title_font_size=”13″]

    Buzulların, yükselen zirvelerin, küçük balıkçı kasabalarının ve uzak dağ köylerinin bulunduğu Nordland, “kuzey ışıkları”nın süslediği bir şehir. Yaz aylarında dağ bisikleti ile gezilebilecek birçok rotanın olduğu bu balıkçı şehrinin kış misafirleri ise köpek kızağıyla karlar altında kalan bölgeyi keşfe çıkan maceracı gezginler oluyor. Dağları, temiz denizi, korunaklı koyları ve doğal plajları ile kendine özgü bir manzaraya sahip Lofoten Adaları sadece göz alıcı manzaralarıyla değil, Kuzey Kutup Dairesi’ne yakın olması nedeniyle oluşan gece yarısı güneşiyle de ünlü. Bölgeye ilk yerleşen Viking zanaatkârlarının ellerinden çıkan birçok eser, Norveç’in geleneksel mimarisine sahip köy evleri, yüzlerce yıllık balıkçılık kültürüyle Nordland, gözde tatil rotalarından biri.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Emilia-Romagna, İtalya” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın 1948 Anayasası ile kısmi bölgesel özerklik verilmiş 20 bölgesinden biri olan Emilia-Romagna, ülkenin en verimli topraklarına sahip ve sadece manzarası ile değil, yeme-içme kültürü, tarihî dokusuyla da ön plana çıkıyor. Orta Çağ mimarisinden izler taşıyan etkileyici şatoların süslediği Emilia-Romagna, dünyanın en eski üniversitesini barındıran Bologna’nın yanı sıra Modena, Parma ve Ferrara gibi Rönesans şehirleri; Cervia, Cesenatico, Rimini ve Riccione gibi plajları ile kültür ve turizm açısından önemli bir merkez. Ünlü İtalyan spor otomobil markalarının da üretim yeri olan bölgede birçok araba müzesi de bulunuyor. Balzamik sirkenin, bolonez sosun, parmesan peynirinin ve ünlü İtalyan jambonunun ana vatanı olan Emilia-Romagna, sunduğu gastronomik çeşitlilik ile ünlü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Andrefana Kuru Ormanları, Madagaskar” title_font_size=”13″]

    Andrefana Kuru Ormanları, yarı kurak ekolojik bir bölge ve tamamen farklı biyolojik çeşitliliği ile vahşi yaşama sahip. Madagaskar’ın batı yamaçlarında kalan jilet gibi keskin kayalar sadece bu bölgede yaşayan ve nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan lemur türü sifakaların (küçük başı, büyük gözü ile bir maymun türü) doğal yaşam alanı. Madagaskar’ın doğu kıyısındaki yağmur ormanlarına göre daha az türe ev sahipliği yapsa da endemik türlerin fazla olduğu Andrefana Kuru Ormanları’nda heykelleri anımsatan kalın gövdeli baobab ağaçlarında her an bir sifaka görmek mümkün. İlk kez 1990’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan bölgenin genişletilmesi ile Andrefana Kuru Ormanları da listeye eklendi. Kireç taşıyla bezeli yaylaları ve bozulmamış ormanlarının etkileyici manzarasına eşlik eden Manambolo Nehri’ndeki kanyonun nefes kesen inişli çıkışlı rotası ve yüksek zirvesi ile Andrefana Kuru Ormanları vahşi yaşam severler için cazibe merkezi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Atacama Çölü, Şili ” title_font_size=”13″]

    Şili’nin kuzeyindeki Atamaca Çölü’nde nadiren görülen muhteşem bir doğa olayı var. Üç ila 10 yılda bir, ilkbahar aylarında birkaç hafta boyunca çöle yağmur yağıyor ve çölün kurak zemininden çıkan kır çiçekleri birkaç hafta boyunca dünyanın en güzel manzarasını oluşturuyor. Atamaca Çölü’nde yaşanan bu durum, Şili hükümetine de ilham vermiş ve 141.000 dönümlük Desierto Florido Ulusal Parkı’na “çöl çiçekleri” dikilmiş. Çoğu Atacama’ya özgü olan bölgenin bitki örtüsünü korumak için oluşturulan park, aynı zamanda bilim insanlarının sarı ebegümeci ve kedi pençesi gibi 200’den fazla bitki türünün gezegenin en zorlu koşullarında nasıl hayatta kaldığını yakından incelemeye olanak tanıyor. Kuraklığa dayanıklı bitki örtüsünün iklim değişikliğinin neden olduğu zorluklara çözüm sunması açısından oldukça önemli olan proje sayesinde uçsuz bucaksız kurak kızıl toprakların rengârenk bir manzaraya dönüştüğü park, gezginlerin akınına uğruyor.

  • İZMİR’İN SEMBOLLERİ

    Denizi, saat kulesi, Kordon’u ve daha pek çok güzelliği ile Ege’nin incisi İzmir, ülkemizin en kalabalık üçüncü şehri. Buram buram deniz kokan, binlerce yıldır birçok önemli medeniyete ev sahipliği yapmış; zeytinyağlı yemeklerinden muhteşem koylarına, balıkçı kasabalarından tarihi mekânlarına ülkemizin en özgün şehirlerinden İzmir’in sembollerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Boyoz” title_font_size=”13″]

    Kendine özgü bir tadı ve lezzeti olan boyoz, sadece İzmir’de üretilir. İzmirlilerin çay ile sabah kahvaltılarını süsleyen sıcak bir boyoza akşamları da hayır diyecek birini bulmak oldukça zordur. Boyoz, mayasız hamurun kat kat açılıp içine peynir eklenmesiyle hazırlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İzmir Saat Kulesi ” title_font_size=”13″]

    Konak Meydanı’nda bulunan İzmir Saat Kulesi, Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılını kutlamak için 1901’de inşa edildi. Bu zarif kule günümüzde arkadaşların buluşma noktası olarak popülerliğini hâlâ koruyor. İzmir’i ziyaret edenleri kulenin önünde fotoğraf çektirmek için poz verirken sıkça görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kumru” title_font_size=”13″]

    Özellikle İzmir Çeşme’ye özgü olan kumru, sabah kahvaltısından tutun da geceleri dahi tüketilen bir lezzettir. Farklı bölgelerde ve şehirlerde kumru adı altında satılan sandviçler olsa da İzmir kumrusunun ekmeği bile özeldir. Özel ekmeğinin arasında sosis, salam, sucuk ve İzmir’e özgü eritme bir peynir olan sayas bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İzmir Fuarı ” title_font_size=”13″]

    İzmir Enternasyonal Fuarı, kısaca İzmir Fuarı, her yıl İzmir’in kurtuluş günü olan 9 Eylül’e denk gelecek bir dönemde düzenlenir. Birçok markanın standı ile içinde bulunan lunapark ve çeşitli sanatçıların konserleriyle geçen fuar döneminde tüm İzmir’i saran bir bayram havası hâkim olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kordon” title_font_size=”13″]

    Romantik gün batımının adresi Kordon, İzmirlilerin ve turistlerin uğrak noktalarından biri. Cumhuriyet Meydanı ile Alsancak Limanı arasında kalan kıyı şeridinin geçmişi 1850’li yıllara kadar uzanıyor. Yaz aylarında iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalık olan Kordon’da yerel lezzetleri satan sokak satıcılarından müzik yapan gençlere, spor yapan insanlardan çocuklarıyla hava almaya çıkan ailelere kadar her kesimden insanı bir arada görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çiğdem” title_font_size=”13″]

    İzmir’in geleneksel aktivitelerinden bir tanesi de “çiğdem çitlemek”tir. Aslında ay çekirdeği olarak bilinen siyah çekirdeğin İzmir’deki adı çiğdemdir. İzmirliler çekirdek kelimesini sadece kabak çekirdeği için kullanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tarihi Asansör” title_font_size=”13″]

    1907’de inşası tamamlanan Tarihi Asansör iki cadde arasındaki ulaşımı sağlamak amacıyla tasarlandı ve günümüzde de bu işlevini sürdürüyor. Yüz yıldan fazla bir süredir çalışır durumda olan Tarihi Asansör’ün üst katında bir de restoran bulunuyor ve terasından etkileyici İzmir manzarası seyrediliyor. Taşları Marsilya’dan getirilen Tarihi Asansör’ün bulunduğu bu sokak, Fransa’da oldukça üne kavuşan Türk müzisyen Dario Mario Sokağı olarak da biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gevrek ” title_font_size=”13″]

    Bildiğimiz susamlı simide İzmir’de gevrek denir ancak İzmir gevreği ile İstanbul simidinin yapımında farklı işlemler uygulanır. Yani aslında bildiğimiz simit demek çok da doğru olmayacaktır. İstanbul’da pekmezleme işlemi ön pişirme olmadan soğuk yapılırken, gevrekte hamura halka şekli verildikten sonra kaynayan pekmez dolu kazanlarda ön pişirme yapılıp sonra susama bulanarak fırına verilir.

  • DOĞA YÜRÜYÜŞÇÜLERİNİN GÖZDESİ KARİA YOLU

    İsmini antik Karya Bölgesi’nden alan ve yaklaşık 850 kilometre uzunluğa sahip Türkiye’nin en uzun yürüyüş yolu; Aydın’ın Çine ilçesinden başlayarak Muğla’nın yarımadalarının tamamını kapsıyor. Rota çeşitli köy ve kasabalara, koylara, tepe ve dağ yolları ile antik kentlere de uğramasından ötürü Türkiye’den ve yurt dışından pek çok doğa yürüyüşçüsünün gözde rotalarından bir tanesi olmuş durumda. Gökova Körfezi ve İç Karia olmak üzere dört ana bölüm ve Muğla çevresi olarak bir ek bölümden oluşan, Nat Geo tarafından 2021’de dünyanın en iyi altı macera rotasından biri olarak gösterilen Karia Yolu’nu daha yakından tanıyalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Öncelikle Karia Yolu’nun nasıl ortaya çıktığını anlatmakla başlayalım. Yunus Özdemir, arkadaşı olduğu Altay Özcan ve Volkan Demir’e Karia Antik Bölgesi’nde uzun mesafeli bir yürüyüş yolu rotası oluşturma fikrini sunar ve üç arkadaş 2009’da yola çıkar. Rotayı tamamlayıp amaçlarını gerçekleştirmek için dört kış yürüyecek olan bu ekibe, 1988’den bu yana Türkiye’yi yürüyerek gezen Dean Livesley de katılır. Köy kahvelerinde bölgenin yaşlılarına danışan ekip, patikalardan oluşan bir ağ̆ belirlemeye başlar. Gür bitki örtüsünün içinden yol alan ekip, unutulmuş patikaları tekrar gün yüzüne çıkarır. Antik yollar, çoban patikaları ve orman yollarının hepsi birleştirilerek Türkiye’nin en uzun yürüyüş yolu oluşturulur. Karia Yolu, Şubat 2013’te resmi olarak açılır. 850 kilometreden fazla mesafeye sahip rota, bölünmüş 46 etaptan oluşmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Marmaris’teki İçmeler’den başlayan ilk etap, Bozburun Yarımadası’nın el değmemiş güzelliklerine kadar uzanıyor. Keşif yapmak isteyen yürüyüşçüler için gözden uzak patikaların olduğu rota, geleneksel köylerin ya da turizm ihtiyaçlarına cevap veren sahil kasabalarının bulunduğu; Rodos ve Symi Adalarını gören harika manzaralar eşliğinde ilerliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Eski Datça’dan başlayan etap, önce güneye ve sonra batıya doğru ilerliyor. Engebeli burunlar ve koylar aşıldığında Knidos Antik Kenti’ne ve yarımadanın ucunda yer alan Deveboynu Deniz Feneri’ne ulaşılıyor. Bu noktadan doğuya, yani ana karaya doğru yol alan rota Datça Yarımadası’nın neredeyse hiç yerleşim görmemiş kuzey şeridini takip ediyor ve bölgenin en dar kısmı olan Balıkaşıran’a, buradan da Kleopatra ya da diğer adıyla Sedir Adası’na doğru ilerleyip “Yavaş şehir” unvanına sahip Akyaka’da son buluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Akyaka’dan başlayan rota, ormanlık patikalardan kıran dağlarına kadar uzanıyor ve vadi içerisinde yer alan köylere ulaşıyor. Yukarıdan Gökova Körfezi’nin etkileyici manzaraları ve Datça Yarımadası’nın dağları görülürken, rotanın bir kısmı; eğimi azaltmak için kıvrılarak ilerleyen eski kervan yollarından geçiyor. Aşağılara doğru indikçe saklı koylar ve ıssız plajlar yürüyüşçülere büyüleyici sürprizler sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gökova Körfezi’nden başlayan rota, halı dokumacılığı ile ünlü Milas’ın köylerinden geçerek, Karia’nın eski başkenti olan Mylasa’ya (Milas) ulaşıyor. Yemyeşil çayırların ve asırlık zeytinliklerin arasından, taş döşeli yollardan kıvrılarak geçen rota, Beşparmak Dağları’nın eteklerine ulaşıyor. Bafa Gölü’nün kıyılarından Beşparmak Dağları’nın zirvesine çıktığınızda tepede bir şemsiye gibi duran upuzun çam fıstığı ağaçları ve zeytinliklerin arasından Karia Kraliçesi Ada’nın kenti, Alinda’nın bulunduğu antik kente ulaşmak mümkün. Antik kentin agorasının altında Karia Yolu’nun da bitiş noktası olan Karpuzlu görünüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yine Akyaka’dan başlayan rota, bu defa eski bir kervan yolundan yükseliyor. İç kesimlere doğru ilerledikçe tarlalardan, ormanlık yamaçlardan ve Thera Antik Kenti’nin kaya mezarlarından geçen rota Muğla’ya yöneliyor. Karabağlar Yaylası’nda Osmanlı döneminden kalma, kimileri restore edilmiş kahvehaneler, muazzam güzellikteki Değirmendere Kanyonu, Muğla’nın ismini aldığı Mobolla Antik Kenti ve dar sokaklı eski Muğla yerleşimi; bu rotanın ilk etabını oluşturuyor. Terk edilmiş bir köy olan Meyistan’ı geçtikten sonra antik bir yol üzerinden Stratonikeia Antik Kenti’nin şaşırtıcı kalıntılarında son bulan rotada kuzeye doğru ilerledikçe “Aman Ormancı” türküsüne konu olan Belen Kahvesi’ne ulaşılıyor. Orman içi patikalardan ve sakin köy yollarından geçen bu rotanın büyük bir kısmını bisikletle de keşfetmek mümkün.