Etiket: roman

  • ROMAİN GARY BİYOGRAFİSİ

    Bir yazarın hayatı boyunca sadece bir kez alabildiği “Goncourt Edebiyat Ödülü”nü hayattayken iki kez kazanan tek yazar olan Fransız edebiyatının usta kalemi Romain Gary, kitaplarında hüznü ve mizahı ustalıkla birleştirmeyi başaran önemli bir isim. Ancak Romain Gary sadece yazar değil, aynı zamanda yönetmen, senarist, diplomat ve savaş pilotu. Fransız edebiyatının en üretken ve en tanınmış yazarlarından olan Gary, Emile Ajar takma adıyla da birçok kitap yazar. II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı izlerini derinlikli bir şekilde kaleme almaya başaran bu çok yönlü entelektüel ismi yakından tanıyalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Asıl adı Roman Kacew olan yazar, 8 Mayıs 1914’te şimdiki Litvanya’nın başkenti Vilnius’da dünyaya gelir. Ailesinin Polonya’ya göç etmesiyle genç yaşta farklı bir ülkeye taşınan Gary, 11 yaşındayken babasının ailesini terk etmesi üzerine annesi ile yalnız bir çocukluk yaşar. İlerleyen yıllarda ünlü bir yazar olduğunda ailesinin geçmişi hakkında net bilgi vermekten kaçınır, her defasında farklı bir çocukluk senaryosu anlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Romain Gary, 14 yaşındayken annesi ile beraber Fransa’nın Nice şehrinde bir banliyöye taşınır. II. Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda hukuk eğitimi alan Gary, Fransa’nın Naziler tarafından işgal edilmesi üzerine Almanlara karşı savaşmak için Fransız Hava Kuvvetleri’nde savaş pilotluğu yapmak için orduya yazılır ve Kuzey Afrika ve Avrupa’da ülkesi saydığı Fransa’nın özgürlüğü için mücadele eder. Bu dönemde ismini yasal olarak Romain Gary olarak değiştirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Pilot olarak görev aldığı savaş yıllarında 65 saatten fazla uçuş gerçekleştiren, 25’in üzerinde hedefi isabet ettiren atışlar yapan Gary, gösterdiği üstün çaba neticesinde onur nişanı ve madalya alır. 1944’te Britanyalı yazar, gazeteci ve Vogue dergisi editörü Lesley Blanch ile evlenir. Savaşın sona ermesiyle Fransa için diplomatik görevlerde bulunan yazar, edindiği hayat tecrübesinden bolca ilham aldığı ilk romanını “Polonya’da Bir Kuş Var” ismiyle 1945’te yayımlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Birleşmiş Milletler’in Fransız Delegasyonu sekreterliğine getirilen Gary, 1952’de New York, 1955’te ise Londra’da görev alır. 1956’da Fransa’nın Los Angeles başkonsolosluğu görevine getirilen yazar, tüm bu yoğunluğa rağmen sürekli üretir. Kimi eserlerini Emile Ajar takma ismiyle yayımlayan Gary, 30’un üzerinde roman kaleme alır ve ayrıca Fosco Sinibaldi ve Shatan Bogat takma isimleriyle de birer roman yayımlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Romain Gary ismi ile yayımladığı “Cennetin Kökleri” romanıyla Fransa’nın en büyük edebiyat ödülü olan Goncourt Edebiyat Ödülü’nü 1956’da alan yazar, Emile Ajar takma ismi ile yazdığı “Onca Yoksulluk Varken” romanıyla 1975’te tekrar kazanır. Sadece bir yazara bir defa verilen bu ödülü iki kez kazanarak tarihe geçen Gary, yıllarca bu bilgiyi gizli tutar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1961’de Britanyalı eşinden ayrılan Romain Gary, 1962’de Amerikalı ünlü oyuncu Jean Seberg ile evlenir ve bir çocukları olur. Seberg ile evliliği 1970’e kadar süren Gary, bu yıllarda da roman ve çeşitli film senaryoları kaleme alır. 1962 yapımı savaş filmi “The Longest Day”’in senaryo ekibinde de yer alan sanatçı, 1971 yapımı “Kill” adlı filmin yazar ekibindedir ve başrolünde hayat arkadaşı Jean Seberg vardır. Eserlerinde sıkça yaşlılığa ve yaşlı insanların duygularına yer veren Gary, kalemini o denli ustaca kullanır ki kitaplarını okurken bir an gözleriniz dolar; kendinizi ağlarken bulursunuz ancak bir sonraki satırda kendinizi kahkahalar atarken görmeniz işten bile değildir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kral Solomon’un Bunalımı, Kadının Işığı, Yalan Roman, Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı ve daha nice romanın usta yazarı Romain Gary ya da Emile Ajar, eski eşi Seberg’in 1979’daki şüpheli ölümünden sonra girdiği bunalım sonucunda 2 Aralık 1980’de Paris’te hayatına son verir. Ölmeden önce kaleme aldığı son mektubunda Emile Ajar’ın kendisi olduğunu itiraf eder. Eski bir tiyatro oyuncusu olan annesini mutlu etmek için yazar olmayı hedefleyen Gary, edebiyata olan tutkusunu ise şu cümleyle ifade eder: Edebiyat bana biraz nereye yöneleceğini bilemeyenlerin başvurdukları son sığınak gibi görünüyordu.”

  • DÜNYA EDEBİYATININ USTA KALEMİ CERVANTES

    Çağdaş romancılığın temellerini atan Cervantes, macera dolu hayatına birçok savaş, ülke ve kitap sığdırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda esir hayatı bile yaşamış yazarın enteresan hikâyelerle dolu hayatı, romanlarını aratmayacak türden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adı Miguel de Cervantes Saavedra olan yazar, 29 Eylül 1547 yılında Madrid yakınlarında dünyaya gelmiştir. Yedi kardeşin dördüncüsü olan Cervantes, gezgin hayatına neredeyse çocuk yaşta başlar. Babası gezgin bir eczacı olan Cervantes’in düzenli bir eğitim hayatı olmamıştır. 21 yaşında âşık olduğu kadın için düelloya girmesi, yazarın hislerini ne denli tutkuyla yaşadığının bir göstergesidir. Düello sonucu karşı taraf ağır yaralanır. O dönem İspanya’da düello yasaktır. Ceza olarak halk önünde sol elinin kesilmesine ve on yıl sürgün edilmesine karar verilir. Bu karar, Cervantes’in 22 yaşında İtalya’ya kaçmasına neden olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cervantes, kaçak hayatı yaşarken Osmanlı İmparatorluğu karşısında kurulan Haçlı ordusuna katılmaya karar verir. 1571 yılında yapılan İnebahtı Deniz Savaşı’nı Osmanlı kaybeder ancak Cervantes savaş sırasında göğsünden ve sol elinden yaralanır. Kaderin cilvesi olsa gerek, elinin kesilmemesi için ülkesinden kaçan Cervantes, ülkesinden çok uzaktaki bir savaşta son elini bir daha kullanamayacak şekilde kaybeder. Ertesi yıl yeniden Haçlı ordusuyla beraber Osmanlılara karşı savaşan Cervantes, orduda istediği başarıları elde edemeyince, 1575 yılında Sol (Güneş) isimli bir gemi ile Napoli’den İspanya’ya dönmeye çalışır. Ancak Osmanlı kadırgalarının saldırısının ardından 1580’e kadar tam beş sene Cezayir’de esir olarak tutulur. İspanyol yazarın tam dört kez kaçmaya çalıştığı belirtilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Dört kez Haçlı ordusuna katılan, yaralanan, esir düşen ve sürgün hayatı yaşayan Cervantes, ülkesine dönmek amacıyla İspanyol Kral II. Philip’e yazdığı mektubunda kraldan affını talep eder. Anne ve babasının karşıladığı fidye parasıyla 1583 senesinde İspanya’ya döner. Artık hayatında tek bir gaye vardır: yazmak. Bu tarihten sonra otuza yakın oyun yazar. 1585’te pastoral romanı La Galatea’yı kaleme alır. Bu dönem zengin bir çiftçinin kızı Catalina de Salazar ile evlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1600’lü yılların başında yazdığı Oviedolu Katalina Sultan isimli üç sahnelik tiyatro oyununda İstanbul ve Topkapı Sarayı’ndan sıkça bahsedilmektedir. Kitap, III. Murat’ın yönetimindeki İstanbul’u anlatır. Edebiyat çalışmalarına devam ederken para kazanmak amacıyla donanmada levazımcılık yapar. Görevi sırasında bazı usulsüzlükler nedeniyle suçlu bulunur ve hapis cezası alır. İşte bu esaret döneminde Cervantes, Don Kişot’u (Don Quijote) yazmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Cervantes’in yazar olarak dünya çapında tanınmasını sağlayan eseri, Don Kişot (Don Quijote)’tur. Roman, edebiyat tarihinin önemli bir köşe taşıdır. Bu döneme kadar edebî metinler mitler ve destanlardan oluşmuş, ilk kez sıradan bir insanın hikâyesi Don Kişot’ta yer bulmuştur. 1605 yılında basımı tamamlanan kitabın konusu, Cervantes’in kendi hayatından izler taşır ve ilk defa bir edebî metinde insan psikolojisinden bahsedilir. Don Kişot, 38 dile çevrilerek dünyanın en çok okunan eseri olmuştur. Basılır basılmaz en çok okunan kitap olan Don Kişot, korsan yayıncılığın da öncüsü olur. Cervantes, eserin çok satmasıyla devam kitabını yazmaya karar verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1616’da 69 yaşında yaşama veda eden Cervantes, hayatına onlarca roman ve tiyatro oyunu sığdırmış hem üretken hem de cesur bir insandır. 2015 yılında Cervantes ve eşi Catalina de Salazar’a ait olduğu iddia edilen mezar yeri, Trinitarian Manastırı’nda bulunmuştur. 30 araştırmacının çalışması, kızılötesi kameralar ve üç boyutlu tarama cihazlarıyla saptanan mezardaki kemiklerin ünlü yazara ait olduğu belirlenmiştir. Cervantes’in doğduğu ev “Museo Casa Natal de Cervantes” ismiyle Madrid’de ziyaretçilere açıktır.

  • BİR ÖĞRETMENİN SERÜVENİ: ÇALIKUŞU

    1922’de gazetede bölüm bölüm yayımlanan ve 1923’te kitap olarak basılan Türk edebiyatının en çok sevilen eserlerinden biri olan Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı, Öğretmen Feride’nin Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşadığı zorlu mücadeleyi anlatır. Yeni yetme bir öğretmenin meslek aşkıyla İstanbul’dan taşraya uzanan hikâyesinin anlatıldığı kitap, kurtuluş mücadelesi veren bir ülkenin umut sembolü olmuştur. 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde mesleğine gönül vermiş tüm öğretmenlerimizin gününü kutlarken, Güntekin’in öncü eserini de hatırlamak istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Köklü bir ailede doğup büyüyen ve İstanbul’da iyi bir eğitim alan Feride, erken yaşta annesini ve babasını kaybetmiştir. Çok sevdiği nişanlısı Kâmran tarafından ihanete uğrayınca kendini öğretmenlik mesleğine adar. Feride, derinden etkilendiği aşk acısıyla taşrada yaşayan çocuklara yeni bir hayat sunabilmek arzusuyla hiç bilmediği şehirlerin hiç bilmediği ücra köşelerine; çoğu öğretmenin gitmeyi kabul etmediği kuş uçmaz kervan geçmez bir köye mesleğini yapmak için gider.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    “İstanbul Kızı” adıyla dört perdelik bir piyes olarak kaleme alınan bu eserin, Darülbedayide sahnelenmesi planlanmış ancak köy sahnelerinin zorlu dekorasyonu ve o dönemde Müslüman kadın oyuncuların sahneye çıkamaması sebebiyle Güntekin, bu rolde kırık Türkçe ile konuşan bir kadın başrol oyuncusu istemediği için Çalıkuşu sahnelenememiştir. Durum böyle olunca yazar, kaleme aldığı bu eseri kitap olarak yayımlatmaya karar verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Baba mesleği öğretmenlik olan Güntekin’in daha çocuk yaşında ailesi ile Anadolu’nun birçok yerini görme ve gözlemleme imkânı olmuş; bu yıllarda yaşadığı deneyimlerini ileriki yıllarda kaleme alacağı eserlerine yansıtmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu’nun içinde bulunduğu zorlu koşullara şahit olan Güntekin’in tüm eserleri gerçekçi bir bakış açısıyla yazılmıştır. Bir kadın eğitimci olarak ideallerini gerçekleştirme arzusunun verdiği motivasyonla karşılaştığı tüm engelleri bertaraf eden Öğretmen Feride’nin hikâyesi, o dönem toplum içinde yankı uyandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz öncesi Akşehir’deki evinde Çalıkuşu kitabını okuduğu ve bu kitap için “Biliyor musunuz, gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları pek güzel anlatmış. Sizler de okuyun!” dediği bilinmektedir. Kitap, Atamızın başucu kitapları arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çalıkuşu, 1966’da Osman Seden’in yönetmenliği ile ilk kez beyaz perdede gösterilir. Başrollerini Türkan Şoray ve Kartal Tibet’in paylaştığı filmde; Aliye Rona, Cahide Sonku ve Ayşecik gibi dönemin ünlü oyuncuları yer alır ve film, büyük ses getirir. Aynı yönetmen 1986’da bu defa TV izleyicileri için Feride rolünde Aydan Şener’i izlediğimiz bir uyarlamayı dizi olarak çeker. 2005’te modern bir uyarlama olan Yeniden Çalıkuşu, Cem Akyoldaş ve Melih Gülgen yönetmenliğinde tekrar dizi olarak çekilirken; 2013 yılında ise Fahriye Evcen ve Burak Özçivit’in başrolleri paylaştığı Çalıkuşu, o döneme uygun set ortamı ve kostüm prodüksiyonuyla şimdilik son kez sevenleri ile buluşur.

  • SAİT FAİK ABASIYANIK KİMDİR?

    Türk edebiyatının değerli isimlerinden Sait Faik Abasıyanık, öykü ve romanın yanı sıra şair kimliği ile de adından söz ettirmeyi başarmıştır. Sait Faik Abasıyanık’ın kısa biyografisini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1906 yılında Adapazarı’nda dünyaya gelen Sait Faik Abasıyanık, çocukluğunun büyük bir kısmını burada geçirdi. Kurtuluş Savaşı’nda göstermiş olduğu mücadeleden dolayı devlet tarafından İstiklal Madalyası verilen Sait Faik’in babası varlıklı bir kereste tüccarıydı bu nedenle yakın çevresi tarafından Sait Faik “burjuva çocuğu” olarak adlandırılırdı. Sait Faik doğduğunda ona Mehmet Sait adı verildi yani aslında gerçek adı Mehmet Sait’tir. Daha sonra ilerleyen yaşlarda babasının adını kullanmayı tercih etti. Soyadı kanununun çıkmasıyla birlikte önceden Abbasızadeler olarak anılan aile Abasıyanık soyadını aldı. Abasıyanık, aynı zamanda ailenin lakabı olarak bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sait Faik ilkokul eğitimine Rehber-i Terakki Özel Okulunda başladı. Çocukluk yıllarında farklı şehirlerde yaşadı ve ardından lise eğitimi için İstanbul’a geldi. İstanbul Erkek Lisesinde öğrenimine devam ederken arkadaşları ile yaptıkları bir şaka yüzünden okuldan atıldı. İstanbul Erkek Lisesinden ayrılmak zorunda kaldığı için bu sefer öğrenimine Bursa’da, Bursa Erkek Lisesinde devam etmek durumunda kaldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Liseyi bitirdikten sonra üniversite eğitimi için İstanbul’a döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydoldu fakat henüz ikinci sınıftayken okuldan ayrılmaya karar verdi. Bunun sebebi olarak Sait Faik’in yabancı dil öğrenme merakı gösterildi; Uygurca diline merak saldığı için okuldan kendi isteği ile ayrıldığı bilinir. Bu dönemde pek çok eser yazdı ve şans bu ki o eserler dönemin ünlü gazetelerinden biri olan Hür gazetesinde yer aldı. Eserleri artık pek çok insana ulaştı ve kariyer yolculuğunun ilk adımları böylelikle başlamış oldu. Yazı işlerine merak saran Sait Faik, 1936 yılında ilk kitabı Semaver’i yayımladı ve devamında pek çok eseri Türk edebiyatına kazandırdı. Babasının ölümünün ardından yazı yazmayı bıraktı ve maddi güçlük çeken annesiyle birlikte Burgazada’daki evlerinde yaşamaya başladı. İlerleyen yaşlarda siroz nedeniyle hayatını kaybeden Sait Faik Abasıyanık’ın ölümünden sonra Burgazada’daki evi Sait Faik Müzesi hâline getirildi. Vasiyeti üzerine tüm eserleri Darüşşafaka Derneğine bağışlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Pek çok eseri Türk edebiyatına kazandırmış olan Sait Faik’in eserleri arasında; Semaver, Şahmerdan, Kumpanya, Havada Bulut, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Son Kuşlar, Havuz Başı, Sarnıç, Mahalle Kahvesi, Tüneldeki Çocuk, Az Şekerli gibi eserler bulunur.  Aynı zamanda roman ve röportaj türünde eserleri bulunan Sait Faik, ağırlıklı olarak Çehov tarzını benimsedi. Hikâyelerinde sık sık gerçek yaşamlardan kesitler sundu. Kayıp Aranıyor ve Medar-ı Maişet Motoru kaleme aldığı romanlardandır.

  • Akdeniz’den Gelip Geçen 7 Roman

    Akdeniz’den Gelip Geçen 7 Roman

    Körfezleri, boğazları, adaları ve alt denizleriyle Akdeniz; Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının çevrelediği büyük bir iç denizdir. Kıyılarını tam 29 ülke paylaşır… Marsilya’dan Barselona’ya, Atina’dan Malta’ya, Mersin’den Antalya’ya, Malaga’dan Tel Aviv’e birçok şehir Akdeniz’le sınırdır. Birbirinden farklı kültürlerin ve dillerin Akdeniz’e sürdüğü kaç tane hikâye vardır kim bilir dedik ve bu engin denizi ya da kıyılarını mekân seçen romanlardan 7 tanesini sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dedektif romanlarının piri İngiliz yazar Agatha Christie’nin yazdığı “Nil’de Ölüm” romanı Mısır’dan geçerek Akdeniz’e dökülen Nil Nehri’nde geçer. Yazarın pek çok romanında kullandığı dedektif Hercule Poirot karakteri bu kitabında da yerini alır ve Nil turu sırasında yaşanan gizemli cinayetleri aydınlatmanın peşine düşer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İçindeki karakter çeşitliliği ile 1670 yılında Galata Limanı’ndan yola çıkan Amat isimli gemi, kitap boyunca esrarengiz olaylar eşliğinde Akdeniz’de yolculuk yapar. İhsan Oktay Anar’ın denizcilik terimlerini yoğun olarak kullandığı romanı Amat’ta neredeyse hikâyenin tamamı denizde geçmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    ddmond dantes

    Alexandre Dumas’nın tarihi macera romanı Monte Kristo Kontu, Fransa, İtalya ve bazı Akdeniz adalarında geçer. İftiraya uğrayan Edmond Dantes isimli genç karakterin dinmeyen intikam duygusu ve Monte Kristo Kontu kişiliğini kazanması kitabın temel direğini oluşturur. Kitap 1844 yılında yayımlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    cevat şakir kabaağaçlı

    Merhaba Akdeniz, Halikarnas Balıkçısı mahlasıyla yazan deniz tutkunu Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın kitabıdır. Cevat Şakir, Ege’yi ve Akdeniz’i Anadolu efsaneleri eşliğinde en iyi anlatan yazar olarak bu kitabında da insanları, balıkçılığı, gemiciliği denizin başını çektiği olaylarla anlatmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kıbrıslı şair ve yazar Mehmet Yaşın’ın kaleme aldığı Sarı Kehribar’ın hikâyesi, Akdeniz’in Sicilya ve Sardinya’dan sonra üçüncü büyük adası olan Kıbrıs’ta geçiyor. Romanda, İpçizade ailesinden üç kız kardeşin 1920 ile 1960 yılları arasındaki yaşamları fotoğraflar eşliğinde anlatılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tarihsel kurgu kitaplarıyla bilinen İngiliz yazar Barry Unsworth’un yazdığı Kralların Şarkıları romanı da Yunanistan kıyılarında geçer. Defalarca kitaplara, filmlere konu edilen Troya Savaşı başlamadan hemen önce Miken ordusunun Aulis’te geçirdiği birkaç haftalık dönem anlatılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Nikos Kazancakis’in 1946 yılında yayımladığı ve günümüzde modern klasikler arasında yer alan Zorba kitabı Yunanistan’ın en büyük Akdeniz’in de beşinci büyük adası Girit’te geçer. Zorba ise enstrümanı santur ve sürekli yaptığı raksla hayatın zorluklarını hafifletmeyi başaran roman karakterinin adıdır.

  • REŞAT NURİ GÜNTEKİN’İN EDEBİYAT VE TECRÜBE İÇEREN ROMANLARI

    İstanbul’da doğan ve Londra’daki tedavisi sırasında hayatını kaybeden (1889-1956) edebiyatçımız Reşat Nuri Güntekin, eserlerinin çoğunda Anadolu insanını, Anadolu’daki yaşamı ve toplumsal sorunları ele almıştır. Eserlerinde, öğretmenlik gibi meslek gruplarına kimileri tarafından, “öğretmenler ve memurlar romancısı” şeklinde tanımlanacak kadar çok yer vermiştir. Usta edebiyatçı tüm bunları yaparken, kâh kendi öğretmenlik tecrübelerinden, kâh konak yaşamı deneyiminden, kâh Anadolu’da edindiği izlenimlerden faydalanmıştır. Kaleme aldığı onlarca eserden bazıları şöyledir…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sinema, tiyatro ve hatta televizyon dizisi olarak uyarlanan Çalıkuşu’nun hikâyesini bilmeyen yoktur. Reşat Nuri, âşık olduğu nişanlısından ayrılarak Anadolu’da öğretmenlik yapan Feride’nin hikâyesini ilk önce İstanbullu Kız başlığı ile tiyatro oyunu olarak kaleme almış, daha sonra romana çevirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1.Meşrutiyet ve I. Dünya Savaşı sonrasında başlayan hikâyede Güntekin, Batılılaşma sürecine giren Osmanlı’yı bir aile özelinde irdeler ve evin reisi Ali Rıza Bey ile ailesini, köklü bir ağacın teker teker dökülen yapraklarına benzetir. Eserin ilk baskısı 1941 yılına denk gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1928 yılında yayımlanan romanda, olaylar, modern algılara sahip bir öğretmen olan Şahin Bey’in etrafında gelişir ve Anadolu’daki öğretmenliği sırasında verdiği zihinsel mücadele anlatılır. Romanın geçtiği dönem ise Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Farklı yönetmen ve senaristlerle, sinema ve televizyon dizilerine uyarlanan Dudaktan Kalbe romanında, sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesi anlatılır. Bu aşkın taraflarından biri köklü bir ailenin ferdi olan, mühendis ve besteci Hüseyin Kenan, diğeri ise lakabı “kınalı yapıncak” olan Lamia’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kavak Yelleri romanı önce gazetede yayınlanmış, yazarın 1956 yılındaki vefatından beş yıl sonra, yani 1961 yılında kitap olarak basılmıştır. Güntekin’in, Cumhuriyet dönemine yer verdiği romanında bu seferki kahramanı, Sabri Bey isminde idealist bir doktordur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1928 yılında basılan Acımak isimli romanında, çocukluğunda yaşadığı kötü olaylardan dolayı acıma duygusunu kaybeden Zehra Öğretmen başroldedir. Zehra, babasının hatıra defterini okuduktan sonra empati yapmaya ve acıma duygusuyla tanışmaya başlayacak ama iş işten geçmiş olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kızılcık Dalları’nın ana karakteri, Nadide Hanım’ın konağına çocuk bakıcısı olarak giren köy kızı Gülsüm’dür. Reşat Nuri Güntekin, 1932’de basılan romanında, Gülsüm’ün konak hayatı içinde nasıl hor görüldüğünü konu eder.

  • Türk ve Dünya Klasiklerinden Okunması Gereken 9 Roman

    Türk ve Dünya Klasiklerinden Okunması Gereken 9 Roman

    Okunması gereken kitap önerileri sıklıkla karşılaştığımız listelerin başında gelir ve karşılaştığımız her liste okumuş olduğumuz kitapları dahi eski bir tanıdıkla karşılaşmışız gibi yeniden elimize alma, okuma isteği uyandırır. Kültür ve Yaşam’ın önerilerinin de böyle bir etki yaratacağını umarak 9 maddelik roman listemizi huzurlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel Garcia Marquez” title_font_size=”13″]
    klasik romanlar, başyapıtlar

    Çocukluğunda yaşadıklarını edebiyat aracılığıyla anlatmak isteyen Kolombiyalı yazarın 1967 yılında kaleme aldığı Yüzyıllık Yalnızlık bir başyapıt olarak okumadan geçmemeniz gereken kitaplar arasında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Don Kişot – Cervantes” title_font_size=”13″]
    klasik romanlar, başyapıtlar

    İspanyol yazar Cervantes’in hapishanedeyken kaleme aldığı Don Kişot, Batı edebiyatının klasikleri arasında yer alır. Bugüne dek 38 dile çevrilmiş listemizin birbirinden değerli eserleri arasında…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hamlet – Shakespeare” title_font_size=”13″]
    klasik romanlar, başyapıtlar

    Büyük İngiliz yazar William Shakespeare’in en etkileyici trajedilerinden olan Hamlet’i hem okumanızı hem de denk gelirseniz bir tiyatro sahnesinde izlemenizi tavsiye ederiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar” title_font_size=”13″]
    klasik romanlar, başyapıtlar, türk romanları

    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öldüğü yıl, yani 1962’de yayımlanan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, içinde Osmanlıca kelimelerin de bulunduğu ama oldukça akıcı bir dile ve kurguya sahip olan, Türk edebiyatının önemli ve okunması lazım gelen eserleri arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çalıkuşu – Reşat Nuri Güntekin” title_font_size=”13″]
    klasik romanlar, başyapıtlar

    1923 yılında basılan ve edebiyatımızın en çok okunan kitapları arasında yer alan Çalıkuşu’nu hala okumadıysanız listenize eklemelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Matmazel Noraliya’nın Koltuğu – Peyami Safa” title_font_size=”13″]
    klasik romanlar, başyapıtlar, türk romanları

    İkinci Dünya Savaşı sonrasında yayımlanan eseri Peyami Safa’nın en önemli eserlerindendir ve psikolojik – sosyal analizleriyle Türk edebiyatında mutlaka okunması gereken eserler arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Araba Sevdası – Recaizade Mahmut Ekrem” title_font_size=”13″]
    klasik romanlar, başyapıtlar, türk romanları

    Listemizde yer verdiğimiz Araba Sevdası bir aşk hikâyesi temelinde Osmanlı üzerindeki Batı etkisini anlatır. Kitap ilk olarak 1898 yılında yayımlanmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Yaban” title_font_size=”13″]
    klasik romanlar, başyapıtlar, türk romanları

    Yaban romanında, bir Anadolu köyünde köylülerin 1918-1921 yılları arasındaki yaşamı ve Milli Mücadele’ye yaklaşımları anlatılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna” title_font_size=”13″]
    klasik romanlar, başyapıtlar, türk romanları

    1943 yılında yayımlanan roman şiddetle önerdiğimiz kitaplar arasında… Sabahattin Ali kitap üzerine şu sözleri kullanmıştır: ”Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahlûku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”

  • Romanlarda Geçen Aile Bağları

    Romanlarda Geçen Aile Bağları

    Listemiz birbirinden değerli romanları karşınıza getiriyor. Bu romanların ortak paydası ise aile bağlarını konu edinmiş olmaları. Kimi yazarın hayal dünyasının, kimi yaşanmışlıkların ürünü. Kimi çekirdek kimi büyük bir ailenin hikâyesi… Ve her biri okuma listenize mutlaka almanız gereken kitaplar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Ailenin reisi Naim Efendi ile diğer aile fertleri etrafında gelişen olay örgüsü, II. Meşrutiyet döneminde başlayıp I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemi ve bu dönemde Batılılaşma ile geleneksellik arasındaki çatışmayı odağına alıyor. 1922 yılında yayımlanan roman aynı zamanda Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ilk romanı olma özelliğini taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Gabriel Garcia Marquez’in Meksika’ya ilk gidişinde yazdığı Yüzyıllık Yalnızlık kitabını kendi ifadesinden okuyalım: “Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Annesinin kendisine verdiği bir bavul ve bavuldan çıkan aile arşivi… Yolların Başlangıcı romanına konu olan o aile aslında kitabın yazarı Amin Maalouf’un kendi ailesi. Lübnan asıllı Fransız yazar 2004 yılında yayımladığı kitabında, dedesi Butros ve kardeşi Cebrail başta olmak üzere kendi aile hikâyesini kurgusal bir üslupla anlatıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Nobel Ödüllü Alman yazar Thomas Mann, 1901 yılında yayımladığı Buddenbrook Ailesi isimli romanında bir ailenin dört kuşaklık serüvenini konu edinmiş. Yazar, orijinal adı “Buddenbrooklar: Bir Ailenin Çöküşü” olan kitabını kurgularken kendi ailesinden esinlenmiş fakat hikâye bütünüyle kendi ailesini yansıtmıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Orhan Pamuk 22 yaşında başlayıp 4 yılda yazdığı bu ilk romanında, küçük bir dükkânla başladığı işlerini Nişantaşı’nda bir konak alacak kadar büyüten Cevdet Bey ve ailesinin hikâyesini anlatıyor. Burjuva bir ailenin yaşadıkları üzerinden Türk modernleşme sürecini konu edinen yazar, kendi babasından ve gençliğinden de esinlenmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    aile kitapları

    Saray Gezisi, Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un “Kahire Üçlemesi” roman serisinin ilkidir. Kitapta, 1910’larda İngiliz işgali altındaki Kahire’de yaşayan tüccar Ahmet Abdülcevat ve ailesinin üç kuşaklık öyküsü anlatılıyor. Hemen belirtelim, ailenin 1950’lere kadar uzanan hikâyesi için devam kitapları olan Şevk Sarayı ve Şeker Sokağı’nı da okumak gerekir.

  • KÖPEK HACHİKO’NUN GÖZ YAŞARTAN HİKÂYESİ

    Köpeklerin sadık birer dost olduğunun en güzel kanıtı olan Hachiko’nun öykülere, romanlara, filmlere konu edilen gerçek hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Akita cinsi Hachiko’nun hikâyesi, 1924’te Tokyo Üniversitesi Ziraat Fakültesinde görev yapan Japon Profesör Dr. Hidesaburo Ueno’nun bu minik yavruyu sahiplenmesi ile başlar. Ueno, bulduğu sevimli safkan köpeğe Japoncada “sekizinci” anlamına gelen Hachiko ismini verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hachiko, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya kadar yürüyen sahibine eşlik eder, metronun dış kapısına kadar getirdiği Profesör’ü uğurladıktan sonra da eve döner. Sabah yürüyüşleri rutin olarak devam ederken bir gün Profesör, metronun önünde Hachiko’nun kendisini beklediğini görür. Hachiko, sahibinin işten dönüşünü metro girişinde beklemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sonraki bir yıl boyunca Hachiko, Ueno’ya sabah yürüyüşlerinde olduğu gibi akşam eve dönüş yolunda da eşlik eder. Sahibini işe uğurladıktan sonra metro istasyonunun olduğu mahallede dolaşır ve tam saat 15.00’te Profesör’ü karşılamak için her zamanki yerine döner.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ancak bu sevgi dolu hikâye bir akşam Profesör’ün metrodan çıkmaması ile kederli bir hâle dönüşür. Gözlerini metro çıkışından ayırmayan Hachiko, bütün gece her zaman buluştukları yerde bekler. Maalesef Profesör Ueno kalp krizi geçirip hayata veda etmiştir. Aylar boyunca her akşam Tokyo metrosundaki Shibuya İstasyonu’nun kapısında sahibini bekleyen Hachiko’yu, onları tanıyan metro istasyonu müdürü ve mahalledeki esnaf beslemeye başlar. Sahibini beklemekten ümidini kaybetmeyen Hachiko’nun hikâyesi gazetecilerin ilgisini çeker ve yapılan bu haberle kısa sürede Tokyo ve ötesinde ünlenir. Birçok kişi Hachiko’yu görmek ve onu beslemek için Shibuya İstasyonu’na gelir. Hayvanseverler onu evlerine götürür ancak o yine de sahibini beklemek için götürüldüğü evlerden kaçar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tam 9 sene 10 ay umutla bekleyen Hachiko, 8 Mart 1935’te 11 yaşındayken metronun kapısında Profesör’ü beklediği noktada hayata veda eder. Bir sadakat simgesi olarak Hachiko’nun kürkü doldurularak saklanır. Külleri ise Tokyo’daki Aoyama Mezarlığı’nda, çok sevdiği ve beklemekten hiçbir zaman vazgeçmediği Profesör Hidesaburo Uneo’nun yanına defnedilir. Yıllar sonra Hachiko’nun doldurulmuş kürkü, Tokyo’daki Japonya Ulusal Doğa ve Bilim Müzesinde sergilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bugün Tokyo’daki Shibuya İstasyonu’nun kapısında bir köpek heykeli vardır. Bu heykel, sevginin sembolü haline gelen Hachiko’nun heykelidir. Ancak bu, Hachiko’nun ikinci heykelidir. Metro durağının girişine yerleştirilen ilk heykel, 1934 yılında Hachiko’nun katılımıyla dikilmiştir. Fakat yıllar sonra II. Dünya Savaşı’nda Japon hükümetinin cephanede kullanmak için en küçük metal parçasına bile ihtiyaç duyduğu zamanda eritilerek mühimmata dönüştürülür. Savaş bittikten bir süre sonra ülkenin sembolü haline gelen Hachiko’yu unutmayan Japonya, 1948 yılında yeni bir heykeli aynı noktaya yerleştirir. Günümüzde Tokyo’daki insanların buluşma adresi olan heykelin önü, Hachiko’nun öldüğü 8 Mart’ta hayvanseverlerin toplandığı bir adres olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hachiko’nun hikâyesi Japonların belleklerine kazınır. Bir köpek ile sahibinin arasında hissedilen bu güçlü bağı ve sınırsız sadakati ölümsüzleştirmek için Profesör Hidesaburo Uneo’nun ölümünün 90. yılında Tokyo Üniversitesi Tarım Bilimi Fakültesi, üniversite kampüsüne, Hachiko ve Profesör Uneo’nun bronz heykelini diktirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Hachiko’nun sevgi dolu hüzünlü hikâyesi 1987’de bir Japon filmine de konu olurken, Hollywood bu etkileyici hikâyeyi tüm dünyaya duyuran filmi tekrar çeker. Profesör Ueno’yu Amerikalı aktör Richard Gere canlandırır.

  • KLASİKTEN MODERNE TÜRK ROMANLARI SEÇKİSİ

    Türk edebiyatı, köklü bir tarihe ve çeşitli dönemlere yayılan zengin bir mirasa sahiptir. Tarih boyunca Anadolu’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya farklı medeniyetlerle ilişkilerimiz Türk edebiyatının gelişmesine katkı sağlamıştır. Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular gibi Türk hanedanlarının hüküm sürdüğü dönemlerde Türk edebiyatı önemli bir gelişim göstermiş ve özellikle destanlar, manzum hikâyeler ve koşuklar bu dönemde önemli bir yer tutmuştur. Cumhuriyet dönemiyle birlikte Türk edebiyatı daha da çeşitlenmiş, dili sadeleşmiş ve modernleşmiştir. Realizm, natüralizm ve sembolizm gibi akımlar etkisini gösterir. Yazımızda Türk edebiyatının ilk yazılı eserlerinden olan Dede Korkut Hikâyeleri’nden Türkiye’nin modernleşme sürecinin bir yansıması olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne değerli edebi eserleri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    14. ve 15. yüzyılda yazıya geçirildiği düşünülen Dede Korkut Hikayeleri, Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. “Dede Korkut Kitabı” veya “Kitâb-ı Dedem Korkut” adıyla bilinen eser, toplamda 12 hikâyeden oluşur. Hikâyeler, genellikle Oğuz Türklerinin kültürünü, inançlarını, kahramanlıklarını, mücadelelerini, aşklarını ve günlük yaşamlarını konu alır. Şiirsel bir anlatım ve zengin bir söz varlığına sahip olan hikâyeler sade ve anlaşılır bir dille yazılmıştır. Bu eserler, aynı zamanda Türk dilinin ve kültürünün tarihî gelişimini anlamak için önemli bir kaynak teşkil ettiğinden 2018 yılında UNESCO Dünya Somut Olmayan Kültür Mirası Temsili Listesi’ne kabul edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Roman, hikâye ve tiyatro eserleri kaleme alan Mehmet Rauf’un eseri Eylül, Türk edebiyat tarihinin ilk psikolojik romanı olması bakımından önemli bir yere sahiptir. 1901 yılında yayımlanan eser, olaylardan ziyade kahramanlarının ruh hâllerine dair çözümlemeler içerir. Yazıldığı dönem için oldukça cesur konuların işlendiği romanda evlilik, ihanet, aşk ve mutluluk gibi temalar doğrultusunda Süreyya, Suat ve Necip Bey’in hikâyesi anlatılır. İstanbul’un ilçesi Üsküdar’da geçen roman, dönemin toplumsal yapısını, insan ilişkilerini ele alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Atatürk’ün en sevdiği Türk romanlarından olan Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı ilk olarak gazetede bölümlere ayrılarak yayımlanmış, 1923’te de kitap olarak basılmıştır. Kitapta, varlıklı bir aileden gelen öğretmen Feride’nin Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşadığı zorlu mücadelesi anlatılır. Bu eser aynı zamanda kurtuluş mücadelesi veren bir ülkenin umut sembolü olmuş, sinema filmi, televizyon dizisi, tiyatro ve bale olarak da uyarlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Memduh Şevket Esendal’ın en önemli yapıtlarından biri olan Ayaşlı ile Kiracıları kitabı, Ankara’nın Ayaş semtinde geçer. 1934 yılında ilk basımı gerçekleşen eser, birbirinden farklı kiracıların yaşamlarını konu alan öykülerden oluşur. Farklı yaşam tarzına sahip insanların eğitimleri, dünya görüşleri, uğraşları gibi unsurlardan yola çıkarak, Türkiye’nin farklılıklara rağmen bir arada olabilme gücünü yalın ve akıcı bir dil ile anlatır. Bu yönüyle yapıt, cumhuriyetin kurucu ideolojisini yansıtan önemli eserler arasında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İlk basımı 1956’da gerçekleşen Esir Şehrin İnsanları romanı, Kemal Tahir’in en ünlü eserlerinden biridir. Kitap, İstanbul’un işgal altındaki döneminin siyasi ve sosyal durumunu, işgal altındaki bir şehirde yaşamanın zorluklarını ve insanların bu koşullara uyum sağlama çabalarını detaylı bir şekilde ele alır. Kitabın ana karakteri olan Kamil Bey, varlıklı bir insandır. Çıktığı dünya gezisinden döndüğünde karşılaştığı işgal tablosu karşısında büyük bir şaşkınlık yaşar. Avrupa’ya gitme şansı olsa da ülkesinde kalmaya karar veren Kamil Bey ve çevresi üzerinden okuyuculara yalın bir dille aktarılan roman, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şiirlerinde kullandığı sembolist dil ile bilinen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sosyal sorunlara değindiği gerçekçi romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, İstanbul’un değişen zamanına ve insan ilişkilerine odaklanır. Roman, İstanbul Üniversitesinde öğrenim gören bir grup genç ve onların etrafındaki karakterlerin hikâyesini anlatır. Ana karakterlerden biri olan Hayri İrdal, İstanbul’da bir saat tamiri enstitüsünde çalışmaktadır. Roman, Hayri’nin bu enstitüde geçirdiği zamanı ve çevresindeki karakterlerle olan ilişkilerini ele alırken, aynı zamanda İstanbul’un modernleşme sürecindeki değişimleri ve bu değişimlerin insanlar üzerindeki etkilerini inceler.