Etiket: roma

  • 8 Maddede Anadolu’nun Bekçisi Olmuş Kaleler

    8 Maddede Anadolu’nun Bekçisi Olmuş Kaleler

    Ülkemizde Antik dünyadan, Roma’dan, Bizans, Selçuklu, Osmanlı’dan kalan çok sayıda kale var. Bu kaleler, konumlandıkları yerle birlikte bulundukları bölgenin simgesidirler çoğu zaman… Ve birçoğu hâlâ “kale” gibi dimdik ayaktayken, kiminin günümüze sadece bazı bölümleri ulaşabilmiştir. Türkiye’nin kalelerinden birbirinden heybetli 8 tanesini listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çamlıhemşin’deki Fırtına Vadisi’nde bulunan kalenin yapım tarihi bilinmemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kale, Bizans Dönemi’nde yapılmıştır fakat günümüze ulaşan surları Selçuklu ve Osmanlı Dönemi’ne aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    12. yüzyılda yapıldığı düşünülen kale Mersin açıklarında küçük bir ada üzerinde kuruludur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1402 yılında inşa edilen kaleye 19. yüzyılda eklemeler yapılarak Osmanlı özellikleri kazandırılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Adını Hoşap suyundan alan kale Orta Çağ’da yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Anamur ilçesindeki kale Romalılar tarafından Orta Çağ’da yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İlk olarak MÖ 1044 yılında inşa edilen kale 16. yüzyılda yenilenmiş ve genişletilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Şahmeran Kalesi olarak da bilinen yapının inşasına 12. yüzyılda başlanmıştır.

  • Dünya Metropollerinin Rengârenk İllüstrasyonları

    Dünya Metropollerinin Rengârenk İllüstrasyonları

    Küçücük köylerden en büyük ülkelere kadar dünya coğrafyasını ekranlarınıza taşımak Kültür ve Yaşam’ın vazgeçemeyeceği alışkanlıkların başında geliyor. Şimdiye kadar bunu farklı bilgiler ve birbirinden güzel görsellerle yaptık, bu listemizde de illüstrasyonlarını getiriyoruz huzurlarınıza… Hangi metropollerin mi?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Vapuru, denizi ve Haydarpaşa Garı ile dünyanın en güzel şehri İstanbul…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en pahalı caddesi olarak bilinen Beşinci Cadde’siyle New York…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Simgesi haline gelen Eyfel Kulesi ile âşıklar şehri Paris…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Masa Dağı’na kadar çıkan teleferiği ve Signal Tepesi’yle Cape Town…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Aziz Vasil Katedrali’nin de bulunduğu Kızıl Meydan ile Moskova…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Meşhur Saat Kulesi Thames Nehri’ne bakan Londra…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Guinness Rekorlar Kitabı’ndaki dünyanın en yüksek kulesi Sky Tree ile Tokyo…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    San Pietro Bazilikası ve Meydanı eşliğinde Roma…

  • ROMANTİK ŞEHİRLER

    Bazı şehirler vardır ki, her köşesinde duyguların en güzel hâli hissedilir. Göz alıcı manzaraları, tarihî dokusu ve büyüleyici atmosferiyle, burada geçirilen anlar hafızalara kazınır. Mavi gökyüzü altında yürüyen çiftler, dar sokaklarda kayboldukça şehrin ruhunu keşfeder ve unutulmaz anılar biriktirir. Bu yazımızda en romantik şehirleri sizler için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Filmlere, şarkılara ve kitaplara konu olan İstanbul, rengârenk semtleri ve adalarıyla dünyanın en büyüleyici şehirlerinden biri. Pierre Loti, Moda, Balat gibi semtleri, kendine özgü atmosferiyle ziyaretçilerini etkiler. Asırlar boyu pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış bu şehirde, Boğaz’ın eşsiz manzarası eşliğinde yapılacak bir vapur turu, unutulmaz bir deneyim sunar. Galata Kulesi ve Kız Kulesi’nin aşk dolu rivayetleri ise şehrin silüetine daha da romantik bir hava katar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Moda, bilim, sanat, finans ve ticaretin merkezi olan başkent, her köşesinde kendine özgü estetiğiyle ziyaretçilerini büyüleyen bir şehir. Işıltılı Eiffel Kulesi’ni görmek, Seine Nehri kenarında yürümek, tarihî ve dar sokaklarda kaybolmak, kafelerde kahve yudumlamak burada geçirilen her anı unutulmaz kılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Venedik, tarihî kanalları, gondolları, zarif mimarisi ve ünlü mekânlarıyla her adımda göz alıcı bir manzara sunar. San Marco Meydanı ve Rialto Köprüsü gibi simgeleriyle, her köşesi büyüleyici bir havaya sahiptir. 12. yüzyılda inşa edilen Rialto Köprüsü, “para köprüsü” olarak bilinse de sandalla yapılan romantik bir gezintide âdeta bir sevda köprüsüne dönüşür. Roma İmparatorluğu ve Orta Çağ’dan kalma görkemli binaları, sokak müzisyenlerinin melodileri ve kafelerden yükselen müzik tınıları, Venedik’e oldukça romantik bir hava katıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın masalsı şehri Prag, gotik mimarisi, tarihî köprüleri ve görkemli kale manzarasıyla turistlerin ilgisini çeken büyülü şehirlerden biridir. Ancak şehri romantikleştiren asıl unsurlar, doğa ve sanatın mükemmel uyumunda gizli. Klasik Batı mimarisinin en zarif örneklerinin meydanları süslediği Prag’ın her köşesi âdeta bir sanat galerisi gibi. Doğanın gizemi ve cazibesiyle birleşen bu eşsiz atmosfer, Vltava Nehri kıyısındaki bir yürüyüşü bile özel bir deneyime dönüştürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Japonya tarihinin en iyi korunan şehirlerinden biri olan Kyoto, geleneksel Japon kültürü, tapınakları ve çay bahçeleriyle ünlüdür. Ancak, şehri gerçekten büyüleyici kılan şey, Japon kültüründe önemli bir yere sahip olan Sakura (kiraz çiçeği) mevsiminde büründüğü o masalsı atmosferdir. Yılda sadece bir kez, mart ayının sonu ile nisan ayının başlarında açan sakuralar, âşıkları büyüleyen bir manzara sunar. Kırmızıdan pembeye değişen tonlarıyla süzülen sakura çiçekleri, Kyoto’nun ahşap yapılarının sadeliğiyle birleşerek, oldukça etkileyici bir görüntü oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Akdeniz ikliminin ılık bir bahar gününde güneşin batışını izlemek için en ideal şehirlerden biri olan Barselona, Gaudi’nin tarihî eserleri, plajları ve sokaklarıyla ziyaretçilerine büyüleyici bir atmosfer sunar. 19. yüzyılda yaşamış olan ve Art Nouveau akımının İspanya’daki öncüsü kabul edilen Gaudi, mimari dehasını şehrin pek çok farklı noktasında sergilemiştir. 1882’de inşasına başlanan ve bir yıl sonra Gaudi’ye teslim edilen, ülkenin en önemli yapılarından biri olan Sagrada Familia (Kutsal Aile) Bazilikası, bugün hâlâ tamamlanmamış bir başyapıt olarak yükselmeye devam ediyor. 1926’da bazilikayı bitiremeden vefat eden Gaudi’nin mirası göklerde yükselmeye devam ediyor ve her sene yapıya yeni mimari ögeler ekleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tangonun doğduğu şehir Buenos Aires, sokaklarında yankılanan melodilerle âdeta bir sevda senfonisi fısıldar. 19. yüzyılda ortaya çıkan, kentin kimliğine işlemiş tango şarkıları eşliğinde Buenos Aires’in en ikonik noktalarından biri olan San Telmo Mahallesi’nin taş döşeli sokakları ve tarihî binaları hem nostaljik hem de coşkulu bir atmosfer sunar. Ayrıca La Boca’nın renkli evleri ve Caminito Sokağı’ndaki canlı performanslar, Buenos Aires’i her adımda sanat ile buluşturur. Rosedal Parkı’ndaki gül bahçeleri, doğayla iç içe vakit geçirmek isteyen ve bu özel anlarını fotoğraflamak isteyen çiftler için en ideal yerlerden biridir.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: ROMA

    Ufak bir komünden, yaklaşık 4.3 milyona ulaşan nüfusuyla dünyanın en önemli kentlerinden biri hâline gelen Roma hem bir inanç hem de bir sanat şehri… Tarihi geçmişi ve antik yapılarıyla ün salan şehrin kültürel ve doğal zenginlikleri, bu şehri gören herkesi kendine hayran bırakıyor. Orta Çağ ve Rönesans dönemine ait eserlerin çok iyi korunduğu Roma’da, farklı sanat akımları da tarih boyunca şekillenme imkânı bulmuş. İtalya’nın en kalabalık ve yüz ölçümü bakımından en büyük şehri olan Roma, Papalığın merkezi Vatikan’ın da bu yerde olmasından dolayı “iki şehrin başkenti” unvanına sahip. Akdeniz ikliminin hâkim olduğu kent, Tiren Denizi’ne yakın bir konumda Tiber Irmağı üzerindeki Lazio Bölgesi’nde yer alıyor. Her sokağında ve her köşesinde tarihten bir parça ve mimari şaheserleri görebileceğiniz Roma’nın ikonik mekânlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Flavium Hanedanlığı döneminde yapıldığından dolayı orijinal adı “Amphitheatrum Flavium” olsa da tüm dünya bu mekânı Kolezyum olarak biliyor. Usta bir komutan olan Vespasianus tarafından M.S. 72’de yapımına başlanan amfitiyatro, M.S. 80’de Titus döneminde tamamlanır. Depremde zarar görmesine rağmen dünyada en iyi korunan tarihi mekânlardan biri olan Kolezyum’un yapımında; traverten kireçtaşı, volkanik kaya olan tüf ve tuğla kaplı beton kullanılır. 50 bin ile 80 bin arasında seyirci kapasitesi olan tiyatroda Roma halkının eğlenmesi için gladyatör dövüşleri düzenlenir. 2007’de UNESCO tarafından dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olarak seçilen tiyatroda günümüzde Paskalya döneminde cuma günleri Papa tarafından fener alayı düzenlenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aziz Petrus Bazilikası veya diğer bir ismiyle San Pietro Bazilikası inşaatına 1506’da başlamış ve bir yüzyıldan fazla sürerek 1626’da tamamlanmıştır. Mimarı rönesans döneminin ünlü ressam, heykeltıraş, mimar ve şairi olan Michelangelo’dur. Yapı tamamlanmadan hayata veda eden Michelangelo, kendisinden sonra görevi devralan mimarlara yapıyı neredeyse tamamlayarak devretmiş ve Roma’nın silüetine önemli bir yapıyı miras bırakmıştır. Katolik inancının merkezi olan Aziz Petrus Bazilikası şehrin en büyük dört bazilikasından biridir. 23.000 m² alan üzerine kurulu, 222 metrelik devasa boyutlara sahip olan yapı, 60.000 kişilik kapasitesiyle de Hristiyanlığın en büyük kilisesi olma özelliğine sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1723 yılında inşasına başlanan ve 1726’da tamamlanan İspanyol Merdivenleri, 135 basamaktan oluşur. Turistlerin en çok ziyaret ettiği mekânlardan biri olan merdivenlerin İspanyol Merdivenleri olarak anılmasının sebebi İspanyol Elçiliğinin bu alanda olmasından kaynaklanır. Oldukça popüler ve kalabalık olan bu meydanda merdivenlerin yanı sıra, Trinità dei Monti Kilisesi ile kayık şeklindeki Fontana della Barcaccia Çeşmesi yer alır. Avrupa’nın en uzun ve en geniş merdivenleri olarak ün salan mekân hem gündüz hem gece yüzlerce insanın sosyalleştiği bir nokta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Halk Meydanı anlamına gelen Popolo Meydanı, Avrupa’nın en özel mekânlarından biri olarak çeşitli kutlamalara ve konserlere ev sahipliği yapmaktadır. Tarihi bir tramvay ile meydanda tur atmak mümkündür. Restoranlarıyla, sokak satıcılarıyla, kafeleriyle çok renkli ve enerjik bir atmosfere sahip meydan, Roma’nın üç önemli kilisesinin tam ortasında bulunur. Meydanın ortasında ise büyük bir dikilitaş ve kuzey tarafında popüler bir kapı vardır. Bu ünlü kapının adı Porta del Popolo’dur. Bu büyük kapı, Roma’ya önemli eserler katan Mimar Bernini tarafından yapılmıştır. Her yerden görülen ve meydanla özdeşleşen dikilitaşın 1300 yılında yapıldığı söylenmektedir. Milattan önce Mısır’da güneş tanrısı için dikilen bu taş Roma’ya sonradan taşınmıştır. Tarihi çeşmeleriyle ünlü Roma’daki Popolo Meydanı’nda da birçok çeşme bulunmaktadır. En çok ilgi görenler ise Roma Tanrıçası olan Neptün Çeşmesi’dir. Leonardo da Vinci’nin müzesi de bu meydandadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Vatikan’daki Sistina Şapeli’ni de yaptıran Papa IV. Sixtus’tun halka hediye ettiği bronz heykellerin sergilenmesi için 1471’de kurulan müze, günümüzün en geniş ve seçkin eserlerine sahip müzelerinden biridir. Müze, Palazzo dei Conservatori ve Palazzo Nuovo olarak adlandırılan iki ayrı binadan oluşur. Palazzo dei Conservatori binasında birçok bronz heykel bulunurken merkez noktasında Marcus Aurelius’un atlı heykeli yer alır. Bunun yanı sıra Palazzo dei Conservatori; Capitoline Wolf’un orjinal heykeline ve ilk insan heykeli olan Ritratto di Carlo I d’Angiò de Arnolfo di Cambio’na ev sahipliği yapar. Binanın en dikkat çeken yanlarından biri ise camla kaplı kapalı salonudur. Palazzo Nuovo binası ise Kapitolin Müzesi’nin heykeller, mozaikler ve büstlerin sergilendiği diğer bölümüdür. Bu bölümde yer alan koleksiyonlardan bazıları, Yunan orijinallerinin Roma replikalarıdır. M.S. 100 ile 150 yılları arasında tasarlanmış Capitoline Venüs ve Discobolus ile Ölen Galyalı Heykeli, sergilenen eserler arasında en dikkat çekici olanlarıdır. Aynı zamanda binada, Yunan ve Roma filozoflarının birbirinden etkileyici büstleri de yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    4. yüzyılda papanın rüyasında Meryem Ana’yı görmesi üzerine inşasına başlanan yapı, Roma’nın en önemli bazilikalarından biri olarak hem turistleri hem de ibadet etmek isteyen Hristiyanları ağırlar. Efsaneye göre papanın rüyasına giren Bakire Meryem, papadan yeni bir kilise inşa etmesini ve kilisenin inşa edilmesini istediği yeri bir sonraki gün karla işaretleyeceğini söyler. Ertesi gün Esquiline Tepesi’ne yağan kardan sonra, bu tepenin en yüksek noktasına Santa Maria Maggiore Bazilikası inşa edilir ve bu yapı Roma’da bulunan Meryem Ana’ya adanmış seksen Mary kilisesinin en büyüğü olur. Tanrıça Kibele’ye adanmış bir pagan tapınağı üzerine inşa edilen Bazilika, Meryem’in gerçekten Tanrı’nın annesi olduğu inancını destekleyen 431’de Efes Konsili’nden hemen sonra 432’de kurulur. Günümüzde her 5 Ağustos’ta, kar mucizesi canlandırılarak bazilikanın tepesinden beyaz çiçek yapraklarının havaya salındığı özel bir kutlama yapılmakta ve ziyaretçi akınına uğramaktadır. Tarihin farklı dönemlerine ait farklı mimarı yapıların bir arada bulunduğu bazilikanın kubbe ve şapellerinde barok tarz hakimken, tavan süslemeleri Rönesans etkisi altında ve İspanya Kraliçesi Isabella’nın papaya armağan ettiği altın yaldızlarla kaplıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Roma’da görülmesi gereken yerler listesinin ilk sıralarında yer alan Pantheon Tapınağı, şehrin en iyi korunmuş tarihi mekânıdır. “Bütün Tanrıların Tapınağı” olarak geçen Pantheon gerek antik zamanda gerek Roma mimarisinde gerekse günümüzdeki birçok yapıda örnek alınmış bir şaheserdir. Pantheon’un yapılış amacı hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Pantheon’un antik çağlarda büyük bir kompleksin parçası olduğuna dair arkeolojik kanıtlar mevcuttur. İlk olarak bir Pagan tapınağı olarak yapılan Pantheon, daha sonra kiliseye çevrilmiştir. 1. yüzyılda yaşamış Romalı yazar Pliny, Pantheon’un içerisinde Venüs, Mars ve Jül Sezar’ın heykellerinin olduğunu belirtir. Çeşitli yangınlarla ve yıldırım çarpmasından dolayı yanarak yıkılan iki eski binanın üzerine inşa edilen üçüncü yapı, Roma Senatosu’nun toplanma yeri olmuş, günümüze kadar sapasağlam varlığını sürdürmüştür.

  • İTALYA’NIN 2000 YAŞINDAKİ MİMARİ SEMBOLÜ: KOLEZYUM

    İtalya’nın Roma şehrinde yer alan Kolezyum, yaklaşık 2000 yaşında fakat ilk dönemlerini saymaz isek, bugünkü önemine son asırda kavuşmuş. Çünkü ancak 1900’lerde yapılan kazılarla yapının sistematiği ortaya çıkarılmış ve zamanla turizme kazandırılmış. İçinde yaşananlar hakkında film senaryoları bile yazılan Kolezyum’u biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Burası 55 bin seyirci kapasiteli bir arena, yani 2000 yıl kadar önce öyleymiş. O dönem insanlar, tiyatro oyunları, çeşitli tören gösterileri ve gladyatör dövüşlerini seyretmek için arena tribünlerini doldururmuş. Rivayet o ki dövüşler MS 5. yüzyılda yasaklanınca arenanın popülerliği bir hayli azalmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yapımına, MS 72 yıllarında Flavius Hanedanlığı’nın krallarından Vespasian tarafından başlanan, fakat ömrü vefa etmediği için MS 80 yılında oğlu Titus tarafından tamamlanan arenanın orijinal adı ise Flavium Amfitiyatrosu olarak geçmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum’un (İtalyanca: Colosseo) adını ise arenanın yakınında bulunan İmparator Neron’un 30 metre yüksekliğindeki “Colossus” isimli heykelinden aldığı ifade ediliyor. Buna göre, “Colossus yakınındaki arena” olarak tarif edilen amfitiyatro zamanla Kolezyum ismini almış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Elips şeklindeki Kolezyum’un çevre uzunluğu 527 metredir. Toplam 4 katlı olan yapının dış duvar yüksekliğinin ise ortalama 50 metre olduğu belirtiliyor. 24.000 m2’lik alanı kapsayan yapı, her katta 80, toplamda 240 kemere sahiptir. Dolayısıyla 80 farklı girişi bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    100.000 m3’ten fazla traverten taşının 300 ton demir kıskaçla bir arada tutulduğu Kolezyum’da sütunlar önemli bir yere sahiptir. Fakat kat kat değişen dor, iyon ve korint sütunlar taşıyıcı olmaktan çok dekoratif amaçlı kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum’un en popüler olduğu dönemlerde her katı farklı statülerdeki kişilere ayrılır, o katlara da fiyatına göre belirlenmiş numaralı biletlerle girilirmiş. Oturma düzeni bulunmayan çatı katı ise kölelere izin verilen izleme alanıymış. 360 derecelik en güzel manzaranın da burası olduğu söylenmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum yüzyıllarca âtıl kalmış, 16. ve 17. yüzyıllarda fabrikaya dönüştürülmesi ya da boğa güreşleri için kullanılması bile düşünülmüştür. Hatta taşlarının bir kısmı sökülüp başka inşaatlarda kullanılmıştır. Günümüzde ise İtalya’nın en çok turist ağırlayan yapılarının başında gelmektedir.