Etiket: ressam

  • SABIRLA BEKLEYEN KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ

    Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi eseri, dönemin kültürel yapısını ve sanatçının düşünsel dünyasını, özellikle kaplumbağa figürleri üzerinden sembolik bir anlatımla yansıtır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Osman Hamdi Bey, Kaplumbağa Terbiyecisi’ni 1906 ve 1907 yıllarında iki versiyon hâlinde çalıştı. Yağlı boya tekniğiyle yapılan eser, 222 × 122 cm ölçülerindedir. İlk kez 1906’da Paris’teki Grand Palais’de L’homme aux Tortues (Kaplumbağalı Adam) adıyla sergilendi. Dönemin Osmanlı Ressamlar Cemiyeti tarafından ise Kaplumbağalar ve Adam olarak anıldı. Zamanla eser, bugün bilinen adıyla hafızalara yerleşti. Tablonun Bursa Yeşil Camii’nin üst katındaki bir odada çizildiği aktarılır. Dikey kompozisyonun hâkim olduğu sahnede alçak bir pencereden süzülen gün ışığı mekânı aydınlatır. Loş ortamda, kaplumbağaları terbiye etmeye çalıştığı düşünülen bir figür ve onun çevresinde ağır adımlarla ilerleyen kaplumbağalar yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Resimde izleyiciye arkasını dönmüş erkek figürü, yerde bulunan altı kaplumbağanın içinde konumlanır. Figürün ellerinde bir üflemeli çalgı, sırtında ise nakkare bulunur. (Def çalan kişilere eskiden “nakkar” denmesi, bu çalgının adının da aynı kökten türediğini gösterir; nakkare büyük def anlamına gelir.) Doğu’ya özgü kırmızı entarisi, belindeki kemerle birlikte kompozisyonda güçlü bir görsel ağırlık oluşturur. İç mekânda dökülen sıvalar, yıpranmış çiniler ve genel loşluk hissi dikkat çeker. Işık, pencere kemeriyle figür arasında simetrik bir ilişki kurar. Osman Hamdi Bey, ışık-gölge karşıtlığından yararlanarak sahnedeki dramatik etkiyi artırırken; nesnelerin doğal renklerine bağlı kalmayı tercih etmiştir. Eserle ilgili yaygın yorumlardan biri, kırmızı giysili figürün Osman Hamdi Bey’i temsil ettiğidir. Sanatçının başka eserlerinde de kendi figürünü kullandığı bilinir. Bunun için önce istediği açıdan fotoğraf çektirdiği, ardından bu görüntülerden yararlanarak resimlerini oluşturduğu aktarılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sanatçının müzecilik çalışmaları, sanat eğitimi alanındaki girişimleri ve arkeolojik kazılar yoluyla bilimi yayma çabası, figürün reformcu bir kimlik olarak okunmasına zemin hazırlar. Yerdeki kaplumbağalar ise bu dönüşüm sürecine ayak uydurmakta zorlananları simgeler. Yavaş hareketleri ve sert kabuklarıyla kaplumbağalar, zahmetli bir süreci işaret eder. Eğitilmesi güç bu figürler karşısında dervişin hafifçe eğilmiş duruşu, üstlendiği sorumluluğun ağırlığını ve buna eşlik eden yılgınlığı sezdirir. Kaplumbağaların tabloda yer almasının kesin nedeni belgelere dayandırılamasa da Türk kültüründe ve mitolojik anlatılarda taşıdıkları sembolik anlamlar göz önüne alındığında bu tercihin rastlantısal olmadığı düşünülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kompozisyonun üst bölümünde yer alan ve “Kalplerin şifası, sevgiliyle buluşmaktır.” şeklinde çevrilen Şifâʾü’l-kulûb likāʾü’l-mahbûb ifadesi, tablonun düşünsel merkezlerinden biridir. Bu sözün, terbiyecinin kaplumbağalara aktarmaya çalıştığı bilgi ve bilgelik anlayışına işaret ettiği düşünülür. Yazının kompozisyonda her şeyin üzerinde konumlanması, ona atfedilen kutsallığı da görünür kılar. Kaplumbağa Terbiyecisi, aynı zamanda “sabır” kavramı üzerinden okunur. Yavaş hareket eden ve eğitilmesi güç kaplumbağalarla kurulan ilişki, uzun soluklu bir çabayı işaret eder. Figürün müzik aletlerinden yararlanması ise, dönüşümün aceleyle değil; incelik, süreklilik ve zamanla mümkün olabileceğini simgesel bir dille ortaya koyar.

  • Ermiş, Gezgin, Deli… Kitaplarından alıntılarla Halil Cibran

    Ermiş, Gezgin, Deli… Kitaplarından alıntılarla Halil Cibran

    Kültür ve Yaşam’ı takip edenler bilir ki yazarların, şairlerin, düşünce ve bilim insanlarının sözlerine ya da kitaplarından alıntılara sık sık yer veriyoruz. Bu seferki konuğumuz 1883 yılında Lübnan’da doğmuş, 1931’de ABD’de hayatını kaybetmiş ve en güzel eserlerini 20. yüzyılın başlarında vermiş şair, ressam ve filozof Halil Cibran…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
  • ANADOLU RESSAMI NURİ İYEM

    Anadolu hikâyelerini ve Anadolulu kadın portrelerini kendine has tarzıyla tuvallerine başarıyla yansıtan Nuri İyem, toplumsal-gerçekçi sanat akımının ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden. Endişeli ve ürkek bakışlı kadın portreleriyle dünyaca tanınan usta ressam Nuri İyem hakkındaki bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Nuri İyem, 1915’te Bulgaristan göçmeni bir ailenin ferdi olarak İstanbul’da doğar. Üç yaşındayken çok sevdiği ve portrelerine de konu olan ablasını kaybeder. Resme olan ilk hevesi bu dönemde kömür kalemlerle duvarları boyayarak gelişir. İlkokula Mardin’de başlar ancak 1923’te ailesiyle İstanbul’a döner ve önce mahalle mektebine ardından da İtalyan İlkokuluna devam eder. Ortaokul çağındayken Güzel Sanatlar Akademisine kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1941’de henüz öğrenciyken; Avni Arbaş, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Kemal Sönmezler, Selim Turan, Fethi Karakaş, Ferruh Başağa ve Mümtaz Yener gibi toplumcu-gerçekçi sanat anlayışını paylaştığı sanatçı arkadaşları ile “Yeniler Grubu”nun kurulmasına öncülük eder. II. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan toplumcu gerçekçilik akımının resim sanatındaki yansımasını temsil eden Yeniler Grubu’na ilerleyen zamanlarda Abidin Dino, Faruk Morel, Agop Arad, Yusuf Karaçay gibi önemli isimler katılır. Grubun amacı, Batı etkisinde kalan, toplumdan kopuk ve halka yabancılaşan resim sanatını yeniden toplumla buluşturup yerel konular üzerinden toplumsal sorunlara ışık tutmaktır. Bu amaçla kendi gözlemlerine dayanarak İstanbul limanlarını ve burada yaşam mücadelesi veren insanları konu alan eserler üretirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yeniler Grubu, “Liman Kenti İstanbul” konulu ilk sergisini Beyoğlu Matbuat Umum Müdürlüğü binasında açar. Türkiye’nin ilk özel resim dershanesini de Beyoğlu Asmalı Mescit Mahallesi’ndeki “S. Önay Apartmanı”nın çatı katında Fethi Karakaş ve Ferruh Başağa ile birlikte kurar ve yeni öğrencilerin yetişmesi için atölyede dersler verir. İstanbul Resim-Heykel Müzesinde bir süre Halil Dikmen’in yardımcısı olarak çalışan Nuri İyem, ilk kişisel sergisini 1946’da bir mobilya mağazasında açar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Anadolu insanının yaşantısından esinlendiği eserleriyle kendine özgü bir tarz oluşturmayı başaran İyem, ilk dönemlerinde duygusal realizm akımında eserler üretir. 1950’den sonra yöneldiği ve onu Türkiye’de ilk soyut çalışan ressamlardan biri olarak hatırlamamızı sağlayacak olsa da bu çalışmalarını 1960’lı yılların sonunda bırakır. Köyden kente göç eden insanların; işçilerin, hamalların, balıkçıların, kadınların ve emekçilerin yaşamlarından yansımaların ağırlıklı olduğu bir sanat anlayışını benimser. Kendine özgü stilde eserler veren sanatçı, kendi kuşağının en güçlü ressamlarından biri haline gelir. İstanbul ve Ankara’da yaklaşık yirmi beş özel sergisi bulunan sanatçının; Hollanda, Venedik, Sao Paulo gibi sanat merkezlerinde de eserleri sergilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Nuri İyem, 18 Haziran 2005’te Ulus’taki evinde 90 yaşında hayata veda eder. İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde, Millî Kütüphane koleksiyonunda, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve daha birçok resmi ve özel koleksiyonlarda İyem’in eserleri sergilenmektedir.

  • TÜRK RESİM SANATINDA BİR MİHENK TAŞI: FEYHAMAN DURAN

    Türk resim sanatının öncü isimlerinden Feyhaman Duran, kendine özgü tekniğiyle bir dönemin ruhunu tuvallerine taşımakla kalmamış, eğitmen kimliği ile yeni ressamların yetişmesinde yol gösterici olmuştur. Sanata olan tutkusu onu İstanbul’dan Paris’e, oradan da Türk resim tarihinde unutulmaz bir yere taşımıştır. Yaşamı boyunca hem üreten hem de öğreten bir ressam olarak büyük bir miras bırakan sanatçının yaşamını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#1″ title_font_size=”13″]

    1886 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Feyhaman Duran, henüz altı yaşındayken babası Şair Süleyman Hayri Bey’i kaybeder. Babasının ona bıraktığı en kıymetli miras, büyüdüğünde okuması için kaleme aldığı 141 beyitlik bir öğüt şiirdir. Babası bu şiirde, evladına aktarabileceği tüm yaşam rehberini satırlara döker; kendi hayat görüşünü, inançlarını ve değerlerini anlatarak iyi bir insan olabilmesi için nelere dikkat etmesi gerektiğini vurgular. Şiir şu dizelerle başlar:

    Feyhamanım beni dinle imdi 

    (Feyhamanım, beni dinle şimdi)

    Zikret Allah’ını, Peygamberini 

    (Söyle Allah’ını, Peygamberini)”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Annesini de kaybettikten sonra dedesi tarafından büyütülen Duran, annesinin vasiyeti üzerine Mekteb-i Sultanide (Galatasaray Lisesi) eğitimine başlar. Burada Batı kültürüyle tanışır, Fransızcayı akıcı bir şekilde öğrenir ve okul müdürü Abdurrahman Şeref Bey’in desteğiyle kara kalem portreler çizer. Çini mürekkebi, yağlı boya ve hat sanatıyla ilgilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Altıncı sınıfı bitirdikten sonra çalışma hayatına atılan Feyhaman Duran, bir süre Babıalide kâtiplik yapar. 1907 yılında okuluna geri dönerek Fransızca güzel yazı öğretmenliğine başlar ve bu dönemde Tevfik Fikret’le dostluk kurar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1910 yılında Osmanlı devlet adamlarından Abbas Halim Paşa ile tanışan Duran, onun yönlendirmesiyle resimle iç içe bir hayata adım atar. Paşa, Duran’a ailesinin portrelerini yaptırır ve onu Paris’e gönderir. Burada önemli ressamlardan ders alır, tekniğini ve anatomi bilgisini geliştirir. 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Paris’te bulunan birkaç Türk öğrenciyle birlikte Rusya üzerinden zorlu bir yolculukla İstanbul’a döner. Tüm yaşamı boyunca mütevazı ve saygılı bir karaktere sahip olan Duran, eğitimini üstlenen Abbas Halim Paşa’nın gönderdiği paranın yalnızca gerektiği kadarını harcar; biriktirdiği miktarı ise İstanbul’a döndüğünde Paşa’ya iade eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1915-1918 yılları arasında yayımlanan Harp Mecmuası için savaş resimleri çizer. Yaptığı portreler ve özgün tekniğiyle dikkatleri üzerine çeken Duran, 1916’da katıldığı Galatasaraylılar Sergisi’nde Dr. Âkil Muhtar’ın Portresi adlı eseriyle gümüş madalya ve Zikr-i Cemil (Güzelliği Anma) Ödülü kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1919 yılında kadınlara güzel sanatlar eğitimi vermek amacıyla İstanbul’da kurulan İnas Sanayi-i Nefise Mektebinde resim öğretmenliği yapacak biri arandığında, Türk resim tarihinin ilk kadın ressamlarından Mihri Müşfik Hanım, Feyhaman Duran’ı önerir. Duran, bu okulda 1951’de emekli olana kadar öğretmenlik yapar ve pek çok genç sanatçının yetişmesine katkı sağlar. 1921 yılında yeni bir tüzükle “Türk Ressamlar Cemiyeti” adını alan Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin kurucu üyeleri arasında yer alır. 1922 yılında ressam Güzin Hanım ile evlenir; çift, bir süre Baltalimanı ve Beylerbeyi’nde yaşadıktan sonra Güzin Hanım’ın ailesinden kalan Süleymaniye’deki eve taşınır. Günümüzde bu ev, Feyhaman Duran Kültür ve Sanat Evi olarak yaşamaktadır; sanatçının kişisel eşyaları, atölyesi ve eserleri burada sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1939 yılında değerli ressamlarımız İbrahim Çallı ve Ayetullah Sümer ile İsmet İnönü’nün portresini yapmak üzere Ankara’ya davet edilir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün ardından kendi izlenimlerine ve mevcut fotoğraflara dayanarak onun pek çok portresini yapar. Bu eserler hem resmî hem de kişisel gözlemleri ustalıkla birleştiren çalışmalardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Öğrencilerine her zaman sevgi dolu, anlayışlı ve yumuşak bir tavırla yaklaşan Feyhaman Duran, emekliliğinin ardından portre çalışmalarından uzaklaşarak daha çok doğa manzaralarına, peyzajlara ve özellikle çiçekli natürmortlara yönelir. Sanatçının bilinen son eseri, 1968 yılında yaptığı bir çiçek tablosudur. Yaşamının son iki yılında giderek artan görme problemleri nedeniyle fırçasını elinden bırakmak zorunda kalan Duran, Türk resim sanatının öncü isimlerinden biri olarak 6 Mayıs 1970 tarihinde İstanbul’da hayata veda eder.

  • İSTANBUL RESİMLERİYLE ÜNLÜ NOKTACILIK AKIMININ ÖNCÜSÜ PAUL SİGNAC

    Noktacılık akımının öncülerinden Fransız ressam Paul Signac, eserlerinde yalnızca renklerin ve ışığın etkilerini kullanmakla kalmamış, aynı zamanda uyguladığı bilimsel renk teorisiyle farklı ton ve dokuların çarpıcı etkilerini tablolarına başarıyla yansıtmıştır. Ziyaret ettiği İstanbul’u güzellikleriyle ve kendine özgü tarzıyla tuvaline aktaran Signac’ın hayat hikâyesini, kurucusu olduğu noktacılık akımını ve İstanbul resimlerini yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Paul Signac, 11 Kasım 1863’te Paris’te dünyaya gelir. Mimarlık eğitimi aldığı sırada, 1880 yılında Fransız ressam Claude Monet’nin ilk kişisel sergisini ziyaret eder ve ressam olmaya karar verir. Mimarlık eğitimini yarıda bırakarak Paris’in merkezine yakın bir yerde kendisine bir oda kiralar ve resim çalışmalarına başlar. Monet’nin ışık ve renk kullanımı, Signac’ın sanat anlayışını şekillendirir ve ilk eserlerini 1881-1882 kışında üretir. Aynı yıllarda küçük teknesiyle Seine Nehri’nde kürek çekmeye başlayan Signac’ın bu hobisi, ileride yapacağı birçok resme ilham kaynağı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1884 yılında kendi resimlerinin de yer aldığı bir sergide Claude Monet ve Fransız ressam Georges Seurat ile tanışan Signac, ileride birlikte kuracakları noktacılık akımının bir diğer ismi olan Seurat ile yakın arkadaş olur ve onun bilimsel renk teorisine dayalı tekniğini benimser. Bilimsel renk teorisi, renklerin ve ışığın nasıl algılandığını anlamaya dayalı bir sistemdir ve bu teori, 19. yüzyılda bilim insanlarının çalışmaları ile şekillenmiştir. Seurat’a ait “Grande Jatte Adası’nda Bir Pazar Öğleden Sonrası” tablosunu gördükten sonra bu bilimsel ilkeleri sanatına uygulayan Signac, izlenimcilik (empresyonizm) akımının ötesine geçerek noktacılık tekniği ile resimler yapmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Noktacılık akımında sanatçılar, renkleri doğrudan karıştırmak yerine küçük noktalar hâlinde yan yana uygular. Bu noktalar, belirli bir mesafeden bakıldığında göz tarafından bir bütün olarak algılanır. Noktaların düzenlenmesi ve yoğunluğu, gölgelendirme ve derinlik hissi uyandırır. Noktacılık, renklerin ve ışığın bilimsel temellerle ele alınmasını sağlayan “yeni izlenimcilik” (neo-empresyonizm) akımının bir parçasıdır. Kübizm ve fovizm gibi modern sanat akımlarını da etkileyerek, resimde yeni anlatım biçimlerinin önünü açmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1886 yılında Paris’te Hollandalı ressam Vincent Willem van Gogh ile tanışan Paul Signac, onunla yakın bir dostluk kurar. Signac, gevşek fırça darbelerinden büyük ölçüde etkilenen van Gogh’a yeni izlenimcilik tarzında resim yapmayı öğretir ve van Gogh’un zor zamanlarında hep yanında olur. 1892 yılında Fransa’nın Saint-Tropez kasabasına taşınan Signac, bu küçük kasabanın sanatçılar arasında popüler hâle gelmesini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Denizciliğe büyük bir ilgisi olan Signac, Fransa kıyılarını teknesiyle dolaşarak pek çok sahil manzarası çizer. “Olympia” adını verdiği teknesiyle Akdeniz, Manş Denizi ve Kuzey Denizi’ni keşfe çıkar; deniz yolculuklarından ilham alarak Marsilya ve Saint-Tropez gibi liman şehirlerinin tablolarını yapar. 1907 yılında bu tutku onu İstanbul’a getirir. Bu ziyaret sırasında, şehrin eşsiz güzelliklerinden etkilenerek birçok eser üretir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Signac, İstanbul’da yaşadığı dönemde çizdiği “İstanbul’da Haliç” adlı eserinde, şehrin tarihî atmosferini noktacılık tekniğiyle resmeder. Bu tablo, İstanbul’u ziyaret eden Avrupalı sanatçılar arasında noktacılık akımının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Bu eserlerde şehrin tarihî yapıları ve doğal güzellikleri, Signac’ın kendine özgü noktacılık tekniğiyle ölümsüzleşir. Sanatçının İstanbul’a olan ilgisi, şehrin kültürel zenginliği ve coğrafi güzelliklerinden kaynaklanır. Signac’ın İstanbul’da ürettiği diğer önemli eserler arasında, İstanbul’un Eminönü semtinde bulunan Yeni Camii’yi resmettiği “İstanbul, Yeni Camii” adlı tablosu bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İstanbul ziyaretinin sanat kariyerinde önemli bir yer tuttuğu Paul Signac, 15 Ağustos 1935’te Paris’te hayatını kaybeder. İstanbul’da geçirdiği zaman diliminde ürettiği eserler, İstanbul’un tarihî dokusunu ve estetiğini yansıtan önemli sanat yapıtları olarak kabul edilmektedir. Şehrin kendine has dokusu ve kültürel çeşitliliği, sanatçının eserlerine ilham kaynağı olmuş ve bu eserler, İstanbul’un 20. yüzyıl başlarındaki görünümünü günümüze taşıyan değerli belgeler hâline gelmiştir. Paul Signac, sadece bir ressam olarak değil, aynı zamanda sanat teorisyeni, gezgin ve yenilikçi bir sanatçı olarak modern resim tarihine önemli katkılar sunmuştur.

  • HOCA ALİ RIZA’NIN HAYATI VE TÜRK RESMİNE KATKILARI

    “Çallı Kuşağı”, “1914 Kuşağı” ya da “Türk İzlenimciler”; Sanayi-i Nefise Mektebinin düzenlediği sınavı kazanarak sanat eğitimi almak üzere Paris Güzel Sanatlar Okuluna gönderilen kuşağı temsil eder. Günümüzdeki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan okul, 1882’de II. Abdülhamit döneminde İstanbul’da kurulmuş, Osmanlı’nın “ilk” güzel sanatlar okulu olma özelliği taşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem sanatçıları da olan bu ekolün temsilcileri, yurt içinde ve yurt dışında aldıkları eğitimlerle resim sanatının gelişimi ve değişiminde önemli görevler üstlenmiş; fotoğraftan resim yapma geleneğini bırakarak eserlerinde doğadan faydalanmışlardır. Resim alanında kendi özgün tarzını bulmak için atölyeden çıkarak açık havada çalışan Ali Rıza, bu akımın öncülerinden olup ülkemizde resim dersinin okullarda okutulmasında da önemli çalışmaları olan bir isimdir. İstanbul’un semt yaşamını sulu boya ve kara kalem tekniğinde resmeden Hoca Ali Rıza’nın hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Süvari Binbaşı Mehmet Rüştü Bey’in oğlu olan Ali Rıza, 1858’de Üsküdar’da dünyaya gelir. Askerlik dışında hobi olarak hattatlık yapan babasını yedi yaşında kaybeden Ali Rıza, Üsküdar Rüştiyesinden mezun olduktan sonra 1880’de tıpkı babası gibi asker olmaya karar verir ve Kuleli Askerî Lisesine başlar. Askerî lisede okurken resme meraklı arkadaşları ile okulda resim atölyesi açılması için Askerî Mektepler Nazırına başvuruda bulunur ve çabaları sonucunda okula atanan Saray Yaveri Osman Nuri Paşa’dan resim dersleri alır. Yaptığı eserler Sultan II. Abdülhamid tarafından beğenilir ve o dönem “mecidiye nişanı” olarak anılan askerî kahramanlık nişanı ile ödüllendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aldığı devlet nişanıyla iyice resme yönelen genç Ali Rıza, Fransa’da resim eğitimi alan Miralay Süleyman Seyyid Bey ve o sırada İstanbul’da bulunan Fransız Mösyö Gués’den resim dersleri alır. 1884’te teğmen rütbesi ile mezun olan Ali Rıza, öğretmeni olan Osman Nuri Paşa’nın yardımcılığına atanır ve okulunda resim dersleri vermeye başlar. Resim alanındaki başarı ve azminden dolayı Napoli’ye resim eğitimi alması için gönderilmesine karar verilse de Avrupa’yı kasıp kavuran kolera salgını nedeni ile bu karardan vazgeçilir. Ali Rıza, kendi tekniğini geliştirmek için sürekli resimler çizer, desen çalışmalarına yoğunlaşır ve bolca masa, bardak, ayakkabı gibi gündelik hayata dair nesneleri resmeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Askerî okullarda resim derslerine yardımcı olması için içerisinde 30 örneğin bulunduğu üç model albümü hazırlayan Ali Rıza, bu sayede ortaöğretim kurumlarında da resim sanatının popülerleşmesine katkı sağlar. Sivil okullar için de modeller hazırlayan Ali Rıza’nın hayatı artık daha çok resimle iç içedir. 1891’de Osmanlı Devleti’nin eski başkentlerindeki incelemelere katılır ve Türk-İslam eserlerini resme dökerek kayıt altına alınmasına fayda sağlar. 1895’te “Kolağası” yani kıdemli yüzbaşı iken Yıldız Porselen Fabrikası için tasarımlar gerçekleştiren sanatçı, aynı yıl İtalyan ressam Fausto Zonaro ile tanışır. Fausto Zonaro, II. Abdülhamid döneminde saray ressamıdır ve eserlerinde İstanbul manzaraları sıkça yer alır. “Türk ressamı” olarak da tanınan Zonaro; tarih, savaş, manzara ve portre tarzındaki resimleriyle ünlüdür. Ali Rıza, İtalyan ressamın Akaretler’deki atölyesinde bir süre resim dersleri alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1903’te Mahmut Şevket Paşa’nın isteği ile “Eski Osmanlı” kıyafetlerinden oluşan bir resim albümü için çalışır ve yine aynı yıl günümüzde “Askerî Müze” olarak geçen Türk Esliha-i Atika Müzesinin kuruluşunda önemli görevlerde bulunur. 1909’da baş ressam olarak Harbiye Matbaasında iki sene çalışan sanatçı, 1909 ile 1912 yılları arasında “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Başkanlığı” görevini yürütür, “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi”nin çıkarılmasına da ön ayak olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1910’da padişah çocuklarının ilköğretim eğitimi aldıkları Şehzadegan sınıflarında resim öğretmenliği yapan Ali Rıza, artık “Hoca” lakabı ile anılır olur. Sağlık durumunun bozulması sebebiyle askeriyeden yarbay rütbesi ile emekli olur ve sivil okullarda resim öğretmenliği yapmaya başlar. En önemli eserlerini de bu dönemde üreten sanatçı, ekonomik sıkıntı çektiği dönemlerde bile resimlerini satmaz. Türk resminin ilerlemesi için hayatı boyunca büyük emek veren ressam, 20 Mart 1930’da Üsküdar’da hayata veda eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İlk kişisel sergisi, vefatından üç yıl sonra çocukları tarafından açılır. Hoca Ali Rıza, kara kalem ve sulu boya tekniğinde ustalaştığı ve sayısı beş bine ulaşan resim arşivi ile Üsküdar’dan Bebek’e, Burgazada’dan Arnavutköy’e, İstanbul’un semt yaşamına dair eserler üretir. Hoca Ali Rıza, birçok asker kökenli ressam gibi bir ekol haline gelen “asker ressam kuşağı”ndandır. Harbiyelerde resim dersi verilmeye başlanması ile Hoca Ali Rıza gibi birçok asker kökenli ressam kendini bu okullarda yetiştirme imkânı bulur. İstanbul’daki önemli sembolik mekânları, binaları ve manzaraları resmeden bu izlenimci akım, Türkiye’nin eski yaşantısına ışık tutan önemli kaynaklardandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hoca Ali Rıza, eserlerini satmayıp sevdiği insanlara hediye ettiği için eserleri çok dağılmış, bir araya getirilip adına genel bir sergi açılması zor olmuştur. Ancak Hoca Ali Rıza’nın eserlerinin bir kısmını Süleymaniye ve Ankara Millî Kütüphanesinde görmek mümkündür. Kendisinin “Kırk Ambar” adını verdiği ve içi krokiler, küçük resimler, motifler, aldığı notlar, beğendiği sözlerle dolu defterler ve daha pek çok malzeme, öğrencisi Süheyl Ünver tarafından Süleymaniye Kütüphanesine bağışlanmıştır.

  • OSMAN HAMDİ BEY’İN FIRÇASINDAN ÇIKAN ESERLER

    1842 ile 1910 yılları arasına yaşamış olan Osman Hamdi Bey, arkeolog, ressam ve müzeci nitelikleriyle Osmanlı’nın çok yönlü entelektüellerinden biridir. Hatta kendisi Kadıköy’ün ilk Belediye Başkanı unvanına da sahip bulunmaktadır. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin 29 yıl müdürlüğünü yapan, Sanayi-i Nefise Mekteb-i’nin, yani bugünkü adıyla Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kurucusu olan Osman Hamdi Bey’in eserlerinin bir bölümünü sizin için listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çinilerin, ahşap kabartma ve oymaların, bindallı ve kaftanın, sedirin, halının, Türk kahvesi ve uzun çubukla içilen nargilenin arzıendam ettiği bu resmi Osman Hamdi Bey, yağlı boya ile tuval üzerine 1879 yılında yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Feraceli iki kadın, cami önünde masasını kurmuş olan arzuhalciye arzuhal yazdırmaktadır. Tablodaki detaylar içinde, cami duvarındaki çini alınlık ile iki sokak köpeği dikkat çekmektedir. Tablo günümüzde Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Açık alanda büyük pembe başlığı ve Batılı giyim tarzıyla dikkat çeken kız, Osman Hamdi Bey’in kızı Nazlı’dan başkası değildir. Eser, Pera Müzesi’nde Oryantalist Resim Koleksiyonu içinde sergilenmektedir. Osman Hamdi Bey, kızının ayrıca bir portresini daha yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1880 yılına ait Kur’an Okuyan Kız isimli tablosunda Osman Hamdi Bey, sabah saatlerinde rahle başında Kuran okuyan bir kızı resmetmiştir. Sabah saatleri olduğu yorumu, resimdeki ışıktan yola çıkılarak yapılmaktadır. Bu özel tablo, 2019 yılında Londra’daki Bonhams Müzayede Evi’nde düzenlenen açık artırmada rekor bir fiyata satılarak tarihteki en pahalı Türk resmi unvanını almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ayakta tambur ve oturarak def çalan iki kız, Bursa Yeşil Camii’ndeki namazgâhın önündedir. Arka planda ahşap kakmalar, daha ön planda oymacılık eseri mermer bir korkuluk, yerde halılar, kenardan görünen çini duvar tablonun önemli detaylarıdır. Ressam bu tabloyu 1880 yılında yapmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen Mimozalı Kadın tablosunda gördüğümüz kişi, Osman Hamdi Bey’in sonradan Naile adını alan eşi, Marie’dir. Ressamın 1906 yılında yaptığı tablonun üslubu o dönem Batılı olarak değerlendirilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kimi eski yayınlarda Kaplumbağalar ve Adam ismiyle sunulan, sonraları Kaplumbağa Terbiyecisi adıyla anılan tablo Osman Hamdi Bey’in en ünlü eseridir. Arka tarafta kavuşturduğu elleriyle ney tutan adam ve yaprak yiyen kaplumbağalar, tablonun ne anlattığına dair çok sayıda yorumun yapılmasına neden olmuştur. Ressam, tablonun 1906 ve 1907 yılında iki versiyonunu çizmiştir. İlkinin boyutları 222 × 122 cm iken, ikincisini 136 x 87 cm olarak daha küçük boyutlarda resmetmiştir. Osman Hamdi Bey ilk versiyonda beş kaplumbağaya, ikinci versiyonda altı kaplumbağaya yer vermiştir. İkinci tabloyu dünürü Salih Münir Paşa’ya ithaf ettiğini gösteren bir not eklemesi de tablolar arasındaki diğer bir farktır.

  • 10 YABANCI RESSAMIN GÖZÜNDEN ESKİ İSTANBUL

    Asya ile Avrupa Kıtalarının üzerinde kurulu; Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na ev sahipliği yapan İstanbul; adaları, yapıları, doğal güzellikleriyle asırlardır önemli bir ticaret ve kültür kenti olmuştur. Tüm bu güzelliklere sahip şehrin sanatçılar üzerinde bıraktığı etkiye birçok sanat eserinde rastlamak mümkündür. Yazımızda 1700’lü yılların sonundan itibaren ülkemizi ziyaret eden 10 yabancı ressamın fırçasından yansıyan eski İstanbul manzaralarını inceleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Gün Batımında Ortaköy’den İstanbul”” title_font_size=”13″]

    Ortaköy’deki Büyük Mecidiye Camii’nin de yer aldığı “Gün Batımında Ortaköy’den İstanbul” tablosu 1856 tarihlidir. 19. yüzyılda yaşayan Rus ressam Ivan Ayvazovski, 1874’te Sultan Abdülaziz’in davetlisi olarak İstanbul’a gelir. İstanbul manzaralarını romantik tarzda incelikle resmeden Ayvazovski, 45 sene içinde sekiz kez İstanbul’u ziyaret eder ve Sultan için yaptığı resimlerden biri çok beğenildiği için “Osmaniye Nişanı” ile ödüllendirilir. Gün batımı manzarasında iskeledeki gemiler ve günlük rutinlerinde resmedilen insanlar dönemin İstanbul’unu gördüğümüz nadir belgelerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Haliç’te Gün Doğumu”” title_font_size=”13″]

    Manzara resimleriyle ünlenen Venedikli ressam Ippolito Caffi, güneşi ve ışığı kullanma tekniği ile dikkat çekmektedir. 1840’lı yıllarda Yunanistan, Orta Doğu ve Anadolu’yu kapsayan gezisi sırasında İstanbul’a gelen Caffi’ni iki yıl burada kalır. İstanbul’da ürettiği yağlı boya tabloları bugün dünyanın en önemli sanat galerilerinde sergilenmektedir. Yaşadığı çağın tanınmış sanatçılarından biri olan Caffi’nin “Haliç’te Gün Doğumu” tablosunda ışığı kullanma ustalığı net bir şekilde yansımaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Patrona Halil İsyanı”” title_font_size=”13″]

    17. yüzyılda yaşayan Fransız ressam Jean Baptiste Vanmour, 1699’da yeni göreve başlayan Fransa Konsolosu ile İstanbul’a gelir. Konsolos ülkesine dönse de Vanmour yaşamının sonuna kadar İstanbul’da kalır. Osmanlı dönemindeki gündelik yaşamı resmettiği gibi saray yaşantısından kesitleri de resmeden Vanmour, sarayın içinde tuvale resim yapan ilk ressamlardandır. 1730’da gerçekleşen Patrona Halil İsyanı’nı tuvaline taşıyan Vanmour, 18. yüzyıl Osmanlı tarihinin en ilginç belgelerinden kabul edilen eseri de üretmiş olur. Patrona Halil’i arkadaşlarıyla betimlediği bu resim ile Vanmour’un eserlerinin önemli bir kısmı Amsterdam’daki devlet müzesi olan Rijks Müzesinde, bazı tabloları da İstanbul’daki İtalyan Konsolosluğunda sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul Panaroması”” title_font_size=”13″]

    18. yüzyılda yaşayan İtalyan ressam Antoine de Favray, 1762’de Türkiye’yi ve Türkleri konu alan resimler yapmak için İstanbul’a gelir. Portreler ve kabul törenleri gibi gündelik yaşam resimlerinin yanı sıra eski ismi Pera olan Beyoğlu sırtlarından çizdiği İstanbul manzaraları ile ünlenir. Favray’nin en bilinen eserleri arasında yer alan “İstanbul Panaroması”, bir süre yaşadığı Rus Sarayı’ndan gördüğü manzaradır. Ön planda görülen bahçeler Rus Sarayı’na aittir. Topkapı Sarayı ve bugün var olmayan “Kavak Sarayı”nın arka planında kalan karlı tepe ise Uludağ’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Sultan Abdülmecid’in Beylerbeyi Camii’ne Gelişi”” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılda yaşayan İstanbul aşığı Maltalı ressam Amedeo Preziosi, 1840’ların başında ziyarete geldiği İstanbul’dan ayrılamaz ve Beyoğlu’nda yaşamaya başlar. Evinin bir kısmını resim stüdyosu olarak kullanan sanatçı, İstanbul’u konu alan birçok resim yapar. Eserlerinin bir kısmı İngiliz Sarayı’nın koleksiyonunda, bir bölümü de British Müzesinde yer almaktadır. En ünlü eserlerinden olan “Sultan Abdülmecid’in Beylerbeyi Camii’ne Gelişi” Sultan’ın cuma günü saltanat kayığı ile yaptığı selamlık törenini konu edinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul Manzarası”” title_font_size=”13″]

    19. yüzyılın en özgün manzara ressamlarından olan Fransız gezgin Félix Ziem, 1856’da ziyarete geldiği İstanbul’dan çok etkilenir ve birkaç ay Beyoğlu’nda yaşar. İstanbul ve kent yaşamını yansıtan pek çok eser üreten sanatçı, “İstanbul Manzarası” tablosunda görkemli camileriyle ünlü İstanbul siluetinin önünde, limandaki yelkenlileri ve bir kayıkta kürek çeken kayıkçıları betimler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Fenerbahçe Sahili’nden Prens Adaları Manzarası”” title_font_size=”13″]

    1883’te İstanbul’a gelen ve Şişli’de yaşayan İtalyan ressam Salvatore Valeri, o dönemki güzel sanatlar akademisi olan Sanayi-i Nefise Mektebinin ilk resim öğretmenlerindendir. 30 yıldan fazla bu okulda görev alan ve birçok önemli Türk ressama hocalık yapan Valeri, II. Abdülhamit’in oğullarına da özel ders vermiştir. Eserlerinde sıklıkla insan figürlerini ve gündelik hayatı resmeden sanatçının nadide eserleri arasında yer alan “Fenerbahçe Sahili’nden Prens Adaları Manzarası”, İstanbul’un Anadolu Yakası’nı resmeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Haliç’in Girişinden İstanbul”” title_font_size=”13″]

    İngiliz ressam Thomas Allom, 19. yüzyılda, II. Mahmut döneminde Osmanlı Devleti’ni ziyaret eder, birçok kenti dolaşır, resmeder ve bir süre İstanbul’da yaşar. Allom’ın tüm eserlerinde canlı renkler ve ustalıkla çizilmiş figürlerdeki detaylar ön plana çıkar. “Haliç’in Girişinden İstanbul” tablosunda da Tarihi Yarımada’nın manzarası, yapıların heybeti ve Haliç’in yoğun deniz trafiği detaylı bir şekilde resmedilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“İstanbul’un Fethi”” title_font_size=”13″]

    Saray ressamı olarak ünlenen İtalyan ressam Fausto Zonaro, 1891’de İstanbul’a geldikten sonra dünya çapında üne kavuştuğu eserlere imza atmıştır. Tarih, gündelik hayat tasvirleri, törenler, gelenek ve görenekler, manzara ve portrelerin yanı sıra devlet merasimlerini de tuvaline aktaran Zonaro, Sultan II. Abdülhamid’in “Ertuğrul Süvari Alayı’nın Galata Köprüsü’nden Geçişi” adlı tablosunu çok beğenmesi üzerine “Mecidiye Nişanı” ile ödüllendirilmiştir. Sultan’ın portrelerini yapan sayılı ressamlar arasında yer alan Zonaro’nun 1908’de tamamladığı “İstanbul’un Fethi” tablosu, Beşiktaş’taki Saray Koleksiyonları Müzesinde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”“Yeni Cami ve İstanbul Limanı”” title_font_size=”13″]

    Fransız ressam Jean Baptiste Hilaire, figürlü manzaralar ve portrelerinin yanı sıra gündelik yaşamın tüm detaylarını ustalıkla eserlerine yansıtmayı başarmış bir isimdir. 18. yüzyılda Ege şehirlerini ve İstanbul’u ziyaret eden Hilaire, bu gezilerinde birçok yağlı boya tablo ve gravür eserler üretmiştir. “Yeni Cami ve İstanbul Limanı” tablosu, Haliç’te Fransa Büyükelçisi Kont Choiseul-Gouffier’nin topladığı antik eserlerin Fransa’ya gönderilmek üzere gemiye yüklenmesini konu almaktadır.

  • ÇAĞDAŞ TÜRK RESİM SANATININ ÖNCÜ KADIN RESSAMLARI

    20. yüzyıl başlarında çağdaş resim sanatının gelişmesinde öncülük eden kadın ressamlarımız sadece ülkemize değil, dünyanın kültürel mirasına değerli eserler bıraktı. Yetenek, başarı ve azimleriyle gelecek nesillere örnek olan, kendilerinden sonra gelen genç sanatçılara ilham veren ve ülkemizdeki sanat ortamının gelişmesine önemli katkılar sağlayan çağdaş kadın ressamlarımızı yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1880’de Selanik’te dünyaya gelen Ayşe Celile Hikmet, aynı zamanda ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in annesidir. Sultan Abdülhamit’in yaveri olan babasının görev yaptığı dönem, saray ressamı olan İtalyalı sanatçı Fausto Zonaro’dan resim dersleri alır. Portreler, çiçekler ve hamam geleneklerini tasvir ettiği resimleri ile imparatorluk ile cumhuriyet arasında sanat köprüsü kuran Türk resim sanatının en önemli ilk kadın ressamlarından Celile Hanım, ilk eşi Hikmet Bey’den ayrılmak üzere olduğu sırada tanıştığı ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı ile büyük bir aşk yaşar. Beraberlikleri bittiğinde Paris’e yerleşerek resim çalışmalarına burada devam eden Celile Hanım, İstanbul’a döndükten sonra karma sergilere katılır, kişisel sergiler açar, dönemin en üretken sanatçıları arasında yer alır. Son yıllarında görme yetisini kaybeden sanatçı, 1956’da Ankara’da vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlk kadın ressamlarımızdan olan Mihri Müşfik Hanım’ın babası ülkemizdeki ilk tıp fakültesinin ünlü hocalarından Dr. Mehmet Rasim’dir. 1886’da doğan Mihri Hanım, yaptığı resimleri Sultan II. Abdülhamit’e gösterir ve yeteneğinden etkilenen Sultan, henüz 10’lu yaşlarının başındaki Mihri Hanım’a saray ressamı Fausto Zonaro’dan resim dersi almasına olanak tanır. İlerleyen yıllarda eğitim hayatına devam etmek ister ancak o dönem, ülkenin güzel sanatlar eğitimi veren tek okulu kız öğrenci almamaktadır. Eğitimi için, 1903’te, 17 yaşında tek başına İstanbul’dan ayrılıp Roma’ya ve daha sonra da Paris’e gider. Portre ve gravür ağırlıklı resimler yapar, çağdaş resim akımlarını yakından takip eder, kübizm ve dışavurumcu akımdan etkilenir. Fransa’dan güzel sanatlar okulunda görev almak için yurda dönen Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde sanat eğitimi veren kurumların açılmasına öncülük eder ve bu kurumlarda eğitimler verir. Atatürk, ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt ve Amerikalı mucit Edison gibi önemli isimlerin portrelerini çizer. Eserlerinin çoğu kaybolsa da Türkiye’de 32, İtalya’da 36, Fransa’da 23 ve Amerika’da 60’ı aşkın olmak üzere 150 dolayında eseri kayıt altına alınır. 1954’te vefat eden sanatçının “Çingene” tablosu Fransa’nın en ünlü sanat müzesi olan Louvre’da sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1890’da İstanbul’da dünyaya gelen Müfide Kadri Hanım, Türk arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey ile Sanayi-i Nefise Mektebi hocası İtalyan ressam Salvatore Valeri’den resim dersleri alır. Natürmort tabloları ve manzara resimleriyle tanınan Müfide Hanım’ın, 21 yaşında, o sıralarda İtalya kökenli bir cemiyete ait olan Beyoğlu’ndaki sanat galerisinde üç yağlı tablosu ve bir pastel boya eseri sergilenir. Eserleri çok beğenilir, tablolarından biri Münih’te bir sergiye gönderilir ve burada altın madalya kazanır. Bu başarı onu, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yurt dışındaki bir sergide yer alan ve ödül kazanan ilk kadın sanatçımız yapar. Aynı zamanda Osmanlı’daki ilk profesyonel Müslüman kadın resim öğretmeni de olan Müfide Hanım, çok yönlü bir sanatçıdır ve müzikle de ilgilidir. Sözleri Selahattin Bey’e ait olan “Tenan-i Şebap” adında ünlü bestesi bulunan sanatçının “Mesirede Ud Çalan Kadınlar” tablosundaki ud çalan kadın kendisidir. 1912’de çok genç yaşta yakalandığı tüberküloz hastalığından dolayı vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1904’te İstanbul’da dünyaya gelen Sabiha Rüştü Bozcalı, 5 yaşında başladığı resim eğitimine 15 yaşında Berlin’de devam eder. Hem Doğu’yu hem Batı’yı yakından gözlemleme fırsatı bulan Sabiha Hanım, Paris’te Sultan Abdülhamid döneminde İstanbul’u ziyaret eden ünlü sanatçı Paul Victor Jules Signac atölyesinde üç sene resim eğitimi alır. Münih ve Roma da dahil olmak üzere dönemin sanat akımlarını yakından gözlemler, ünlü ressamların atölyelerinde resim ve desen dersleri alarak tekniğini ilerletir. Manzara, natürmort ve portre tarzındaki eserlerinin yanı sıra yağlı boya, sulu boya, pastel ve kara kalem çalışmaları ile yeteneğini ortaya koyan sanatçı, İstanbul Ansiklopedisi başta olmak üzere çeşitli kitaplar ve ulusal gazetelerde desen ve resimler çizer; kendi özgün stilini başarıyla yansıtır. Sabiha Rüştü Bozcalı’nın diğer bir özelliği ise ülkemizdeki ilk kadın illüstratörlerden olmasıdır. Ayrıca “endüstriyel üretim”in resmini yapan ilk sanatçıdır. Sabiha Hanım 1998’de İstanbul’da vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1905’te İstanbul’da doğan Hale Asaf, Mihri Müşfik Hanım’ın yeğenidir. Asker ve doktor kökenli bir aileden gelen Hale Hanım, sağlık sorunları nedeniyle ilköğrenimi evde özel olarak, ortaöğrenimini bir Fransız lisesinde tamamlar. İngilizce, Rumca ve Fransızca bilen sanatçı, 14 yaşında anne ve babası ile birlikte Roma’ya, teyzesi Mihri Müşfik Hanım’ın yanına giderek ilk resim derslerini alır, burada İtalyanca öğrenir. Ardından dönemin sanat merkezi Paris’e gider ancak eğitimi için Berlin’i seçer ve Güzel Sanatlar Akademisine kaydolur. Berlin’de yaptığı portreler ünlü sanat dergilerinde yayımlanır ve sanat çevresinde tanınmasına yol açar. 1924’te yurda dönen sanatçı, ünlü ressamlarımız Feyhaman Duran ile İbrahim Çallı’dan dersler almaya devam eder. 1925’te sanat bursu sınavını kazanmasıyla Avrupa’da eğitime gönderilen ilk kadın sanatçımız olur. Almanya’da sanat çalışmalarına ve eğitimine devam eden Hale Hanım, bir süre de Fransa’da yaşadıktan sonra 1928’de Paris’te nişanlandığı seramik sanatçısı İsmail Hakkı Oygar ile yurda döner. Bursa Kız Öğretmen Okulunda hem resim hem Fransızca dersler verir. 1929’da “Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği”nin kurucuları arasında yer alan Hale Asaf, böylelikle ilk kadın kurucu ünvanına da sahip olur. Çocukluk hastalığı nükseden sanatçı, 33 yaşında hayata veda eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1907’de İstanbul’da doğan Maide Arel, ilk ve ortaöğrenimini tamamladıktan sonra Güzel Sanatlar Akademisine girerek resim dersleri alır ve 1930’da mezun olur. 1935’te evlenir; resim öğretmeni eşinin görevi gereği Erzincan’a giden Maide Arel, burada Fransızca ve müzik öğretmenliği yapar. 1948’de düzenlenen bir yarışmada resmiyle ikincilik ödülü kazanır. Takip eden yıllarda Paris’te çeşitli sanatçıların atölyelerinde sanatını ve tekniğini geliştirmek için eğitim almaya devam eder. İlk kişisel sergisini Paris dönüşü 1951’de İstanbul’da açan sanatçı, ayrıca Paris’te düzenlenen “Kadın Ressamlar Sergisi” ile Edinburgh Festivali’ndeki karma sergilere katılır. Eşi Şemsi Arel ile Hatay’a giderek TBMM için bu ili tasvir eden tablolar yaptıktan sonra 1959’da yurt dışındaki kişisel sergisini Paris’te eşi Şemsi Arel ile birlikte açar. Türkiye’de kadın sanatçılar arasında kübizm akımından etkilenen ve çizimlerinde geometrik soyutlamayı başarıyla uygulayan Maide Hanım, yöresel motifleri bu tekniklerde harmanlayan öncü bir isimdir. 1997’de İstanbul’da vefat eder.

  • İLK TÜRK KADIN RESAMLARIMIZDAN MİHRİ MÜŞFİK HANIM

    Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın ressamlarından Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde kadın sanatçıların yetişmesine katkıda bulunmuş, İstanbul Kız Lisesinde resim öğretmenliği yapmış ve çağdaş Türk kadınlarının sanatta ve toplumda yer bulabilmeleri için öncü bir rol üstlenerek sonraki nesillerde sanatçılara ilham vermiştir. Genellikle portre çalışmalarıyla tanınan Mihri Müşfik Hanım, 1922 yılında Mustafa Kemal Atatürk’e olan saygısını göstermek amacıyla üç metrelik bir portresini yaparak ona hediye etmiştir. Mihri Müşfik Hanım’ın hayatı ve eserleri hakkında daha fazla bilgiye yazımızda ulaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mihri Müşfik Hanım, ülkemizde ilk tıp eğitimi veren İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinin ünlü hocalarından Dr. Mehmet Rasim’in kızı olarak 1886 yılında dünyaya geldi. Sanata olan ilgisi ve yeteneği, henüz küçük yaşlarda fark edilen Mihri Hanım, 10’lu yaşlarından itibaren resimle ilgilenmeye başladı. Genç yaşta yaptığı resimlerini Sultan II. Abdülhamit’e sunma fırsatı buldu. Sultan, onun yeteneğinden o kadar etkilendi ki, sarayın baş ressamı olan İtalyan sanatçı Fausto Zonaro’dan özel resim dersleri almasını sağladı. Sarayda aldığı bu özel eğitim sayesinde, Batı tarzı resim tekniklerini öğrenen Mihri Hanım, kısa zamanda portre çalışmalarında ustalaşarak dikkat çekici bir kariyere adım attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İlerleyen yıllarda sanata olan tutkusundan dolayı bu alandaki eğitim hayatına devam ettirmek isteyen Mihri Müşfik Hanım, dönemin zorluklarıyla karşılaşır. Çünkü, o dönemde Türkiye’de güzel sanatlar eğitimi veren tek okul olan Sanayi-i Nefise Mektebi (günümüzün Güzel Sanatlar Akademisi), kız öğrenci kabul etmemektedir. Bu engeli aşmaya kararlı olan Mihri Hanım, 1903 yılında 17 yaşında tek başına İstanbul’dan ayrılarak önce Roma’ya, ardından Paris’e gider. 1905-1911 yılları arasında Paris’te portre ressamı olarak çalışır ve sanatıyla geçimini sağlar. Bu dönemde, Paris’in sanat çevrelerinde kendini kanıtlayarak önemli portre eserlerine imza atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da geçirdiği yılların ardından, Türkiye’de güzel sanatlar eğitimi alanında görev almak üzere yurda döner. Ülkemizde sanat eğitimi veren kurumların açılmasına öncülük eder ve bu kurumlarda dersler verir. 1914’te, I. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da kız öğrencilerin de eğitim görebildiği Güzel Sanatlar Okulunun (İnas Sanayi-i Nefise Mektebi) kurulmasına önayak olur ve burada yönetici ve öğretmen olarak görev yapar. Mihri Hanım, öğrencilerine ilk kez İstanbul sokaklarında resim yapma fırsatı sunar ve kadın sanatçıların toplu sergi açmalarına destek olur. Bu sayede Nazlı Ecevit, Güzin Duran, Belkıs Mustafa, Fahrelnissa Zeid gibi önemli sanatçıların yetişmesine katkı sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Mihri Müşfik Hanım, klasik portre ressamlığı geleneğini modern tekniklerle harmanlayarak eserlerinde dikkat çekici bir stil geliştirmiştir. Özellikle detaylı ve gerçekçi portre çalışmalarıyla tanınan sanatçı, Osmanlı sultanları, devlet adamları ve dönemin ünlü isimlerinin portrelerini resmetmiştir. Mihri Hanım, Mustafa Kemal Atatürk’ün de bir portresini yapmıştır. Mareşal üniformasıyla resmedilen bu eser, üç metre boyundadır ve Atatürk’e duyduğu saygının bir ifadesi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde Roma’da yapmış ve Ankara’ya hediye olarak yollamıştır. Ne yazık ki bugün bu portrenin nerede olduğu tam olarak bilinmemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1928 yılında ABD’ye giderek New York’a yerleşen Mihri Müşfik Hanım, burada da sanat çalışmalarına devam etmiş ve çeşitli sergiler açmıştır. ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt ve ünlü mucit Thomas Edison gibi dönemin önemli isimlerinin portrelerini çizerek uluslararası alanda da adından söz ettirmiştir. Ne yazık ki eserlerinin çoğu kaybolmuş olsa da Türkiye’de 32, İtalya’da 36, Fransa’da 23 ve Amerika’da 60’tan fazla eseri kayıt altına alınmıştır. Yaklaşık 150 eserlik bir portföyü günümüze ulaşmıştır. 1954 yılında vefat eden Mihri Müşfik Hanım’ın “Çingene” adlı tablosu, Fransa’nın en prestijli sanat müzelerinden biri olan Louvre’da sergilenmekte ve sanat dünyasında önemli bir yer tutmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mihri Müşfik Hanım, 1954 yılında New York’ta hayata veda etmiştir. Cumhuriyet tarihinin ilk kadın ressamlarından biri olarak, eserleri ve ülkemize yaptığı hizmetlerle sanat dünyasına büyük bir miras bırakmıştır. Mihri Hanım’ın öncü çalışmaları, kadınların sanat dünyasında kendilerine yer bulmalarını ve kabul görmelerini sağlamada önemli bir rol oynamıştır.