Etiket: oyuncu

  • 5 MADDEYLE USTA OYUNCU ÇOLPAN İLHAN

    İlk sinema deneyimini 1957 yılında oynadığı Kamelyalı Kadın filmindeki başrolüyle yaşayan Çolpan İlhan, Türk sinema tarihinin en önemli isimlerinden biridir. İki yüze yakın filmde yer alan ve 1970 yılına kadar pek çok önemli filmde başrol oynayan İlhan, filmlerinde canlandırdığı karakterlerin yanı sıra güzelliği ve yeteneğiyle de Türk halkının gönlünde taht kurmayı başarmıştır. Türk tiyatro ve sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran Çolpan İlhan’ı ölüm yıldönümünde Kültür ve Yaşam sayfalarında anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    8 Ağustos 1936’da İzmir’de dünyaya gelen Çolpan İlhan, lise eğitimine Balıkesir Lisesi’nde başladı ve ardından Kandilli Kız Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Belediye Konservatuarı’nda tiyatro, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde de resim bölümünü başarıyla bitirdikten sonra içinde büyüyen tiyatro sevdasıyla sanat camiasına ilk adımını attı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Akademide eğitim alırken arkadaşlarıyla birlikte “Akademi Tiyatrosu” adı altında bir grup kurdu ve oyunlar sergiledi. Tiyatronun günden güne büyümesiyle daha geniş kitlelere oyunlar sergileyen İlhan’ın aldığı bir sinema teklifiyle hayatında yeni bir sayfa açıldı ve böylece sanat dünyasına ilk adımını atmış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1957 yılında ilk sinema filmi olan Kamelyalı Kadın’da başrol oynadı ve canlandırdığı karakter ile adından söz ettirdi. Aynı yıl Küçük Sahne’de Münir Özkul ve Uğur Başaran ile birlikte rol aldığı Sevgili Gölge oyunuyla ilk profesyonel tiyatro oyununu sergiledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sadri Alışık Kültür Merkezi’nin de kurucusu olan ve uzun yıllar aktif olarak sinema ve tiyatro oyunculuğunu başarıyla sürdüren Çolpan İlhan, Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanına layık görülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çolpan İlhan aynı zamanda usta sanatçı Sadri Alışık’ın eşi, ünlü şair Attilâ İlhan’ın da kız kardeşidir. Sadri Alışık ile olan evliliklerinden dünyaya gelen Kerem Alışık, günümüzün en ünlü oyuncularından biridir.

  • YILDIZ KENTER’İN SİNEMADAKİ İZLERİ

    Ömrünü tiyatroya adayan Yıldız Kenter, yalnızca yüzden fazla tiyatro oyununda oynamış bir oyuncu olarak değil, aynı zamanda uzun yıllar hocalık yaparak yüzlerce tiyatro insanı yetiştirmiş bir eğitmendi. Birçok ödül alan, sahne disiplini ve duruşuyla kuşaklara ilham veren Kenter, tiyatro kadar sinema perdesinde de derin izler bıraktı. Sahnedeki gücünü beyaz perdeye taşıyarak duygunun, emeğin ve bireyin tüm hâlleriyle buluştuğu karakterlere hayat verdi. Sanatıyla nesiller boyu hatırlanacak bu usta ismin sinemadaki unutulmaz filmlerinden bazılarına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vatan İçin (1951)” title_font_size=”13″]

    “Sinemacılar Dönemi” olarak anılan 1950’li yıllar Türk sinemasında yepyeni bir dönemin de kapılarını açar. Film üretiminin hızla arttığı bu dönemde güçlü hikâyeler, idealizm ve Kurtuluş Savaşı’nın duygusal izleri de beyaz perdede yer bulur. 1951’de yönetmen Aydın Arakon imzasıyla gösterime giren Vatan İçin, düşman kuvvetlerinin emrinde çalışan bir nazırın kızı ile topçu binbaşı Sami’nin vatanperverlik öyküsünü anlatır. Kenter, bu filmde büyükanne rolüyle sinemaya ilk adımını atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaçlar Ayakta Ölür (1964)” title_font_size=”13″]

    Kalp hastası bir büyükanne, torununu görme umuduyla yaşar. Kocası, onu mutlu etmek için torununun ağzından mektuplar yazar, sonunda ise sahte bir torunu eve getirir. Büyükanne gerçeği bilse de sessiz kalır. Torununu uğurlarken, “Anlamadılar, ayakta durabildim. İçten ölmüş, ayakta duran bir ağaç gibi!” der. İspanyol yazar Alejandro Casona’nın eserinden uyarlanan film, 1964’te Memduh Ün yönetmenliğinde, Safa Önal’ın senaryosuyla çekilmiş ve Yıldız Kenter’e aynı yıl Altın Portakal’da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yaşlı Gözler (1967)” title_font_size=”13″]

    “Bu gidişle biz n’olacağız? Bir çare bulunsa da tekrar birleşebilseydik…” diye yazar mektubunda Ümran rolündeki Yıldız Kenter, kocası Ferit’i canlandıran Cüneyt Gökçer’e. Tiyatro sahnesinin iki ustası, 1967’de beyaz perdede buluşur. Ertem Eğilmez’in yönettiği, senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı siyah-beyaz filmde, tüm çocuklarını evlendirmiş bir çifti canlandırırlar. Çocuklarına destek olmak için evlerini satıp ayrı ayrı çocuklarının yanında yaşamaya başlayan çift, onların ilgisizliği karşısında derinden sarsılır. Kenter ve Gökçer’in yürek burkan performansıyla film, adı gibi gözleri yaşla bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anneler ve Kızları (1971)” title_font_size=”13″]

    Lütfi Ömer Akad yönetmenliğindeki 1971 yapımı Anneler ve Kızları filmi, İstanbul’da hayata tutunmaya çalışan kadınların hikâyesini anlatır. Fatma (Yıldız Kenter), kocasının ölümünden sonra küçük kızıyla birlikte köyden şehre gelir ve sokakta kalır. Neşe (Neşe Karaböcek), kıt kanaat geçinmesine rağmen Fatma ve kızı Iraz’ı evine alır. Zorluklar, Neşe’nin şarkıcılık kariyerinin yükselişiyle hafifler; ancak büyüyen kızlarla ilişkiler giderek gerilir. Fatma ve Iraz üzerinden köyden kente göçün, sınıfsal ve kültürel değişimin insan hayatına etkileri güçlü bir oyunculukla beyaz perdeye taşınır. Özellikle kızına duyduğu sevgi ve filmin sonundaki yaşama vedası, izleyicide boğazı düğümleyen bir etki bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kızım Ayşe (1974)” title_font_size=”13″]

    Yönetmenliğini Yücel Çakmaklı’nın üstlendiği 1974 yapımı Kızım Ayşe filminde Yıldız Kenter, bu kez fakir köylü kadını Huriye Bacı olarak karşımıza çıkar. Kocasını doktorsuzluktan kaybeden Huriye Bacı’nın tek dileği, kızı Ayşe’nin (Necla Nazır) doktor olduğunu görmektir. Bu uğurda köyden kente taşınır, yaşam mücadelesine göğüs gerer. Kızını okutmak için her türlü fedakârlığı yapan bir annenin hikâyesi, Kenter’in sade ama derin oyunculuğuyla yürek burkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hanım (1989)” title_font_size=”13″]

    1989 yapımı Hanım, yönetmenliğini Halit Refiğ’in, senaryosunu ise Nezihe Araz ile Refiğ’in birlikte üstlendiği dokunaklı bir hikâyedir; öyle ki senaryosuyla Türk sinema tarihine adını yazdırmıştır. Yıldız Kenter, bu filmde eski bir İstanbul hanımefendisi Olcay Hanım’ı canlandırır. Kocasını bir deniz kazasında kaybetmiş, kanserle mücadele eden Olcay’ın tek dileği, yaşamının son günlerinde can dostu kedisi “Hanım”a iyi bakılmasını sağlamaktır. İstanbul, değişen değerler, Eşref Kolçak ile Yıldız Kenter’in oyunculuğunun muhteşemliği ile hıçkırıklar peşi sıra gelir: Filmde hem ölmek üzere olan Olcay Hanım’a hem de bembeyaz tüyleriyle sahipsiz kalacak Hanım’a ağlar da ağlarsınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güle Güle (2000)” title_font_size=”13″]

    Dostluklar mı, ada mı yoksa oyuncuların samimiyeti mi daha güzel diye düşündüren film… Yönetmenliğini Zeki Ökten’in, senaryosunu Fatih Altınöz’ün yazdığı 2000 yapımı Güle Güle filmi, Bozcaada’da geçen bir dostluk ve aşk hikâyesini konu alır. Film, 60 yaşın üstünde beş arkadaşın öyküsünü anlatır; çocukluklarından beri bir arada olan dört erkek ve bir kadın, hayatın getirdiği zorluklar karşısında birbirine tutunur. Filmde Zarife rolünde Yıldız Kenter, anne veya büyükanne rollerinin ötesinde, bu kez dostluğuyla izleyiciye dokunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beyaz Melek (2007)” title_font_size=”13″]

    Mahsun Kırmızıgül’ün 2007’de hem senaryosunu hem yönetmenliğini üstlendiği ilk filminde öyle isimler oynar ki filme karşı merak duygusu da artar: Arif Erkin Güzelbeyoğlu, Yıldız Kenter, Erol Günaydın, Nejat Uygur, Salih Kalyon, Ali Sürmeli, Cezmi Baskın, Toron Karacaoğlu, Hüseyin Avni Danyal, Gazanfer Özcan, Bilge Zobu, Lale Belkıs ve daha birçok isim… Beyaz Melek, aynı zamanda filme konu olan hikâyesiyle de dikkat çekicidir: Bir huzurevinde ömürlerinin son demini yaşayan bir grup insanın yaşamını gözler önüne serer. Yıldız Kenter ise filmin Melek ismindeki karakterini canlandırır ve beyaz melek olarak hem sinemada hem de son filmi olan Beyaz Melek’te etrafına ışık saçar…

  • SAHNEYE CESARETLE ADIM ATAN KADIN: AFİFE JALE

    “Hayatımda mesut olduğum ilk gece… O piyeste güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler.” der Afife Jale, sahnede ilk kez seyirciyle buluştuğu o unutulmaz gecenin ardından. Türk tiyatrosunun ilk Müslüman kadın oyuncusu olarak tarihe geçen Afife Jale’nin yaşamı yalnızca sahne tozuyla değil; cesaret ve yalnızlıkla örülmüş bir hikâyedir. Yazımızda, perdeyi ardına kadar açan Afife Jale’nin kısa ama derin izler bırakan hayatına tanıklık edeceksiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1902 yılında İstanbul’un Kadıköy semtinde dünyaya gelen Afife’nin çocukluk ve gençlik yılları; Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgal dönemlerinin gölgesinde geçer. Zor zamanlarda büyür; ama o, tüm karanlığa rağmen bir hayale tutunur. Genç yaşta tiyatroya ilgi duymaya başlar. Ne var ki, ailesi de dönemin genel anlayışı gibi bu ilgiyi hoş karşılamaz. Babası, kızının tiyatroyla ilgilenmesini istemez. Afife ise kararlıdır; sesini, kimliğini ve hayallerini bastırmaya niyeti yoktur. 1918 yılında, Dârülbedâyinin (bugünkü İstanbul Şehir Tiyatroları) açtığı sınavı kazanarak tiyatro kursuna kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    O yıllarda, Müslüman kadınların halka açık gösterilerde sahneye çıkması yasaktır; kadın oyuncular yalnızca kadın seyircilere özel temsillerde rol alır. 1920 yılında, Hüseyin Suat’ın yazdığı “Yamalar” adlı oyunda, başrol oyuncusu Eliza Binemeciyan’ın Paris’e gitmesi üzerine boşta kalan rol için bir isim aranır. Ve o rol Afife’ye teklif edilir. Afife, bu teklifi tereddütsüz kabul eder. Kadıköy’deki Apollon Tiyatrosu’nun sahnesinde, “Jale” takma adını kullanarak sahneye çıkar. Böylece, Müslüman bir Türk kadınının halka açık bir tiyatro oyununda ilk kez sahneye çıkışı gerçekleşir. O geceden sonra artık herkes onu tek bir isimle anacaktır: Afife Jale.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk sahne deneyiminin ardından Afife Jale’nin yıldızı parlamaya başlar. “Tatlı Sır” ve “Odalık” adlı iki ayrı oyunda daha rol alır. Ancak oyunlar sırasında tiyatroya birkaç kez polis baskını yapılır; Afife Jale, sahne arkasındaki arkadaşlarının desteğiyle gözaltına alınmaktan son anda kurtulur. Fakat bir gün Kadıköy İskelesi’nde yakalanır ve karakola götürülür. Neyse ki, Dârülbedâyinin tanınmış oyuncularının polis müdürü Tahsin Bey ile yaptığı görüşmeler sonucu serbest bırakılır. Afife Jale, bir süre daha Apollon Tiyatrosunda sahne almaya devam eder. 1921 yılının başlarında, Dârülbedâyi Yönetim Kuruluna İstanbul Şehremanetinden (Belediye Başkanlığı) iki resmî yazı ulaşır. İlki, 27 Şubat 1921 tarihli bir belgeyle Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasaklandığını bildirir. İkincisi ise birkaç gün sonra gelir ve Afife Jale’nin kadrodan çıkarılmasını açıkça emreder. 8 Mart 1921’de toplanan Dârülbedâyi Yönetim Kurulu, bu talimatı kabul eder ve Afife Jale’nin görevine son verir. Aynı yıl, ailesi sahneye çıkmasını istemediği için Afife, evden de kovulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Afife Jale için tiyatro yalnızca bir meslek değil, hayattaki tek sığınağıdır. Dârülbedâyi kapılarını kapatsa da Anadolu’nun yolları açılır. Önce, Dârülbedâyinin ilk öğretmenlerinden olan Burhanettin Bey’in kurduğu Burhanettin Tepsi Kumpanyasına katılır. Yerli ve yabancı oyunları taşra sahnelerine taşıyan bu toplulukta, küçük kasabaların salonlarında sahneye çıkar. Ardından; oyuncu, yönetmen ve senarist Fikret Şadi’nin kurduğu Millî Sahne Topluluğu ile yollara düşer. Ancak 1921 yılından itibaren başlayan ağır koşullar ve artan baskılar, zamanla şiddetli baş ağrılarına ve sinirsel krizlere yol açar. O dönemin tedavi anlayışıyla verilen ağrı kesiciler kısa sürede bağımlılığa dönüşür. 1924 yılı, tiyatrodan yavaş yavaş uzaklaşmak zorunda kaldığı yıldır: Yalnızlık, ağrı ve yoksunluk yılları başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sahneden uzak ve acılarla iç içe geçen yılların ardından Afife Jale, 1928 yılında İstanbul’daki ünlü ud ve tambur sanatçısı Hafız Burhan’ın konserinde Selahattin Pınar ile tanışır. Bu tanışma zamanla büyük bir aşka dönüşür. Ancak yıllar içinde Afife’nin ruhsal çöküşü, bu ilişkinin sürmesini olanaksız hâle getirir. Çift, 1935 yılında ayrılır. Selahattin Pınar, Afife Jale’ye duyduğu aşkla, bugün hâlâ içlenerek dinlediğimiz ve Türk musikisine damga vuran besteler yazar. Bu eserlerin birçoğu, doğrudan ya da dolaylı olarak Afife Jale’nin izlerini taşır: “Nereden Sevdim O Zalim Kadını”, “Anladım Sevmeyeceksin Beni Sen Nazlı Çiçek” ve daha niceleri… Bu şarkılarda, bir yandan âşık bir adamın feryadı; öte yandan alkışsız kalan bir kadının sessiz çığlığı duyulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Afife Jale, hayatının farklı dönemlerinde tedavi gördüğü Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde, 24 Temmuz 1941’de, 39 yaşındayken hayata veda eder. Cenazesi, neredeyse birkaç kişiyle sessiz sedasız kaldırılır. Uzun yıllar boyunca nereye gömüldüğü bilinmez. Adı anılır, hikâyesi anlatılır; ama mezarı yoktur. Ta ki ölümünden 82 yıl sonra, 2023’te mezar yeri bulunana dek. Afife Jale, yalnızca tiyatro sahnesine çıkan ilk Müslüman Türk kadını olarak değil; sahneye cesaretle adım atan, bedel ödeyen ve ardında ilham bırakan bir kadın olarak da anılır. 1997 yılından bu yana verilen Afife Tiyatro Ödülleri, onun sanat tutkusunu ve özgürlük hayalini yaşatmayı sürdürmekte; hayatı da bugün hâlâ kitaplara, belgesellere ve tiyatro oyunlarına ilham vermeye devam etmektedir.

  • 7 Madde ile Türkiye’nin Komedi Duayenlerinden Suna Pekuysal

    7 Madde ile Türkiye’nin Komedi Duayenlerinden Suna Pekuysal

    Geleneksel Türk Tiyatrosunun devleşmiş isimleri aramızdan ayrıldığında geride kalanlara ürettikleri eserlerle birlikte aynı dönemde yaşamanın gururunu da bırakırlar. 2008 yılında 75 yaşında dünyamıza veda eden Suna Pekuysal da böyle bir isimdi. 53 yılını tiyatro ve sinemaya veren, bu süre içinde 250 oyun 100 filmde rol alan, tiyatro tarihimizin duayen kadın temsilcisini listemizin 7 maddesi ile anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk tiyatrosu

    Suna Pekuysal İstanbul Belediye Konservatuvarı Şan ve Bale Bölümünde öğrenim gördüğü sırada 1949 yılında tiyatro ile tanıştı. İlk kez “Artist Aranıyor” isimli bir tiyatro oyununda rol aldığında 16 yaşındaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk tiyatrosu

    Bir söyleşisinde Şehir Tiyatrosunun çocuk bölümünde oynarken diğer roller de dâhil bütün oyunu ezberlediğini anlatır. Figüran olarak oynadığı Peer Gynt oyununda yine bütün metni ezberlemiştir. Başrol oyuncusu Jeyan Mahfi bir gün 40 derece ile yataklara düşünce öne atılır, “Hocam ben oynayabilir miyim yerine?” diyerek Muhsin Ertuğrul’un karşısına çıkar. Ertuğrul’un sorduğu “Kim bu kız?” sorusunun ardından sahneye çıkar, başrolde oynar ve alkışı alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk tiyatrosu

    Konservatuar eğitimi almamıştı ama her biri birer okul olan usta tiyatrocular hocası, rol arkadaşı oldu. Vasfi Rıza Zobu, Hazım Körmükçü, Talat Artemel, Reşit Gürzap, Mahmut Moralı, Şevkiye Mav gibi efsane isimlerin öğrencisi ve halefi oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk tiyatrosu

    Sinema filmlerinde başrol de aldı yan rollerde de oynadı. 1963 yapımı Yedi Kocalı Hürmüz’de Hürmüz, Küçük Hanım’ın Şoförü’nde hizmetçi kız, Keloğlan filmlerinde anne rolündeydi. Ama hepsinin ötesinde hafızalara “Suna Abla” olarak yer etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk tiyatrosu

    Radyo tiyatrosunda, arkası yarınlarda seslendirme yapan Suna Pekuysal, radyodaki temsillerine duyduğu özlemi, “Bir ömürdü onlar benim için, bugün çağırsalar koşarım, koşmak ne kelime uçarım!” sözleriyle ifade etmişti. Yerli yabancı pek çok filme sesini bırakmış bir dublaj sanatçısıydı da aynı zamanda. Türkan Şoray’ı ilk filmi olan 1961 yapımı Güzeller Resmi Geçidi’nde seslendiren de o oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk tiyatrosu

    Emektar sanatçı Türk Tiyatrosunun klasikleşmiş eserlerinden Lüküs Hayat operetinde 14 yıl kesintisiz rol alarak Zihni Göktay ile beraber bir rekora imza attı. Yaşamı boyunca birçok ödül aldı ama “Sanatçı ödül aldığı vakit sanatçı olmuyor.” cümlesini kayıtlara düşmekten de geri durmadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk tiyatrosu

    1998 yılında emekli edilmesine kızmıştı. Sanatçılıktan emekli olunamayacağını her fırsatta tekrarladı. Usta sanatçı bir röportajda söylediği “Sahne bağışlamaz hiç. Sahne özveri, hürmet ister. Oldum demek öldüm demektir. Bitmek demektir…” sözleriyle hepimize adeta duayen olmanın sırrını açıkladı.

  • EFSANEVİ AKTÖR: DANNY KAYE

    Asıl adı David Daniel Kaminsky olan Amerikalı komedyen Danny Kaye’e, bir dönem TRT ekranlarında yayınlanan ve orkestra şefi Hikmet Şimşek tarafından sunulan Pazar Konseri adlı programından aşinayız. 1949 yılında Nikolay Gogol’un Inspector General eserinin sinemaya uyarlanmasıyla adında söz ettiren Kaye, sinema ve müzik dünyasının usta isimlerinden biri olarak tarihte yerini aldı. Bu arada önemli bir detay verelim; Tosun Paşa filminin Inspector General eserinden ilham alınarak yapıldığı söylenir. Bu yazımızda Danny Kaye’in başarılarla dolu öyküsüne değineceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ukraynalı göçmen bir ailenin çocuğu olarak 1911 yılında Brooklyn’de dünyaya gelen Danny Kaye’in eğitim hayatına dair net bir bilgi olmasa da genç yaşta annesini kaybetmesinin ardından liseyi yarım bırakmak durumunda kaldığı ve eğitim hayatına devam edemediği bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Okulu bıraktıktan sonra Florida’ya giden ve burada arkadaşlarıyla birlikte şarkı söyleyerek geçimini sağlayan Kaye daha çok komedyen olarak bilinse de gençlik yıllarında pek çok gece kulübünde gösteriler yaptı hatta Danny Kaye adını da bu gösteriler sonrasında aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1942 yılında New York’ta Cole Porter’ın Let’s Face It isimli operetini sahneye koydu ve bu operetle büyük bir çıkış yakaladı. 1944 yılında Up in Arms adlı filmle sinema perdesine geçiş yaptı ve pek çok filmde başrol oynadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sadece müzik ve sinema sektörünün değil televizyon dünyasının da aranılan yüzü oldu; 1963-1967 yılları arasında The Danny Kaye Show ile tam dört adet Emmy Ödülü kazanarak başarısını katladı. Tüm dünyada ses getiren The Muppet Show’da da bir dönem yer alan Kaye, tüm dünyada büyük bir ilgiyle izlendi; artık o bir yıldızdı!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Herhangi bir müzik eğitimi olmamasına rağmen müthiş bir kulağa sahipti; 1947 yılında The Andrew Sisters ile birlikte yaptığı Civilization (Bongo Bongo Bongodlı şarkıyla büyük yankı uyandırdı ve müzik listelerinde zirveyi oynadı. Müzik alanındaki bu başarısı ona başka albümlerin kapağını araladı ve beraberinde pek çok albüm kaydı yaptı. Hatta Louis Armstrong ile başarılı düetlere imza atarak yeteneğini kanıtlamış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da Legion d’Honneur nişanı ile ödüllendirildi ve UNICEF’in ilk ünlü temsilcisi oldu. 1954 yılından 1987 yılına kadar UNICEF iyi niyet elçisi olarak görev yaptı. Tüm dünyayı gezerek konuşmalar yaptı, gösteriler sergiledi, özel günler için düzenlenen etkinliklerde sunuculuklar yaptı ve halkı çocukların ihtiyaçları doğrultusunda bilgilendirerek önemli görevler üstlendi.

  • KEMAL SUNAL SİNEMASINDA MİZAH

    Kemal Sunal… Unutulmaz filmleriyle hafızamıza kazınan, aramızdan ayrılalı 25 yıl olsa da her izleyişte evimizin neşesi olmaya devam eden o tanıdık yüz. Ekrana yansıyan samimiyeti ve oyunculuğuyla Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden biri. Gelin, yalnızca bir dönemin değil, kuşaktan kuşağa tanınan Kemal Sunal filmlerini ve bu filmlerle sinema tarihimizin gelişimini beraber inceleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkiye’de Mizah” title_font_size=”13″]

    Türkiye’de mizahın kökleri, Karagöz-Hacivat gibi geleneksel gölge oyunlarına, meddah anlatılarına, orta oyunlarına ve Keloğlan hikâyelerine kadar uzanır. Halkın gündelik yaşamından beslenen bu anlatılar, zamanla radyo skeçlerinden tiyatro sahnesine, oradan da sinema perdesine taşınır. 1970’li yıllara gelindiğinde Türk sinemasında yeni bir güldürü dalgası filizlenmeye başlar. 1972’de Yeşilçam’a adım atan Kemal Sunal, Keloğlan’ın saflığını, Karagöz’ün eleştirel mizahını ve halkın zekâsını harmanlayarak sinemaya yepyeni bir karakter kazandırır. Böylece, Türk sinemasında güldürünün yeni bir evresi, yani “Şabanlaşma” dönemi başlamış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1972-1975: Şaban’ın Doğuşu” title_font_size=”13″]

    Kemal Sunal’ın 1972-1975 yılları arasında yer aldığı “Tatlı Dillim”, “Salak Milyoner”, “Hanzo” gibi filmler, fiziki mizahın, abartılı mimiklerin ve saf komedinin öne çıktığı yapımlardır. Ancak bu kahkahaların altında Anadolu’nun yoksulluğu, iyimserliği ve umut dolu sesi yankılanır. Asıl çıkışını Hababam Sınıfı (1975) filmindeki “İnek Şaban” karakteriyle yapan Sunal sadece bir oyuncu değil, toplumun içinden gelen bir temsil hâline gelir. Bu dönemin Şaban’ı alaya alınmaz; sevilir, sahiplenilir ve izleyici onda kendini bulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1976-1981: Köylü Şaban Şehirde” title_font_size=”13″]

    1976-1981 yılları arasında çekilen “Kapıcılar Kralı”, “Süt Kardeşler” ve “Umudumuz Şaban” gibi filmlerle Kemal Sunal sinemasının etkisi zirveye ulaşır. Geniş kitlelerin sevgisini kazanan bu filmlerde köylü Şaban şehirle tanışır. O artık sadece saf biri değildir; dürüstlüğünü korurken, sistemin açıklarını görebilecek kadar da deneyimlidir. Maddi zorlukları, sınıfsal uçurumları ve küçük insanların büyük mücadelelerini hem komik hem de anlamlı bir şekilde yansıtan Şaban; uyanıklığı, aklı ve vicdanı sayesinde çoğu zaman çevresine ders verir, seyirciye ise ilham kaynağı olur. Bu yıllar, Şaban’ın büyüyüp toplumla daha doğrudan konuşmaya başladığı, sokaktaki herkesin sesi olduğu, halkın vicdanı ve mizahı hâline geldiği bir dönemin başlangıcıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1982-1989: Şaban Sadece Güldürmüyor” title_font_size=”13″]

    1982-1989 yılları arasında, “Şendul Şaban”, “Düttürü Dünya” ve “Deli Deli Küpeli” gibi filmlerle Kemal Sunal sinemasındaki dönüşüm derinleşir ve genişler. Bu dönemde mizah; artık sadece güldürmekle kalmaz, sorgulamak, rahatsız etmek ve düşündürmek için de bir araç hâline gelir. Sunal, güldürünün ardına saklanmadan, onu açık bir toplumsal eleştiri aracına dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1990-2000: Şaban’ın Vedası ” title_font_size=”13″]

    1990’lı yıllar hem Türk sinemasının hem de Kemal Sunal’ın kariyerinde önemli bir kırılma noktası olur. Özel televizyonların yükselişi, video-kaset kültürünün yaygınlaşması ve Hollywood’un etkisiyle popüler sinema anlayışı hızla değişir. Kemal Sunal, bu dönemde “Koltuk Belası”, “Varyemez”, “Boynu Bükük Küheylan” gibi oynadığı filmlerde daha ciddi, doğrudan ve dramatik bir anlatıma yönelir. Ayrıca dizilerde rol alarak televizyon izleyicisiyle de buluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şaban: Sinemamızın Gülümseyen Tarihi” title_font_size=”13″]

    Kemal Sunal hayat verdiği karakterlerle sadece bir oyuncu değil, halkın sesi olmayı başaran bir anlatıcıdır. Bu yönüyle, filmleri yıllar geçse de toplumun belleğinde canlı kalan bir ayna ve kalplerde yer eden bir kültür mirasıdır.

  • TEATRAL MİMİKLERİYLE ÜNLENEN USTA OYUNCU: CEVAT KURTULUŞ

    Türk sinemasının emektar isimlerindendir Cevat Kurtuluş… Rollerinin büyük bir kısmı, dünya sinemasından Rowan Atkinson’un canlandırdığı Mr. Bean karakterine benzetilen, eğitimi ve oyunculuğu ile en az Atkinson kadar yetenekli olan Cevat Kurtuluş, yarım asırlık kariyerine yüzlerce film sığdırmayı başarmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türk sinema ve tiyatrosunun tanıdık yüzlerinden olan Cevat Kurtuluş, 1922-1992 yılları arasında yaşamış bir komedyenimizdir. Ankara doğumlu sanatçının gençlik yıllarında Devlet Tiyatro ve Operası’nın opera korosunda çalışması ve bariton olarak şarkı söylemesi bilinmeyen yönlerinden biridir. Pek de bilinmeyen başka bir yönü ise 1940-47 yılları arasında Ankara gazinolarında taklit ağırlıklı şovlar yapması ve bu şekilde ünlenmesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Taklit yeteneğinin sessiz sinema döneminden kaldığını ifade eden sanatçı, ayna karşısında çalıştığını ve özel mimikler ürettiğini ifade etmiştir. Tiyatroda Genç Osman, Yanlış Yanlış Üstüne, Haydut, Tanrıdağı Ziyafeti, Üçüncü Selim, Kibarlık Budalası isimli oyunlarda rol almış, İstanbul’a geldikten sonra da sinema filmlerinde rol almaya ve yavaş yavaş ünlenmeye başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mimiklerini çokça kullanan oyuncu, gerçekçi rol yapabilmesi sayesinde sokaklarda da sürekli oynadığı karakterlerle karıştırıldı. Sanatçının rol aldığı filmler, Yeşilçam’ın en ünlü filmleriydi. Küçük Hanımefendi, Kınalı Yapıncak, Ah Nerede Vah Nerede, Ayşecik’le Ömercik, Görgüsüzler, Vahşi Gelin, Keloğlan Aramızda ve daha pek çoğu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1990’lı yılların başına kadar sinema filmlerinde rol alan sanatçı, aynı dönemlerde yayına girecek olan Mahallenin Muhtarları dizisi için teklif aldığında çok sevinir fakat kamera karşısına geçemeden kalp krizi geçirerek hayata veda eder. Oyuncu olan eşi Meral Kurtuluş, dizinin senaristi Kandemir Konduk’u arayarak sanatçının mutlu ve sevinçli öldüğünü söyleyerek teşekkür eder. 70 yaşında hayata veda eden Cevat Kurtuluş, Feriköy Mezarlığı’na defnedilmiştir.

  • TÜRK SİNEMASININ EMEKTAR İSMİ İHSAN YÜCE

    Bizler İhsan Yüce’yi Türk filmlerinde ya fakir kızın iyi niyetli babası ya da mahallenin gariban esnafı olarak tanıdık. 39 yıllık sanat hayatına birçok proje sığdıran Yüce, aslında onlarca filmin senaristliğini ve yönetmenliğini yapmış oldukça üretken bir isim. Sanat eğitimi almamasına rağmen kurduğu tiyatrolar ile sahnelere adım atan, ardından birçok sinema filminin yan rollerinde yer alan İhsan Yüce’nin hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İhsan Yüce, Dağıstan göçmeni Kafkas asıllı yedi çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak 23 Ocak 1929’da Elazığ’da dünyaya gelir. Çocukluk yaşlarında ailesiyle İzmir’e taşınan Yüce, İzmir Atatürk Lisesinden mezun olduktan sonra yüksek tahsil eğitimini İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde tamamlar ve bir süre özel şirketlerde muhasebeci olarak çalışır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sanat yaşamına 1952’de İzmir’de Halk ve Çocuk Tiyatrosunda başlayan Yüce, sadece bir sezon süren Bizim Tiyatroyu kurar. 1965 ile 1966 yılları arasında Lale Oraloğlu Tiyatrosunda çalışır, 1968’de üç arkadaşı ile Ankara Drama Tiyatrosunu hayata geçirir. Bu tiyatroda Dostoyevski’nin ölümsüz eseri Suç ve Ceza’yı sahneleyen ekip, bir sonraki oyunu olan Sahne Işıkları ile seyircinin beğenisini kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Altın Yumru filmi ile oyuncu olarak sinemaya geçen Yüce, Ertem Eğilmez’in yönettiği; “Senede Bir Gün”, “Bir Millet Uyanıyor” gibi filmlerde oyunculuğa devam eder. Bu dönem kendisinin kaleme aldığı senaryolar yazan Yüce, Aslıer Film Şirketini kurarak senaristliğini, yönetmenliğini ve oyunculuğunu yaptığı “Hayat Cehennemi” adlı filmi çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kibar Feyzo, Bedrana, Uyanık Gazeteci, Sosyete Şaban, Öğretmen, İnatçı, Fazilet, Şark Bülbülü gibi Türk halkının çok sevdiği filmlerin senaristliğini yapan İhsan Yüce, 39 yıllık sanat hayatında toplam 169 filmde rol alır, oynadığı saf ve masum karakterlerle Türk izleyicisinin kalbine işler. 10 filmin ise yönetmenliğini yapan Yüce, özellikle Kemal Sunal’ın oynadığı 60 filmin senaryosunu kaleme almış önemli bir isimdir. 1976 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “İşte Hayat” filmindeki rolü ile ‘‘En Başarılı Yardımcı Erkek Oyuncu’’ ödülünü alan sanatçı, 1981’de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Derya Gülü” isimli filmdeki rolüyle de ‘‘En Başarılı Erkek Oyuncu’’ ödülüne layık görülür. 15 Mayıs 1991’de Üsküdar’daki evinde kalp krizi geçirerek hayata veda eder. Türk sinemasına katkıları oldukça büyük olan Yüce’nin hayatı “Gül Gibi Zabıta Dururken Kızını Çöpçüye Veren Adam” adıyla 2020 yılında kitap olarak da yayımlanmıştır.

  • YEŞİLÇAM’IN EFSANE KOMEDYENİ KEMAL SUNAL

    Bizler onu İnek Şaban olarak tanıdık. Kâh yaptığı sakarlıklara güldük kâh canlandırdığı karakterin masumiyetine, saflığına ağladık. Sayısız film, tiyatro oyunu ve sinema projelerinde yer alan ve oyunculuğu ile Türk komedisine yeni bir soluk getiren usta oyuncunun hayatındaki dönüm noktalarını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    10 Kasım 1944’te Malatyalı üç çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu olarak dünyaya gelen Kemal Sunal, çocukluğunu ailesiyle birlikte İstanbul’da geçirir. Annesi ev hanımı, babası ise işçi olan Sunal, Vefa Lisesinden mezun olur ancak röportajlarında sıkça bahsettiği gibi liseden mezun olması tam 11 sene sürer. Usta sanatçı verdiği röportajlarında durumu şöyle açıklar: Bu benim tembelliğimden, salaklığımdan ileri gelen bir şey değildi. 15-20 kişilik bir grubumuz vardı. Beraber zaman geçiyorduk, beraber kalıyorduk. Anlaşmış bir gruptu. Bir nevi haylazlıktı tabii…” İlk amatör tiyatro oyununu da lise yıllarında deneyimleyen Sunal, “Zoraki Tabip” oyunu ile sahnelere adımını atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Liseden mezun olduktan sonra yüksek tahsiline Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinde devam eden Sunal, ekonomik durumu pek de iyi olmayan ailesine destek olmak için fabrika işçiliğinden tutun da elektrikçide çıraklığa kadar çeşitli işlerde çalışır ve üniversiteden mezun olamadan eğitimini yarım bırakmak zorunda kalır. Ancak lisede başladığı tiyatrodan hiçbir zaman kopmayan Sunal, bir sene Kenter Tiyatrosunun ekibinde yer aldıktan sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosunda sanat hayatına devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1972’de yönetmen Ertem Eğilmez, çekeceği yeni film için oyuncu arayışına başlar ve tesadüfen tanıştığı Kemal Sunal’a “Tatlı Dillim” filminde bir rol teklif eder. Bu sayede Sunal’ın sinema kariyeri de başlamış olur. Tarık Akan’ın saf ve masum basketbolcu arkadaşı rolüyle çok beğenilen Kemal Sunal, sonraki filmlerde de kötülük bilmeyen, kolay kandırılan masum karakterleri oynar. 1973’te yine Ertem Eğilmez’in “Canım Kardeşim” filminde Kayseri şivesi ile filmde kısa bir rol alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kayseri şivesinin halk tarafından çok beğenildiğini gören Ertem Eğilmez, 1974’te Kemal Sunal ile “Salak Milyoner” filmini çeker. Bu filmin de ilgi görmesiyle devam filmi niteliğindeki “Köyden İndim Şehre” filmi için birlikte çalışırlar. Her iki film de Kemal Sunal’ın büyük rollerde oynadığı ilk filmler olur. Yine aynı yıl çekilen “Mavi Boncuk” filminde kaymakamı canlandıran Sunal, Ertem Eğilmez’in herkese eşit rol vermesiyle filmlerde daha çok rol almaya ve görünmeye başlar. 1974’te ilk kez farklı bir yönetmenle, Zeki Ökten ile, çalışan Sunal, bu filmden sonra başrol oyuncusu olur. Aynı yıl Atıf Yılmaz yönetmenliğinde çekilen “Salako” filminde başrolde izlediğimiz Kemal Sunal, Türk sinemasının en büyük komedyenlerinden biri hâline gelir; oynadığı filmlerle büyük başarı kazanır, halkın adamı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Şaşkın Damat, Hanzo gibi klasikleşen birçok Türk filminin başkahramanı olan Kemal Sunal, oyunculuktaki yükselişini sinemada bir seri ile devam ettirir. Ertem Eğilmez, Rıfat Ilgaz’ın kendi hayatından esinlenerek kaleme aldığı, “Hababam Sınıfı” kitabını sinemaya uyarlayarak onlarca yıl fırtına gibi esecek olan serinin ortaya çıkmasına ve bugün bile izlerken kahkahalar attığımız efsanevi bir komedi film serisinin doğmasına vesile olur. Türk sinemasında başta İnek Şaban tiplemesi olmak üzere canlandırdığı pek çok tiple sevenlerinin kalbinde taht kuran Kemal Sunal, 1974’te Gül Sunal ile dünya evine girer ve bu evlilikten Ali ve Ezo adını verdikleri biri kız, diğeri erkek iki çocuk dünyaya gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1977’de “Kapıcılar Kralı” filmi ile Antalya Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanan Sunal, samimi oyunculuğu ve hayat verdiği değişik tiplemeleriyle Türk sinemasında komedi oyunculuğuna yeni bir soluk getirir. Özel televizyon kanallarının patladığı 1990’lı yıllardan itibaren oynadığı tüm filmler kesintisiz olarak televizyonlarda yayımlanmaya başlar. Eğitime oldukça önem veren ve her röportajında en büyük eksikliğinin üniversiteyi tamamlamamak olduğunu belirten usta oyuncu, yarım bıraktığı üniversiteden; Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünden 1995’te mezun olur. Bununla da yetinmeyen sanatçı yüksek lisans yapmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hayatı boyunca 82 filmde rol alan Kemal Sunal, 3 Temmuz 2000’de “Balalayka” adlı filmin çekimlerine başlamak için Trabzon’a gitmek üzere bindiği uçakta kalkıştan hemen önce geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumar. Kemal Sunal için ilk tören, Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenir ve polis bandosuyla Teşvikiye Camii’ne götürülmek için çıkarılan sanatçının naaşı eller üzerinde Rumeli Caddesi’ne kadar taşınır ve binlerce seveni eşliğinde Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilir. Geride bıraktığı filmler bugün bile Türk televizyonlarında yayımlanmakta ve ilgiyle izlenmektedir. Başarılı oyunculuğu ve mütevazı karakteriyle bir nesile âdeta insanlık dersi veren Kemal Sunal’ı rahmet ve özlemle anıyoruz.

  • SAHNELERİN EN PARLAK YILDIZI

    Türk sinema ve tiyatrosunun duayen ismi Yıldız Kenter hem sahne performansı ile hem de yurt dışındaki önemli kurumlardan aldığı oyunculuk eğitimini genç kuşaklara aktarması ile ülkemize hizmet etmiş önemli bir isim. Yıllarca sahnelediği “Ben Anadolu” oyunuyla devleşen, Kemal Sunal gibi önemli oyuncuları sahnelere kazandıran Kent Tiyatrosunun kurucusu olan emektar oyuncuyu aramızdan ayrılışının üçüncü yılında özlemle anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    11 Ekim 1928’de Çamlıca’da dünyaya gelen Ayşe Yıldız Kenter’in annesi İngiliz asıllı Nadide Kenter, babası ise Meclis-i Âyan üyesi Mehmet Galip Bey’dir. Annesinin asıl ismi Olga Cynthia olsa da Türk vatandaşlığına geçtikten sonra Nadide ismini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çamlıca’daki bir köşkte varlıklı bir ailenin üyesi olarak hayata gözlerini açan Kenter’in babasının işlerinin bozulması sebebiyle çocukluk yılları Şişli’deki kiralık bir apartman dairesinde geçmiştir. Usta oyuncu Müşfik Kenter’in ablası da olan Yıldız Kenter, kardeşinin doğumundan bir sene sonra henüz beş yaşındayken, ailesi ile beraber oyunculuk kariyerinin başlayacağı Ankara’ya taşınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İçe kapanık bir çocukluk geçiren Kenter, babasının teşvikiyle Ankara Devlet Konservatuvarında eğitim almış ve yeteneği daha genç yaşında dikkat çekmiştir. İlerleyen yıllarda Türk tiyatrosunun adını duyuran oyuncularından biri olacak Kenter, konservatuar eğitimini sınıf atlayarak tamamlamıştır. On bir sene mezun olduğu kurumda çalışan Kenter, Rockefeller bursu kazanarak yurt dışında da oyunculuk eğitimi almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Aldığı burs ile “Amerikan Theatre Wing”, “Neighbourhood Play House” ve “Actor’s Studio”da oyunculuk üzerine yeni teknikler öğrenen Kenter, mezun olduğu okula eğitmen olarak geri dönmüş ancak 1959’da Devlet Tiyatrosundaki görevinden kendi isteği ile ayrılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Muhsin Ertuğrul ile çalışmaya başlayan Yıldız Kenter, bir sene sonra kendisi gibi oyuncu olan kardeşi Müşfik Kenter ve sonradan eşi olacak Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları topluluğunu kurmuştur. Kendini sürekli geliştirmek isteyen Kenter, yeni metotlar öğrenmek için dönem dönem ABD ve Birleşik Krallık’ta oyunculuk üzerine çalışmalar gerçekleştirmiştir. 1962’de gönül verdiği tiyatroya katkılarından dolayı “Yılın Kadını” seçilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sinema filmlerindeki performansı ile üç kez “Altın Portakal” ödülü kazanan efsane oyuncu, 100’ün üzerinde tiyatro oyununda yer almıştır. Çehov, Shakespeare, Arthur Miller, Sergey Kokovkin gibi uluslararası yazarların yanı sıra Adalet Ağaoğlu, Melih Cevdet Anday, Muzaffer İzgü, Necati Cumalı gibi birçok Türk yazarın oyunlarını da sahnelemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sadece ulusal değil, uluslararası birçok sinema ve tiyatro festivalinden de önemli ödüller kazanan Kenter, 91 seneye sığdırdığı hayatının 37 senesini sahne eğitmenliği yaparak geçirmiştir. Yıldız Kenter’in sanat ve oyunculuk aşkıyla geçen ömründe Türk tiyatrosuna kazandırdığı birçok genç oyuncu, Kenter Tiyatrosu ve sahnelerde sergilediği performansları unutulmayacaklar arasında yerini almıştır.