Etiket: osmanlı

  • Osmanlı’da Doğmuş Nostaljik Değeri Büyük Meslekler

    Osmanlı’da Doğmuş Nostaljik Değeri Büyük Meslekler

    “Osmanlı’da gümüş üstüne siyah nakış işleyen kişiye ne ad verilirdi?” Hemen cevap veriyoruz: Savatçı. Osmanlı’daki meslek kolları, şimdilerde sadece cevabını bilmemiz istenen bir soru olarak bulmacalarda karşımıza çıkıyor. Birçoğu tarihe karışan, çok küçük bir kısmı nostaljik imgelerle yaşamaya devam eden mesleklerden 9 tanesi bu sayfada.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
  • OSMANLI’DA İFTAR VE SAHUR GELENEKLERİ

    Osmanlı Dönemi’nde iftar yemekleri, saraydan halk sofralarına kadar büyük bir özenle hazırlanır; sahur sofraları ise günü daha rahat geçirmek için seçilen yiyeceklerle donatılırdı. Padişah sofralarından iki aşamalı iftariye geleneğine, tok tutan sağlıklı yemeklerden ferahlatıcı ve besleyici hoşaflara kadar, Osmanlı’da sahur ve iftar sofrası geleneklerini yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sahur sofraları, gün boyu tok tutacak besinlerle hazırlanırdı. Börek, pilav, ekmek, tereyağı, bal ve reçel gibi enerji veren yiyecekler tercih edilirdi. Osmanlı’da sahur sofralarında, fazla tuzlu ve baharatlı yemeklerden kaçınılır; vücudu susuz bırakmayacak, hafif ve besleyici yemekler ön planda tutulurdu. Gün boyu susuzluğu önlemek için kuru kayısı, erik, üzüm gibi meyvelerden yapılan hoşaflar sahur sofralarının vazgeçilmeziydi. Bu doğal içecekler, içerdiği doğal şeker sayesinde gün içinde kan şekerinin dengelenmesine yardımcı olurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı’da iftar sofraları iki aşamada kurulurdu: Birinci aşama, “iftariye” olarak bilinen ilk fasıl; ikinci aşama ise asıl yemeklerin yer aldığı ikinci fasıldı. İftariyenin ilk kısmında, hızlı yemek yemeyi önlemek ve gün boyu aç kalan mideyi yormamak amacıyla oruç hurma veya zeytinle açılır, ardından geleneksel kahvaltılıklar ve sıcak pide sunulurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İftariye faslının ardından akşam namazı kılınır, sonra tekrar sofraya oturularak ikinci fasıla geçilirdi. Bu bölümde asıl yemekler yer alırdı; genellikle çorbayla başlanır, ardından sebze ve et yemekleriyle birlikte pilav ve börekler sunulurdu. Yemeğin sonunda ise sofralar tatlılarla şenlenirdi. Baklava ve özellikle ramazana özgü tatlılardan olan güllaç, yanında Türk kahvesi ya da mevsime uygun şerbetlerle ikram edilirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    1. yüzyılda Osmanlı Sarayı’nda ortaya çıkan güllaç tatlısı, ilk dönemlerinde yalnızca nişasta ve suyla yapılan kuru yufkaların sütle ıslatılmasıyla hazırlanırdı. Özellikle ramazan sofralarında mideyi yormayan hafif bir tatlı olduğu için tercih edilirdi. O dönemde “güllü aş” olarak bilinen bu geleneksel tatlıyı ramazan sofralarınızda hazırlamak isterseniz, işte gerekli malzemeler:
    • 10 adet güllaç yaprağı
    • 1,5 litre süt
    • 1,5 su bardağı toz şeker
    • 1 çay bardağı ceviz içi (iri çekilmiş)
    • 1 yemek kaşığı gül suyu (isteğe bağlı)
    • Üzeri için: Nar taneleri ve dövülmüş Antep fıstığı

    Bir tencereye sütü alın ve orta ateşte ısıtın. Çok kaynatmadan, hafif ısındığında şekeri ekleyip karıştırın. Şeker tamamen eriyince ocaktan alın. Sütün, el yakmayacak kadar ılık olması gerekir. Ardından gül suyunu ekleyip karıştırın. Geniş bir tepsiye güllaç yapraklarını parlak yüzü üste gelecek şekilde serin. Üzerine bir-iki kepçe ılık süt gezdirerek yaprakların yumuşamasını sağlayın. Beş yaprak güllaç serdikten sonra orta kata iri çekilmiş cevizleri serpin. Kalan güllaç yapraklarını da aynı şekilde sütle ıslatarak üst üste dizin. Kalan sütü tatlının üzerine dökün ve oda sıcaklığında 15-20 dakika bekletin. Tatlıyı dilimleyerek üzerini nar taneleri ve dövülmüş Antep fıstığı ile süsleyin. Buzdolabında birkaç saat dinlendirdikten sonra soğuk olarak servis edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı mutfağında ferahlatıcı tadı, besleyiciliği ve lezzeti ile ön plana çıkan pek çok hoşaf ve komposto tarifi bulunur. Özellikle ramazan ayında pek çok aile, Osmanlı’dan miras kalan bu geleneksel içecekleri hazırlayarak sofralarına dâhil eder. Ramazan sofralarınızda lezzetiyle öne çıkan misket elması hoşafını hazırlamak isterseniz, işte gerekli malzemeler:

    • 5-6 adet misket elması
    • 1 litre su
    • 1 çay bardağı toz şeker (damak zevkine göre artırılabilir)
    • 3-4 adet karanfil
    • Yarım limon suyu (elmanın kararmasını önlemek için)

    Yıkadığınız misket elmalarını incecik soyun. Dilerseniz dilimleyin, dilerseniz bütün hâlde bırakın; ancak her iki durumda da çekirdeklerini dikkatlice çıkarın. Elmaların kararmasını önlemek için bir tencereye alın, üzerine su ve limon suyunu ekleyin. Orta ateşte, elmalar iyice yumuşayana kadar pişirin. Yumuşadıktan sonra tencereyi ocaktan alın; elma parçalarını bir süzgeç yardımıyla süzerek bir tabağa aktarın. Tencerede kalan elma suyunun içine toz şekeri ve karanfil tanelerini ekleyin, ardından tekrar ocağa alın. Ara ara karıştırarak şekerli suyu kaynatın. Su kaynadıktan 2-3 dakika sonra, şekerli suyu kâselere paylaştırın ve soğumaya bırakın. Soğuduktan sonra elma dilimlerini ekleyin. Soğuk servis etmek isterseniz buzdolabında bir süre dinlendirebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı’dan bu yana ramazan sofralarında hazırlanan yemekler yalnızca lezzetleriyle değil, aynı zamanda besleyici ve doyurucu özellikleriyle de öne çıkar. Ramazan ayında, sultanların sofralarında sıkça yer alan ve bazı kaynaklara göre Fatih Sultan Mehmet’in en sevdiği yemeklerden biri olan yumurta-i hümayun (padişah yumurtası), bu özel lezzetlerden sadece biridir. Yumurta-i hümayun için gerekli olan malzemeler:

    • 4 adet yumurta
    • 3 adet orta boy soğan
    • 4-5 dilim pastırma
    • 2 yemek kaşığı tereyağı
    • 1 tatlı kaşığı esmer şeker
    • 1 çay kaşığı tuz
    • 1 çay kaşığı karabiber
    • 1/2 çay kaşığı toz kırmızıbiber
    • 1/2 çay kaşığı yenibahar

    Soğanları soyup ortadan ikiye bölün ve yarım halka şeklinde doğrayın. Tereyağını tavada eritin, ardından esmer şekeri ve doğranmış soğanları ekleyin. Kısık ateşte, ara ara karıştırarak soğanlar karamelize olana kadar pişirin. Soğanlar altın sarısı rengini aldığında baharatları ilave edin ve güzelce karıştırın. Ardından pastırmaları ekleyin ve yaklaşık 1 dakika kadar karıştırarak pişirin. Soğanlı karışıma yumurtaları eklemek için tavada dört adet çukur açın. Yumurtaları bu boşluklara, sarılarını dağıtmadan dikkatlice kırın. Kısık ateşte, yumurtalar dilediğiniz kıvama gelene kadar pişirin.

    Yumurta-i hümayunu, sıcak pide eşliğinde servis ederek ramazan sofranıza Osmanlı mutfağından bir lezzet katabilirsiniz.

    Yüzyıllar öncesine ait bu gelenekler, ramazanı sadece bir ibadet zamanı değil; aynı zamanda güçlü bir kültürel hafıza alanı hâline de getiriyor. Sofralar değişse de iftarın bereketi ve sahurun huzuru kuşaktan kuşağa aktarılmayı sürdürüyor.

  • Farklı Mimari Anlayışlarla Tasarlanmış 8 Cami

    Farklı Mimari Anlayışlarla Tasarlanmış 8 Cami

    Mimar Sinan eserleri başta olmak üzere Osmanlı Dönemi’nde inşa edilmiş pek çok cami, sadece dinin mensuplarında değil dünyadaki kültürel değerler arasında da büyük ve önemli bir yere sahip. Fakat bu listemizde size dünyanın farklı ülkelerinde farklı mimari anlayışlarla inşa edilmiş camileri göstermek istiyoruz, bakalım en çok hangisini beğeneceksiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    farklı camiler
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    farklı camiler
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    farklı camiler
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    farklı camiler
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    farklı camiler
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    farklı camiler
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    farklı camiler
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    farklı camiler
  • 8 Maddede Anadolu’nun Bekçisi Olmuş Kaleler

    8 Maddede Anadolu’nun Bekçisi Olmuş Kaleler

    Ülkemizde Antik dünyadan, Roma’dan, Bizans, Selçuklu, Osmanlı’dan kalan çok sayıda kale var. Bu kaleler, konumlandıkları yerle birlikte bulundukları bölgenin simgesidirler çoğu zaman… Ve birçoğu hâlâ “kale” gibi dimdik ayaktayken, kiminin günümüze sadece bazı bölümleri ulaşabilmiştir. Türkiye’nin kalelerinden birbirinden heybetli 8 tanesini listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çamlıhemşin’deki Fırtına Vadisi’nde bulunan kalenin yapım tarihi bilinmemektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kale, Bizans Dönemi’nde yapılmıştır fakat günümüze ulaşan surları Selçuklu ve Osmanlı Dönemi’ne aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    12. yüzyılda yapıldığı düşünülen kale Mersin açıklarında küçük bir ada üzerinde kuruludur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1402 yılında inşa edilen kaleye 19. yüzyılda eklemeler yapılarak Osmanlı özellikleri kazandırılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Adını Hoşap suyundan alan kale Orta Çağ’da yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Anamur ilçesindeki kale Romalılar tarafından Orta Çağ’da yapılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İlk olarak MÖ 1044 yılında inşa edilen kale 16. yüzyılda yenilenmiş ve genişletilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Şahmeran Kalesi olarak da bilinen yapının inşasına 12. yüzyılda başlanmıştır.

  • OSMANLI’DA VEGAN SUFİLER: ETYEMEZLER

    Osmanlı topraklarında farklı inanç ve yaşam biçimleri bir arada var olurken, sufiler içsel yolculuklarında doğaya ve canlılara özel bir saygı gösteriyordu. Bazı sufiler, et yemeyi reddederek yalnızca ruhsal arınmayı değil, bedenlerine de hafiflik ve ahlaki bir duruş katmayı tercih ediyordu. “Etyemezler” lakabı hem onların yemek alışkanlıklarını hem de mistik disiplinlerini ifade ediyordu. Bu sufiler için yemek, sadece bedenin ihtiyacı değil, ruhun da beslenme ritüeliydi; bitkisel beslenme ise doğaya uyumun bir sembolüydü. Yazımızda, et yemeyi reddeden sufilerin anlayışına yakından bakacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Etyemez adı, genellikle gıybet etmekten kaçınanlar için düşünülse de bir taraftan Türklerin eski dinleri arasında yer alan Budizm ve Manihaizm’in etle ilgili inançlarını, diğer taraftan da Budizm ve Manihaizm’i kapsayan Hint-İran mistisizminden etkilenmiş, dünyayı umursamayan Kalenderîleri çağrıştırmaktadır. Nefsin isteklerine gem vurmayı amaçlayan bu sufilerden bazıları, etin huyu kötüleştireceğine inanarak et, bal ve peynir gibi hayvansal gıdaları yemekten sakınmış ve bu nedenle “Etyemezler” olarak anılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu manevi ve fiziksel disiplin anlayışı, onların Anadolu kırsalındaki faaliyetlerini ve zaviye kurulumlarını da şekillendirmiştir. Etyemezler, konargöçer Türkmen kitleleri arasında hem İslami düşünceyi hem de kendi mistik görüşlerini yaymak için çaba göstermiştir. Bozok, Ankara, Sivas, Kastamonu, Kütahya ve Samsun’daki köyleri kurarken; Bozok ve Sivas’ta zaviye (küçük tekke) inşa etmişlerdir. Bu zaviyeler, onların manevi eğitim verdikleri ve halk arasında ahlak, disiplin ile doğaya uyumlu yaşam öğretilerini yaydıkları merkezler olmuştur. Böylece yaşam tarzı ve öğretileri, Anadolu kırsalı ve bazı şehirlerde kurdukları zaviyeler aracılığıyla günümüze kadar iz bırakmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sivas’a bağlı Etyemez köyünün kurucusu olduğu rivayet edilen Etyemez Baba, Horasan kökenli bir derviş olarak İpek Yolu üzerindeki stratejik bir alana yerleşmiş ve fikirlerini yaymak amacıyla burada bir zaviye inşa etmiştir. Köy, Baba’nın etrafındaki Türkmenlerin zaviye çevresine yerleşmesiyle oluşmuştur. Rivayetlere göre, et yememesine rağmen gelip geçenlere et ikram ettiği için bu ismi almıştır. Başka bir rivayete göre ise fakir bir aile, çocuklarının tek koyununu buradan geçen bir dervişe ikram etmiş; çocukların ağlamasına dayanamayan derviş koyunu tekrar diriltmiştir ve bu kerametinden dolayı Etyemez Baba adıyla tanınmıştır. Baba burada ölmüş ve muhtemelen zaviyesinin bulunduğu yere defnedilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bu rivayetler, Baba’nın mezarının etrafında oluşan kültürel ve ritüel pratiklerin temelini de açıklamaktadır. Sivas’taki Etyemez köyünde, eski Türkler tarafından uygulanan ıdık/ıduk geleneği (kansız adak), Etyemez Baba’nın mezarında hâlen sürdürülmektedir. Bu ritüeli Baba’nın soyundan geldiğine inanılan muskacı-türbedar gerçekleştirir; mezarı temizler ve perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde ateş yakar. Mezardan alınan toprak muska hâline getirilip nazardan korunmak veya ev ve ahır kapılarına asılmak için kullanılır. Ayrıca kötü rüya görenler, evlenmek isteyen ama evlenemeyenler veya kaza geçirenler de Baba’dan yardım ister; yağmur duası için toplu olarak mezarına çıkarak niyazda bulunurlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bozok ve Ankara’daki Etyemez Şeyhler köylerinin kurucuları, Etyemez Baba’yla aynı tasavvufi anlayışa sahip dervişlerdir. Bölgedeki Türkmen nüfusun yoğunluğu, dervişlerin onlarla hareket ettiğini göstermektedir. Bozok sancağında Yusuf Abdal, Üryan Abdal ve Sarı Abdal gibi köy isimlerinin çokluğu, bölgedeki dervişlerin çokluğuna işaret eder. Rivayete göre, köye gelen bir dervişe ikram için kuzu kesilir; yavrusunun kesilmesine dayanamayan derviş kuzuyu diriltir ancak kemiklerinden biri eksik kaldığı için kuzu topal kalır ve derviş nefsine et yemeyi yasaklar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bu örnekler, Osmanlı Dönemi öncesi ve sonrasında Etyemez isimli sufilerin çokluğunun, aynı anlayışın geniş bir çevrede benimsendiğini göstermesi açısından önemlidir. Etyemezler, nefsin isteklerini yok sayıp dünyevi kolaylıklardan uzak durarak, biyolojik ölümden önce ruhsal ölümü deneyimlemeyi benimsemiş ve manevi arınmayı hedeflemişlerdir. Böylece Etyemezler, yalnızca bir isim değil, derin bir tasavvufi anlayış ve disiplinin simgesi olarak Osmanlı topraklarındaki mistik yaşamda kendine özgü bir yer edinmiştir.

  • İLK TÜRK YEMEK KİTABI MELCEÜ’T-TABBÂHÎN

    Osmanlı mutfak kültürünün zenginliğini ve zarafetini yansıtan ilk yazılı kaynaklardan biri olan Melceü’t-Tabbâhîn, Türk yemek tarihinin en kıymetli eserlerinden biridir. 19. yüzyılın ortalarında Mehmed Kâmil tarafından yazılan bu eser, sadece bir yemek kitabı değil, aynı zamanda dönemin toplumsal yaşamını ve mutfak alışkanlıklarını anlatan önemli bir kaynaktır. Osmanlı coğrafyasındaki yemek kültürünün yazılı bir kaydı olarak Melceü’t-Tabbâhîn, hem Osmanlı hem de Türk mutfağına dair sayısız tarifin yanı sıra yemek yapma ve sunma geleneği hakkında da bilgiler sunar. Bu yazıda, ilk Türk yemek kitabı olarak kabul edilen bu değerli eserin içeriğini, tarihsel önemini ve mutfak kültürümüz üzerindeki etkilerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk modern tıp okulu olan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin hocalarından Mehmed Kâmil’in yazdığı ilk yemek kitabı, 1844’te taş baskı olarak yayımlanmıştır. Yemek kültürüne katkısı büyük olan Mehmed Kâmil, eski yemek risalelerini inceleyerek nadir ve lezzetli yemeklerin fazla kısımlarını çıkarmış, 12 bölümden oluşan kitabına salata, turşu, tarator gibi meze türünden yiyecekler eklemiş ve eserine “aşçıların sığınağı” anlamına gelen “Melceü’t-Tabbâhîn” ismini vermiştir. Ayrıca, tariflerde kullanılan ölçüler, eski Osmanlı ölçü sistemine göre verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kitap hem klasik hem de çağdaş mutfağa özgü yemek tariflerini içermektedir. Mehmed Kâmil, eski yemek risalelerini dikkatle inceleyip bu kaynaklardan seçkin tarifleri derlemiş, aynı zamanda kendi deneyimlediği tarifleri de ekleyerek eserin içeriğini zenginleştirmiştir. Bu kitabıyla hem Osmanlı mutfak kültürünü derinleştirmeyi hem de yanlış pişirme tekniklerini düzeltmeyi amaçlamıştır. Melceü’t-Tabbâhîn, yemek tariflerinin yanı sıra Osmanlı mutfağının pişirme yöntemleri, kullanılan malzemeler ve yemeklerin hazırlanış biçimleri hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kitabın birinci bölümü, “Fasl-ı Evvel”, beş farklı çorba tarifinden oluşur: Nohut çorbası, balık çorbası, tarhana çorbası, terbiyeli ciğer çorbası ve ekşili çorba. İkinci bölümde; kebap çeşitleri ile koyun, kuzu ve balık etinden yapılan külbastı gibi yemeklerin tarifleri yer almaktadır. Bu bölümde 22 çeşit kebap tarifi bulunmaktadır. Üçüncü bölüm; yahni, köfte ve büryan yemeklerinden oluşur. Beyaz yahni, yaka yahnisi, uskumru balığından yapılan papaz yahnisi ve maydanozlu sıkma köfte gibi 31 farklı yemek tarifi içerir. Dördüncü bölümde, 11 çeşit tava tarifi yer almaktadır. Et tavası, hamsi tavası ve istiridye pilakisi gibi tarifler detaylıca anlatılmıştır. Beşinci bölüm, 21 çeşit börek tarifinden oluşurken; altıncı bölümde musanna kaymak baklavası, kadın göbeği, kadife, yağsız kadayıf, fodula kadayıfı, sabuniye helvası, lamunya helvası, güllabiye ve cızlama gibi 44 farklı hamur işi tatlı tarifi bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yedinci bölümde, tavukgöğsü, elmasiye, süzme saray aşuresi ve güllaç paludesi gibi 15 farklı sütlü tatlı tarifi yer almaktadır. Sekizinci bölüm, 26 çeşit bastı tarifini içermektedir. Bunlardan bazıları kabak bastı, herîse, yalancı keşkek, patlıcan kayganası ve sebzevat olarak sıralanır. Dokuzuncu bölümde, zeytinyağlı ve sade yağlı dolmalar; onuncu bölümde pilavlar; on birinci bölümde hoşaflar; son bölümde ise kahve içmeden önce tüketilen tatlı tarifleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mehmed Kâmil Efendi, kitabında dönemin aşçılarının çoğunlukla eski yemek tarifleriyle sınırlı kaldığını, yeni yemekler hazırlamakta yetersiz olduklarını eleştirmektedir. Bu durumdan duyduğu rahatsızlık, onu bu eseri kaleme almaya yöneltmiştir. Kitapta yer alan yemek tarifleri, yemeğin keyfini ve inceliklerini bilen, lezzet ve estetik değerine önem veren kişiler için hazırlanmıştır. Ancak, günlük yaşamını sade bir şekilde sürdüren, basit yemeklerle yetinen ve bu alana özel bir ilgisi olmayanlar için kitabın bir gereklilik taşımadığını da özellikle vurgular. Eserde, İslam’ın yemekle ilgili kuralları ve nasıl hazırlanmaları gerektiği konusuna da yer verilmektedir. Böylece kitap, yalnızca yemek tarifleri sunmakla kalmaz; aynı zamanda yemek kültürünün dinî ve sosyal bağlamını da ele alarak geniş bir perspektif sunar.

  • El Sanatlarındaki Üzgün Gülümseme: Lale

    El Sanatlarındaki Üzgün Gülümseme: Lale

    Bu zarif çiçeğe ilk kez şiirlerinde yer veren kişi Mevlana olmuş, laleyi üzgün bir gülümsemeye benzetmiştir. Şairin bu ifadesi; ona bakan kişide uyandırdığı güzel-hüzünlü duygulara da karşılık gelir. Zambakgillerden olan, çiğdemler ve sümbüllerin akrabalık ettiği çiçek Osmanlı’dan Avrupa’ya sadece fiziken değil, el sanatı içeren eserlerle de yolculuk etmiştir. El sanatlarında laleyi görmek için sayfanızı lütfen aşağı doğru kaydırın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çinide lale…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ebruda lale…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tezhipte lale…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Seramikte lale…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Telkâride lale…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vitrayda lale…” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Minyatürde lale…” title_font_size=”13″]
  • 8 Madde İle Osmanlı’da Fotoğraf Sanatı

    8 Madde İle Osmanlı’da Fotoğraf Sanatı

    19. yüzyılda Fransa’da hayat bulan fotoğraf sanatı, ilk önce Avrupa’yı daha sonra da tüm dünyayı etkiledi. Niepce ve Daguerre’in buluşu olan fotoğraf teknolojisi seneler içinde gelişti. Fotoğraf sanatı, Osmanlı Devleti’nde büyük ilgi görecek, özellikle İstanbul’da birçok fotoğraf stüdyosu açılacaktı. İşte karşınızda fotoğrafı bu toprakların insanıyla tanıştıran ilk fotoğraf stüdyoları ve fotoğrafçıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vasili Kargopoulo” title_font_size=”13″]

    Pera’da açtığı şehrin ilk fotoğraf stüdyosunda çalışmalarına başlayan Kargopoulo, özellikle çektiği İstanbul panoramaları ile sarayda dikkat çekmiş ve Sultan Abdülmecit zamanında saray fotoğrafçısı olmuştur. Daha sonra çalışmalarını Edirne’de de sürdürmüş buradaki bir stüdyoya ortak olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Abdullahyan Kardeşler” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un ikinci fotoğraf stüdyosu ise Abdullahyan Kardeşler’e aittir. Stüdyolarını Tünel yakınlarına açan kardeşler, fotoğraf sanatı hakkındaki bilgilerini derinleştirmek için Paris’e seyahat etmişlerdir. 3 kardeş; Sultan Abdülmecit, Fransa İmparatoriçesi Eugenie, İtalya Kralı Vittorio Emanuele gibi isimlerin fotoğrafını çekmişlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gülmez Kardeşler” title_font_size=”13″]

    1880’li yıllarda stüdyolarını açan Gülmez Kardeşler hem İstanbul manzaraları çekmiş hem de portre çalışmaları yapmıştır. Kardeşler 1893 yılında Chicago’da açılan fotoğraf sergisine de katılmışlardır. Sultan Abdülhamid bu başarılarını takdir ederek, “Sultan Fotoğrafçısı” unvanını kullanmalarına izin vermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aşil Samancı” title_font_size=”13″]

    Babasından ressamlığı öğrenen Aşil Samancı daha sonra Abdullahyan Kardeşler’in yanında fotoğraf sanatını öğrenmiştir. Gülmez Kardeşler’in fotoğraf stüdyosunu devralan Aşil Samancı’nın, Alman İmparatoru Kaiser Wilhelm ve Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın fotoğraflarını çektiği bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ali Enis Oza” title_font_size=”13″]

    1900’lü yıllarda İstanbul sanat camiasının en dikkat çeken fotoğrafçılarından biri Ali Enis Oza idi. Oza, doğal güzellikleri, mimari zenginlikleri fotoğraflamaktan hoşlanırdı. Paris’te fotoğraf eğitimi almıştı ve hat sanatına da ilgi duyardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ali Ersan” title_font_size=”13″]

    Gazetecilik, 20. yüzyılda Osmanlı’da da gelişmeye başlamıştı ve fotoğrafın da yaygınlaşmasıyla beraber ilk foto muhabirleri basın tarihinde yerini aldı. Ali Ersan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin en ünlü foto muhabirlerden biriydi. 1934 yılında onun öncülük ettiği bir ekip Fotoğraf Haberleri adında bir dergi çıkarmıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pascal Sebah” title_font_size=”13″]

    1857 yılında El Chark adındaki stüdyosunu açmıştır. Osman Hamdi Bey ile beraber fotoğraf çalışmalarına imza atan Pascal Sebah, Avusturya’da sergi açmış bir sanatçımızdır. Kendisinin vefatından sonra, stüdyosunu oğlu devralmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bogos Tarkulyan” title_font_size=”13″]

    Fotoğrafçılığı Abdullahyan Kardeşler’in yanında çalışarak öğrenen Tarkulyan, 1890 yılında kendi stüdyosunu açmıştır. Fotoğrafçı özellikle eliyle renklendirdiği portrelerle ünlüdür. Çektiği şehir manzaraları da büyük ilgi görmüştür.

  • OSMANLI PADİŞAHLARININ GÖZDE YEMEKLERİ

    Birbirinden lezzetli yemekleri ve benzersiz tatlılarıyla Osmanlı mutfağı oldukça zengin bir mutfak kültürüne sahiptir. Saray mutfağında kullanılan etler, sebzeler, baharatlar en iyi kalitede ve tazelikte olmalıdır. Sarayda ana iki mutfak vardır: İlki saray erkanı için, ikincisi yalnız padişahların zevkine uygun pişirilen yemekler içindir. Yazımızda sultanların en sevdiği yemekleri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fatih Sultan Mehmet ” title_font_size=”13″]

    21 yaşında İstanbul’u fethederek tarihe adını “Büyük Türk” olarak yazdıran Osmanlı’nın 7. Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in en sevdiği yemeklerin başında deniz ürünleri gelmektedir. 1473’te hazırlanmış, Topkapı Sarayı’na ait bir mutfak defterinden elde edilen bilgilere göre sarayda en çok pişen yemekler mutfak masrafları ve padişahın en sevdiği yemekler kayıt altına alınmıştır. Mutfakta en çok pişen ve saray halkı tarafından en çok tüketilen yiyecek lahana çorbası olurken, Fatih Sultan Mehmet’in bu defterde en çok karides, balık, istiridye ve ıstakoz yemeğini tercih ettiği belirtilmektedir. Ayrıca tavuklu yemekleri seven Sultan’ın naneli üzüm şerbeti, pekmez, boza ve ayran sevdiği meşrubatlar arasında yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yavuz Sultan Selim” title_font_size=”13″]

    Doğu’ya yaptığı sefer ve fetihlerle Osmanlı’nın en önemli padişahlarından olan Yavuz Sultan Selim, aşçısı tarafından sunulan 32 çeşit yemeğin arasından en beğendiğini yermiş. Alman din adamı Stephan Gerlach, Avusturya elçisi ile birlikte heyetinin vaizi olarak 1573’de İstanbul’a geldiğinde özellikle saray hayatını gözlemlemiş ve sarayda geçirdiği günlerin sonunda günlüklerini kitap olarak bastırmıştır. Bu güncelerinde Yavuz Sultan Selim’in zehirlenmeyi önleyen porselen tabaklarda yemek yediğini, yalnız başına sarayda yemekten hoşlanmadığını, genellikle yanındaki dilsiz hizmetkârlarla birlikte bahçede oturduğunu yazmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kanuni Sultan Süleyman ” title_font_size=”13″]

    Batı’da Muhteşem Süleyman, Doğu’da ise adaletli yönetiminden dolayı Kanuni Sultan Süleyman olarak bilinen Osmanlı İmparatorluğu’nun 10. Padişahı I. Süleyman, Trabzon’da doğmuştur ve şehzadelik yıllarını burada geçirmiştir. Hamsi yemeklerine düşkünlüğü ile bilinen Padişah, bu sevgisini göstermek için kılıçlarından birinin kabzasına hamsi motifi işletmiştir. Bu kılıç, Topkapı Sarayı Müzesinde sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sultan II. Mahmud ” title_font_size=”13″]

    31 yıl tahtta kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun 30. Padişahı Sultan II. Mahmud, şehzadeliği sırasında padişah olan amcası III. Selim tarafından himaye edilerek eğitimiyle bizzat ilgilenilmiştir. Yaptığı ıslahatlarla bilinen Sultan II. Mahmud’un en sevdiği yemek ise sarayın vazgeçilmezleri arasında yer alan ballı mahmudiyedir. Tavuk, bal, badem ve kuru kayısı ile yapılan bu yemek, ilk Edirne Sarayı’nda 1539 tarihli bir ziyafet menüsünde yer almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sultan Abdülaziz ” title_font_size=”13″]

    32. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz, II. Mahmud’un oğludur ve Çırağan Sarayı’nı inşa ettiren padişahımızdır. Osmanlı halkı ile camilere giden, halka karışan ve birlikte sıkça vakit geçiren Sultan Abdülaziz, ülke dışı diplomatik ziyaretlerde bulunmuştur. Bir Avrupa seyahatinde Fransa Kraliçesi Eugenie tarafından adına verilen ziyafette ülkemizin millî yemeklerinden biri haline gelen hünkârbeğendi yemeğine ismini vermiştir. Kraliçe, Sultan Abdülaziz şerefine bir yemek yaptırır ve aşçısına közlenmiş patlıcanlı, beşamel soslu yemeğin üzerine lezzetli bir et eklemesini söyler. Yemeği tadan Sultan Abdülaziz beğenisini “Hünkâr beğendi!” diye dillendirince yemeğin adı da “hünkârbeğendi” kalır ve Sultan’ın en sevdiği yemek olarak tarihe geçer.

  • Sanat Tarihinden 8 Resimle Osmanlı Gündelik Yaşamı

    Sanat Tarihinden 8 Resimle Osmanlı Gündelik Yaşamı

    Bu listemizde 8 ressamın Osmanlı topraklarındaki gündelik yaşamı resmettiği 8 tablosunu görebilirsiniz. İngiliz ressam John Frederick Lewis’ten Türk ressam Osman Hamdi Bey’e, Fransız ressam Jean Baptiste Hilaire’den Osmanlı sarayının son ressamı olarak da bilinen Fausto Zonaro’ya hepsi Kültür ve Yaşam sayfamızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]