Etiket: opera

  • OPERAYI DÜNYAYA SEVDİREN SES

    Sahnede elinden düşürmediği beyaz mendiliyle simgeleşen Luciano Pavarotti, İtalya’nın modern opera döneminde yetiştirdiği en büyük sanatçılardan biridir. Operayı geniş kitlelerle buluşturan sesi ve yorum gücüyle tüm zamanların en ünlü tenoru olarak kabul edilir. Yazımızda, yalnızca sesiyle değil, operayı evrenselleştiren etkisiyle de hafızalara kazınan Pavarotti’nin yaşamına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1935 yılında İtalya’nın Modena kentinde doğan Luciano Pavarotti, müziğe babası Fernando’dan aldığı derslerle başladı. 1954 yılında ilk profesyonel şan eğitmenleri, maddi durumu yetersiz olan Pavarotti’den ücret almayan tenor Arrigo Pola ile; teknik, duygusal ifade ve sahne konsantrasyonu konusunda yol gösteren Ettore Campogalliani oldu. O dönemde Pavarotti, yarı zamanlı öğretmenlik ve sigorta satıcılığı yaparak geçimini sağlıyordu. Genç yaşta kazandığı deneyimlerin yanı sıra, 1955 yılında Modena’daki erkek korosu Corale Rossini ile İngiltere ve Galler’de düzenlenen uluslararası koro yarışmasında birincilik kazanması, müzik kariyerinde önemli bir dönüm noktası oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Luciano Pavarotti, profesyonel olarak 1961’den itibaren La Bohème, La Fille du Régiment, Tosca ve L’elisir d’Amore gibi operalarda sahne alarak hızla yükseldi. 1963’te Londra Covent Garden’da hasta tenor Giuseppe Di Stefano’nun yerine sahneye çıkıp uluslararası ün kazandı. Aynı yıl “Sunday Night at the London Palladium” (Palladium’da Pazar Gecesi) programına katılarak geniş kitlelere ulaştı. Decca Plak Şirketinin ilgisini çeken Pavarotti, şef Richard Bonynge’in davetiyle soprano Joan Sutherland’le Avustralya turnesine çıktı; bu iş birliği kariyerinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1960’lı yıllarda bir resital sırasında sahne heyecanından ne yapacağını bilemez hâle gelen Pavarotti’nin imdadına menajeri yetişti ve elinde bir mendil tutmasını önerdi. Bu basit öneri, Pavarotti için sahnedeki heyecan ve gerginliği yatıştırmanın bir yolu oldu. Zamanla bu beyaz mendil, onun karakteristik sahne imzasına dönüştü. Bu alışkanlık, 2019 yapımı ve Ron Howard’ın yönetmenliğini üstlendiği Pavarotti belgeselinde de açıkça vurgulanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1966 yılında Donizetti’nin La Fille du Régiment (Alayın Kızı) operasında Tonio rolündeyken, “Quel destin” aryasında tam sesiyle dokuz yüksek “tiz Do” notasını söyleyen ilk tenor oldu. Bu başarıyla dikkatleri üzerine çekti. 1972’de New York’taki Metropolitan Operasında aynı performansı tekrarladı ve eleştirmenlerden büyük övgü aldı. O günden sonra “Tiz Do’ların Kralı” olarak anıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1977 yılında La Bohème’de Metropolitan Operasından ilk “Met’ten Canlı” yayını olarak Rodolfo rolünü seslendirdi ve televizyon aracılığıyla yayınlanan operalar arasında o zamana kadar en büyük izleyici kitlesine ulaştı. Bu, Pavarotti’nin Amerika’da operayı geniş kitlelere yayma hayalinin başlangıcı oldu. 1988’de Almanya’nın Berlin kentindeki Deutsche Oper’de Gaetano Donizetti’nin L’elisir d’Amore adlı balesinde Nemorino rolünü seslendirdikten sonra sahneye 165 kez çağrılan Pavarotti, 1 saat 7 dakika boyunca alkışlandı ve bu performans Guinness Dünya Rekorları’na girdi. 1993’te New York Central Park’ta verdiği açık hava konserini 500.000 kişi canlı izlerken, milyonlarca kişi de televizyon ekranından takip etti. Ayrıca, José Carreras ve Plácido Domingo ile kurduğu The Three Tenors grubu, klasik müzik tarihinin en çok satan albümünü gerçekleştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Pavarotti’nin albümleri sadece klasik değil, pop listelerinde de başarı yakaladı. “Essential Pavarotti” İngiltere’de beş hafta boyunca bir numara oldu. 1984’te Madison Square Garden’daki konseri ve 1990 Dünya Kupası öncesi Roma’da José Carreras ve Plácido Domingo ile verdiği konser, klasik müziği geniş kitlelere taşıdı. Bu konserin gördüğü büyük ilgi, dünyaca ünlü “Üç Tenor” serisine dönüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Luciano Pavarotti sadece sahnedeki başarılarıyla değil, yardımseverliğiyle de tanındı. Modena’daki “Pavarotti & Friends” konserlerinden elde edilen gelirle Birleşmiş Milletler projelerine maddi destek sundu. 1995’te U2 ve Bono ile seslendirdiği Miss Sarajevo parçası sayesinde “Bosna Konseri” kapsamında bağış topladı; ardından Bosna’da Pavarotti Müzik Merkezini kurdu. Bu sebeple 2006 yılında Saraybosna şehri kendisine fahri hemşerilik ödülü verdi. Ayrıca Afganistan ve Kosova’daki mülteciler için de yardım konserleri düzenledi. “Müziği ve operanın mesajını olabildiğince çok insana ulaştırmak istiyorum!” diyen Pavarotti, umut vadettiğine inandığı gençlere ücretsiz şan dersleri verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Pavarotti iki kez evlendi. İlk evliliğini 1961 yılında şarkıcı Adua Veroni ile; ikinci evliliğini ise 2003 yılında Nicoletta Mantovani ile yaptı. Aralarındaki yaş farkı 34 yıldı. Nicoletta ile olan ilişkisi, bazı hayranları ve kamuoyu tarafından eleştirilse de Pavarotti bu yorumları önemsemedi; söyleşilerinde sık sık aşkın olasılıklarından ve sınır tanımaz doğasından söz etti. Bu evlilikten ikiz çocukları oldu. Ancak erkek çocukları Riccardo, doğum sırasında hayatını kaybetti. Pavarotti, bu büyük kaybı derin bir acıyla yaşadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Operayı geniş kitlelere sevdiren Luciano Pavarotti’ye, 2004 yılında başlayan 40 şehirlik veda turnesi sırasında pankreas kanseri teşhisi kondu. Son halka açık performansını 2006 yılında Torino’daki Kış Olimpiyatları açılış töreninde, Puccini’nin Turandot Operası’ndan “Nessun dorma” aryasını seslendirerek gerçekleştirdi. Aynı yıl ameliyat oldu ve konserlerini sağlık sorunları nedeniyle iptal etmek zorunda kaldı. 6 Eylül 2007 tarihinde Modena’daki evinde hayatını kaybetti. Cenazesi, Modena yakınlarındaki Montale Rangone’de bulunan aile mezarlığına defnedildi.

  • OPERADAKİ SES TÜRLERİ

    Genellikle konusunu tarihten, mitolojiden, efsanelerden veya güncel olaylardan alan; sözlerinin tümü veya birçoğu müzikle bestelenen ve güzel sanatların birçok farklı disiplinini bir arada barındıran opera, etkileyici vokaller ile yüzyıllardan beri sahnelerde sergileniyor. Çok sesli bir vokal performansı gerektiren opera ve büyük korolarda, güçlü ve farklı ses türlerine sahip insanlar uzun bir eğitimin ardından vokal performansta ustalaşıyor; ses türüne göre de rol dağılımı gerçekleşiyor. Detayları ve operadaki kadın ve erkek ses türlerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Soprano ” title_font_size=”13″]

    Soprano ses, operadaki en tiz ve yüksek kadın sesidir ve soprano sese sahip sanatçılar genellikle başroldür. Türk opera sanatçısı Leyla Gencer, 20. yüzyılın gördüğü en önemli sopranolardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mezzosoprano ” title_font_size=”13″]

    Mezzosoprano, pes seslerde tizleri daha kuvvetli mezzo ses türüdür. Dramatik soprano rollerinde başarıyla yer alabilir, seslendirme yapabilir. Alman opera sanatçısı Christa Ludwig ve Amerikalı opera sanatçısı Susan Graham en tanınmış mezzosoprano sanatçılardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alto” title_font_size=”13″]

    Operada genellikle kötü karakteri canlandıran alto ses, en pes kadın sesidir. Hafif yavaş sesle söylenen, kulağa kalın titreşimlerle ulaşan seslere pes ses ya da diğer bir deyişle göğüs sesi denir. Ünlü operalardaki önemli alto rollerin başlıcaları Verdi’nin Aida’sında Amneris, Saint Saens’in Samson operasında Dalila, Gluck’un Orpheus’unda Orpheus’tur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kontrtenor/Kastrato” title_font_size=”13″]

    Kadın sesi inceliğinde çıkan kontrtenor, operadaki en tiz erkek sesidir. Günümüzde kastratolar ve kontrtenorlar genellikle birbiriyle karıştırılır. Kontrtenor, göğüs rezonansının da desteği ile zenginleştirilmiş kafa sesini kullanarak kadın sesine erişebilen erkek opera sesidir. Ses tellerinin bağ kenarlarının tamamen veya kısmen titreşmesiyle üretilen bu ses, biyolojik faktörler sonucunda oluşan bir ses olmaktan ziyade yapay olarak üretilen bir sestir. Barok dönemine ait hemen hemen her opera, kontrtenor sanatçıları tarafından temsil edilir. Kastratolar ise bu tiz ve çocuksu sese sahip olmak için ailelerin rızası ile çocuk yaşta operasyon geçirir. İlerleyen yaşlarda bile tiz sesi korumayı başaran kastratolar, kontrtenorlar gibi bu sese doğuştan değil, teknik müdahale ile sahip olur. 18. yüzyılda İngiltere, Fransa ve Almanya’daki önemli opera sahnelerinde çıkan ve sahip olduğu ses aralığı ile ünü tüm Avrupa’ya yayılan İtalyan sanatçı Farinelli, tanınan en ünlü kastrato sese sahip bir isimdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tenor” title_font_size=”13″]

    Az rastlanan ses olan tenor, doğal olarak en tize ve yükseğe çıkan erkek sesidir. Operalarda genellikle soprano ile birlikte başrolü paylaşır. Dünyanın tanıdığı en ünlü tenor, İtalyan opera sanatçısı Pavarotti’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bariton” title_font_size=”13″]

    Yaygın bulunan bir ses olan bariton, tenor ile bas aralığındaki ses aralığıdır. Bu ses aralığının verdiği güçlü ve maskülen his nedeniyle operalarda soylular ve generaller gibi rolleri temsil eder. Ünlü Rus opera sanatçısı Dmitri Hvorostovsky en ünlü baritonlardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bas” title_font_size=”13″]

    Az rastlanan en kalın erkek sesidir. “Bas Profond”, “Bas Buffo” ve “Yüksek Bas” olarak üçe ayrılır. Bas profond sesin rengi koyu, çok güçlü ve kalın tonları kuvvetlidir. Sahnede çoğunlukla dramatik rollerde görev alır. Bas buffo renk bakımından daha az zengindir. Genellikle komik rollerde oynar. Yüksek bas ise, kalın sesleri diğer baslardan daha zayıf olan sestir. Buna karşı ince sesleri diğer baslara göre parlak ve rahattır. Sayısız ödül sahibi ünlü opera sanatçısı Yevgeny Yevgenievich Nesterenko 80’den fazla bas karakterini seslendirmiş; Glinka, Çaykovski, Musorgski, Borodin gibi ünlü operaların en aranan bas sesi olarak tarihe geçmiştir.

  • Osmanlı Kültüründen İlham Alan Avrupalı Müzisyenlerin Türkleri Anlattığı 8 Opera

    Osmanlı Kültüründen İlham Alan Avrupalı Müzisyenlerin Türkleri Anlattığı 8 Opera

    Türk kültürünün Avrupa sanatı üzerinde hemen her dönemde etkileri bulunsa da özellikle 18. yüzyılda Avrupa’da Türklerin yaşayışına, hayatlarına, Osmanlı Devleti’ndeki gündelik hayata yönelik ilgi artmış bu durum birçok sanat eseri için ilham olmuştur. Biz de Avrupalı müzisyenlerin kültürümüzden etkilenerek besteledikleri, müzik tarihinde önemli bir yere sahip olan operaları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Handel’in Timur Operası” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1724 yılında Londra’da sahnelenen Timur ya da orijinal adıyla Tamerlano Operası’nın önemli karakterleri, Timur Devleti Hükümdarı Timurlenk, Osmanlı tarihinin önemli isimlerinden Yıldırım Beyazıt ve Timurlenk’in çaresizce âşık olduğu Beyazıt’ın kızı Asteria’dır. Aşk ve savaşın bir arada yer aldığı bu opera Avrupa’nın birçok kentinde oynanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vivaldi’nin Beyazıt Operası ” title_font_size=”13″]

    Yıldırım Beyazıt Avrupa sanat sahnesi için o kadar ilgi çekici bir karakter olmuştur ki, Handel’den 11 yıl sonra Vivaldi’nin Beyazıt Operası da izleyici ile buluşur. Vivaldi’nin elinden çıkan tek opera olan Beyazıt, yakın zamanda ülkemizde de sergilenerek günümüze taşınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mozart’ın Zaide Operası” title_font_size=”13″]

    Müziğin Avustruyalı dâhisi Wolfgang Amadeus Mozart’ın 11 yıl üzerinde çalışmasına rağmen tamamlanamayan operası Zaide, sevgilisi korsanların eline düşen Zaide’nin onu kurtarmak için yaşadıklarını anlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma Operası” title_font_size=”13″]

    1782 yılında klasik müziğin kalesi Viyana’da galası yapılan Saraydan Kız Kaçırma, Mozart’ın kariyerinin doruk noktalarından biridir. Operanın konusu bir İspanyol soylusu olan Belmonte’nin uşağı Pedrillo’nun yardımlarıyla, sevdiği kadın Konstanze’yi esir tutulduğu saraydan kaçırmasıdır. Bu saray Akdeniz kıyılarında yer alan Selim Paşa’nın yazlık köşküdür fakat kullanılan dekorların Topkapı Sarayı’nı andırması bazı tartışmalara sebep olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Carl Maria Von Weber’in Ebu Hasan Operası” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1881 yılında Münih’te sergilenen Ebu Hasan Operası’nın 1001 Gece Masalları’ndan ilham alınarak yazıldığı söylenmektedir. Borç batağında olan Ebu Hasan ve eşi Fatma borçlarından kurtulmak için Ebu Hasan’ın ölümünü ilan etmeye karar verirler fakat işler umdukları gibi gitmez. Weber’in bu operayı bestelerken büyük borçları olduğunun bilinmesi de ilginç bir ayrıntıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rossini’nin İtalya’da Bir Türk Operası” title_font_size=”13″]

    Milano’nun ünlü La Scala’sında 1814 yılında galası yapılan İtalya’da Bir Türk, iki perdelik bir operadır. Buna rağmen oldukça çok hikâyeyi bir arada barındıran bir konusu vardır. Genç bir yazar olan Prosdocimo kendine yazacak konu aramaktadır, bir diğer yandan Selim Bey ve Zaida’nın arasında ve Don Geronio ve eşinin arasındaki aşk ilişkileri izleyici ile buluşturulmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rossini’nin II. Mehmet Operası” title_font_size=”13″]

    İlk defa 1820 yılında Napoli’de sergilenen bu opera Fatih Sultan Mehmet’in adını taşımaktadır. Ünlü müzisyen Rossini’nin eseri, Eğriboz Kuşatması sırasında geçer ve Bizanslı Anna ile II. Mehmet’in aşkını konu alır. II. Mehmet’e âşık olan Anna, aşkı ile vatani duyguları arasında kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bizet’nin Cemile Operası” title_font_size=”13″]

    1872 tarihli bir komik opera olan Cemile ilk kez Paris seyircisinin önüne çıkmıştır. Bir cariyenin kızı olan Cemile, Harun’a âşıktır fakat Harun onu istemez ve Cemile, Harun’un yazmanı Splendiano’dan yardım istemek zorunda kalır. Ne var ki Splendiano da Cemile’ye âşıktır ve işler karışacaktır.

  • İLKLERİN SANATÇISI SEMİHA BERKSOY’UN İLHAM VEREN HAYATI

    Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği önemli isimlerden olan Semiha Berksoy, ülkemizin uluslararası alanda tanınan ilk sanatçılarından olduğu kadar bizlere de birçok ilki yaşatmış çok yönlü bir sanatçı… Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla sahneye konan ilk Türk operası “Özsoy Operası”nda Türk seyircisi ile buluşan Berksoy, ilerleyen yıllarda yurt dışındaki önemli opera sahnelerinde ülkemizi başarıyla temsil etti. Yaptığı resimlerle de dikkat çeken ve ilerleyen yaşına rağmen üretmekten ve sanattan kopmayan Berksoy, ülkemizde yaşayan her gencin ilham alması gereken isimlerden. “İlklerin kadını” lakaplı Semiha Berksoy’un başarılarla dolu hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Semiha Berksoy, 1910’da İstanbul Çengelköy’de heykeltıraş ve ressam Fatma Saime Hanım ile maliye katibi ve şair Ziya Cenap Berksoy’un ilk çocuğu olarak dünyaya gelir. Çocukluk yılları sanatla iç içe geçer ve bu yeteneğini de ailesinden alır. Sekiz yaşında annesinin İspanyol gribinden vefat etmesi üzerine bir süre amcası ile yaşayan Berksoy, babasının yeniden evlenmesinden sonra ailesi ile önce Sultanahmet, ardından Kadıköy’de yaşamaya başlar. Ortaokul eğitimini Kadıköy’de tamamlayan Berksoy, evlerinin karşısında bulunan Kuşdili Tiyatrosunda amatör olarak sanat hayatına başlar. Çocukluğunda öyküler yazan Berksoy, Cağaloğlu’nda bulunan İstanbul Kız Lisesinden mezun olduktan sonra 18 yaşında, İstanbul Konservatuvarının kurucularından olan Nimet Vahit Hanım’dan şan dersleri alır. 19 yaşında halkın karşısında ilk kez şarkı söyleyen genç sanatçı, ünlü Rus müzisyen Nikolay Rimski-Korsakov’un bestelediği Sadko operasından çeşitli aryalar seslendirir ve bu konserlerinde kendisine Cemal Reşit Rey eşlik eder. 1930’da dönemin Güzel Sanatlar Akademisinde bulunan Namık İsmail Atölyesini kazanan sanatçı, usta isimlerden resim ve heykel dersleri alır. Okulun tiyatro sınavlarına da giren ve gösterdiği azim ile hedeflerine tek tek ulaşan genç sanatçı, Shakespeare’in yazdığı “Hırçın Kız” eserindeki Kate rolü ile tiyatro sınavında da başarıya ulaşır ve okula kabul edilir. 1931’de Muhsin Ertuğrul’un çektiği ilk sesli Türk filmi olan “İstanbul Sokakları”nda; 1933’te Nazım Hikmet’in yazdığı “Söz Bir Allah Bir” filminde rol alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1934’te Ahmet Adnan Saygun’un ‘ilk Türk operası’ sayılan Özsoy Operasında Ayşim rolüyle sahne alan Semiha Berksoy, 1936’da Berlin Devlet Yüksek Akademisi Opera Bölümü bursunu kazanır. Üç yıl sonra, Richard Strauss’un “Ariadne auf Naxos” isimli eserindeki performansıyla okuldan birincilikle mezun olan sanatçı; Batı Avrupa’da sahne almış ilk Türk opera sanatçısı ünvanına da erişir. Döndüğünde Ankara Devlet Operasının baş sanatçısı olarak görev alan Berksoy, Ankara Radyosu tarafından gerçekleştiren ilk radyo konserinde Cemal Reşit Rey ile tekrar bir araya gelir. İlklerin kadını Berksoy, 1941’de ülkemizde gerçekleşecek olan ilk opera stüdyosu kaydında da görev alır. Yine bu dönemlerde Ankara Gaz Şirketinde çalışan, aynı zamanda piyanist olan Ercüment Siyavuşgil ile evlenir ve bu evlilikten kızı Zeliha dünyaya gelir. Meslek ve aile hayatını başarılı bir şekilde sürdüren Berksoy, 1950’de Ankara Devlet Operasının solisti olur. 1961’de Feridun Altuna tarafından sahneye konulan “Hansel ve Gretel” operasındaki Haxel rolüyle sahne hayatına devam eden Berksoy, aynı sene Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde sergilenen “Yeşil Cami” ve “Fatih’in Bursa’da Doğduğu Ev” resimleri ile ödüller kazanır. Resimleri, Alman Die Welt gazetesi de dahil olmak üzere birçok sanat çevresi ve yazardan övgüler alır. 12 Şubat 1963’te Verdi’nin opera eseri “Azucena” rolüyle 30. sanat yılında opera kariyerinin jübilesini yapar ancak sanattan hiçbir zaman kopmaz. Renkli iç dünyasını yansıttığı tuvalleri, ilerleyen günlerde uluslararası sanat dünyasında oldukça sükse yapacak ve büyük ilgi görecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk kişisel resim sergisini 1974’te Ankara Devlet Resim Heykel Galerisinde açan sanatçı, 1975’te eşi Ercüment Siyavuşgil’in vefatıyla 10 yıllık bir inzivaya çekilir. Yaşlılık ve ölüm korkusuna kapılan Berksoy, bu korkuyu yoğun üretim süreci ve sanatıyla yener. Yeniden resme, şarkılar söylemeye başlayan sanatçı; 1982’de Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nde resim sergisi düzenler. Türk kadınının seçme ve seçilme hakkı kazanmasının 50. yılı şerefine 1984’te Berksoy’a “İlk Kadın Opera Sanatçısı” ünvanı ile “Atatürk Opera Ödülü” verilir. Resimleri, Leningrad ve Moskova’da sergilenir. Yoğun bir şekilde resim yapmaya başlayan sanatçı, 1992’de daha önce birçok kez beraber sahne aldığı Cemal Reşit Rey’in anısını yaşatmak için isminin verildiği konser salonunda yeni resimlerini sergiler. 1993’te Ayaspaşa’daki evinin bir odasını, anıları ve hikâyeleri olan eşyalarıyla düzenleyen Semiha Berksoy, kendisi için anlam ifade eden tüm objeleri bu odaya yerleştirir. Daha sonra “Semiha Berksoy’un Odası” olarak anılacak bu odadaki tüm objeler, Mimar Sinan Üniversitesi Resim Heykel Müzesinin daimi koleksiyonuna dâhil edilir. 85 yaşında New York ve Almanya’da bulunan uluslararası resim sergilerine katılır. 1996’da Kutluğ Ataman ile bir araya gelen Berksoy, hayatını ve hayatı algılayışını konu alan 6,5 saatlik video enstalasyonunda kendi evinin odasında hayatını ve anılarını anlatır. Berksoy’un tabloları ile birlikte bu video, 1997’de İstanbul Bienali’nde yer alır. Sanat çevresinin büyük saygı duyduğu usta isim Berksoy’un videosu Milano, Berlin, Lüksemburg ve Montreal gibi şehirlerde de gösterime girer ve yoğun ilgi görür. 1999’da yani 89 yaşında New York’ta “Önceki Günler, Ölüm, Yıkım ve Detroit III” isimli operada sahne alır, aryalar söyler. 2000’de Viyana’da “Kunst Museum Bonn”da gerçekleştirilen yüzyılın en önemli sanatçılarını bir araya getiren “Zeitwenden 2000 Millenium” sergisine katılan ilk Türk ressam olur. Üstelik “Semiha Berksoy Odası” adlı yapıtıyla birincilik ödülü ile onurlandırılır. 2003’te Viyana’da son dönem resimlerini sergileyen Semiha Berksoy, 15 Ağustos 2004’te, 94 yaşında hayata veda eder. Son günlerinde bile neşesinden ve enerjisinden hiçbir şey kaybetmeyen Berksoy, sevenlerinin omzunda İstanbul’da toprağa verilir.