Etiket: müzisyen

  • BARIŞ MANÇO’NUN SAHNE VE GÜNLÜK STİLİ

    Bugün, Barış Manço’nun doğum gününde, yalnızca bir sanatçıyı değil; sahneye taşıdığı özgün çizgiyi, kendi dünyasını stiller üzerinden kuran bir anlatıcıyı hatırlıyoruz. Yazımızda Barış Manço stilinin temel unsurlarını bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yüzükleri ve Aksesuarları” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun parmaklarını dolduran büyük ve gösterişli yüzükler yalnızca sahne ışıltısı için değildi; Manço gündelik yaşamında da onları takardı. Bu aksesuarlar, onun için kişisel bir değer taşırdı. Hatta evinde yüzüklerini, notlarını ve özel eşyalarını sakladığı kilitli dolaplar için kendi geliştirdiği ilginç bir düzen bile vardı. Dolaplar birbirine bağlanmış gibiydi: Birinin anahtarı başka birinin içinde bulunur, tüm dolaplara erişmek âdeta küçük bir bulmacayı çözmeyi gerektirirdi. Bugün hâlâ birçok parmağında yüzük taşıyan birini gördüğümüzde “Barış Manço gibi” dememiz boşuna değil. Çünkü o, başparmağı da dâhil parmaklarını süsleyen yüzüklerini neredeyse hiç çıkarmayarak kendine özgü bir imza bıraktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kostümleri ve Sahne Kıyafetleri” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun sahne kostümleri yalnızca bir kıyafet değil, âdeta bir hikâyeyi sahneye taşıyan araçtı. Parlak kumaşlar, kaftanlar, geniş yakalar, uzun pelerinler ve metalik detaylar; sahne enerjisini destekleyen bilinçli tercihlerdi. Kostümlerin büyük bir kısmı Manço’nun kendi çizimlerinden yola çıkarak tasarlanır; ardından stilistler ve terzilerle birlikte geliştirilip dikilirdi. Kostümlerde dönem ruhu, Anadolu motifleri ve teatral duruş her zaman bir arada bulunurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saçı ve Bıyığı” title_font_size=”13″]

    Uzun saçları ve karakteristik bıyığı, Barış Manço’nun en tanınan imzasıydı. Bu görünüm yıllar boyunca değişmedi ve onu hemen fark edilir kıldı. Askerlik döneminde saçları kesildiğinde, sahneye kesilmiş saçlarından yaptırdığı perukla çıkması, stilinin dikkat çeken örneklerinden biriydi. Bıyığının hikâyesi ise 1967’de Hollanda’da geçirdiği ağır trafik kazasına dayanıyordu. Kaşından çenesine uzanan derin kesikleri gizlemek için bıyık bıraktığını, “Şimdi bıyığımı kessem bütün izler altından çıkar.” sözleriyle anlatmıştı. Bıyık aşağı doğru uzadıkça saçını da aynı oranda uzattı; zamanla bu görünüm klasik takım elbiseyle uyumsuz hâle geldi. Böylece uzun saçları, sarkan bıyığı ve püsküllü kıyafetleriyle tamamlanan kendine özgü bir stil çizgisi ortaya çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çizmeleri” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun giyimde en çok önem verdiği parçalardan biri özel yaptırdığı çizmelerdi. Benimsediği uzun, renkli, motifli, tokalı ve çoğu zaman kovboy tarzını andıran modeller, sahnedeki duruşunun doğal bir uzantısı hâline geldi. Kliplerde, konserlerde ve televizyon programlarında sıkça görülen bu ayakkabılar, Manço’nun hem rahatlık arayışını hem de kendine özgü stil çizgisini yansıtırdı. Özellikle 1988-1998 yılları arasında gezdiği ülkelerden etkilenerek giydiği etnik, renkli ve farklı kültürleri harmanlayan kıyafetlerle birleştiğinde, bu ayakkabılar Manço’nun sahne görünümünün ayrılmaz bir parçasına dönüşüyordu.

  • ENGEL TANIMAYAN MÜZİSYENLER

    Dünyamız, yeteneklerine hayran kaldığımız hatta zaman zaman şaşırarak izlediğimiz sanatçılarla dolu. Esas ilginç olan şu ki bazıları sahip oldukları engellere rağmen yetenekleriyle dünyayı etkisi altına alabiliyor. Bu yazımızda hayatın onlara verdiği zorluklara rağmen, inandıkları yolda ilerleyen ve tüm dünyada adından söz ettiren müzisyenleri listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kulakları duymamasına rağmen bir müzik dehası olarak kabul edilen Beethoven, ilk konserini henüz 7 yaşında bir çocukken verdi. Klasik akımdan romantik akıma geçişe en çok katkı sağlayan müzisyenlerden biri olan Beethoven, 1798 yılında duyma sorununun başlamasıyla henüz 46 yaşındayken tamamen işitme engelli oldu. Hatta en çok bilinen eserlerinden biri olan 9. Senfoni’yi kulaklarının duymadığı dönemde besteledi. Engeli onu hiçbir zaman durduramadı ve ölümüne kadar üretmeye devam etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bateri çalmak başlı başına fiziksel anlamda güç gerektiren bir müzik türüyken bu eylemi tek kol ile yapabilmek mucizenin ta kendisidir! Dünyaca ünlü sanatçı Rick Allen, o mucizelerden biri. Engelli olmasına rağmen mesleğine sarılan ve sınırları kaldırarak başarılı bir davulcu olan Allen, henüz 21 yaşındayken geçirdiği trafik kazasında sol kolunu kaybetti. Kolunu kaybetmesi, tutkunu olduğu müziği bırakmasına engel olmadı ve sanatına devam etti. Kaza sonrasında onun için özel olarak tasarlanan davuluyla kariyerine devam etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Müziğin efsane isimlerinden biri olan Stevie Wonder, görme engelli olarak dünyaya gelmiş olmasına rağmen yeteneğiyle tüm dünyayı kendine hayran bıraktıran müzisyenlerden biridir. Wonder, engelinden çok müziğine odaklandı ve henüz 13 yaşındayken kendi albümünü yaptı. O yıllardan beri müzik piyasasında olan Wonder, defalarca Grammy Ödülü aldı. Belki dünyanın renklerini göremedi ama müzik yelpazesinin en canlı renklerinden biri olmayı başardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Başarılı müzisyen Teddy Pendergrass, engel tanımayan müzisyenlerden biriydi. Hayatı, 1982 yılında geçirdiği bir trafik kazasıyla tamamen değişti çünkü bu kazada omuriliğinden yaralandı ve felç kaldı. Fakat bu durum onu ne müzikten ne sahneden uzak tutabildi; tedavisinin ardından kaldığı yerden sahne yapmaya devam etti. Pendergrass aynı zamanda ABD’de yaşayan engelli bireylerin yaşam şartlarının iyileştirilmesine yönelik yaptığı çalışmalarla da takdir toplayan müzisyenlerden biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Jean-Baptiste Reinhardt olarak da bilinen Django, dünya caz tarihinin önemli isimlerinden biriydi. “My Sweet”, “Minor Swing”, “Tears” en çok bilinen bestelerinden birkaçıdır. İçindeki müzik sevgisinin, hiçbir engel tanımadığı müzisyenlerden biri olan Django’nun hayatı 18 yaşında geçirdiği bir kaza ile bambaşka bir boyuta geçti.  Yaşadığı karavanda çıkan yangın sonucu sol elinin yüzük ve serçe parmağı kullanılamaz hâle gelir. Doktorlar tarafından gitar çalmasının imkânsız olduğu söylenmesine rağmen, soloları işaret parmağı ve orta parmağıyla çalarak müziklerini dünyaya duyurmaya devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    En büyük halk ozanlarımızdan biri olan Âşık Veysel de engel tanımayan sanatçılardan biridir. Küçük yaşta geçirdiği çiçek hastalığından dolayı görme yetisini kaybeden Âşık Veysel, tüm engellere rağmen dünyaya sazını duyurmaya devam etti. Yeteneğiyle kültürümüzün mihenk taşlarından biri olan Âşık Veysel, ülkemizin en büyük değerlerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ünlü İtalyan tenor, söz yazarı, besteci ve albüm yapımcısı olan Andrea Bocelli’ye henüz 5 aylıkken glokom teşhisi kondu. Gözleri çok az gören sanatçının dünyasını tamamen siyaha boyayan olay ise 12 yaşında oldu; futbol oynarken kafasını çarpıp beyin kanaması geçirdi ve o olaydan sonra artık gözlerini tamamen kaybetti. Yaşanan tüm bu travmalar Bocelli’nin müziğe olan ilgisini azaltmadı. 1982 yılında başladığı kariyerine 10’dan fazla solo albüm, üç büyük hit albüm ve dokuz opera sığdırdı. Bocelli, dünyanın en iyi üçüncü tenoru olarak bilinir.

  • OPERAYI DÜNYAYA SEVDİREN SES

    Sahnede elinden düşürmediği beyaz mendiliyle simgeleşen Luciano Pavarotti, İtalya’nın modern opera döneminde yetiştirdiği en büyük sanatçılardan biridir. Operayı geniş kitlelerle buluşturan sesi ve yorum gücüyle tüm zamanların en ünlü tenoru olarak kabul edilir. Yazımızda, yalnızca sesiyle değil, operayı evrenselleştiren etkisiyle de hafızalara kazınan Pavarotti’nin yaşamına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1935 yılında İtalya’nın Modena kentinde doğan Luciano Pavarotti, müziğe babası Fernando’dan aldığı derslerle başladı. 1954 yılında ilk profesyonel şan eğitmenleri, maddi durumu yetersiz olan Pavarotti’den ücret almayan tenor Arrigo Pola ile; teknik, duygusal ifade ve sahne konsantrasyonu konusunda yol gösteren Ettore Campogalliani oldu. O dönemde Pavarotti, yarı zamanlı öğretmenlik ve sigorta satıcılığı yaparak geçimini sağlıyordu. Genç yaşta kazandığı deneyimlerin yanı sıra, 1955 yılında Modena’daki erkek korosu Corale Rossini ile İngiltere ve Galler’de düzenlenen uluslararası koro yarışmasında birincilik kazanması, müzik kariyerinde önemli bir dönüm noktası oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Luciano Pavarotti, profesyonel olarak 1961’den itibaren La Bohème, La Fille du Régiment, Tosca ve L’elisir d’Amore gibi operalarda sahne alarak hızla yükseldi. 1963’te Londra Covent Garden’da hasta tenor Giuseppe Di Stefano’nun yerine sahneye çıkıp uluslararası ün kazandı. Aynı yıl “Sunday Night at the London Palladium” (Palladium’da Pazar Gecesi) programına katılarak geniş kitlelere ulaştı. Decca Plak Şirketinin ilgisini çeken Pavarotti, şef Richard Bonynge’in davetiyle soprano Joan Sutherland’le Avustralya turnesine çıktı; bu iş birliği kariyerinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1960’lı yıllarda bir resital sırasında sahne heyecanından ne yapacağını bilemez hâle gelen Pavarotti’nin imdadına menajeri yetişti ve elinde bir mendil tutmasını önerdi. Bu basit öneri, Pavarotti için sahnedeki heyecan ve gerginliği yatıştırmanın bir yolu oldu. Zamanla bu beyaz mendil, onun karakteristik sahne imzasına dönüştü. Bu alışkanlık, 2019 yapımı ve Ron Howard’ın yönetmenliğini üstlendiği Pavarotti belgeselinde de açıkça vurgulanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1966 yılında Donizetti’nin La Fille du Régiment (Alayın Kızı) operasında Tonio rolündeyken, “Quel destin” aryasında tam sesiyle dokuz yüksek “tiz Do” notasını söyleyen ilk tenor oldu. Bu başarıyla dikkatleri üzerine çekti. 1972’de New York’taki Metropolitan Operasında aynı performansı tekrarladı ve eleştirmenlerden büyük övgü aldı. O günden sonra “Tiz Do’ların Kralı” olarak anıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1977 yılında La Bohème’de Metropolitan Operasından ilk “Met’ten Canlı” yayını olarak Rodolfo rolünü seslendirdi ve televizyon aracılığıyla yayınlanan operalar arasında o zamana kadar en büyük izleyici kitlesine ulaştı. Bu, Pavarotti’nin Amerika’da operayı geniş kitlelere yayma hayalinin başlangıcı oldu. 1988’de Almanya’nın Berlin kentindeki Deutsche Oper’de Gaetano Donizetti’nin L’elisir d’Amore adlı balesinde Nemorino rolünü seslendirdikten sonra sahneye 165 kez çağrılan Pavarotti, 1 saat 7 dakika boyunca alkışlandı ve bu performans Guinness Dünya Rekorları’na girdi. 1993’te New York Central Park’ta verdiği açık hava konserini 500.000 kişi canlı izlerken, milyonlarca kişi de televizyon ekranından takip etti. Ayrıca, José Carreras ve Plácido Domingo ile kurduğu The Three Tenors grubu, klasik müzik tarihinin en çok satan albümünü gerçekleştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Pavarotti’nin albümleri sadece klasik değil, pop listelerinde de başarı yakaladı. “Essential Pavarotti” İngiltere’de beş hafta boyunca bir numara oldu. 1984’te Madison Square Garden’daki konseri ve 1990 Dünya Kupası öncesi Roma’da José Carreras ve Plácido Domingo ile verdiği konser, klasik müziği geniş kitlelere taşıdı. Bu konserin gördüğü büyük ilgi, dünyaca ünlü “Üç Tenor” serisine dönüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Luciano Pavarotti sadece sahnedeki başarılarıyla değil, yardımseverliğiyle de tanındı. Modena’daki “Pavarotti & Friends” konserlerinden elde edilen gelirle Birleşmiş Milletler projelerine maddi destek sundu. 1995’te U2 ve Bono ile seslendirdiği Miss Sarajevo parçası sayesinde “Bosna Konseri” kapsamında bağış topladı; ardından Bosna’da Pavarotti Müzik Merkezini kurdu. Bu sebeple 2006 yılında Saraybosna şehri kendisine fahri hemşerilik ödülü verdi. Ayrıca Afganistan ve Kosova’daki mülteciler için de yardım konserleri düzenledi. “Müziği ve operanın mesajını olabildiğince çok insana ulaştırmak istiyorum!” diyen Pavarotti, umut vadettiğine inandığı gençlere ücretsiz şan dersleri verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Pavarotti iki kez evlendi. İlk evliliğini 1961 yılında şarkıcı Adua Veroni ile; ikinci evliliğini ise 2003 yılında Nicoletta Mantovani ile yaptı. Aralarındaki yaş farkı 34 yıldı. Nicoletta ile olan ilişkisi, bazı hayranları ve kamuoyu tarafından eleştirilse de Pavarotti bu yorumları önemsemedi; söyleşilerinde sık sık aşkın olasılıklarından ve sınır tanımaz doğasından söz etti. Bu evlilikten ikiz çocukları oldu. Ancak erkek çocukları Riccardo, doğum sırasında hayatını kaybetti. Pavarotti, bu büyük kaybı derin bir acıyla yaşadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Operayı geniş kitlelere sevdiren Luciano Pavarotti’ye, 2004 yılında başlayan 40 şehirlik veda turnesi sırasında pankreas kanseri teşhisi kondu. Son halka açık performansını 2006 yılında Torino’daki Kış Olimpiyatları açılış töreninde, Puccini’nin Turandot Operası’ndan “Nessun dorma” aryasını seslendirerek gerçekleştirdi. Aynı yıl ameliyat oldu ve konserlerini sağlık sorunları nedeniyle iptal etmek zorunda kaldı. 6 Eylül 2007 tarihinde Modena’daki evinde hayatını kaybetti. Cenazesi, Modena yakınlarındaki Montale Rangone’de bulunan aile mezarlığına defnedildi.

  • NOTALARIN USTASI MÜNİR NURETTİN SELÇUK

    Türk şairlerin dizelerine Batılı tarzdaki vokaliyle yaptığı besteleri ile Türk musikisine yeni bir soluk getiren Münir Nurettin Selçuk, İstanbul Konservatuvarında çalıştığı yıllar boyunca pek çok müzisyenin yetişmesini sağlamış bir sanatçı. Gençliğinde Fenerbahçe’de futbol oynayan, aynı zamanda tambur ve piyano çalan Selçuk, bestelediği yüzlerce şarkı, çıkardığı plaklar ve verdiği konserlerle Türk halkının gönlünde taht kurmayı başarmış unutulmaz bir isim. Usta sanatçının hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Münir Nurettin, 1900’de Sarıyer’de dünyaya gelir. Ailesinin soyu Selçuklu Beyliklerinden Germiyanoğulları’na uzandığı için 1934’teki Soyadı Kanunu’nda Selçuk soyadını alır.  

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Münir Nurettin gençlik yıllarında futbola gönül verir ve bir dönem Fenerbahçe’de futbol oynar. İlk ve orta öğreniminin ardından 15 yaşındayken girdiği Kadıköy’deki Darülfeyzi Musiki Mektebinde üç yıl eğitim alır. Heyet karşısında ilk konserine çıkan Selçuk, sınav sonucunda elde ettiği başarıyla o dönem Darülelhan adıyla eğitim veren İstanbul Belediyesi Konservatuarına girmeye hak kazanır. Ancak ailesinin ısrarıyla ziraat eğitimi almak için Macaristan’a gider. Müziğe olan ilgisi sebebiyle 1917’de İstanbul’a dönme kararı alan Selçuk, Dâr-ül Feyz-î Mûsikî Cemiyetinde önemli klasik Türk müziği bestekârlarından dersler almaya başlar ve müzik eğitimine kaldığı yerden devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1920’de şair Tevfik Fikret’in “Bu bir terânedir” şiirine yaptığı besteyle bestekârlığa başlayan Münir Nurettin, 1923’te teğmen rütbesiyle askerlik hizmetini yapmak üzere Ankara’ya gider. Ordu bandosu “Muzıka-i Humayun”de solistlik yapar. Muzıka-i Humayun, kuruluşundan itibaren varlığını kesintisiz sürdüren en eski orkestralarından biri olan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının temelini oluşturan isimlerden biri olur. Orkestra, cumhuriyetin ilanından sonra Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ismini almıştır. 1926’da Atatürk’ten izin alarak Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasından ayrılır ve İstanbul’a döner. 1928’de ilk plağını yayımlar. Eski üslupla yeni anlayışın birleştiği plaktaki eserler dönem için yenidir ve dikkatleri üzerine çeker. Aynı yıl ses tekniği konusunda öğrenim görmek için Fransa’ya giden sanatçı, bir yıl boyunca Paris Konservatuvarında şan, piyano ve solfej dersleri alır. Burada verdiği konseri sanat çevrelerinden büyük övgü toplar, Batılı vokal tarzında okuduğu eserleri dikkat çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türk müzik tarihinde tek başına konser verme anlayışını getiren Münir Nurettin Selçuk, ilk solo konserini Paris dönüşü 1930’da Beyoğlu’nda verir. Konseri çok beğenilir ve büyük ilgi görür. Giydiği frak ile ayakta konser veren ve koro eşliğinde solo performansını sergileyen Münir Nurettin Selçuk’un bu konseri Türk musikisinde dönüm noktası olur. Usta sanatçılar eşliğinde gerçekleşen bu konser, musikiye olan saygı ve ciddiyetin temellerinin atıldığı bir konserdir. Sanatına verdiği önem, giyimine gösterdiği özen, profesyonel eğitim hayatı ve sanat anlayışıyla Münir Nurettin’in müziği hızla yayılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da aldığı şan dersleri sayesinde Batı müziğine hâkim olan Selçuk, Mevlâna, Fuzuli, Nedim, Ahmet Paşa, Şeyh Galip, Ziya Paşa, Süleyman Nazif, Tevfik Fikret, Yahya Kemal Beyatlı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ümit Yaşar Oğuzcan ve Refik Ahmet Sevengil gibi ünlü şairlerin şiirlerini besteler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    100’den fazla esere imza atan sanatçının Türk müziğine kazandırdığı bestelerden bazıları şunlardır: “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın, Kalamış, Aziz İstanbul (Güfte: Yahya Kemal Beyatlı), Söyle Sevgili, Gül Yüzünde Göreli Zülf-i Semen-say Gönül, Safa-yı Metle Parıldasın Camımız, Hülyama Doğan Son Güneşim, Son Hevesimde, Varalım Kuy-ı Dilaraya Gönül Hu Diyerek, Bir Söz Dedi Canan ki Keramet Var İçinde, Rindlerin Akşamı (Dönülmez Akşamın Ufkundayız) (Güfte: Yahya Kemal Beyatlı), Ne Doğan Güne Hükmüm Geçer Ne Halden Anlayan Bulunur, Endülüs’te Raks, Sessiz Gemi, Rindlerin Ölümü, Sen Şarkı Söylediğin Zaman, Dumanlı Başları Göklere Ermiş, Yedi Renk Üstüne Hareli Dağlar.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Türk müziğinin ülke çapında tanınmasında ve sevilmesinde Münir Nurettin’in okuduğu plakların büyük etkisi olur. Klasik Türk musikisinden türkülere kadar değişik bestelerin olduğu plakları ve konserleri ile yeni bir tarzın çerçevesini oluşturan Münir Nurettin Selçuk, sanatla geçen 81 yılın ardından 27 Nisan 1981’de Nişantaşı’ndaki evinde vefat eder ve Aşiyan Mezarlığı’na defnedilir.

  • LOUİS ARMSTRONG HAYATI

    Caz müziğin efsanevi ismi Louis Armstrong, kendi kaderini kendi yazmış, gerçek bir müzik aşığıdır. Doğduğu yıllar ırksal ayrımcılığın ve ekonomik sorunların yaşandığı bir dönemdir ve üstüne üstlük fakir bir ailede doğmasına rağmen sahip olduğu müzik tutkusu onu kriminal bir insan olmaktan çıkarıp dünyanın her köşesinde konser vermeyi başarmış ünlü bir müzisyene dönüştürmüştür. Hedeflerine kolay olmasa da ulaşmayı beceren Louis Armstrong’un hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tam adıyla Louis Daniel Armstrong, 4 Ağustos 1901 tarihinde Amerika’nın Louisiana eyaletindeki New Orleans’ta fakir bir ailenin üyesi olarak dünyaya gelir. Annesi doğum yaptığında henüz 16 yaşındadır. Bir kız kardeşi daha olan Armstrong’un babası, o daha çocukken ailesini terk eder. Beş yaşına kadar babaannesi tarafından büyütülen Armstrong’un çocukluğu, annesi ve küçük kız kardeşine bakmaya çalışarak geçer. Altı yaşında ırksal olarak ayrılmış bir sisteme ait olan ve siyahların okuduğu Fisk Erkek Okulunda eğitim hayatına başlayan Louis’in hayatta kalma becerisi zekâsından ve yeteneğinden kaynaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    7 yaşından itibaren Litvanya Yahudisi olan Karnofsky ailesinin himayesinde yetişen Armstrong, ailenin terzi dükkânı da olan evlerinde yaşar. Anne Karnofsky geceleri yatmadan önce ona Yidişçe ve Rusça ninniler söyler ve ailenin bir üyesi gibi davranır. Ünlü müzisyenin Yidişçe bilmesinin sebebi bu ailedir. Ailenin sahip olduğu iş yerine daha çok müşteri çekmek amacıyla dükkânın önünde teneke çalmaya başladığında bu genç çocuktaki müzik tutkusunu gören baba Morris Karnofsky, Armstrong’a bir rehin dükkânından kornet alması için avans verir. Armstrong, kendisini yetiştiren aileye olan şükranını ömrü boyunca boynunda taşıyacağı Davut yıldızı ile gösterir. 11 yaşında okulu bırakan Armstrong, ailesinin yanına döner ve tek odalı bir evde annesi, üvey babası, dayısı ile kalabalık bir ortamda yaşamaya başlar. 11 yaşındayken bir yılbaşı gecesi üvey babasına ait silah ile kutlama amacıyla sokakta rastgele ateş eden Armstrong, yakalanıp ıslahevine gönderilir. Özgürlükten yoksun olmasına rağmen bu durumu avantaja çeviren müzisyen, ıslah evi korosunda şarkı söyler, perküsyon ve kornet çalar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Islah evinden çıktığında tek hedefi kendine bir enstrüman alarak müziğe devam etmek olan Armstrong, bir süre at arabasıyla kömür dağıtır. Ödünç aldığı kornet ile çeşitli gruplarda çalan genç müzisyen o dönem sokaklarda, gemilerde ve nehir gezilerinde kullanılan teknelerde çeşitli amatör gruplarla müzik yapar. Çok geçmeden şehrin en önemli cazcılarından biri olan Joe “King” Oliver’ın dikkatini çeker. Oliver’ın kanatları altına girdikten sonra birbiri ardına gelen fırsatları çok iyi değerlendiren Armstrong, Oliver’ın ikinci davetiyle Chicago’da çalmaya başlar. Kariyerinde tırmanışa geçen cazcı, grubun piyanisti olan “Lillian Hardin” ile yakınlaşır, 1924’te evlenirler. Sonrasında müzik kariyeri için dönemin ünlü cazcılarının sıkça sahne aldığı New York’a gider ve zamanın en ünlü Afrikan-Amerikan grubu Fletcher Henderson’ın orkestrasına katılır. 1926’da tekrar Chicago’ya döndüğünde artık oldukça ünlü bir müzisyen olan Armstrong, karısının orkestrasında “Dünyanın En İyi Trompetçisi” unvanıyla çalmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı zor koşullardan müzikle sıyrılan Armstrong için müzik yapmak nefes alıp vermek gibi bir şeydir ve asla sahip olduklarıyla yetinmez. 1926’da kendi ismiyle yayımladığı ünlü ‘Hot Five and Hot Seven’ albümünden ‘Potato Head Blues’, ‘Muggles’ ve ‘West End Blues’ adlı şarkıları hit olur. ‘West End Blues’ şarkısındaki trompet girişi caz tarihindeki en meşhur doğaçlamalardan biri olarak kabul edilir. Caz müziğinin popülerleşmesinde önemli katkıları olan Armstrong, ilerleyen yıllarda sadece bir virtüöz olarak değil caz solisti olarak da birçok ilke imza atar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Louis Armstrong, 1924 yılında Lillian Hardin ile olan evliliğini 1938 yılında noktalar ve aynı yıl Alpha Smith ile evlenir. Evliliğinde çalkantılar olsa da 1926 yılı için, Armstrong’un yılı dersek yanılmış olmayız. 1926’da iki müzisyen arkadaşıyla kulüp işletmeye başlayan müzisyen, 1930’larda korneti bırakarak sadece trompet çalmaya başlar. Amerika’nın en önemli caz mekânlarında sahne alan bu yetenekli sanatçının ünü Avrupa’ya da yayılır. 1932 ve 1933 yıllarında Avrupa’ya ilk ziyaretlerini yapan Armstrong, 1943 yılına kadar New York, Los Angeles ve ardından Avrupa’yı dolaşır, sanatını icra eder ve 1943’te de Queens-New York’a yerleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1. Dünya Savaşı’ndan sonra popülaritesi zirveye çıkan Louis Armstrong, pek çok ülkede tanınan ve saygı duyulan bir sanatçı olur. 1942’de yeniden boşanıp bu kez geri kalan yaşamını birlikte geçireceği Lucille Wilson ile evlenir. Yayımladığı her plak liste başlarında yer alır, radyolarda en çok Armstrong’un şarkıları çalar. Bu tarihler Amerika ve Avrupa ülkelerinde Afrika kökenli insanların ve Afrika’daki ülkelerin özgürlük için mücadele ettiği yıllardır ve özgürlüklerine yeni kavuşan Afrika devletlerinin vatandaşları Armstrong’un hem müziğine hem de mücadelesine hayran kalır. 1956 yılında Afrika’da verdiği konsere yüz binlerce kişi katılır. 1950’li yıllardan sonra Armstrong tanınırlığıyla artık uluslararası bir sanatçıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Caz ve Batı müziği dinleyenlerin sevdiği bir müzisyen olan Armstrong’u bu müzik türünü sevmeyenlerin bile tanıdığı bir sanatçı haline getiren 1987 yapımı “Günaydın Vietnam” filminde kullanılan “What a Wonderful World” şarkısıdır. Aslında bu şarkı 1968’de İngiltere’de kaydedilmiştir ve o dönemde şarkı İngiltere listelerinde bir ay boyunca bir numarada kalır ancak ünü, filmden sonra zirve yapar. Uzun kariyeri boyunca dönemin en ünlü ve en önemli sanatçıları ile çalışan Armstrong, Ella Fitzgerald ile üç albüm kaydederek insanlığa güzel bir armağan bırakır. 6 Temmuz 1971 tarihinde bir kalp krizi sebebiyle 69 yaşında Queens New York’ta kendi evinde hayata veda eder. Ünlü cazcı kalp rahatsızlığını basından saklayarak bir süre konserler vermeyi sürdürmüş, müziğin izinden gitmeye nefesinin son anına kadar devam etmiştir.

  • MUCİT BENJAMIN FRANKLIN

    Politikacı, yazar, bilim insanı, müzisyen ve mucit… ABD’nin kurucularından olan Benjamin Franklin’i belki birçok insan 100 doların üzerindeki fotoğrafından hatırlıyor. Hayatı boyunca birçok önemli icada imza atan, keşifler yapan mucit Benjamin Franklin’in bugün dahi kullanılan buluşlarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Paratoner” title_font_size=”13″]

    Paratoner, bir yapıyı veya yükseltiyi olası yıldırım çarpmalarından korumak için tasarlanan metal iletken uzun direklerdir. Elektrik yüklerinin artı ve eksi yükle dolu olduğunu ilk tespit eden kişi olan Franklin, artı ve eksi kutupların birbirini çektiği, aynı kutupların ise birbirini ittiğini ileri sürdüğü savını 1752’de fırtınalı bir havada uçurduğu uçurtma sayesinde ispatlar ve paratoneri icat ederek olası yıldırım hasarının önüne geçmeyi amaçlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çift Odaklı Gözlük ” title_font_size=”13″]

    Hem miyop hem de astigmat olan Franklin, yakın ve uzağı görmek için iki farklı gözlük kullanmak zorundadır. Bu göz problemine pratik bir çözüm olarak çift odaklı gözlükleri tasarlar ve gözlüklerin lenslerini yatay olarak ikiye böler. Camın üst tarafına bakıldığında uzak, alt tarafına bakıldığında da yakındaki nesneleri net gösteren gözlüğü günümüzde halen kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yüzme Paletleri ” title_font_size=”13″]

    Boston’daki Charles Nehri yakınında büyüyen Benjamin Franklin yüzmeyi çok sever ve yaşamı boyunca yüzme dersleri verir. 11 yaşında icat ettiği el paleti sayesinde suda hızlı hareket etmeyi başaran genç mucit, bu icadıyla ölümünden sonra Uluslararası Yüzme Onur Listesi’ne girer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Uzun Kol ” title_font_size=”13″]

    Benjamin Franklin okumayı çok sever ve binlerce kitabı vardır. Zeminden tavana kadar kitap rafları ile dolu olan evinde üst raflara ulaşmak için merdiven inip çıkma zahmetinden kurtulmak adına ucuna iki mandal takılmış bir ahşap parça tasarlar. “Uzun kol” adını verdiği aletin diğer ucundaki kabloyu çektiğinde mandallar kapanır ve istediği kitabı sıkıca tutabilir. Bu aletin birçok farklı versiyonu yüzyıllarca değişik amaçlarla kullanıldığı gibi basit protezlerin de atası olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Franklin Sobası ” title_font_size=”13″]

    Eskiden kullanılan soba ve ocak sistemlerinin tütme ve kül sorunları vardı. Franklin, bu sorunları ortadan kaldırmak ve daha az odunla daha fazla ısı sağlamak için 18. yüzyılın ortalarında ısıya dayanıklı taşlarla çevrili ve metal bir borudan kirli hava dışarı atılacak şekilde bir soba tasarlar. Odanın ortasına yerleştirilen bu soba hem odanın daha çabuk ısınmasını hem de duman ve külün yaşam alanından izole olmasını sağlayarak sobaları daha güvenli bir hâle getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cam Armonika ” title_font_size=”13″]

    Farklı notalar oluşturmak için 37 cam halkayı birbirine geçirerek değişik boyut ve yoğunlukta bir müzik aleti icat eden Franklin, “Bütün icatlarım arasında cam armonika bana en büyük kişisel memnuniyeti veren tasarımım.” açıklamasıyla bu icadına verdiği önemi dile getirmiştir. Günümüzde pek çok kişinin haberinin bile olmadığı bu müzik aletinin kontrolü ayak pedalıyla yapılır. İcadından sonra, 18. yüzyılda, Beethoven ve Mozart gibi ünlü besteciler kısa sürede popülerleşen cam armonika için özel besteler bile üretir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gulf-Stream Akıntısı” title_font_size=”13″]

    1768’de ABD’li yetkililere mektupla gelen bir şikâyette; Londra’dan New York’a giden kargo gemilerinin tam tersi istikamette bir hafta gecikmeli geldiği bildirilir ve bu gecikmenin araştırılması istenir. Bunun üzerine gemi kaptanlarıyla beraber bir çalışma gerçekleştiren Benjamin Franklin, bu rotadaki su sıcaklığını, su rengindeki değişimleri ve balinaların davranışını inceler. Yaptığı araştırmalar sonucunda “Gulf Stream” haritasını çizer ve akıntıyı sebepleriyle birlikte tanımlar. Gulf Stream akıntısı, Meksika Körfezi’nden başlayıp Birleşik Krallık’ın kuzeyine kadar devam eden sıcak su akıntısıdır. Özellikle Birleşik Krallık ve Avrupa’nın kuzeyindeki iklimi yumuşatarak yaşanabilir kılar. Böylelikle Franklin hem yaşanan gecikmenin hem de Kuzey Avrupa ülkelerinde yetişen yarı tropikal meyve ve sebzelerin kaynağını da bulmuş olur.

  • ÇAĞDAŞ TÜRK MÜZİĞİNİN KURUCUSU CEMAL REŞİT REY

    Cumhuriyet tarihinin ilk çağdaş bestecilerinden olan Cemal Reşit Rey, klasik müziği Türk topraklarında icra eden öncü sanatçımızdır. Henüz sekiz yaşında ilk vals bestesini annesinden aldığı müzik eğitimiyle gerçekleştiren, ilkokul yıllarında piyano çalmayı öğrenen Cemal Reşit Rey’in hayatını ve Türk müziğine yaptığı katkıları öğrendikçe Cemal Reşit Rey’e bir kez daha hayranlık duyacaksınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    24 Eylül 1904 senesinde Kudüs’te dünyaya gelen Cemal Reşit Rey’in babası Kudüs mutasarrıfı Ahmet Reşit Rey, annesi ise Sadrazam İbrahim Edhem Paşa’nın torunu olan Fethiye Hanım’dır. Saraya yakın ilişkileri olan bir ailede doğan Rey’in müzikle olan ilişkisi doğduğu ve çocukluğunun geçtiği Kudüs’te başlar. İlk müzik eğitimini annesinden alan müzisyenin ilk çaldığı enstrüman ağız mızıkasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Babasının tayini ile beş yaşında İstanbul’a taşınan Cemal Reşit Rey, eğitim hayatına Galatasay Lisesi’nde başlar. Babasının görevi nedeniyle 1913 yılında ailesiyle birlikte Paris’e taşınmak zorunda kalan besteci dönemin ünlü piyanisti Marguerite Long’dan müzik eğitimi alır. I. Dünya Savaşı başlayınca ailesiyle Paris’ten Cenevre’ye göç eden Rey, normal lise eğitimine devam ederken Cenevre Konservatuvarı’nda da müzik eğitimine devam eder. Konservatuvarın ustalık sınıfına yükselmeyi başaran genç besteci, babasının Dahiliye Nazırlığı’nda göreve atanması üzerine 1919 yılında ailesiyle birlikte tekrar İstanbul’a taşınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’da arzu ettiği müzik eğitimini alamayan Rey’in talebiyle ailesi 1920 senesinde henüz 17 yaşındayken genç müzisyeni tek başına Paris’e gönderir. Yeniden Marguerite Long ile müzik eğitimine devam eden Rey, 21 yaşında mezun olana kadar Paris’in önemli isimlerinden kompozisyon, enstrüman ve orkestra şefliği eğitimi alır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla vatan hasreti çeken Rey, sanatını Türkiye’de icra etmek ve aldığı eğitimi Türk öğrencilere aktarmak için İstanbul’a döner.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’a döner dönmez ismi sonradan İstanbul Belediye Konservatuvarı olan Darülelhan’da öğretmenliğe başlar. Mustafa Kemal Atatürk’ün yoğun çaba ve teşvikiyle Türk müziğini saygın ve evrensel bir konuma getirme çabası ilk meyvesini verir ve Türk Beşleri kurulur. Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Ahmet Adnan Saygun, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kazım Akses’ten oluşan bu beşli Batı müziği yapısı içerisinde Klasik Türk müziği ve Türk Halk müziğini harmanlayarak konserler vermeye başlarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’de klasik müziğin öncüsü olan Cemal Reşit Rey, çok iyi bir piyanist olmasının yanı sıra besteler de yapan üretken bir müzisyendir. Onuncu Yıl Marşı’nı besteleyen Rey’in diğer önemli eserleri arasında Zeybek, Deli Dolu, Bebek Efsanesi, Fatih, Sultan Cem, Çağrılış, Anadolu, Eski Bir İstanbul Türküsü Üzerine Çeşitlemeler, İkinci Senfoni ve daha birçok eser bulunur. Muhsin Ertuğrul ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın talebiyle yazdığı Üç Saat opereti halktan büyük beğeni toplar, hemen ardından da en bilinen eseri “Lüküs Hayat”ı besteler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1934 senesinde Yaylı Sazlar Grubu’nu kuran Rey, yaptığı çalışmalar ile Türk gençlerinin müziğe yönelmesinde önemli katkılar sağlamıştır. İlk Türk Senfoni Orkestrasını kuran besteci, 1968 yılına kadar orkestra şefi olarak her hafta düzenli konser vermeyi sürdürmüştür. 1938’de Ankara Radyosu’nun Batı Müziği Şefliğini yapmış, 1945’te İstanbul’da kurduğu Filarmoni Derneği ile dünyaca ünlü şef ve solistlerin ülkemizde konserler vermesini sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1981 yılında devlet sanatçısı ünvanını alan Rey, çok sevdiği mesleğinin son performansını 1985’te, üzerinden 51 sene geçen “Lüküs Hayat” operetinin İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda yeniden sahnelenmesiyle gerçekleştirir. Aynı sene hayata veda eden besteci, vefatına kadar Mimar Sinan Üniversitesi’ne bağlı Devlet Konservatuvarı’nda kompozisyon öğretmenliği yapmıştır. Sanat hayatı boyunca ölümsüz eserlere imza atan, yurt içi ve yurt dışındaki birçok organizasyonda göğsümüzü kabartan üretken bestecinin müziğinin hiç susmamasını diliyoruz.

  • UNUTULMAZ BESTELERİN SAHİBİ: MELİH KİBAR

    Bazı şarkılar vardır ki nerede, ne zaman duyarsak duyalım bizi ilk dinlediğimiz yıllara, en güzel anılara götürür. Melih Kibar’ın eşsiz birer nostalji öğesine dönüşen besteleri de böyledir. Sanat tarihimizin önemli isimleri arasında yer alan müzik adamını, hayatından ve sanatından kısa kesitlerle karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İstanbul doğumlu Melih Kibar, küçük yaşlarda başladığı müzik hayatını lise yıllarında kurulan ve daha sonraları Dönüşüm ismini alacak okul orkestrası ile profesyonel hayata taşıdı. Timur Selçuk’la yolları kesiştiğinde ise sanatçının orkestrasında çalışmaya başladı, 1974 yılında çıkan Timur Selçuk Orkestrası isimli albümde org çaldı. Önemli çıkışı ise TRT’nin, 1975 yılında Eurovision Şarkı Yarışması’na ilk kez katılacak Türkiye’nin, elemelerde kullanmak için bir sinyal müziği bestelenmesine karar vermesi ve Timur Selçuk’un yönlendirmesi üzerine Çoban Yıldızı’nı bestelemesiyle gerçekleşti. Bu beste daha sonra pek çok Yeşilçam filminde kullanıldı ve zihnimize kazındı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Melih Kibar denince akıllara ikinci bir isim gelir ki o da birlikte çok sayıda esere imza attığı eşi Çiğdem Talu’dur. Melih Kibar gibi Robert Kolej’de eğitim görmüş olan Talu, İngilizce öğretmenliği yaparken şarkı sözü yazmaya başlamış, hatta 1972 yılında kaleme aldığı Ağlıyorum Yine isimli ilk güftesiyle, Nilüfer’e ait Kalbim Bir Pusula plağının bir yüzünde yer almıştır. Çiğdem Talu, 1975 yılındaki Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye elemelerine, Füsun Önal, Yeliz ve Uğur Akdora’ya verdiği sözlerle katılmış ve bu yarışmada Melih Kibar’la tanışmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Söz ve bestesiyle Türk pop müziği dünyasına unutulmaz eserler bırakan ikilinin ilk üretimi, Erol Evgin’in 1976 yılında çıkardığı 45’likteki İşte Öyle Bir Şey şarkısı olmuş, aynı plağın diğer yüzünde yine ikiliye ait Sevdan Olmasa şarkısı yer almıştır. Erol Evgin’den dinlemeye alışık olduğumuz Bir de Bana Sor, Söyle Canım, Hep Böyle Kal gibi şarkılar, Talu ve Kibar çiftine aittir. Birlikte yaptıkları müziğe dair yıllar sonra Erol Evgin’in şu sözleri kayıtlara geçmiştir: “Bizim ortak görüşümüz şuydu: Bir ülkenin popüler müziği, o ülkenin klasik müziğinin güncel ve doğal bir uzantısı olmalıdır. Bu düşünceyle Melih çok zengin makamlı ezgiler yakaladı. Çiğdem derinliği olan sözler yazıyordu. Ben de Türk gibi okumaya çalışıyor, sıcak ve içten bir yorum katıyordum. Böylece kentleşmekte olan Türkiye’de kimlikli bir kent türküsü oluşturduk.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İkili, Erol Evgin dışında Zerrin Özer, Nil Burak, Füsun Önal gibi sanatçılara çok sayıda eser verdi. Melih Kibar’ın, hepimizin ezbere bildiği film müziklerinde de imzası vardır. Neşeli Günler’den Aile Şerefi’ne, Hababam Sınıfı’ndan Çiçek Abbas’a, Dila Hanım’dan Devlerin Aşkı’na ve daha pek çoğuna… Sanatçı, Hababam Sınıfı film müziği ile Altın Portakal Film Müziği Ödülü’nü, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı isimli tiyatro oyununa yaptığı müziklerle Afife Tiyatro Ödülleri / En İyi Besteci ödülünü aldı. 1951 yılında dünyaya gelen Melih Kibar, 7 Nisan 2005 tarihinde hayata gözlerini yumdu.