Etiket: kültür

  • BUNLAR YABANCI DEĞİL YEREL KELİMELER

    BUNLAR YABANCI DEĞİL YEREL KELİMELER

    Kiminin eşi benzeri yok, kimi bilinen bir kelimeden türetilmiş… Yurdumuzun farklı şehirlerine özgü öyle kelimeler var ki insan duyunca “acaba hangi dile ait” diye de düşünebiliyor. Ama onların hepsi zengin dilimize, yöresel ağızlarımıza, renkli kültürümüze, bize ait yerel kelimeler… Aşağıda görecekleriniz yüzlercesi içinden sadece bir tadımlık…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Adana” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Konya” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çorum” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kastamonu” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Antalya” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Erzurum” title_font_size=”13″]
    yavru köpek
  • ANLAMLARI KARIŞTIRILAN KAVRAMLAR

    Kültür ve sanat dünyasında sıkça duyduğumuz bazı kelimeler kulağımıza neredeyse aynı gelir ancak aralarındaki fark, onları anlamaya başladığımızda belirginleşir. “Dram mı, drama mı?”, “alegori mi, metafor mu?” derken bazen kelimelerin değil, düşüncelerin arasında kayboluruz. Yazımızda, anlamları birbirine karıştırılan kavramları sade tanımlarla birbirinden ayırdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • DÜNYADAN EN İLGİNÇ DÜĞÜN RİTÜELLERİ

    Dünyanın dört bir yanında düğünler, yalnızca iki insanın evliliğini kutlamakla kalmaz; aynı zamanda her kültürün tarihini, inançlarını ve toplumsal değerlerini yansıtan ritüelleri içerir. Çin’den Polonya’ya, Hindistan’dan Endonezya’ya kadar her ülkede gelin ve damadın katıldığı gelenekler, bazen dramatik, bazen eğlenceli, bazen de sıra dışı bir şekilde evlilik yolculuğunu simgeler. Yazımızda, dünyanın farklı ülkelerinden hem tanıdık gelen hem de ilginç bulduğumuz gelenekleri sizler için bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çin / Ağlayan Gelinler” title_font_size=”13″]

    Çin’in kuzeybatısında hâlâ yaşatılan en ilginç düğün geleneklerinden biri: Ağlayan gelinler. Bu ritüelde gelin, evlenmeden haftalar önce her gün bir saat boyunca ağlıyor. Üstelik bu ağlama yalnızca onun işi değil; annesi, arkadaşları, akrabaları da ona katılıyor. Aslında bu gözyaşları bir hüzün değil, daha çok bir veda. Gelin, ailesinden ayrılıp yeni bir hayata adım atarken hem bağlılığını hem de heyecanını bu ritüelle gösteriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kenya / Saç Kazımak” title_font_size=”13″]

    Çoban Maasai halkı, Kenya ve Tanzanya’nın otlaklarında yaşayan ve yaşamını geçiş ritüelleriyle anlamlandıran bir topluluk. Onlar için düğün, sade görünen ama sembollerle dolu bir tören: Gelin ve damat sütle arınarak kutsanıyor, kıyafetlerine ot bağlanıyor, ailelerse bal içeceğini paylaşarak bereket diliyor. En özel an ise gelinin annesinin kızının saçlarını kazıyıp başına kuzu yağı sürmesi; bu ritüel, gelinin yeni hayatına saf ve arınarak başlamasını, yağ ise bereketi ve ruhsal korumayı simgeliyor. Ardından kadın akrabaları gelini boncuklarla süsleyerek köyün dualarıyla yeni yaşamına uğurluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hindistan / Yedi Adım” title_font_size=”13″]

    Hindistan’daki Hindu düğünlerinin en etkileyici ritüeli saptapadi, “birlikte yedi adım atmak” anlamına geliyor. Bu ritüel, kutsal ateş agni etrafında yapılırken, yedi küçük pirinç yığını bulunuyor ve gelin-damat, gelinin sağ ayağıyla batıdan başlayarak her birine basıyor. Çift, yedi tur atarken birbirlerine yedi temel ilkeyi yerine getireceklerine dair söz veriyor. Her adım; sağlıklı bir yaşamı, ruhsal gücü, refahı, sevgiyi ve saygıyı, mutlu bir aileyi, uzun ömrü ve birbirine sadakati simgeliyor. Ellerini dupatta (gelinin omuzlarına sarılan uzun, renkli şal) veya chuni (ince, uzun bir örtü) ile bağlı tutarak adımlarını atarlarken, aile üyeleri de gül yaprakları ve pirinçle onları kutsuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Polonya / R Harfi” title_font_size=”13″]

    Polonya’da düğünler için ay seçerken ay adında “r” harfi bulunmasının müstakbel eşlere şans ve refah getireceğine inanılıyor. Gelenek Orta Çağ’a kadar uzanıyor; o dönemde aylar Latincede Ianuarius, februarius, martius, aprilis şeklindeydi ve özellikle yaz aylarının adlarında “r” harfi bulunmadığı için düğünler genellikle aralık ve nisan aylarında yapılırdı. Ayrıca numerolojide “r” harfine 9 sayısı atanıyor ve bu sayı mutluluk ile refahı simgeliyor. Bazı yorumlara göre ise “r” harfi aileyi temsil ediyor. Bu nedenle “r” harfini içeren aylarda düğün yapmak hem çiftin bağlılığını hem de sosyal etkinliğin önemini vurguluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Almanya / Tabak Kırıp Kütük Kesmek” title_font_size=”13″]

    Almanya’da düğün öncesi konuklar genellikle gelinin evinin önünde porselen tabakları kırıyor ve çift kırıkları temizleyerek kötü ruhları kovuyor. Düğün günü ise yeni evliler, şans ve bereketi simgeleyen köknar dallarından oluşan bir yolda yürüyor ve birlikte bir kütüğü testereyle keserek evliliklerinde hem birbirine güveni hem de birlikte zorlukların üstesinden gelebileceklerini gösteriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Endonezya / Arınma ve Uyum” title_font_size=”13″]

    Endonezya’da düğünler, göz alıcı ve sıra dışı ritüellerle dikkat çekiyor. Gelin ve damat, siraman töreninde çiçek, bitki ve baharat karışımıyla yıkanarak arınıyor ve yeni bir hayata hazırlanıyor. Solo şehrinde gelin, batik elbisesiyle dört erkek görevli tarafından taşınıyor, bu sayede düğüne gizemli ve heyecanlı bir giriş yapıyor. Batak topluluğunda nedimeler geleneksel kıyafetlerle dans ederek yeni evlilere iyi şans diliyor. Cava’da ise uzmanlar çiftin doğum tarihlerinin uyumunu hesaplayarak evliliğe şans ve mutluluk getirdiğine inanıyor.

  • KORE MUTFAĞININ GELENEKSEL LEZZETLERİ

    Kore Yarımadası ve Güney Mançurya’daki eski tarım yöntemleri ve göçebe kültürün etkileşimiyle şekillenen Kore mutfağı; büyük ölçüde et, pirinç ve sebzelere dayanıyor. Susam yağı, soya sosu ve çeşitli baharatların bolca kullanıldığı Kore mutfağının gelenekselleşmiş lezzetlerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sundubu-jjigae veya Türkçe ismiyle yumuşak tofu yahnisi, Kore mutfağının en ünlü yemeklerindendir. Tofu, haşlanmış soya fasulyesinden elde edilen bir soya peyniridir. Taze olarak kesilmiş, süzülmüş ve preslenmiş tofu ile çeşitli sebzeler, mantarlar, soğan, isteğe bağlı deniz ürünleri veya et katılarak pişirilen yahni; Kore’ye özgü acı biber salçası gochujang veya kırmızıbiber tozu gochugaru ile hazırlanır. Bu lezzetli yahni yemeğini Koreliler genellikle dünyaca ünlü kimchi turşusu ile birlikte tüketir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bibimbap, pirinçle yapılan bir Kore yemeğidir ve haşlanmış bir kâse beyaz pirincin üzerine Korelilerin sebze yemeği olan namul ve gochujang ya da doenjang ile servis edilir. Doenjang tamamen soya fasulyesi ve salamura ile yapılan fermente edilmiş fasulye ezmesidir. Çeşni olarak yemekleri lezzetlendirmesi için sıkça kullanılır. 2011’de “dünyanın en lezzetli yemekleri” listesine 40 numaradan giriş yapan bibimbap, Kore’deki Jeonju, Jinju ve Tongyeong kentlerinde oldukça popülerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tteok, Güney Kore mutfağına ait geleneksel bir tatlıdır ve çeşitli şekillerde hazırlanabilir. Tteok’un temel bileşeni pirinç unudur ve bazı tariflerde isteğe göre glutensiz pirinç unu da kullanılabilir. Hamur, su ve şeker ile kıvamı gelinceye dek tencerede pişirilir ve sonrasında soğuması beklenir. Bir nevi pirinç keki diyebileceğimiz tteok, farklı renklerde, şekillerde ve tatlarla yapılabilir. Geleneksel olarak özel günlerde veya özel kutlamalarda tüketilen bu tatlının “baekseolgi” (beyaz renkli tteok), “ınjeolmi” (soya unu kaplı tteok), “bibimbap” (renkli katmanlardan oluşan tteok) ve “garaetteok” (silindir şeklinde tteok) çeşitleri vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Tteokbokki, Kore mutfağına özgü bir pirinç keki olan ve bir üstteki maddede açıkladığımız küçük boyutlu ve silindir şekilli tteok ile hazırlanan bir yemektir. Balık kekleri, haşlanmış yumurtalar ve yeşil soğanın bir araya gelmesi ile elde edilen bu lezzeti Koreliler, damak tatlarına göre acılı gochujang veya acısız ganjang bazlı sos ile terbiye ederek hazırlar. Günümüzde tteokbokki’nin; körili, krem soslu, deniz ürünlü, siyah fasulyeden elde edilen jajang soslu veya galbili olmak üzere birçok çeşidi bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ülkeye özgü; beyaz renkte ince ve uzun buğday eriştesi somyeon ve et suyunda pişirilerek püre haline getirilen soya fasulyesiyle hazırlanan kongguksu çorbası, ince dilimlenmiş salatalık veya domates gibi farklı lezzetlerin eklenmesiyle servise hazır hâle gelir. Sıcak havalarda buz küpleri eklenerek servis edilmektedir.

  • DÖRT GELENEKSEL DEĞERİMİZ UNESCO LİSTESİNDE

    Sözlü gelenek ve anlatılar, geleneksel danslar, müzikler, el sanatları, yemek pişirme gelenekleri gibi somut olmayan kültürel değerleri korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla “UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi”, 2003’ten beri her ülkeden farklı değerleri listesine ekliyor. 2023’te ülkemizden dört geleneksel kültür değerimiz bu listeye eklendi. Detaylar yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sedef Kakma İşlemeciliği” title_font_size=”13″]

    Sedef, istiridyelerin içerisindeki inciyi korumak için kabuklarında oluşan parlak, pürüzsüz ve beyaz renkli katmandan elde edilir. Fosforik özelliğe sahip parıltılı bir madde olan sedefin ahşap üzerine el emeği ile işlenmesiyle ortaya çıkan eserler ülkemizin değerlerinden. Bu geleneksel sanatın kökenleri Çin’e dayansa da Orta Asya Türkleri ile Anadolu’ya geldikten sonra önemli zanaatkârların ellerinden çıkan eserler sayesinde Türk-İslam sanatının sembolü olmuştur. Anadolu’da ahşabı oyarak eserler üreten Selçuklular bu mirası Osmanlı kültürüne sonrasında da bizlere miras bırakmıştır. 15. yüzyılda Topkapı Sarayı’nda sedef atölyesi kurulduğu ve burada sedefçilik öğretildiği kaydedilir. Edirne’deki II. Bayezid Camii ile III. Murad’ın Ayasofya’daki türbesinin kapı kanatları, Sultanahmet Camii’nin pencere ve tüm kapılarının kanatları, Balıkesir’deki Zağnos Paşa Camii’nin kapı kanatları mimari yapılarda kullanılan sedef işçiliğinin en görkemli örneklerini oluşturmaktadır. Ustalık, sabır ve marangozluk bilgisi isteyen bu sanatı icra edenlere sedefkâr veya sedefçi, sedef kakma sanatına ise sedefkâri denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tezhip Sanatı ” title_font_size=”13″]

    Kelime anlamı “altınla süslemek” olan tezhip sanatı, 18 ve 22 ayar ezilmiş altın ve çeşitli renklerle kitap, levha, ferman gibi eserlerin süslenmesidir. İslam dünyasında yaygın olan tezhip sanatı, Osmanlı’da en parlak dönemine ulaşmış; Türk kültürü ile harmanlandıktan sonra en özgün ve en güzel eserlerini üretmiştir. Sabır ve özen gerektiren tezhip sanatında ince fırçalar kullanılır. Altın ve diğer renkli boyalarla çeşitli motifler çizilerek hazırlanan Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere özel yazma kitaplar ve fermanlar padişahlara, devlet büyüklerine, önemli isimlere ve tanınmış kişilere hediye olarak sunulmuştur. Tezhip en çok Kur’an-ı Kerimlerin ilk ve son sayfalarında, surelerin girişlerinde kullanılır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ayetleri ayırmak için nokta yerine geçen küçük yıldız ve çiçek biçimindeki motifler de tezhiple yapılır. Bazen de kitapların sayfa kenarları ile köşelerinde, şiir kitaplarında mısra ya da beyit aralarında tezhip görülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İftar ve İftar Gelenekleri ” title_font_size=”13″]

    Ramazan aylarında oruçlu geçen günün sonunda kurulan sofralar ülkemizin olduğu kadar tüm Müslümanların geleneksel değerlerinden biri. İftar geleneğinin tarihi İslamiyet’in başlangıcı ile başlar. Akşam ezanının okunmasıyla dualar edilir ve sonra sevdikleri ile bir araya gelen aile üyeleri ve komşular genellikle hurma, zeytin veya su ile orucunu açar. İftar sofrasında bir araya gelinerek yenilen yemek sofrası hoşgörü ve kardeşlik duygularının gelişmesine katkıda bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mey/Balaban Zanaatkârlığı ” title_font_size=”13″]

    Mey, diğer ismiyle balaban, ülkemizde yüzyıllardır çalınan bir müzik aletidir. Mey; gövde, kamış ve kıskaç olmak üzere üç bölümden oluşur. Gövde kısmının üst tarafında yedi, arka tarafında ise bir delik vardır. Gövdesinin ağız kısmında geniş ve çift taraflı kamış bulunan mey üretiminde erik, kayısı, akasya, ceviz, dut ve gül gibi farklı iklim koşullarında yetişen ağaçlar kullanılır. Bu sebeple de mey üreten zanaatkârların iyi derecede bitki, ağaç ve iklim bilgisine sahip olması gerekir. Meye karakteristik sesi veren kısmı ise su kamışından üretilmektedir. Meyin ülkemizin belleğinde ve kültürel kimliğinde önemli bir yeri vardır. Âşıklık geleneğinde de çalgı olarak kullanılan mey, geleneksel sohbet toplantılarında, nişan ve evlilik gibi törenlerde ve çeşitli bayram etkinliklerinde icra edilir. Mey aynı zamanda Türk halk müziğinin de bir parçasıdır. Meyi üretmek ya da icra etmek hem aile üyeleri arasında hem de usta-çırak ilişkisiyle gelecek kuşaklara aktarılır.

  • DÜNYADAN DOĞA TARİHİ MÜZELERİ

    Dünyadaki yaşamın ve canlılığın tarihçesi hakkında bizlere bilgi aktaran doğa tarihi müzeleri; hayvan ve bitki fosilleri, dünyamızın oluşumunda etki sahibi olan jeolojik oluşumlar, kayaç, mineraller ve gök olaylarına kadar birçok örneği içinde barındırıyor. Evrenimizi, gezegenimizi ve canlılığın gelişimini anlamamız adına milyonlarca yıllık örnekleri özel koruma teknikleri ile muhafaza ederek sergileyen en önemli doğa tarihi müzelerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1884’te açılan Londra Doğa Tarihi Müzesi’nde 80 milyon fosil ve canlılık çeşidi bulunuyor. Botanik, mineraloji, paleontoloji, entomoloji ve zooloji alanlarında önemli eserlerin sergilendiği bu devasa müze, Charles Darwin’in eserleri ile beraber, kitap, dergi, el yazmaları ve sanat koleksiyonlarını da kapsayan geniş bir dataya sahip. Diplodocus dinozorunun iskelet kemikleri ile dikkat çeken müzenin girişi randevu sistemi ile gerçekleşiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1793’te kurulan Paris Ulusal Doğa Tarihi Müzesi, çok geniş bir alana dağılmış komplekslerden oluşuyor. Üçü Paris’te olmak üzere 13 adet tesisten meydana gelen müzenin bünyesinde eğitim kurumları da bulunuyor. Yaklaşık olarak 62 milyon parçanın sergilendiği müzede; balık, kuş, fosil, sürüngen, yumuşakça, kayaç, sediment ve çeşitli mineraller sergileniyor. Londra ve Amerikan Doğa Tarihi Müzeleri ile beraber dünyanın en büyük doğa tarihi müzesi olan Paris, ekoloji ve çeşitlilik yöntemi, dünya tarihi, moleküler çeşitlilik alanlarında da geniş bir dataya sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    30 milyondan fazla parçanın sergilendiği Viyana Ulusal Doğa Tarihi Müzesi, dokuz kilometrelik alanda 39 adet sergi salonuna sahip Avrupa’nın en önemli müzelerinden bir tanesi. Arkeoloji, antropoloji, jeoloji, zooloji ve mineraloji alanlarında parçaların ve değerli taşların sergilendiği müzenin tarihi binası 1889’da inşa edilmiş. Böceklerden dinozorlara pek çok ilgi çekici örneğin bulunduğu müzede simülasyon odaları sayesinde geçmiş dönemlere seyahat etmek ve bu hayvanların ilgi çekici dünyasını deneyimlemek mümkün. Müzenin en ilgi çekici bölümü ise ilk insanların yaşamının canlandırıldığı sergi odası.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1869’da kurulan ve 26 birbirine bağlı bloktan oluşan Amerikan Doğa Tarihi Müzesi, 45 adet sergi salonu ve çeşitli laboratuvardan oluşuyor. Yaklaşık 34 milyondan fazla parça eserin sergilendiği müzede; okyanus dünyasına ait canlılık çeşitleri, insan biyolojisi, bitkiler, mineraller, fosiller ve göktaşı kalıntılarından oluşan farklı bölümler bulunuyor. Central Park’ın yanında konumlanan müzenin ünlü giriş kapısına da birçok Hollywood filminden aşinayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1889’da kurulan Berlin Doğa Tarihi Müzesi; paleontoloji, zooloji ve mineraloji alanında 25 milyondan fazla parçaya ev sahipliği yapıyor. 13 metre yüksekliğiyle dünyanın en büyük dinozor iskeleti olma özelliğine sahip Brachiosaurus Brancai’nin eseri de bu müzede ziyaretçileriyle buluşuyor. Dinozorlar ile modern kuşların ortak genetiğini taşıyan ilk çağ kuşu Arkeopteriks de bu müzenin önemli koleksiyon parçalarından bir tanesi olarak müzede yer alıyor. Arkeopteriks, bildiğimiz kuşlardan farklı olarak uzun bir kuyruğa ve gagasında dişlere sahip… 2007’de eklenen “Evren, Güneş Sistemi ve Dünya’nın Oluşumu” ile ilgili bölümlerde kozmolojik bilgiler yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Stockholm’de yer alan İsveç Doğa Tarihi Müzesi, 1819’da Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından kuruldu. İsveç’te bulunan iki doğa tarihi müzesinin en büyüğü olan müzede; dünyanın dört bir yanından toplanmış 10 milyondan fazla canlılık türü ve doldurulmuş hayvan sergileniyor. Yeryüzünün yapısı hakkında da geniş bir bilgi ve belge koleksiyonuna sahip olan müze, farklı birçok bilim dalından bilgileri modelleyerek ziyaretçilerine aktarıyor. Müzede sergilenen dev mavi balina ve devasa cüsseye sahip Afrika fili en çok ilgi çeken eserler arasında yer alıyor. Dünyadaki en yaşlı insan iskeleti Lucy adlı homininin hemen hemen eksiksiz olan kalıntıların replikası da müzenin ünlü diğer eserlerinden bir tanesi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizin ilk ve en büyük tabiat tarihi müzesi, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü tarafından 1968’te kuruldu. 2003’ten bu yana yeni yerleşkesinde ziyaretçilerini ağırlayan müzede dünyanın ve ülkemizin çeşitli yerlerinden getirilen fosil, kayaç, mineral ve maden örnekleri sergileniyor. Müzenin giriş katında ziyaretçiler uzay yolculuğu yaparak güneş sistemindeki gezegenleri yakından görme imkânı buluyor. Sergilenen diğer eserler ise ay taşı, yıldırım taşı ve gök taşları olurken; müze 5 bini aşkın değerli esere ev sahipliği yapıyor. Birinci katında bulunan akvaryumda omurgalı ve omurgasız birçok fosil, Manisa’da yaşamış insanlara ait ayak izleri, mağara sanatına ait eserlerin replikası ve Ankara Beypazarı’nda bulunan soyu tükenmiş “Anadolu Panteri”ne ait iskelet bulunuyor.

  • AYAKKABININ GEÇMİŞİNE DAİR KISA NOTLAR

    İlk ayakkabıyı kimin ne zaman giydiği bilinmiyor ancak ilk insanla birlikte bunun bir gereklilik haline geldiğini söylemek mümkün. Mağara devri insanları, taşa toprağa karşı ayaklarını korumak için ağaç kabuklarından, yapraklardan ve hatta hayvan derilerinden ilkel ayakkabılar yaptı ve ayakkabının günümüze uzanan serüveni başlamış oldu. Bu yazımızda ayakkabının kısa tarihine göz atıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk el yapımı ayakkabı türü” title_font_size=”13″]

    1938 yılında Fort Rock Mağarası’nda bulunan, adaçayı kabuğundan yapıldığı tahmin edilen sandalet, araştırmalara göre bilinen ilk el yapımı ayakkabı türüdür. Ayakkabıya ilişkin en eski bulgunun, M. Ö 8000’li yıllarda yaşayan Amerika yerlilerine ait olduğu düşünülür. Her ne kadar Amerika yerlileri ile bu yolculuk başlamış olsa da ayakkabı konusunda en yaratıcı toplum olarak Mısırlılar görülür çünkü oldukça ilginç bir “kalıp çıkarma” yöntemleri vardır. Islatılmış kumda ayaklarının kalıplarını çıkarıp, bu kalıplarla şekillendirdikleri ham deriden tabana ipler bağlayarak sandalet yaparlardı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan korurken üstünü de kavurucu güneşten muhafaza ederdi. Bir süre sonra bu sandaletler güneşe karşı birer siperliğin ötesine geçti ve statü göstergesi haline geldi. Kadınlar sandaletleri birbirinden farklı ürünlerle süslerken, erkekler de deri kayışlarla değişik motifler yapardı. Ham deri ile başlayan ayakkabı macerası, zamanla yeni malzemeler ile farklı bir boyuta geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk çağlarda ayakkabı tasarımı ve malzemesi” title_font_size=”13″]

    Pek çok farklı iklim için ayakkabı çeşidi mevcuttu, haliyle ayakkabı için kullanılan malzemeler de değişiklik gösteriyordu. Kuzey bölgelerde ayakkabılar kalın deriden yapılır, kürk ve samanla desteklenirdi; güney bölgelerinde ise daha çok palmiye yaprakları kullanılırdı. Hatta bazı tasarımlarda dönemin ünlü bitkisi papirüs liflerinden de yapılan sandaletler vardı. Bu tip sandaletleri ilk başta yalnızca din adamları ve Firavunlar giyebiliyordu ancak sonra tüm Mısırlılar tarafından giyildi. Sandalet ile başlayan ayakkabının gelişimi, bambaşka türlerin doğuşuna neden oldu. Örneğin Gotik dönemde poulaines adı verilen uzun ve sivri uçlu ayakkabılar tasarlandı. Uçlarının yarım metreyi bulabildiği bu sıra dışı ayakkabılar, dönemin popüler modellerinden oldu. 17. yüzyıla gelindiğinde artık ayakkabılar “dekore” edilmeye başladı; çeşitli işleme ve dekoratif ürünlerle ayakkabılar bambaşka bir görünüme kavuştu. Bu dönemde, kadın ayakkabıları için toka ve topuk gündeme geldi. Topuklu ayakkabının çıkış hikâyesi oldukça ilginç…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Topuklu ayakkabı ve Leonardo da Vinci ” title_font_size=”13″]

    Topuklu ayakkabı ve Leonardo da Vinci arasında nasıl bir bağlantı olduğu merak konusu olabilir. Yapılan araştırmalara göre yüksek topuklu ayakkabıların yaratıcısı Leonardo da Vinci’dir, hikâyesini kısaca anlatalım. Floransa’nın ünlü ailelerinden Medicis ailesinin kızı Catherine bir dükle evlenecekti. Ufak tefek bir kız olan Catherine, boyunun uzun görünmesini istiyordu ancak bunun için ne yapacağını bilemiyordu. Rivayete göre çareyi dönemin ünlü isimlerinden Leonardo da Vinci buldu; Catherine için topuğu olan bir ayakkabı tasarladı. Düğünde bu yeni tasarımlı bir ayakkabıyı gören herkes aynısından giymek için adeta sıraya girdi; kadınlar arasında hızla yayıldı ve günümüzün stilettolarına uzanan topuklu ayakkabı serüveni başlamış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Marilyn Monroe’nun “İtalyan Hançeri”: Stiletto” title_font_size=”13″]

    1850’lerden 1950’lere kadar topuklar 5 cm’nin altında olurken 1950’li yıllarda Marilyn Monroe ile birlikte tüm dünya ince ve sivri topuklu stiletto ile tanıştı. Adını İtalyan hançerinden alan stilettoyu tasarlayan isim ise İtalyan tasarımcı Roger Vivier’di. Ayakkabının tasarlanma amacı, dönemin ünlü moda tasarımcısı Christian Dior’un elbiselerini tamamlamaktı. 1970’li yıllara gelindiğinde platform ve kare topukların çıkmasıyla birlikte stiletto pek çok tasarımcının elinde tekrar şekillendi kadınların vazgeçilmezleri arasına girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk tarihinde ayakkabı kullanımı” title_font_size=”13″]

    Türk tarihinde ayakkabının kullanımı 1900’lü yıllara uzanıyor. Osmanlı’da “takunya” ya da “nalın” olarak anılan topuklu terlikler giyilirdi. Nalın, Osmanlı döneminde ritüellerde, temizlik işlerinde ve bazı törenlerde giyilen özel bir terlik çeşidiydi. Ayakları sudan korumak için tercih edilen bu ahşap topuklu terlikleri hem kadınlar hem de erkekler giyerdi. Tarihte terlik, sadece bu tarz ritüellerin ya da ev ayakkabısı olmanın ötesinde hamam törenlerinin de önemli bir parçasıydı. Terlik ile başlayan hikâye bir süre sonra işe ayakkabı ustalarının girmesiyle bambaşka bir hâl aldı; o yıllarda başlayan ayakkabı işçiliği bugün, 300 yıla dayanan bir gelenek haline geldi.

  • ÜLKELER VE GELENEKSEL EVLERİ

    Geleneksel evler, geçmişten günümüze uzanan tarihi bir mirastır. Her biri kendi bölgesinin özgün özelliklerini yansıtır ve mimari açıdan ilginç detaylara sahiptir. İnşa edildikleri dönemin kültürel, coğrafi, toplumsal ve ekonomik koşullarını anlamamızı sağlayan geleneksel mimariler sadece birer yapı değil, aynı zamanda kültürel hafızanın da bir parçasıdır. Kendine özgü yapıları ve tasarımları ile ön plana çıkan geleneksel evleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çince dörtgen anlamına gelen “siheyuan”, Çin’in başkenti Pekin’in geleneksel avlulu evleridir. Bir avlunun çevresindeki dört evden oluşan bu iki bin yıllık mimari gelenekteki yapılar simetrik tasarlanmıştır. Konut olarak kullanıldığı gibi saray, tapınak, manastır ve devlet dairesi olarak da kullanılmaktadır. Siheyuan tarz yapılardan bazıları geçmişte önemli yazar ve devlet adamları tarafından ev olarak kullanılmış, günümüzde ise bu evler müzeye dönüştürülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Rusya kırsallarında geleneksel metotlarla inşa edilen tahta ev izbalar eski dönemlerde metal olmadan halat, bıçak ve maça gibi aletler kullanılarak basitçe kesilmiş tahtaların birbirine bağlanmasıyla inşa edilmiştir. Ahşap ve toprak malzemelerden yapılan ve en fazla iki katlı olan izbaların çatısı ise kar yağışına dayanıklı olacak şekilde tasarlanmıştır. Güneş ışığından bolca faydalanmak için geniş bırakılan pencereler o bölgenin kültürel detaylarına ait şekil ve desenlerle süslenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki küçük kasabası Alberobello’da mantara benzeyen konik şapkalı, bitişik nizam, beyaz taş evlerin tarihi 14. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Trullilerin duvar ve çatıları yine bu bölgeden çıkan küçük kireç taşlarının harç konmadan üst üste yerleştirilmesi ile inşa edilmiştir. Kolayca eriyebilen, çatlak ve kırıkların olduğu karstik yapıdaki bu kireç taşlarından yapılan evlerin yağışlı havalarda karşılaştığı sorunlar ise her evin su ihtiyacını karşılayan sarnıçlar ile çözülmüştür. Sarnıcı kazarken çıkan kayalarla dış duvarların örüldüğü evlerin bir diğer özelliği ise kışın sıcak, yazın serin olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Endonezya’nın güneyindeki Sumba Adası’na özgü geleneksel evlerde yerel ve doğal malzemeler kullanılmıştır. Adanın iklimi sıcak ve kurak olduğu için bambu ve ahşap malzemelerle yapılan evlerin duvarlarında bambu ve Hindistan cevizi yaprağından örülmüş paneller bulunmaktadır. Çatısı Hindistan cevizi yaprağı ile fidanlardan yapılmış çıtaların birbirine bağlanmasıyla inşa edilmiştir. Kare olan sumban evlerinin büyüklüğü ise ihtiyaca göre değişiklik göstermektedir. Evin çatısını destekleyen dört ana direk ise aile birliğine vurgu yapmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    16. yüzyıldan kalma Osmanlı sarayları, camileri ve evleriyle ünlü Cezayir’deki Kasbah’ın geleneksel mimarisi olan iki veya üç katlı Kasbah evleri; su ve samanın karışımı ile hazırlanan kerpiçten inşa edilmiştir. Yerel halkın vaktinin büyük çoğunluğunu geçirdiği avlular yapının en önemli unsurudur. Bu evlerde pencereler minik açıklıklardan oluşmuş ve avluya bakacak şekilde tasarlanmıştır. Odaların dar ve uzun olduğu Kasbah evlerinin köşeli kuleleri kil tuğlalar ile süslenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Asya bozkırlarındaki göçebe Moğol halkının kullandığı ger, ahşap bir çerçeve üzerine yün keçeden yapılan büyük ve daire şeklindeki çadırlardır. Moğol dilinde yurt anlamına gelen ger, sert iklim koşullarına dayanıklı olup kolayca taşınabilmektedir. Gerlerin dış katmanı geleneksel metotlarda üretilmekte ve dövülmüş koyun yününden meydana getirilen keçe katmanlardan oluşmaktadır. Keçe daha sonra koyun sütü veya yağı eklenerek su geçirmez hâle getirilmektedir. Işığın içeri girmesi ve gerin içindeki ocaktan duman çıkması için çatının tam ortası açık bırakılmaktadır. Ayrıca yassı tepesi, peynir ve diğer gıdaları rüzgârda ya da güneşte kurutmak, aynı zamanda mayalamak için kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1994’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren Karabük’teki Safranbolu Türk evleri, 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı kent mimarisinin günümüze kadar korunan en güzel örneklerindendir. Kendine has mimarisiyle dikkat çeken evler iki veya üç kattan oluşmaktadır. Yapımında ahşap, taş, kerpiç ve alaturka kiremitler kullanılan bu evlerin her birinin konumu güneş ışığını engellemeyecek şekilde tasarlanmıştır. İşlevselliğiyle ön plana çıkan bu evlerde odunların zamanı geldiğinde yakılabilmesi için depolandıkları alanlar mimariye eklenmiştir. Dar ama sayıca fazla olan pencerelerdeki ahşap korkuluklar ise evin içinin dışarıdan görünmesini engellerken; içeriye güneş alacak şekilde ve dışarısı görülecek şekilde tasarlanmıştır. Zemin kat ise erzak depolamak ve ev halkının beslediği hayvanların kullanımına ayrılmıştır.