Etiket: İtalya

  • HARÇSIZ MİMARİSİ İLE ÜNLÜ TRULLI EVLERİ

    İtalya’nın güneydoğusunda bulunan Bari’ye sadece bir saat uzaklıktaki Alberobello, mimari açıdan dünyanın en dikkat çekici yerleşim yerlerinden biridir. Bari, Adriyatik Denizi kıyısında yer alır ve bu şirin kasaba, “trulli” adı verilen benzersiz evleri ile tanınır. 1996’da UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne eklenen Alberobello evleri ile ilgili detayları yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alberobello’nun ünlü trulli evleri, 14. yüzyılda harç kullanılmadan üst üste dizilen taşlarla inşa edilen, konik çatılı benzersiz yapılar olarak öne çıkar. Efsaneye göre bu sıra dışı tasarım, Orta Çağ’da kalıcı evler için alınan vergiden muaf tutulmak amacıyla geliştirilmişti. Çatılar öyle bir ustalıkla yapılmıştı ki gerektiğinde hızla sökülebiliyor ve evler geçici gibi gösterilerek vergi denetiminden muaf tutulabiliyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Alberobello’daki trulli evleri, Şanlıurfa’daki Harran kümbet evlerinde de görülen eski taş işçiliği geleneğini yansıtır. Harç kullanılmadan inşa edilen bu yapılar, çevredeki tarlalardan toplanan doğal kireç taşlarıyla oluşturulur. Trulli evleri genellikle konik, kubbeli veya piramit biçimli çatılara sahiptir ve taş levhalarla örülerek tamamlanır; bu sayede hem dayanıklı hem de estetik açıdan özgün bir görünüm kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Trulli evlerinin çatısı, basit ama zekice bir mühendislikle tasarlanmıştır. Dikdörtgen duvarların üzerine yerleştirilen taşlar çatının yükünü taşırken aynı zamanda konik formun oluşmasını sağlar. Çatı iki katmandan oluşur: İçteki büyük kireç taşı plakalar sağlamlık ve yalıtım sağlarken dıştaki küçük taş levhalar yapıya hafiflik ve dayanıklılık katar. Bu yapı, evlere yalnızca kendine özgü bir görünüm kazandırmaz; aynı zamanda yağmur, rüzgâr ve güneşe karşı doğal bir kalkan görevi de görür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Trulli evlerinin beyaz badanalı duvarları, kireç taşı ana kaya üzerine harçsız, kuru taş duvar tekniğiyle inşa edilmiştir. Bu yöntem, yapıları hem dayanıklı hem de gerektiğinde sökülüp yeniden kurulabilir hâle getirir. Dar taş basamaklar, çatılara güvenli bir geçiş sağlar. Itria Vadisi’nde kırsal trulli yapıları yaygın olsa da en yoğun ve iyi korunmuş örnekler Alberobello’dadır ve burada 1.500’den fazla trulli evi bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Trulli evlerinin konik çatılarında yer alan figürler, bu taş yapılara hem sembolik bir anlam hem de estetik bir derinlik kazandırır. Beyaz kireçle çizilen motiflerde, kimi zaman inanç sembollerinden kimi zaman da ev sahiplerinin kişisel tercihlerinden esinlenilir. Güneş, kalp ve yıldız gibi desenler en sık rastlanan örnekler arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Alberobello’nun tarihî dokusunu yansıtan en dikkat çekici yapılarından biri de Aziz Antonio Kilisesi’dir. 18. yüzyılda “Kraliyet Şehri” ünvanını alan bu bölgede, 1927 yılında Rione Monti olarak bilinen bölgenin tepe noktasına inşa edilen kilise, dünyada trulli tarzında yapılmış tek kilise olma özelliğini taşır. Beyaz kireç taşından oluşan kubbeleri ve geleneksel trulli mimarisine sadık iç-dış tasarımıyla görülmeye değer bir yapı sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Trulli evleri, sadece yerel halk için değil, aynı zamanda ziyaretçiler için de ilgi çekicidir. Günümüzde bazılarının otel, restoran ya da butik işletmelere dönüştürüldüğü görülse de hâlâ bireysel konut olarak kullanılan örnekler de vardır. İç mekânlar küçük ve sade olmasına rağmen oldukça işlevseldir. Genellikle evin tam ortasında ortak kullanım alanı olarak düzenlenmiş geniş bir oda yer alır; çevresinde ise yatak odası, mutfak ya da depolama amacıyla kullanılan nişler ve küçük odalar bulunur. Doğal malzemelerden seçilen, basit ama fonksiyonel mobilyalar trulli evlerine sıcak ve samimi bir hava katar.

  • PİZZANIN ANA VATANI NAPOLİ

    İtalya’nın başkenti Roma ve dünya modasının kalbinin attığı Milano’dan sonra ülkenin en büyük üçüncü şehri olan Napoli; tarih, sanat, kültür, mimari ve müzik alanında adından sıkça söz ettirir. Deniz kenarındaki muhteşem koyları ve eşsiz doğasıyla ünlü Napoli hakkında ilginç bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 7. yüzyılda Yunanlılar tarafından kurulan şehrin ismi “Yeni Şehir” anlamına gelen Neapolis’tir ancak zaman içinde Napoli halini almıştır. Napoli’nin eski tarihsel şehir merkezi UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İtalyanların ünlü lezzeti pizzanın ana vatanı olan Napoli, âdeta bir gastronomi şehridir. Deniz kenarında bulunmasından dolayı çeşitli deniz ürünlerini mutfağına taşıyan Napoli’nin makarna sosları da ünlüdür. Elverişli tarım alanları sayesinde lezzetli domateslerin yetiştirildiği şehirde dünyaca ünlü mozzarella peyniri de bu bölgedeki mandaların sütlerinden yapılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Her yıl binlerce turistin ziyaret ettiği Napoli’nin ünlü mekânlarından biri Seiano Mağarası’dır. Tünelden dağın diğer tarafına geçilebilen mağaranın bitiminde ziyaretçileri antik bir anfi tiyatro karşılarken; turkuaz rengi denizi ve muhteşem manzarası da gören herkesi kendine hayran bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Büyüleyici sokakları, tarihi yapıları, köklü kültürünün yanı sıra Napoli denince ilk akla gelen Vezüv ve Campi Flegrei Yanardağı’dır. Vezüv, 1281 metre yüksekliğinde aktif bir yanardağdır ve M.S. 79’daki püskürmesinde Pompeii, Herculaneum ve Stabia şehirlerini haritadan silmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Napoli’deki Ulusal Arkeoloji Müzesi, 1777’de inşa edilmiş ve ilk yıllarında savaş okulu olarak kullanılmış, daha sonra üniversiteye ardından da dünyanın en zengin arkeolojik koleksiyonun sergilendiği müzeye dönüştürülmüştür. Antik Yunan ve Roma dönemine ait eserler arasında heykeller, mozaikler, değerli taşlar ve gümüşler yer alır. Ayrıca Vezüv Yanardağı’nın ortadan kaldırdığı Pompeii şehrine ait tüm eserler bu müzede sergilenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en gözde tatil mekânlarından olan Capri Adası, Napoli Körfezi’nin güneyinde yer alır. Antik Yunan mitolojisinde denizcilerin dikkatlerini tiz sesleriyle dağıtarak gemileri kayalıklara sürükleyen “Sirenler”in yaşadığı ada olarak geçer. Dünyanın önde gelen isimlerinin tatil rotasında olan ada, bir zamanlar Roma prenslerinin de gözdesiymiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Napoli, İtalya’nın dünyaca ünlü sinema yıldızı Sophia Loren’in de büyüdüğü yerdir. Dünyanın en güvenli şehirleri arasında yer alan Napoli’nin tarihi ve kültürel dokusu birçok ünlü yazarın eserine konu olmuş ve ilham vermiştir. Edebiyat festivalleri ve yazar buluşmaları gibi önemli etkinliklere ev sahipliği yapan kent, sağladığı katkılardan dolayı UNESCO tarafından “edebiyat şehri” ilan edilmiştir.

  • İTALYA’DAKİ TÜRK KÖYÜ MOENA’NIN ARDINDAKİ HİKÂYE

    İtalya’nın kuzeyindeki Trentino-Alto Adige/Südtirol Özerk Bölgesi’nde bulunan Moena köyü, 17. yüzyıldan bu yana her yıl düzenli olarak Türk Festivali’ne (Festa di Turchia) ev sahipliği yapıyor. II. Viyana Kuşatması sırasında İtalya’daki küçük bir kırsal yerleşim yerinin kaderini değiştiren yeniçeri askerinin ve Avrupa’daki bu Türk köyünün hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Her yıl adına festivaller düzenlenen, yerel halkın hayranlığını kazanan yeniçeri askerinin hikâyesi, 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması’na dayanıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki genişleme politikasının önemli bir parçası olarak başlattığı Viyana kuşatması sırasında, yaralı bir Osmanlı askeri İtalya’da küçük bir kasabaya sığınır. Ölmek üzereyken köylüler tarafından tedavi edilen bu yeniçeri askeri, iyileştikten sonra köye yerleşir ve kasabadan bir kızla evlenir. Kasaba halkının “El Turco” adını verdiği bu asker, “Balaban” lakabıyla tanınan yeniçeri Hasan’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İtalyanca dâhil olmak üzere birçok yabancı dil bilen Balaban Hasan, Moena halkına okçuluk ve ok yapımı gibi çeşitli beceriler öğretir. O dönemde derebeylerin Moena halkından aldığı ağır vergilere ve yaptıkları yağmalara karşı köylüleri örgütleyen Balaban Hasan, halkın ağır vergi yükünden kurtulmasını sağlayacak direnişin lideri olur. Bu olaydan sonra Balaban Hasan, küçük kasabanın kahramanı hâline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı’nın Avrupa tarihi ve yerel halklar üzerindeki etkisini gözler önüne seren Balaban Hasan’ın hikâyesi, günümüzde Türk Festivali ile hafızalardaki yerini koruyor. Moena halkı, Balaban Hasan’ın kahramanlık hikâyesini yaşatmak amacıyla her yıl ağustos ayında iki gün süren bir “Türk Festivali” düzenliyor. Bu Osmanlı temalı kutlamalarda geleneksel Türk kıyafetleri giyiliyor, Türk mutfağından lezzetler ikram ediliyor. Festival boyunca Moena sokakları, ay-yıldızlı bayraklarımızla donatılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın kuzeyinde, UNESCO Kültür Mirası Listesi’ndeki Dolomit Sıradağları’nda, Manzori Dağı eteklerinde yer alan Moena, aslında kış aylarında kayak tutkunlarının gözde adreslerinden. Ancak ağustos ayında düzenlenen Türk Festivali sayesinde Almanya, Hollanda, Fransa, Avusturya gibi komşu ülkelerden gelen Türk vatandaşları da dâhil olmak üzere pek çok ziyaretçiyi ağırlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bu şirin kasabayı ziyaret eden Türkler için en büyük sürpriz, “Türk Sokağı” adını taşıyan bir sokağa sahip olmasının yanı sıra, 1922 yılında dikilen ve üzerinde ay-yıldızımızın yer aldığı yeniçeri askeri Balaban Hasan’ın büstü oluyor.

  • FLORANSA’NIN EŞSİZ MİMARİLERİNE BİR DE BU AÇIDAN BAKIN

    Romalılar tarafından M.S. 59’da kurulan ve 2000 yıldır medeniyete ev sahipliği yapan Floransa; mimarisi, kültürel yapısı, sanat ve düşünce alanında dünyaca ünlü eşsiz bir turizm kenti. Toskana bölgesinin başkenti, Rönesans’ın doğduğu topraklarda yer alan Floransa; İtalya’nın en önemli tarihi şehirlerinden bir tanesi. UNESCO tarafından birçok yapının koruma altına alındığı kentin en görkemli mimarilerine tepeden bakarak şehirde nasıl konumlandığını ve kent kimliğine nasıl bir bütünlük kazandırdığını fotoğrafları ile listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük beşinci Hristiyan kilisesi “Duomo” ya da “Santa Maria del Fiore” olarak da bilinen katedral, 1296-1436 arasında gotik tarzda inşa edilir. Renkli mermerler ile dış cephesi kaplanan yapının içerisindeki asansörle en üst kata çıkarak kentin manzarasını izlemek mümkün. Ayrıca katedralin en tepe noktasında Hz. İsa’nın annesi Meryem’in tamamen altından yapılan ünlü Madonna ve çocuğunun heykeli bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın en eski ve en ünlü köprüsü “Ponte Vecciho”, 32 metre genişliğe sahip ve üzerinde çoğunlukla kuyumcu dükkânları bulunur. 1345’te yaşanan sel baskınında zarar gören yapı onarıldıktan sonra bugünkü halini alarak günümüze ulaşır. II. Dünya Savaşı’nda Almanya, köprüler şehri olarak anılan Floransa’daki tüm köprüleri bombalasa da Ponte Vecciho’yu es geçer ve savaş sırasında Floransa’nın ayakta kalan tek köprüsü olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1059-1128 yılları arasında Romanesk tarzda inşa edilen vaftizhane, şehrin en eski yapılarından biri. 19. yüzyılın sonuna kadar bütün Floransalı Katoliklerin vaftiz edildiği mekânda pek çok sanatçı ve İlahi Komedya eseriyle ünlü İtalyan şair ve siyasetçi Dante Alighieri de vaftiz edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türkçede Eski Saray olarak geçen Vecchio Sarayı, Rönesans döneminde idari bina olarak kullanılmıştır. İhtişamlı bir geçmişe sahip olan saray, günümüzde Floransa’nın geçirdiği dönemleri anlatan bir sanat ve tarih müzesine dönüşmüş durumda. Saray; biçimsel dengesi, çok sayıda heykeli, üç avlusu ve 1583’ten kalma bir astronomik saat içeren kulesiyle de ünlüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1294’te başka bir yapının üzerine inşa edilen Santa Croce Bazilikası; Michelangelo, Galileo, Machiavelli ve Marconi gibi isimlerin mezar yeri. Floransa’daki 16 şapel arasında en ünlüsü olan bazilika, 1442’de Papa tarafından kutsanır. 115 metre uzunluğundaki “Aziz Francis Haçı”, yapının en dikkat çeken detaylarından biri. Bazilikanın içerisinde Brunelleschi, Giotto ve Donatello gibi Rönesans döneminin önemli sanatçılarına ait freskler sergilenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1458’de inşasına başlanan ve Floransa’nın en büyük Rönesans sarayı olan Palazzo Pitti, 1549’da Medici ailesi tarafından satın alındıktan sonra Toskana Büyük Dükalığı’na ait en önemli yönetim rezidansı haline gelir. 18. yüzyılda Napolyon tarafından devlet üssü olarak kullanılan yapı, 1919’da kral tarafından İtalyan halkına hediye edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Şehrin en yüksek noktasında bulunan San Miniato al Monte yani Dağ’daki Aziz Minias Bazilikası, oldukça eski bir yapı. İnşasına 11. yüzyılda başlanan bazilikada, Pinokyo’nun yazarı Carlo Collodi ve İtalya’nın en önemli isimlerinin mezarları bulunur. Geometrik mermerle süslenen bazilikada bulunan Hz. İsa mozaiği, 1260’ta; 1499’da çöken çan kulesi 1535’te tamamlanır. 1923 yılında restorasyon çalışmaları yapılan bazilikanın kulesine kalıcı olarak 40 kilodan fazla dört çan yerleştirilerek bugünkü halini alır.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: ROMA

    Ufak bir komünden, yaklaşık 4.3 milyona ulaşan nüfusuyla dünyanın en önemli kentlerinden biri hâline gelen Roma hem bir inanç hem de bir sanat şehri… Tarihi geçmişi ve antik yapılarıyla ün salan şehrin kültürel ve doğal zenginlikleri, bu şehri gören herkesi kendine hayran bırakıyor. Orta Çağ ve Rönesans dönemine ait eserlerin çok iyi korunduğu Roma’da, farklı sanat akımları da tarih boyunca şekillenme imkânı bulmuş. İtalya’nın en kalabalık ve yüz ölçümü bakımından en büyük şehri olan Roma, Papalığın merkezi Vatikan’ın da bu yerde olmasından dolayı “iki şehrin başkenti” unvanına sahip. Akdeniz ikliminin hâkim olduğu kent, Tiren Denizi’ne yakın bir konumda Tiber Irmağı üzerindeki Lazio Bölgesi’nde yer alıyor. Her sokağında ve her köşesinde tarihten bir parça ve mimari şaheserleri görebileceğiniz Roma’nın ikonik mekânlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Flavium Hanedanlığı döneminde yapıldığından dolayı orijinal adı “Amphitheatrum Flavium” olsa da tüm dünya bu mekânı Kolezyum olarak biliyor. Usta bir komutan olan Vespasianus tarafından M.S. 72’de yapımına başlanan amfitiyatro, M.S. 80’de Titus döneminde tamamlanır. Depremde zarar görmesine rağmen dünyada en iyi korunan tarihi mekânlardan biri olan Kolezyum’un yapımında; traverten kireçtaşı, volkanik kaya olan tüf ve tuğla kaplı beton kullanılır. 50 bin ile 80 bin arasında seyirci kapasitesi olan tiyatroda Roma halkının eğlenmesi için gladyatör dövüşleri düzenlenir. 2007’de UNESCO tarafından dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olarak seçilen tiyatroda günümüzde Paskalya döneminde cuma günleri Papa tarafından fener alayı düzenlenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aziz Petrus Bazilikası veya diğer bir ismiyle San Pietro Bazilikası inşaatına 1506’da başlamış ve bir yüzyıldan fazla sürerek 1626’da tamamlanmıştır. Mimarı rönesans döneminin ünlü ressam, heykeltıraş, mimar ve şairi olan Michelangelo’dur. Yapı tamamlanmadan hayata veda eden Michelangelo, kendisinden sonra görevi devralan mimarlara yapıyı neredeyse tamamlayarak devretmiş ve Roma’nın silüetine önemli bir yapıyı miras bırakmıştır. Katolik inancının merkezi olan Aziz Petrus Bazilikası şehrin en büyük dört bazilikasından biridir. 23.000 m² alan üzerine kurulu, 222 metrelik devasa boyutlara sahip olan yapı, 60.000 kişilik kapasitesiyle de Hristiyanlığın en büyük kilisesi olma özelliğine sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1723 yılında inşasına başlanan ve 1726’da tamamlanan İspanyol Merdivenleri, 135 basamaktan oluşur. Turistlerin en çok ziyaret ettiği mekânlardan biri olan merdivenlerin İspanyol Merdivenleri olarak anılmasının sebebi İspanyol Elçiliğinin bu alanda olmasından kaynaklanır. Oldukça popüler ve kalabalık olan bu meydanda merdivenlerin yanı sıra, Trinità dei Monti Kilisesi ile kayık şeklindeki Fontana della Barcaccia Çeşmesi yer alır. Avrupa’nın en uzun ve en geniş merdivenleri olarak ün salan mekân hem gündüz hem gece yüzlerce insanın sosyalleştiği bir nokta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Halk Meydanı anlamına gelen Popolo Meydanı, Avrupa’nın en özel mekânlarından biri olarak çeşitli kutlamalara ve konserlere ev sahipliği yapmaktadır. Tarihi bir tramvay ile meydanda tur atmak mümkündür. Restoranlarıyla, sokak satıcılarıyla, kafeleriyle çok renkli ve enerjik bir atmosfere sahip meydan, Roma’nın üç önemli kilisesinin tam ortasında bulunur. Meydanın ortasında ise büyük bir dikilitaş ve kuzey tarafında popüler bir kapı vardır. Bu ünlü kapının adı Porta del Popolo’dur. Bu büyük kapı, Roma’ya önemli eserler katan Mimar Bernini tarafından yapılmıştır. Her yerden görülen ve meydanla özdeşleşen dikilitaşın 1300 yılında yapıldığı söylenmektedir. Milattan önce Mısır’da güneş tanrısı için dikilen bu taş Roma’ya sonradan taşınmıştır. Tarihi çeşmeleriyle ünlü Roma’daki Popolo Meydanı’nda da birçok çeşme bulunmaktadır. En çok ilgi görenler ise Roma Tanrıçası olan Neptün Çeşmesi’dir. Leonardo da Vinci’nin müzesi de bu meydandadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Vatikan’daki Sistina Şapeli’ni de yaptıran Papa IV. Sixtus’tun halka hediye ettiği bronz heykellerin sergilenmesi için 1471’de kurulan müze, günümüzün en geniş ve seçkin eserlerine sahip müzelerinden biridir. Müze, Palazzo dei Conservatori ve Palazzo Nuovo olarak adlandırılan iki ayrı binadan oluşur. Palazzo dei Conservatori binasında birçok bronz heykel bulunurken merkez noktasında Marcus Aurelius’un atlı heykeli yer alır. Bunun yanı sıra Palazzo dei Conservatori; Capitoline Wolf’un orjinal heykeline ve ilk insan heykeli olan Ritratto di Carlo I d’Angiò de Arnolfo di Cambio’na ev sahipliği yapar. Binanın en dikkat çeken yanlarından biri ise camla kaplı kapalı salonudur. Palazzo Nuovo binası ise Kapitolin Müzesi’nin heykeller, mozaikler ve büstlerin sergilendiği diğer bölümüdür. Bu bölümde yer alan koleksiyonlardan bazıları, Yunan orijinallerinin Roma replikalarıdır. M.S. 100 ile 150 yılları arasında tasarlanmış Capitoline Venüs ve Discobolus ile Ölen Galyalı Heykeli, sergilenen eserler arasında en dikkat çekici olanlarıdır. Aynı zamanda binada, Yunan ve Roma filozoflarının birbirinden etkileyici büstleri de yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    4. yüzyılda papanın rüyasında Meryem Ana’yı görmesi üzerine inşasına başlanan yapı, Roma’nın en önemli bazilikalarından biri olarak hem turistleri hem de ibadet etmek isteyen Hristiyanları ağırlar. Efsaneye göre papanın rüyasına giren Bakire Meryem, papadan yeni bir kilise inşa etmesini ve kilisenin inşa edilmesini istediği yeri bir sonraki gün karla işaretleyeceğini söyler. Ertesi gün Esquiline Tepesi’ne yağan kardan sonra, bu tepenin en yüksek noktasına Santa Maria Maggiore Bazilikası inşa edilir ve bu yapı Roma’da bulunan Meryem Ana’ya adanmış seksen Mary kilisesinin en büyüğü olur. Tanrıça Kibele’ye adanmış bir pagan tapınağı üzerine inşa edilen Bazilika, Meryem’in gerçekten Tanrı’nın annesi olduğu inancını destekleyen 431’de Efes Konsili’nden hemen sonra 432’de kurulur. Günümüzde her 5 Ağustos’ta, kar mucizesi canlandırılarak bazilikanın tepesinden beyaz çiçek yapraklarının havaya salındığı özel bir kutlama yapılmakta ve ziyaretçi akınına uğramaktadır. Tarihin farklı dönemlerine ait farklı mimarı yapıların bir arada bulunduğu bazilikanın kubbe ve şapellerinde barok tarz hakimken, tavan süslemeleri Rönesans etkisi altında ve İspanya Kraliçesi Isabella’nın papaya armağan ettiği altın yaldızlarla kaplıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Roma’da görülmesi gereken yerler listesinin ilk sıralarında yer alan Pantheon Tapınağı, şehrin en iyi korunmuş tarihi mekânıdır. “Bütün Tanrıların Tapınağı” olarak geçen Pantheon gerek antik zamanda gerek Roma mimarisinde gerekse günümüzdeki birçok yapıda örnek alınmış bir şaheserdir. Pantheon’un yapılış amacı hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Pantheon’un antik çağlarda büyük bir kompleksin parçası olduğuna dair arkeolojik kanıtlar mevcuttur. İlk olarak bir Pagan tapınağı olarak yapılan Pantheon, daha sonra kiliseye çevrilmiştir. 1. yüzyılda yaşamış Romalı yazar Pliny, Pantheon’un içerisinde Venüs, Mars ve Jül Sezar’ın heykellerinin olduğunu belirtir. Çeşitli yangınlarla ve yıldırım çarpmasından dolayı yanarak yıkılan iki eski binanın üzerine inşa edilen üçüncü yapı, Roma Senatosu’nun toplanma yeri olmuş, günümüze kadar sapasağlam varlığını sürdürmüştür.

  • İTALYA’NIN 2000 YAŞINDAKİ MİMARİ SEMBOLÜ: KOLEZYUM

    İtalya’nın Roma şehrinde yer alan Kolezyum, yaklaşık 2000 yaşında fakat ilk dönemlerini saymaz isek, bugünkü önemine son asırda kavuşmuş. Çünkü ancak 1900’lerde yapılan kazılarla yapının sistematiği ortaya çıkarılmış ve zamanla turizme kazandırılmış. İçinde yaşananlar hakkında film senaryoları bile yazılan Kolezyum’u biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Burası 55 bin seyirci kapasiteli bir arena, yani 2000 yıl kadar önce öyleymiş. O dönem insanlar, tiyatro oyunları, çeşitli tören gösterileri ve gladyatör dövüşlerini seyretmek için arena tribünlerini doldururmuş. Rivayet o ki dövüşler MS 5. yüzyılda yasaklanınca arenanın popülerliği bir hayli azalmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yapımına, MS 72 yıllarında Flavius Hanedanlığı’nın krallarından Vespasian tarafından başlanan, fakat ömrü vefa etmediği için MS 80 yılında oğlu Titus tarafından tamamlanan arenanın orijinal adı ise Flavium Amfitiyatrosu olarak geçmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum’un (İtalyanca: Colosseo) adını ise arenanın yakınında bulunan İmparator Neron’un 30 metre yüksekliğindeki “Colossus” isimli heykelinden aldığı ifade ediliyor. Buna göre, “Colossus yakınındaki arena” olarak tarif edilen amfitiyatro zamanla Kolezyum ismini almış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Elips şeklindeki Kolezyum’un çevre uzunluğu 527 metredir. Toplam 4 katlı olan yapının dış duvar yüksekliğinin ise ortalama 50 metre olduğu belirtiliyor. 24.000 m2’lik alanı kapsayan yapı, her katta 80, toplamda 240 kemere sahiptir. Dolayısıyla 80 farklı girişi bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    100.000 m3’ten fazla traverten taşının 300 ton demir kıskaçla bir arada tutulduğu Kolezyum’da sütunlar önemli bir yere sahiptir. Fakat kat kat değişen dor, iyon ve korint sütunlar taşıyıcı olmaktan çok dekoratif amaçlı kullanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum’un en popüler olduğu dönemlerde her katı farklı statülerdeki kişilere ayrılır, o katlara da fiyatına göre belirlenmiş numaralı biletlerle girilirmiş. Oturma düzeni bulunmayan çatı katı ise kölelere izin verilen izleme alanıymış. 360 derecelik en güzel manzaranın da burası olduğu söylenmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kolezyum yüzyıllarca âtıl kalmış, 16. ve 17. yüzyıllarda fabrikaya dönüştürülmesi ya da boğa güreşleri için kullanılması bile düşünülmüştür. Hatta taşlarının bir kısmı sökülüp başka inşaatlarda kullanılmıştır. Günümüzde ise İtalya’nın en çok turist ağırlayan yapılarının başında gelmektedir.