Etiket: Hititler

  • 3200 YILDIR AYAKTA DURAN EFLATUNPINAR HİTİT SU ANITI

    Eflatunpınar Hitit Su Anıtı’nı hiç gördünüz mü? Hititlerin suya verdiği kutsallık ve bereket anlayışını yansıtan Konya’daki bu alan, dönemine göre hem bir anıt hem de suyu toplayıp düzenleyen bir çeşit erken dönem baraj sistemi niteliği taşır. Yaklaşık 3200 yıldır kesintisiz akan suyu, kuraklık eğilimlerine rağmen akmaya devam eder ve yılın her mevsiminde ziyaretçilerini karşılar. Bu özelliğiyle Eflatunpınar, Hititlerin suyu kontrol etme ve kutsama konusundaki bilgisini günümüze taşıyan nadir örneklerden biridir. Yazımızda, kendi çağını aşan bir teknikle oluşturulan Eflatunpınar Hitit Su Anıtı’nın öne çıkan özelliklerini derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Eflatunpınar Hitit Su Anıtı, MÖ 13. yüzyılın son çeyreğine tarihlendirilir ve Büyük Kral IV. Tuthaliya Dönemi’ne ait olduğu kabul edilmektedir. Konya’ya yaklaşık 100 kilometre uzaklıktaki Beyşehir’in 22 kilometre kuzeyinde Sadıkhacı Mahallesi sınırlarında bulunan yapı, Hititlerin öne çıkan açık hava anıtlarından biridir. Anıtı diğer Hitit örneklerinden ayıran en belirgin özellik, Beyşehir Gölü’ne ulaşan Eflatunpınar Deresi’nin kaynağına yakın bir noktada inşa edilmiş kutsal havuz ile doğrudan bağlantılı olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hititler, Hint-Avrupalı bir topluluk olarak MÖ 3000’lerin sonlarında Anadolu’ya göç etmiş ve bölgede yaşayan Hatti halkıyla uzun süre aynı coğrafyayı paylaşmıştır. Bu kültürel etkileşim, Hitit sanatında ve dinî uygulamalarında Hatti etkisinin görülmesini sağlamıştır. Başkenti Hattuşa (Boğazkale) olan Hitit Devleti, MÖ 1650-1200 arasında Anadolu’da varlığını sürdürmüş ve yerleşik toplulukların inanç sistemlerini kendi yapısına dâhil etmiştir. Bu yaklaşım, Hititlerin su kültünü geliştirmesine ve Eflatunpınar gibi kutsal alanların oluşmasına yol açmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da Tunç Çağı’na damgasını vuran Hititler, su kaynaklarına verdikleri önem ile dikkat çeker. Tarım toplumu olarak su, onların hayatında sadece tarımsal üretim için değil, inanç ve toplumsal düzen açısından da vazgeçilmezdi. Temizlik, suyun kutsallığının temel koşullarındandı; ritüellerde kullanılan suyun kesinlikle pislikten uzak olması gerekirdi. Dönemin sık görülen salgınları, suyun değerini daha da artırıyordu. Bu nedenle Hititler, devlet sınırları içindeki su kaynaklarına büyük önem verirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hititler, dağlardan veya yer altından çıkan suları kutsal kabul etmiş, bu su kaynaklarını ritüellerin yapıldığı kutsal alanlar olarak değerlendirmiştir. Arınma, doğum, ölüm ve dua gibi birçok ritüel suyla bağlantılıdır. Örneğin su ordali, suçluluğu veya masumiyeti belirlemek amacıyla yapılan bir testti; kişi, belirli bir suya girerek veya sudaki bir nesneyi tutarak tanrısal bir müdahalenin sonucuna göre suçlu veya masum kabul edilirdi. Bu uygulama, suyun kutsallığının ve toplumsal işlevinin somut bir göstergesiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eflatunpınar Anıtı’nın en dikkat çekici bölümü kuzey duvarıdır. Kesme taş bloklardan oluşan bu duvarda kabartmalar yer alır. Merkez figürler Güneş Tanrıçası ve Fırtına Tanrısı olarak kabul edilir. Güneş ışığı granit taşların üzerine vurduğunda ortaya çıkan eflatun renk, anıtın adının kaynağı olabilir. Arkeolojik kazılarda ele geçen başsız boğa heykelleri ve pişmiş toprak tabaklar, burada uzun yıllar süren ritüellerin kanıtıdır. Ayrıca anıtı besleyen havuzda bazı tatlı su balıkları yaşamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1842 yılında Jeolog William John Hamilton tarafından keşfedilen anıtın Hititlerle olan bağlantısını seyyah Charles Texier ortaya koymuştur. İzleyen yıllarda Hans Gustav Güterbock, Kurt Bittel, Rudolf Naumann, Volkert Haas, Emmanuel Laroche ve James Mellaart gibi bilim insanları, Eflatunpınar üzerinde araştırmalar yürütmüş ve Hititlerin su teknolojisi ile ritüel uygulamaları hakkında değerli bilgiler sunmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Akan suların merkezî havuz sistemiyle toplanarak gerektiğinde tasarruflu bir şekilde kullanıldığı nadir su sistemlerinden biri olmasından dolayı, 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne dâhil edilmiştir. Anıt, Hititlerden günümüze kadar işlevini kaybetmeden ayakta kalabilmiş en iyi örneklerden biridir ve dönemin su tesisatı ve teknolojisi hakkında önemli bilgiler sunmaktadır.

  • HİTİT İMPARATORLUĞU VE YEŞİL TAŞIN GİZEMİ

    Hititler, diğer adıyla Eti uygarlığı, M.Ö. 1650’den M.Ö. 1200’lere kadar Anadolu’da kurulan önemli bir uygarlıktır. Kendisinden sonra gelen medeniyetlere önemli izler bırakan Hitit halkı, Hint-Avrupa dillerinin bilinen ilk örneği olan Anadolu dilleri sınıfına ait Hititçe ve Luvice dillerini konuşmuş, hiyeroglif ve çivi yazısı kullanmış önemli bir medeniyet… Hititler, M.Ö. 3000’li yılların sonunda küçük gruplar halinde Kafkasya üzerinden Anadolu’ya göç etmiş ve zamanla yerli halk olan Hatti nüfusu ile kaynaşmıştır. Tarihi kaynaklarda “Bin Tanrılı Şehir” olarak söz edilen başkent Hattuşa’da saray ve tapınaklar, binlerce tablet, çoğu günümüze kadar oldukça sağlam kalmış olan anıtsal kapılar bulunur. Günümüze uzanan birçok eser ve yapı olsa da ibadet alanının ortasında bulunan yeşil taş halen gizemini korumaktadır. Yazımızda Anadolu’nun göbeğinden çıkan, komşularını ve kendisinden sonra gelen uygarlıkları hem dini hem politik hem de kültürel olarak etkileyen Hitit İmparatorluğu’nu ve yeşil taşın gizemini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    M.Ö. 1200’lerde Mısır’da yapılan Kadeş Savaşı sonrası, Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanan Kadeş Antlaşması, tarihteki ilk yazılı antlaşma olarak kayıtlara geçmiştir. Bu antlaşma, ilk uluslararası yazılı belge olması açısından çok önemlidir. Boğazköy, diğer adıyla Hattuşa, kazılarında bulunan kil tablet örneği, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. Antlaşma metninin büyütülmüş bir kopyası ise New York’taki Birleşmiş Milletler binasında bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Hitit uygarlığına ait kayıt ve bilgiler, arkeolojik kazılara kadar yalnızca Eski Ahit’in bazı bölümlerinde geçmektedir. Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan arkeolojik kazılarla Hitit İmparatorluğu’nun ne kadar büyük bir medeniyet inşa ettiği gün yüzüne çıkmıştır. Fransız gezgin ve arkeolog Charles Texier, 1834’te ilk Hitit kalıntılarını keşfettiğinde bu kalıntıların ünlü tarihçi Herodot’un kitaplarında geçen “Pteria”ya ait olduğunu düşünmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hitit İmparatorluğu, Anadolu’da hâkim olan din, sanat ve kültürü oldukça etkilemiş, büyük boyutlarda anıtsal eserler inşa etmişlerdir. Mabetler, saraylar, sosyal yapılar, kaya ve yapılara uyguladıkları kabartmalar ile Anadolu’ya özgün eserler üreten Hititler, kendilerinden önce gelen veyahut komşu topraklarda filizlenen medeniyetlerden farklılaşmışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hitit İmparatorluğu, M.Ö. 1200’lerde nedeni tam olarak bilinmese de yıkılmıştır. İmparatorluğun yıkılmasında çeşitli etkenlerin neden olduğu belirtilmektedir. Hititlerin son yıllarında tarihlenen yazılı kaynaklar, sefalet içinde olduğu belirtilen Anadolu’ya Suriye ve Mısır’dan büyük miktarlarda tahıl sevk edildiğini yazmaktadır. Aynı zamanda Anadolu’daki huzursuzluklar ve Suriye üzerindeki Hitit etkisinin azalması da Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasında neden ya da sonuç olarak gösterilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gelelim gizemli yeşil taş meselesine… Hitit İmparatorluğu’nun başkenti olan Hattuşa, günümüzde Çorum Boğazköy sınırlarında yer almaktadır. Anadolu’da yüzyıllar boyunca önemli bir merkez olan Hattuşa, 1986’da UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir ve özel koruma altındadır. Bu bölge, Çorum’un güneydoğusunda bulunan Sungurlu ve Boğazkale ilçesinin içinde kalmaktadır. Hitit İmparatorluğu’ndan kalan yeşil taş ise bu bölgede bin yıllardan beri durmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hattuşaş antik kentini inşa eden Hititler, taş duvar konusunda ileri derecede gelişmiş bir toplumdur. İnşa ettikleri eserler taş işçiliği konusunda ileri seviyede olduklarını kanıtlarken, Hattuşaş ile özdeşleşen gizemli yeşil taş, bir zamanlar ibadet için inşa edilen “Büyük Tapınak” alanında bulunur. Uzmanlar gizemli taşın işlevi konusunda fikir birliğine varamasa da bazı arkeologlar bu taşın Kadeş Barış Antlaşması’ndan sonra Mısır firavunu II. Ramses’in bir armağanı olduğunu düşünür. Ancak buna dair herhangi bir kanıt henüz bulunmamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Oldukça pürüzsüz ve parlak olan bu taş, harika bir şekilde ışığı yansıtır. Bu yekpare yeşil taşın kente nasıl, ne zaman ve nereden geldiği henüz yanıtlanamamış olsa da bu alandaki arkeolojik çalışmalar 1907’den beri ara vermeden devam etmektedir. Hattuşa, tüm bu yönleriyle pek çok tarihi gizem içerir. Ancak kentteki hiçbir gizem “Büyük Tapınak” bölgesinde yer alan koyu yeşil renkteki büyük kaya parçası kadar şöhrete sahip değildir. Günümüzde yerel halk bu taşı dilek taşı olarak kullanmaktadır. Taşın türü henüz bilinmezken, yılan taşı ya da yeşim taşı olduğu düşünülmektedir. Bölgenin jeolojik yapısında bu tip taşlara rastlanırken, böylesine büyük bir taşın tek parça halinde günümüze ulaşması uzmanları şaşırtmaktadır. Bu antik kenti merak edenler ise surlarla çevrili 6 km’lik ören yerini ziyaret edebilir, Anadolu’da köklü izler bırakmış bu medeniyete ait yeşil taşı, anıtsal kapıları, yapı ve heykellerini görebilir.