Etiket: dijital

  • DİJİTAL ESARETİN ADI: NOMOFOBİ

    Dijital çağın en belirgin psikolojik sorunlarından biri olan nomofobi, gün geçtikçe daha fazla dikkat çekiyor. Teknolojinin hayatımızdaki yeri genişledikçe, ondan yoksun kalma düşüncesi pek çoğumuzda derin bir kaygıya neden oluyor. İngilizce “no-mobile-phone phobia” kelimelerinin kısaltılmasından türeyen bu kavram, acaba bizlerin de muzdarip olduğumuz bir fobi olabilir mi? Yazımızda, nomofobinin ne anlama geldiğini, ortaya çıkışını ve beraberinde getirdiği sorunları ele aldık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1973 yılında, yeni bir çağı başlatan ilk cep telefonu konuşmasının üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçti. Yaklaşık bir kilo ağırlığında olan o tuğla görünümlü cep telefonundan 30 dakikalık bir görüşme yapabilmek için 10 saat şarj etmek gerekiyordu. Sokakta yürürken biriyle kablosuz konuşmak, o dönem için âdeta bir bilim kurgu sahnesiydi. New York sokaklarında iki mühendisin elinde o dev telefonla gerçekleştirdiği bu ilk görüşmenin, aslında bir çağın başlangıcı olduğunu o an kimse tahmin edemezdi. Bugün cep telefonları avuç içimize sığacak kadar küçüldü ama hayatlarımızdaki yeri büyüdü. Hatta öyle ki, telefonumuzu yanımızda bulamadığımızda hissettiğimiz kaygı, huzursuzluk ve panik durumu, artık “nomofobi” adıyla bilimsel olarak tanımlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    “Nomofobi” terimi, ilk olarak 2008 yılında İngiltere’de yapılan bir araştırma sırasında ortaya çıktı. Bir İngiliz posta ve telekomünikasyon şirketi tarafından yapılan bu araştırmada, katılımcıların %53’ü, telefonları yanlarında olmadığında ciddi bir anksiyete yaşadıklarını belirtti. Özellikle gençlerde bu oranın daha da yüksek olduğu tespit edildi. Bu bulguların ardından, teknolojik bağımlılığın psikolojik etkileri üzerine daha geniş çaplı araştırmalar başlatıldı. Başlangıçta basit bir rahatsızlık gibi görünen bu durum, günümüzde psikolojik bir bozukluk olarak kabul edilme eşiğine gelmiş durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Nomofobi, özellikle 15-35 yaş aralığındaki kişilerde daha sık gözlemleniyor. Bu yaş grubu, dijital teknolojilerin içine doğmuş ya da onlarla genç yaşta tanışmış bir kuşak olduğu için, akıllı telefonlar günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş durumda. Sosyal medyada aktif olmak, çevrimiçi iletişimi sürdürmek ve anlık bilgiye erişmek gibi alışkanlıklar “bağlı kalma” ihtiyacını artırıyor. Akademik çalışmalar, özellikle üniversite çağındaki gençler ve büyük şehirlerde yaşayanların dijital dünyayla daha fazla temas hâlinde olduğunu, bu nedenle telefondan uzak kalma düşüncesinin onlarda daha fazla kaygıya yol açtığını belirtiyor. Yani, dijitalleşmenin yoğun olduğu çevrelerde nomofobi riskinin arttığı söylenebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Uzmanlar, dijital bağımlılığın temelinde “sürekli bağlı kalma” isteğinin yattığını belirtiyor. Özellikle sosyal medya beğenileri, gelen bildirimler ve anlık mesajlar, beynin ödül mekanizmasını harekete geçiriyor. Bu uyarılar, mutluluk hissi veren dopamin hormonunun salgılanmasına neden oluyor. Zamanla bu durum, kişinin aynı duyguyu tekrar yaşamak istemesiyle bir alışkanlığa, hatta bağımlılığa dönüşebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Nomofobinin başlıca belirtileri arasında şunlar öne çıkıyor:

    • Telefonun şarjının bitmesinden yoğun kaygı duymak.
    • Sinyal kaybı ya da internetin olmaması durumunda huzursuz hissetmek.
    • Telefon evde unutulduğunda panikatak benzeri belirtiler yaşamak.
    • Uyumadan önce veya uyanır uyanmaz telefona bakma ihtiyacı duymak.
    • Sosyal ilişkilerde dikkatin dağılması veya sürekli telefona yönelmek.
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Akademik çalışmalar, nomofobinin yalnızca telefonla ilgili olmadığını, daha derinlerde yatan bir kontrol kaybı ve yalnız kalma korkusunun da bu durumun temelinde yer alabileceğini belirtiyor. Uzun vadede anksiyete bozuklukları, uyku düzensizlikleri, odaklanma sorunları, sosyal izolasyon gibi sonuçlar doğurabilen nomofobi, modern yaşamın görünmez tehlikelerinden biri hâline gelmiş durumda. Dijital bağlantının sürekli açık kalması gerektiği düşüncesi bireyleri sürekli tetikte, gergin ve duygusal olarak bağımlı bir hâle getirebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Nomofobiyle mücadelede dijital okuryazarlık, sağlıklı teknoloji kullanımı ve dijital detoks uygulamaları büyük önem taşıyor. Uzmanlar, nomofobi ile başa çıkmak için şu önerilerde bulunuyor:

    • Günün belirli saatlerinde telefon detoksu yapmak.
    • Bildirimleri kapatmak ve telefon kullanımını sınırlamak.
    • Telefonu uyku saatinden en az 1 saat önce bırakmak.
    • Dijital detoks günleri planlamak.
    • Gerçek hayattaki sosyal etkileşimleri artırmak.
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Nomofobi, dijital çağın kaçınılmaz bir sonucu gibi algılansa da uzmanlar bu durumun “yeni normal” olarak kabul edilmemesi gerektiğini vurguluyor. Teknolojiyle sağlıklı sınırlar çizmenin ve dijital araçları yalnızca birer araç olarak görmenin önemi büyük. Aksi takdirde, nomofobi bireysel refahı derinden etkileyen ciddi bir bağımlılığa dönüşebilir.

  • 7 MADDE İLE KÜRESEL BİR FENOMENE DÖNÜŞEN E-SPOR

    E-spor, dijital dünyanın hızla gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan ve büyük bir popülerlik kazanan yeni nesil bir rekabet alanıdır. Fiziksel sporların aksine bilgisayar oyunları üzerinden oynanan e-spor, günümüzde dünya çapında milyonlarca oyuncu ve izleyiciye ulaşarak hem eğlence hem de ciddi bir kariyer seçeneği sunmaktadır. Gençler, profesyonel e-sporcu olma hayaliyle oyunlarda ustalaşırken, büyük markalar ve sponsorluklar hızla büyüyen bu sektöre yatırım yapmaktadır. E-spor dünyasının dinamiklerini, oyuncuların kariyer yolculuklarını ve sektörün geleceğini merak edenler için tüm detayları yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Elektronik spor”un kısaltması olan e-spor, profesyonel video oyuncularının çevrimiçi platformlar veya yerel ağlar üzerinden gerçekleştirdiği dijital müsabakalardır. Tıpkı geleneksel spor dallarında olduğu gibi, e-sporda da oyuncular bireysel ya da takım olarak yarışır. Her oyunun kendine özgü kuralları, stratejileri ve takım dinamikleri bulunur. Takım büyüklükleri ve oyuncu rolleri, oyunun türüne göre değişiklik gösterir. Örneğin, bazı oyunlarda iki kişilik küçük ekipler mücadele ederken, bazı oyunlarda beş kişilik takımların koordinasyonu belirleyici olabilir. E-spor müsabakaları, oyuncuların strateji, hız, refleks ve takım çalışması gibi yeteneklerini en üst seviyede sergilemelerini gerektirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    E-sporun temelleri, video oyunlarının ilk ortaya çıktığı dönemlere kadar uzanır. 1972 yılında Stanford Üniversitesinde düzenlenen “Spacewar!” turnuvası, e-spor tarihindeki ilk kaydedilen yarışma olarak kabul edilir. 1980’lerde atari oyunlarının artan popülaritesiyle birlikte, e-spor fikri daha geniş bir kitle tarafından ilgi görmeye başladı. Bu dönemde önemli bir adım, 1980 yılında Atari’nin düzenlediği ve 10.000’den fazla katılımcıyı bir araya getiren dünyanın ilk büyük video oyunu turnuvası oldu. Bu etkinlik, e-sporun daha geniş bir platforma taşınmasının öncülerinden biri olarak tarihe geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1990’lı yıllar, e-sporun dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Bu dönemde internetin yaygınlaşması, oyuncuların dünyanın farklı bölgelerinden birbirleriyle çevrimiçi olarak rekabet etmelerini sağladı. “Quake”, “StarCraft” ve “Counter-Strike” gibi oyunlar hızla popülerleşerek e-sporun temel taşlarını oluşturdu. Özellikle Güney Kore, bu dönemde e-sporun küresel merkezi hâline geldi, hükümetin bu alana sağladığı destek e-sporun küresel standartlarının oluşmasında kritik bir rol oynadı. Bu gelişmeler, e-sporun yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp ciddi bir profesyonel alan hâline gelmesinin önünü açtı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    2000’li yıllardan itibaren e-spor yalnızca bir hobi ya da yerel etkinlik olmaktan çıkıp, global ölçekte profesyonel bir sektör hâline geldi. Bu dönemde, oyun geliştiricilerinin ve büyük organizasyonların desteğiyle resmî ligler oluşturuldu, sponsorluk anlaşmaları yapıldı ve milyonlarca dolarlık ödüllerin dağıtıldığı uluslararası turnuvalar düzenlenmeye başlandı. Online yayın platformları sayesinde e-spor etkinlikleri geniş kitlelere ulaştı. Artık e-spor turnuvaları, milyonlarca izleyici tarafından canlı olarak izleniyor ve galipler büyük ödüller kazanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    E-spor, her oyunun dinamiklerine ve konseptine göre farklı kurallar ve taktikler sunar. Oyuncular, rakiplerini yenmek, görevleri tamamlamak veya belirli hedeflere ulaşmak için stratejik hamleler yapar. Bu kurallar, oyunun türüne ve turnuva formatına göre değişiklik gösterebilir.

    Örneğin, League of Legends gibi MOBA oyunlarında harita kontrolü ve takım uyumu ön plandayken, CS: GO gibi birinci şahıs nişancı oyunlarında refleksler ve stratejik planlama önemlidir.

    Turnuvalar genellikle üç formatta düzenlenir:

    Tek maçlı eleme: Kaybeden takım turnuvadan elenir.

    Çift maçlı eleme: İki kez kaybeden elenir; ikinci bir şans sunar.

    Lig usulü: Takımlar, birbirleriyle karşılaşarak puan toplar ve sıralanır.

    Oyunlarda oyuncu rolleri de çeşitlidir. “Taşıyıcı” skor üretmekle sorumluyken, “destek” oyuncuları takım arkadaşlarını güçlendirmeye odaklanır. Başarılı bir takım, bu rollerin dengeli bir şekilde uygulanmasıyla öne çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    League of Legends, Dota 2, Fortnite, Counter-Strike: Global Offensive (CS: GO), Overwatch gibi oyunlar, e-sporun küresel sahnede en çok oynanan oyunları arasında yer alıyor. Dota 2’nin “The International” turnuvası gibi etkinliklerde milyon dolarlık ödülleri e-sporu finansal olarak da cazip bir meslek hâline getirdi. Bu turnuvanın ödül havuzu, oyuncu topluluğu tarafından finanse edilen bir modelle düzenlenir ve 2021’de toplam ödül miktarı 40 milyon dolara kadar ulaşmıştır. E-sporun yükselişi sadece oyuncular için değil aynı zamanda antrenörler, analiz ekipleri, yayıncılar ve içerik üreticileri için de yeni kariyer yolları sağladı. Bu kapsamda e-spor, spor dünyasının sınırlarını genişleterek teknolojinin modern eğlence anlayışıyla buluştuğu bir platform hâline gelmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bugün e-spor, dünya çapında 500 milyondan fazla takipçisiyle büyük bir küresel endüstri hâline gelmiştir. Oyun firmaları, medya şirketleri, teknoloji devleri ve sponsorlar tarafından yoğun ilgi görmektedir. En büyük e-spor turnuvaları, stadyumlar ve büyük arenalarda düzenlenerek geleneksel spor etkinlikleriyle rekabet eder hâle gelmiştir. Örneğin, 2019’daki League of Legends Dünya Şampiyonası finali, 100 milyondan fazla kişi tarafından izlenmiş ve 16 dilde, 20’den fazla platformda yayınlanmıştır. Yeni teknolojiler, özellikle artırılmış ve sanal gerçeklik gibi alanlar, e-sporun gelecekteki potansiyeli konusunda büyük merak uyandırmaktadır.

  • FOTOĞRAFÇILIKTA KÖKLÜ DEĞİŞİM: ANALOGTAN DİJİTALE GEÇİŞ

    Teknoloji tarihinin en ilgi çekici dallarından olan fotoğrafçılık, 1826’da ilk kalıcı fotoğrafın basılmasıyla başlıyor. Bir zamanlar filmli kameralar kullanarak anılarımızı ölümsüzleştirdiğimiz kameralar, dijital çağın gelmesiyle köklü bir değişime uğradı. Analog fotoğrafçılığın karanlık oda süreçleri yerini dijital sensörlerin ve anında görüntülemelerin olduğu bir dünyaya bıraktı. Yazımızda fotoğraf teknolojisinde yaşanan gelişmeleri ve analog fotoğrafçılıktan dijitale geçişin kültürel yansımasını okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Fransız mucit Joseph Nicéphore Niépce, tarihin bilinen ilk fotoğrafını 1826’da çekti ve “heliograf” olarak adlandırdığı bu fotoğrafı, bir kalay levha üzerine bitkisel yağ kullanarak oluşturdu. Fransız mucit Louis Jacques Mande Daguerretarafından 1839’da çekilen ay fotoğrafı, gümüş kaplamalı bakır levhalar üzerine basıldı ve Fransız Hükümeti, Daguerre’den bu buluşun patentini alarak, tüm dünyanın serbestçe kullanımına açtı. Her geçen yıl yeni teknikler ile daha net ve detaylı fotoğraflar üretildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Analog fotoğrafçılık, analog makineye takılan film ile çekilir ve fotoğrafların baskı işlemleri kimyasal maddelerle yapılır. Bu makinelerin sınırlı çekim kapasitesi vardır, ışığa duyarlı film kullanılır. Film rulosunun uzunluğuna bağlı olarak çekim sayısı 24 veya 36 pozdur. Fotoğraf çekildikten sonra film, karanlık odada kimyasal işlemlerle basılır. Analog fotoğrafçılıkta kullanılan çeşitli türde film kameraları vardır. Bunlar arasında tek mercek yansıtmalı (SLR) kameralar, orta format ve büyük format kameralar bulunur. SLR kameralar, tek bir mercek kullanarak fotoğraf çeker ve bu mercekle görüntüyü vizöre yansıtır. Bu sayede, fotoğrafçının gördüğü görüntü ile çekilen görüntü aynı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1888 yılında ilk taşınabilir fotoğraf makinesi “Siz düğmeye basın, gerisini biz yapalım!” sloganıyla piyasaya sürülür. İlk ticari renkli filmin 1930’larda satışa sunulması ile profesyonel fotoğrafçılık mesleği doğar. Ancak fotoğrafçılığın yaygınlaşması 1940’ların sonunda piyasaya sürülen ve saniyeler içerisinde siyah-beyaz baskı yapan Polaroid fotoğraf makineleriyle olur. Özel baskı işlemleri gerektirmeyen şipşak fotoğraf makinelerinin renkli baskılar yapan modelleri ise 1970’lerde satışa sunulur ve günlük yaşamda geniş bir kullanım alanı bulur, herkes kolayca fotoğraf çekebilir hâle gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılın sonlarında yaygınlaşan dijital fotoğrafçılık, elektronik ortamda sensörler yardımıyla makinenin topladığı ve sonrasında işlenen ışığın fotoğrafa dönüştüğü fotoğrafçılık dalıdır. 1960’larda NASA’nın uzay çalışmalarında kullandığı dijital görüntüleme teknolojisi, dijital fotoğraf makinelerinin üretilmesinde öncü çalışmalar olmuştur. 1980’lerde manyetik disklere görüntü kaydeden ilk ticari dijital fotoğraf makinesi tanıtılır. Hızla gelişen bu yeni teknolojide görüntüler dijital olarak hafıza kartlarında saklanır ve bilgisayarlarda işlenir. 24 veya 36 poz sınırlandırılması kalkar. Hafıza kartları, binlerce fotoğraf çekilebilmesine ve saklanabilmesine olanak tanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dijital fotoğraf makineleri, film maliyetlerinin ve karanlık oda gereksinimlerinin ortadan kalkmasıyla, fotoğrafçılığı daha erişilebilir hâle getirdi. Dijital fotoğrafçılıkta çekilen fotoğraflar anında görüntülenebilir ve dijital olarak düzenlenebilir; renkler, parlaklık ve diğer özellikler yazılımlar kullanılarak değiştirilebilir. Bu makinelerin yaygınlaşmasıyla birlikte, fotoğraf çekme ve paylaşma süreçleri çok daha erişilebilir hâle geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2000’li yıllar dijital fotoğrafçılıkta bir dönüm noktasıdır. Akıllı telefonların yaygınlaşması ile herkes, cebinde ya da çantasında bir kamera taşır hâle geldi. Bu sayede, anı yakalamak ve paylaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı. İlerleyen yıllarda akıllı telefonlar, yüksek çözünürlüklü kameralar ve gelişmiş sensörler ile donatıldı. Bu, daha da kaliteli fotoğrafların çekilmesini sağladı. Otomatik odaklama, yüz tanıma, düşük ışık koşullarında çekim yapma gibi özelliklerin eklenmesi ile fotoğraf makineleri kadar profesyonel çekimler yapılabilmekte; akıllı telefonlarla sinema filmleri bile çekilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Analogtan dijitale geçiş, fotoğrafçılıkta köklü değişikliklere neden oldu ve bu değişiklikler kültürel yaşamı da derinden etkiledi. Fotoğraflar artık sadece anı saklamak için değil, aynı zamanda kişisel kimliklerin ve kültürel trendlerin bir yansıması olarak da kullanılıyor. Filmli kameralar ve Polaroid makineler ise artık sadece fotoğrafçılığın estetiğini sevenler ve koleksiyoncular için nostaljik bir değer taşıyor.

  • DAHA İYİ BİR DÜNYA İÇİN DAHA İYİ BİR SOSYAL MEDYA

    DAHA İYİ BİR DÜNYA İÇİN DAHA İYİ BİR SOSYAL MEDYA

    Coğrafi ve fiziki sınırları ortadan kaldırarak tüm dünyayı ortak bir platformda buluşturan sosyal medyanın, kullanıcıları tarafından tasdiklenmiş ortak bir etik kurallar listesi bulunmuyor ama hem insanlık değerleri açısından bakıldığında hem de profesyonel olmak adına, kullanırken mutlaka dikkat edilmesi gereken hususları var. Ve işte onlardan birkaçı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kullanılan üslup en önemlisi” title_font_size=”13″]

    Teknolojinin gelişmesiyle hayatımıza giren bu mecralar da tıpkı diğer sosyal alanlar gibi, ancak insanın insana, ama her şeyden önce kendine saygı duymasıyla anlamlı hale gelebilir. Kimle iletişim kurulursa kurulsun kullanılan ifadelerde üsluba özellikle özen gösterilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sözlü şiddet ve tehdit her yerde suçtur” title_font_size=”13″]

    Dijital iletişim araçlarını kullanarak insanlara zarar vermeye çalışmak siber zorbalık türlerinden biridir. Kişiyi kasten rahatsız eden, kötü davranan, alay eden siber zorbaları cevapsız bırakmak, engellemek ve şikâyet ederek bildirmek en doğru tavır olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğru ve dürüst olunmalı” title_font_size=”13″]

    Sosyal medyanın dürüst bir platform olduğundan söz edebilmek için önce kendimizi test etmeliyiz. Bilgi paylaşırken titiz davranıp doğruluğunu araştırma çabasına giriyor muyuz, yoksa teyide muhtaç bilgileri önemsemeden dolaşıma mı sokuyoruz gibi soruların cevabı oldukça önemli.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yapılan hatayı düzeltmekten çekinmemeli” title_font_size=”13″]

    Aslında herhangi bir bilgiyi, görseli, düşünceyi paylaşmak başlı başına değer vermek demektir. Paylaştığımız bilginin hatalı ve yanlış olduğunu fark ettiğimizde en doğru tavır, hatayı/yanlışı vurgulayıp, doğrusunu ifade eden yeni bir paylaşım yapmak olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Özel yaşama saygı olmazsa olmaz” title_font_size=”13″]

    Bütün sosyal alanlarda özel hayatın gizliliği ve korunması temel insan haklarından biridir. Sosyal medyada da kişilerin özel hayatını izinsiz paylaşmak, kimliğini, fotoğrafını kullanarak zarar verici eylemlerde bulunmak etik davranışların tamamen dışındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Emeğe saygı gösterilmeli” title_font_size=”13″]

    Herhangi bir bilgi ve belge kendi arşivinden değil de alıntı yaparak kullanılıyorsa mutlaka haber, bilgi ya da görselin kaynağı belirtilmelidir. Böylece hem emek sahibi işaret edilerek hakkı teslim edilmiş olur, hem de konuyla ilgili bir sorunda kaynak referans gösterilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Burası küresel bir köy” title_font_size=”13″]

    Dünya için kullanılan küresel köy tanımı hiç bu kadar karşılığını bulmamıştı. Sosyal medya her cinsiyetten, her etnik kökenden, her inanç grubundan insanların bulunduğu ortak bir alan. Paylaşımı göndermeden önce bu bilinçte olmak, başkasının özgürlük alanına müdahale sayılabilecek gönderilerden kaçınmak etik olandır.

  • UZAKTAN EĞİTİMDEN MAKSİMUM YARAR SAĞLAMAK İÇİN İPUÇLARI

    UZAKTAN EĞİTİMDEN MAKSİMUM YARAR SAĞLAMAK İÇİN İPUÇLARI

    İçinde yaşadığımız ve Dijital Çağ olarak isimlendirilen dönemde teknolojinin geldiği seviye çoğumuzu uzaktan eğitimin konforuyla tanıştırdı. Evimizden çıkmadan katılabildiğimiz çevrim içi eğitimlerin konfor yelpazesi, zamanda tasarruf etmekten özgür çalışma ortamına kadar geniş bir alanı kapsıyor. Peki, uzaktan eğitim ile başarılı olmak, hatta adım atılan çevrim içi eğitimleri devam ettirmek o kadar kolay mı? Bu sorulara rahatça “evet” cevabı verebilmek için aşağıdaki stratejileri uygulamak önemli!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bilgisayar karşısında tek tıklama ile sizi ileri seviyelere taşıyacak bir eğitim programına katılmak harika bir fikir! Fakat asıl mesele katılacağınız eğitimi seçtikten ve ilk adımı attıktan sonra başlıyor. Uzaktan eğitim öğrencisi olmanın her şeyden önce öz disiplin gerektirdiğini aklınızdan çıkarmayın. Dersleri takip etme ve öğrendiklerinizi tekrar etme konusunda iradeli olursanız işin en önemli etabını da geçmiş olursunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Evden çıkıp bir yere gitmiyor olmanız dersleri ihmal etmenize sebebiyet vermemeli, tam aksine uzaktan eğitimin sunduğu zaman desteği motivasyonunuzu daha da artırmalı! Takviminizde dersleri izlemek için ayırdığınız zamanlama net olmalı, kesinlikle “bir ara bakarım” tavrını kendinizden uzak tutmalısınız. Ders zamanından biraz önceye kuracağınız alarm da işlerinizi toparlayıp bilgisayarın başına geçmenize yardımcı olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Herhangi bir kursta ya da okulda ara verilmeden cep telefonuyla konuşmak, kalkıp yemek alıp yemek, yatarak derse katılmak mümkün değildir. Tamam, uzaktan eğitimin sunduğu özgürlükler bir hayli fazladır ama bu özgürlükler dikkatinizin dağılmasına da neden olmamalıdır. Ders sırasında televizyonu kapalı tutmalı, mümkünse telefonunuzun sesini kısmalı, yatak ve kanepede değil masa başında çalışmaya özen göstermelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Öğrendiklerinizi tekrar edebilmek için kendi ifadelerinizle notlar alın. Bunu yapabilmek için eğitim saatiniz geldiğinde not defteriniz de elinizin altında olsun. Elbette notlarınızı dijital bir uygulama üzerinde de tutabilirsiniz, önemli olan hangisinin size daha yakın geldiği ve tekrar etmeniz konusunda motive ettiğidir. Fakat içinde bulunduğumuz çağda dijital dünyanın imkânlarından yararlanmak bu teknolojiyi içselleştirmenize de yardımcı olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Not almak önemli ve faydalı fakat canlı bir eğitim programına dâhilseniz not almaya çalışırken odağınızı kaybedebilir, sonraki cümleleri kaçırabilirsiniz. Buna maruz kalmamak için en iyi strateji canlı dersi kaydetmek olacaktır. Böylece yayın sırasında tamamen anlatılanlara odaklanabilir ve sonrasında da kaydettiğiniz dersi izleyerek dilerseniz notlarınızı alabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dijital dünyanın imkânlarından faydalanmanın sizi bu dünyaya daha hızlı adapte edeceğini söylemiştik. Bu imkânlardan biri de aldığınız eğitimle ilgili açılmış forumlar ve bunlara katılma şansınızın olmasıdır. Tartışma forumlarında aklınıza takılan bir soruyu, çözemediğiniz bir konuyu dile getirebilir ve pek çok cevap alabilirsiniz, ayrıca başka insanların düşünce ve sorularını öğrenme şansınız da olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Canlı bir eğitime mi katılıyorsunuz yoksa önceden kaydedilmiş bir eğitim hizmetinden mi faydalanıyorsunuz? Buna göre, uzaktan eğitim aldığınız kişi ve kurumlar kimler, ya da hangi link üzerinden hangi hesap ayrıntılarıyla bağlantı kuruyorsunuz? Bunları bir kenara not etmeyi unutmayın, kişisel bilgisayarınızdan başka bir cihazdan da erişim sağlayabilmek için bu bilgilere ihtiyacınız olabilir.