Etiket: deniz

  • JAPON BALIKLARININ AZ BİLİNEN İLGİNÇ ÖZELLİKLERİ

    Akvaryum sevdalılarının en çok beslediği türlerin başında gelen Japon balığı, sazan balığının alt türlerinden biridir ve genlerinin çaprazlanması sonucunda elde edilmiştir. Yaşam süresi ortalama 30 sene olan ve hafıza konusunda oldukça şaşırtıcı özellikleri bulunan Japon balıklarının kaydedilmiş en uzun ömre sahip olanı 40’lı yaşlarındadır. Farklı cinsteki balıklarla pek de iyi geçinemeyen Japon balıkları maalesef ki fanus ya da akvaryumlarda ortalama 5 sene yaşayabiliyor. Turuncu rengi ve oyuncu kişiliği ile tanınan Japon balıkları hakkındaki ilginç bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Balon göz Japon balığı, klasik kuyruklu Japon balığı, düz kuyruklu Japon balığı, sazan kuyruklu Japon balığı gibi çok sayıda alt türe sahip olan Japon balığı türleri arasında en yaygın olanı Suriye Japon balığıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Asıl adı goldfish (altınbalığı) olan Japon balığı, Uzak Doğu ülkelerine Japonya’dan dağıldığı düşünüldüğü için bu ismi almıştır ve ülkemizde genel olarak bu isimle anılır. Diğer balık cinslerine göre oldukça iyi hafızaları vardır. Hafızaları bilinenin aksine 3 saniye değil, 5-6 aydır. Birçok şeyi unutmazlar ve kendilerini besleyen kişiyi tanırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Her yıl dünya çapında 480 milyondan fazla Japon balığının satışı yapılmaktadır. Bu sayı, kedi ve köpek satışlarının toplamından daha fazladır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Japon balığının pullarına bakarak kaç yaşında olduğunu anlayabilirsiniz. Her yıl pullarının üzerinde tıpkı bir ağaç gibi halka çıkaran Japon balıklarının halkalarını gözlemlemek için mikroskop gerekmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İnsan gözü, 3 ana renk kombinasyonu olan kırmızı, sarı ve mavi renklerini görebilirken; Japon balıkları bunlara ek olarak bir de ultraviyole ışığını görebilmektedir. Bu özellikleri onlara sudaki hareketleri algılama ve yemek bulma konusunda fayda sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Japon balıkları karanlıkta kaldıklarında bir süre sonra renkleri beyaza döner. Bunun nedeni, ışığın derilerindeki pigment üretimine yardımcı olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Japon balıkları göz kırpamaz ve mideleri yoktur; ancak farklı alanlarda sindirim işi yapan bir bağırsağa sahiptirler.

  • SEYRİNE DOYUM OLMAZ DEDİRTEN MANZARA FOTOĞRAFLARI

    SEYRİNE DOYUM OLMAZ DEDİRTEN MANZARA FOTOĞRAFLARI

    “Neyleyim seni kartpostal manzara / Rüzgârın yok o yerin havasından / Uğuldamak yaraşır ormanlara / Denizin güzelliği dalgasından / Geyik dağdan dağa atlarken güzel / Nar dalında diş diş çatlarken güzel…” diye devam eder Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiiri. Doğru da söyler, güzel bir manzaranın içinde olmanın, kokusunu alıp sesini duymanın yerini hangi fotoğraf karesi tutabilir ki? Ama kabul edelim böyle fotoğraflara bakmak yine de ruhlarımıza iyi gelir. 🙂

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Göl dediğin bir su masalı… Aynı suyun anlattığı masallar dünyanın her yerinde farklı farklı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çiçekleri yapraklarından önce açar erguvanın… Çiçekleri dünyayı kuşatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Orhan Veli’ye kulak vermeli şimdi: “Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol / Git gidebildiğin yere.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Siz gölge edin, bütün ihsanlar bizim olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yüzmekten yorulan genç sevgilisine son kez seslendi: “Ah Tamar!”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Gerçeği ayrı sureti ayrı güzel… Gerçeği ve sureti aynı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey…”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bulutlar mı, palmiye yaprakları mı, kumsal mı yoksa hepsinin birden kucakladığı mavi sular mı?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Şairin dediği gibi, “Öyle bir yazdı ki, sanki gökyüzünde oturuyorduk…”

  • MAVİ BAYRAK SAYISIYLA DÜNYANIN TEMİZ DENİZ GÖZDESİ: TÜRKİYE

    Tertemiz denizler, düzenli plajlar ve yüksek standartlarda hizmet… İşte mavi bayraklı plajları özel kılan tam da bu. Yüzme suyu kalitesi, çevreye duyarlı yönetim anlayışı, can güvenliği önlemleri ve sürdürülebilirlik bilinciyle öne çıkan bu plajlar, tatilciler tarafından gönül rahatlığıyla tercih ediliyor. Üstelik Türkiye, mavi bayraklı plaj sayısı bakımından uzun yıllardır dünyada ilk üçte yer alıyor. Gelin, Türkiye’nin en güzel mavi bayraklı plajlarından bazılarına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kumburnu Plajı – Ölüdeniz, Fethiye, Muğla” title_font_size=”13″]

    Fethiye’nin en ünlü plajlarından biri olan Kumburnu Plajı, Türkiye’nin ilk mavi bayraklı plajları arasında yer alıyor. Berrak denizi ve doğal güzelliğiyle ziyaretçilerini etkileyen plaj, yamaç paraşütü tutkunlarının da vazgeçilmez duraklarından biri olarak öne çıkıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Konyaaltı Halk Plajı – Konyaaltı, Antalya” title_font_size=”13″]

    Antalya’nın en geniş ve en bilinen plajlarından biri olan Konyaaltı Halk Plajı, şehir merkezine oldukça yakın konumuyla kolay ulaşım imkânı sunuyor. Mavi bayrak sahibi bu plaj, yaklaşık 7 kilometre uzunluğundaki sahiliyle hem yürüyüş yapmak hem de denizin tadını çıkarmak isteyenler için ideal bir tercih.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ardıç Plajı – Mordoğan, Karaburun, İzmir” title_font_size=”13″]

    Mordoğan’ın en büyük mavi bayraklı kum plajı olan Ardıç Plajı, şehir merkezine ve toplu ulaşım noktalarına yakın konumuyla ziyaretçilerine kolay erişim imkânı sunuyor. Plajda, engelli bireylerin denize rahatça ulaşabilmesi için denize giriş aracı, rampalar, yürüyüş yolları ve özel tuvaletler gibi erişilebilirlik olanakları da bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Boğsak Koyu – Silifke, Mersin” title_font_size=”13″]

    Mavi ve yeşilin iç içe geçtiği, doğallığını büyük ölçüde koruyan Boğsak Koyu, uzun kıyı şeridiyle dikkat çekiyor. İnce taneli kumsalı ve sığ, berrak denizi sayesinde özellikle çocuklu aileler ve yüzme bilmeyenler için güvenli bir ortam sunuyor. Her yaştan ve her kesimden ziyaretçiye hitap eden bu koy, mavi bayraklı plajlar arasında sakinliği ve huzurlu atmosferiyle öne çıkan ideal bir tatil rotası oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bodrum Belediyesi Özgür Plajı – Bodrum, Muğla” title_font_size=”13″]

    Yaz aylarında denizi ve eğlence hayatıyla en çok tercih edilen tatil beldelerinden biri olan Bodrum, mavi bayraklı plajlarıyla da öne çıkıyor. Bu plajlar arasında Bitez’de yer alan Özgür Plajı, temiz denizi ve doğal güzelliğiyle dikkat çekiyor. Şehir merkezine yaklaşık 8 kilometre uzaklıkta bulunan plaj, sakin denizi ve huzurlu atmosferiyle, yüzme ve dinlenme için ideal bir ortam sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Miço Koyu Kadınlar Plajı – Kandıra, Kocaeli” title_font_size=”13″]

    Kandıra’nın en güzel sahillerinden biri olan Miço Koyu Kadınlar Plajı, 200 metre uzunluğu ve 30 metre genişliğiyle yaz keyfini yaşamak isteyen kadınlara deniz keyfi sunuyor. Plajda WC, otopark, bisiklet park alanı, gölgelik, soyunma kabini, duş, güneşlenme alanı, cankurtaran ve sağlık hizmetleri yer alıyor. Mavi bayrağıyla güvenli yüzme sahası bulunan plaj, engelli kadın bireyler için erişilebilir alanlar da sağlıyor. Plajda görevli tüm personel, güvenlik dâhil, kadınlardan oluşuyor ve yalnızca 8 yaş ve altındaki erkek çocuklar anneleriyle birlikte plaja kabul ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mollakasım Halk Plajı – Tuşba, Van” title_font_size=”13″]

    Van Gölü kıyısında yer alan Mollakasım Halk Plajı, Türkiye’de denize kıyısı olmadan mavi bayrak almaya hak kazanan ilk ve tek plaj olma özelliğini taşıyor. Yaklaşık 200 metre uzunluğundaki çakıllı sahiliyle, özellikle yüzmeye yeni başlayanlar ve çocuklu aileler için güvenli ve uygun bir ortam sunuyor. Tesis bulunmayan plajda, engelli bireylerin alanı rahatça kullanabilmesi için rampalar ve özel tuvaletler gibi olanaklar mevcut. Yaz aylarında trekking ve fotoğrafçılık aktiviteleriyle de ilgi gören Mollakasım Halk Plajı, Vanlıların Van Gölü’ne “deniz” demesini haklı çıkaran ender yerlerden biri olarak öne çıkıyor.

  • OKYANUS VE DENİZ NEDEN MAVİ GÖRÜNÜR?

    Merhaba arkadaşlar!

     

    Okyanusların ne kadar büyük olduğunu hayal ettiniz mi hiç? Peki, denizi seviyor musunuz? Buradan “Eveeet!” dediğinizi duyar gibiyim! Peki, hiç düşündünüz mü: Okyanus ya da deniz neden mavi görünür? Bu sorunun cevabını birlikte keşfetmeye ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Güneş, gökyüzünden dünyaya ışık gönderir. Bu ışık bize beyaz gibi görünür; ama aslında içinde gökkuşağındaki tüm renkler saklıdır!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Güneş ışığı okyanusa ya da denize düştüğünde bu renkler birbirinden ayrılır. Kırmızı, turuncu ve sarı gibi renkler suyun içinde emilir, yani kaybolur. Ama mavi renk yoluna devam eder ve suyun yüzeyine geri yansır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Aslında su renksizdir. Ancak mavi ışık daha fazla yansıdığı için biz denizi ve okyanusu mavi olarak görürüz!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şimdi sıra sende!

     

    Seninle evde kolayca yapabileceğimiz bir deney var. Hazırsan başlayalım!

     

    Malzemeler:

    • Büyük bir bardak ya da cam kâse
    • Su
    • Birkaç damla süt
    • El feneri (telefon feneri de olur)
    • Karanlık bir oda

     

    Yapılışı:

     

    Bardağa ya da cam kâseye suyu doldur.

     

    Suyun içine 1-2 damla süt damlat ve iyice karıştır.

     

    Odayı karart ve el fenerini yandan ya da üstten suya doğru tut.

     

    Şimdi suya dikkatle bak: Suyun üstünde mavi bir ışık görüyor musun?

     

    Tıpkı okyanus gibi! Tıpkı deniz gibi! Çünkü bazı renkler su tarafından emildi ama mavi renk geri yansıdı.

     

    Deneyimiz bitti.

     

    Artık okyanusun ve denizin neden mavi göründüğünü biliyorsun.

  • İSTANBUL’UN TARİHÎ İSKELELERİ İLE ZAMAN YOLCULUĞU

    İstanbul, tarih boyunca ulaşım ağlarını denizle kurmuş bir şehir. Yüzyıllar boyunca Boğaz’ın iki yakasını, Haliç’i ve Marmara kıyılarını birbirine bağlayan en önemli duraklar ise şüphesiz iskelelerdi. Bugün hâlâ vapur trafiğinin merkezinde yer alan bu iskeleler, yalnızca bir ulaşım noktası değil; aynı zamanda mimari ve kültürel miras açısından da büyük önem taşır. Birçoğu 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında inşa edilen bu yapılar, dönemin mimari anlayışını yansıtan detaylarıyla dikkat çeker. Bu tarihî durakların bazıları günümüze ulaşamamış olsa da kent hafızasındaki yerini siyah-beyaz fotoğraflarda korumayı başarıyor. Hem ulaşımda hem de kent silüetinde önemli bir yere sahip olan tarihî iskeleleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Moda İskelesi” title_font_size=”13″]

    Tarihî Moda İskelesi, İstanbul’un Kadıköy ilçesine bağlı Moda semtinde, Marmara Denizi’ne uzanan zarif yapısıyla 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, İstanbul’un Anadolu Yakası’nda yaşayanlar için şehir merkezine kolay ulaşımın kapısı olmuştur. 1916–1917 yıllarında, dönemin önemli mimarlarından Vedat Tek tarafından tasarlanan Moda İskelesi hem mimarisi hem de bulunduğu konumla İstanbul’un kültürel dokusunda özel bir yere sahiptir. İskele, dönemin neoklasik ve Erken Cumhuriyet Dönemi üsluplarını yansıtan mimarisiyle dikkat çeker. Şehir silüetine estetik katkı sunan bu yapı, 1980’lerden itibaren bakımsız, kullanılmayan ve neredeyse terk edilmiş bir hâle gelmişti. Ancak 2000’li yıllarda, orijinal yapısına sadık kalınarak restore edilip yeniden hayat bulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caddebostan İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Kadıköy ilçesinde yer alan Caddebostan İskelesi, az bilinse de oldukça ilginç bir tarihî geçmişe sahiptir. Moda İskelesi kadar sık anılmasa da Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan bir hikâyesi vardır. 1910’lu yıllarda, Kadıköy’ün gelişmekte olan sahil yerleşimlerinden biri olan Caddebostan’da bir iskele inşa edilmişti. Bu dönemde Caddebostan, İstanbul’un gözde yazlık yerlerinden biriydi. Sahil boyunca uzanan plajlar, köşkler, yazlık evler ve sayfiye mekânları, vapurla gelen yolcuları karşılayan canlı bir kıyı atmosferi oluşturuyordu. İskele; Kadıköy-Adalar-Kabataş gibi hatlara bağlanır, kimi zaman da Adalar seferlerinde ara durak olarak kullanılırdı. Ancak 1950’li yıllardan sonra vapur seferlerinin azalması ve kara ulaşımının öne çıkmasıyla Caddebostan İskelesi de işlevini yitirmiş, zamanla tamamen ortadan kalkmıştır. Bugün iskelenin izlerine yalnızca tarihî haritalarda ve bazı eski İstanbul fotoğraflarında rastlanabilir. Caddebostan sahili ise günümüzde yürüyüş yolları, bisiklet parkurları ve plaj alanlarıyla modern bir kentsel dinlenme alanı olarak düzenlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rumeli Hisarı İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Sarıyer ilçesinde, Boğaz’ın en dar noktasında yer alan Rumeli Hisarı İskelesi, 1851 yılında ahşap olarak inşa edilmiştir. 1890 yılında 15.216 kuruşa yenilenen iskele, 1910 yılında yıkılarak tamamen yeniden inşa edilmiş ve uzun yıllar deniz taşımacılığına hizmet etmiştir. 1991 yılında, aslına uygun şekilde restore edilerek bir balık restoranına dönüştürülmüştür. Yıllar içinde farklı işlevlerle varlığını sürdüren bu tarihî iskele, günümüzde Boğaz’ın kıyısında, denizle iç içe bir sosyal mekân olarak ziyaretçilerini ağırlamaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kadıköy İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İlk Kadıköy İskelesi, 18. yüzyılda, III. Mustafa Dönemi’nde inşa edilen İskele Camii’nin önünde yer alan uzun bir ahşap yapıydı. 1908 yılında Haydarpaşa Garı’nın inşası sırasında sahil doldurulmuş, bu nedenle mevcut iskele kıyıdan içeride kalmıştı. Bunun üzerine, 1926 yılında Rıhtım Caddesi üzerinde, neoklasik tarzda yeni bir iskele binası inşa edildi. Yeni Kadıköy İskelesi, Osmanlı’nın son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında (yaklaşık 1908–1930) etkili olan mimari anlayışlardan biri olan “Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi”nin önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir. Günümüzde bu iskeleden Beşiktaş ve Adalar’a düzenli vapur seferleri yapılmakta, iskele hem ulaşım hem de mimari miras açısından önemini korumaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tarabya İskelesi” title_font_size=”13″]

    Tarihî Tarabya İskelesi, İstanbul Boğazı’nın Avrupa Yakası’nda, Sarıyer ilçesine bağlı Tarabya semtinde yer alan ve geçmişte önemli bir deniz ulaşım noktası olan yapıdır. 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı Dönemi’nde inşa edilmiştir. İlk başta ahşap olarak yapılan iskele, 1911 yılında yıkılarak yeniden inşa edilmiştir. Şirket-i Hayriye’nin (1851’den 1945’e kadar Boğaziçi’nde yolcu ve yük taşımacılığı yapan ilk anonim şirket) işlettiği vapur seferlerinin önemli duraklarından biri olmuştur. Ahşap yapıda olan iskele, 1984 yılında motorlu taşıtların artmasıyla kapatılmış, bir süre sonra tamamen yerinden sökülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çubuklu İskelesi ” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Anadolu Yakası’nda, Beykoz ilçesine bağlı Çubuklu Mahallesi’nde yer alan Çubuklu İskelesi, 1912 yılında inşa edilmiştir. Osmanlı Dönemi’nde sayfiye alanı olarak oldukça gözde bir yer olan Çubuklu, saray mensupları, devlet adamları ve İstanbul’un seçkin aileleri tarafından tercih edilmiş; buraya köşkler ve yalılar yaptırılmıştır. 1991 yılında betonarme olarak yeniden inşa edilen Çubuklu İskelesi, günümüzde de aktif olarak arabalı vapur seferlerinde kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Beylerbeyi İskelesi ” title_font_size=”13″]

    Beylerbeyi semti gibi iskelesi de Osmanlı Dönemi’nden kalmadır. Semtin adı, burada bir zamanlar “Beylerbeyi” ünvanına sahip bir devlet adamının yaşadığı konaktan gelir ve iskeleye de adını vermiştir. Anadolu Yakası’nda inşa edilen ilk iskelelerden biri olan Beylerbeyi İskelesi, 1851 yılında ahşap olarak yapılmıştır. 19. yüzyılda özellikle Sultan Abdülaziz’in inşa ettirdiği Beylerbeyi Sarayı sayesinde hem mimari hem de deniz ulaşımı açısından gelişme göstermiştir. Sarayın misafirlerini karşılamak amacıyla kullanılan iskele, bir dönem saray iskelesi olarak da işlev görmüştür. 1894 yılındaki depremde hasar gören iskele, 1898 yılında yenilenerek uzun yıllar boyunca kullanılmıştır.  2000’li yılların başında kapatılan Beylerbeyi İskelesi, betonarme olarak yenilenmiş ve 2006 yılında tekrar hizmete açılmıştır.

  • TARİHİN SU ALTINDAKİ İZLERİ: ÜNLÜ GEMİ BATIKLARI

    Denizlerin derinliklerinde yatan gemi batıkları, geçmişin sessiz tanıklarıdır. Bu batıklar, denizlerde yaşanan maceraların, keşiflerin ve savaşların izlerini taşır. Her biri, tarihin tozlu sayfalarından fırlamış birer hatıra gibi, geçmişe ilgi duyanlar ve dalgıçlar için büyüleyici keşif noktalarıdır. Yazımızda, Karayipler’den Kızıldeniz’e, Çanakkale’den Sri Lanka’ya kadar uzanan sularda, farklı dönemlerde batmış ünlü gemilerin hikâyelerine yolculuk edeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Titanik, Kuzey Atlantik Okyanusu” title_font_size=”13″]

    15 Nisan 1912’de, İngiltere’den Amerika’ya gerçekleştireceği ilk seferinde bir buz dağına çarparak batan Titanik, tarihin en büyük deniz felaketlerinden biri olarak kabul edilir. Bu trajedi, modern denizcilik güvenlik standartlarının şekillenmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Titanik’in enkazı, 1985 yılında Atlantik Okyanusu’nun derinliklerinde keşfedilmiş, batıkla ilgili araştırmalar yıllar boyunca devam etmiştir. 1500’den fazla insanın yaşamını yitirdiği bu olay, modern çağın en unutulmaz gemi kazalarından biri olarak hafızalara kazınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”USAT Liberty, Bali” title_font_size=”13″]

    USAT Liberty, II. Dünya Savaşı sırasında bir Japon denizaltısı tarafından torpido ile vurulan Amerikan kargo gemilerinden biriydi. 11 Ocak 1942’de saldırıya uğradıktan sonra, Bali’deki Tulamben kıyısına çekildi ve burada karaya oturtuldu. Ancak 1963 yılında, Agung Dağı’nın patlaması sonucu meydana gelen sarsıntılar nedeniyle yeniden denize kayarak 30 metre derinlikte su altında kaldı. Günümüzde, zengin deniz yaşamı ve renkli mercanlarla kaplı bu batık, Bali’nin en popüler dalış noktalarından biri olarak keşif meraklılarını cezbetmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zenobia, Akdeniz” title_font_size=”13″]

    İsveç yapımı bir RO-RO feribotu olan Zenobia, 1980 yılında Kıbrıs açıklarında, Larnaka Limanı yakınlarında battı. 7 Haziran 1980’de, ilk seferi sırasında denge sorunları yaşayan feribot, taşıdığı 40 milyon sterlin değerindeki kamyon ve kargo ile birlikte yan yatarak sulara gömüldü. Yaklaşık 42 metre derinlikte bulunan, 178 metre uzunluğundaki batık; günümüzde dalış meraklıları için Akdeniz’in en popüler su altı keşif noktalarından biri hâline gelmiştir. Batığın çevresi, çeşitli deniz canlıları ve renkli mercanlarla kaplı olup dalış deneyimini benzersiz kılmaktadır. Zenobia, Akdeniz’in en büyük ve en iyi korunmuş batıklarından biri olarak kabul edilir ve “Akdeniz’in Titanik’i” olarak anılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yongala, Avustralya” title_font_size=”13″]

    Yongala, 1911 yılında Avustralya kıyılarında, Sidney’den Cairns’e seyahat ederken şiddetli bir kasırga nedeniyle batan ünlü bir yolcu gemisidir. Bu felakette, gemide bulunan 122 kişi hayatını kaybetmiştir. Büyük Bariyer Resifi’ndeki batık, 30 metre derinlikte yer almaktadır. 109 metre uzunluğundaki gemi, günümüzde Avustralya’nın en iyi dalış noktalarından biri olarak kabul edilmektedir. Zengin deniz yaşamı, rengârenk mercanlar ve tarihî kalıntılarla dalgıçlara benzersiz bir su altı deneyimi sunar. Batığın çevresinde vatozlar, kaplumbağalar ve köpek balıkları gibi birçok deniz canlısı gözlemlenebilir, bu da Yongala’yı dünyanın en etkileyici batıklarından biri hâline getirmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”HMS Hermes, Sri Lanka” title_font_size=”13″]

    İngiliz Kraliyet Donanması’nın ilk uçak gemisi olan HMS Hermes, II. Dünya Savaşı sırasında, Sri Lanka açıklarında Japon uçakları tarafından düzenlenen saldırı sonucu battı. 9 Nisan 1942’de gerçekleşen bu trajedide 307 mürettebat hayatını kaybetti. Trincomalee açıklarında, yaklaşık 53 metre derinlikte bulunan batık; zengin deniz yaşamı ve iyi korunmuş yapısıyla dikkat çekmektedir. Öyle ki, geminin güvertesinde hâlâ uçak kalıntılarına rastlamak mümkündür. Günümüzde HMS Hermes, yalnızca tarih meraklıları için değil, su altı keşif tutkunları için de eşsiz bir dalış noktası olarak öne çıkmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”SS Antilla, Karayipler” title_font_size=”13″]

    SS Antilla, 1940 yılında Karayipler’de, Aruba açıklarında batan bir Alman yük gemisidir. II. Dünya Savaşı sırasında, geminin düşman eline geçmemesi için Alman mürettebatı tarafından kasıtlı olarak batırılmıştır. Yaklaşık 18 metre derinlikte, mercanlarla kaplı hâlde bulunan SS Antilla, Karayipler’in en büyük batıklarından biri olarak kabul edilir. Geniş güvertesi ve açık yapısı, keşif meraklısı dalgıçlar için benzersiz bir su altı deneyimi sunar. Zamanla mercan resifleriyle bütünleşen batık, zengin deniz yaşamı ve atmosferik görüntüsüyle dalış tutkunlarının ilgisini çekmeye devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Giannis D, Mısır” title_font_size=”13″]

    Giannis D, 1983 yılında Mısır Kızıldeniz’de, Sha’ab Abu Nuhas Resifi’nde karaya oturarak batan bir Yunan yük gemisidir. Suudi Arabistan’dan Yemen’e kereste taşırken, kötü hava koşulları nedeniyle resife çarpmış ve ikiye bölünmüştür. Yaklaşık 27 metre derinlikte bulunan batık, özellikle iyi korunmuş köprüsü ve makine dairesiyle dalgıçlar için popüler bir keşif noktasıdır. Giannis D’nin açık yapısı, su altı araştırmalarını kolaylaştırırken; batığın çevresinde gelişen mercanlar ve deniz canlıları, dalış deneyimini daha da etkileyici hâle getirmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”HMS Majestic, Çanakkale” title_font_size=”13″]

    HMS Majestic, I. Dünya Savaşı sırasında, Çanakkale Savaşı’nda batan İngiliz savaş gemilerinden biridir. 27 Mayıs 1915’te, Osmanlı torpido botu Muavenet-i Milliye tarafından batırılmıştır. Gelibolu Yarımadası açıklarında, yaklaşık 24 metre derinlikte bulunan batık hem tarihî hem de askerî önemi nedeniyle büyük ilgi görmektedir. Dalgıçlara geçmişin izlerini keşfetme fırsatı sunarken, batığın çevresinde gelişen zengin deniz yaşamı da dikkat çekmektedir. HMS Majestic, Çanakkale Savaşı’nın izlerini su altında görmek isteyen tarih ve dalış meraklıları için benzersiz bir keşif noktasıdır.

  • Deneyenlerde Tutkuya Dönüşen Dalış Sporu

    Deneyenlerde Tutkuya Dönüşen Dalış Sporu

    Kimileri için tutku kimileri için korku demek olan dalış sporu, teknikleri öğrenildiği takdirde hemen herkesin yapabileceği bir spor aslında… Bir fikir olsun düşüncesiyle bazı temel bilgileri sayfamıza taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    En basit temel dalış aletlerini kullanarak veyahut hiçbir alet kullanmadan denizin altında kısa bir süre geçirmek istiyorsanız tekniklerini öğrenmeniz gereken tür kendi içinde alt disiplinleri bulunan “serbest dalış”tır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Suyun altında nefes almanızı sağlayacak özel aletlerle dalış yapmayı öğrenmek için “aletli dalış” türüne yönelmeniz gerekli. Aletli dalış, spor dünyasında “scuba” adıyla isimlendiriliyor ve bu kelime İngilizce “Self-Contained Underwater Breathing Apparatus” kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor; yani “Kendinden Yeterli Su Altı Solunum Aygıtı.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Dalış sporunda ABC harfleri en temel dalış aletlerini ifade etmek için kullanılır. Bunlar suda hızla yol almanızı sağlayacak paletler, önünüzü görmenizi sağlayacak maske ve başınızı suyun üstüne çıkartmadan nefes almanızı sağlayacak olan şnorkeldir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Dalış sporu denince, akla ilk gelen görüntü dalış elbiseleridir. Giyeni balığa benzeten bu elbiselerin ıslak ve kuru olmak üzere iki türü bulunur. Vücuda sıkıca saran dalgıç elbiselerini giymek biraz zahmetli bir iş fakat kolayca giymenin bazı basit teknikleri de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Sualtındasınız ve birlikte daldığınız kişilere “Her şey yolunda!” ya da “Beni takip edin!” demek istiyorsunuz, peki ama konuşmanızın mümkün olmadığı böyle bir ortamda bunu nasıl yapacaksınız? Tabii ki işaret diliyle… Sualtı dünyasında insanlar arasında iletişim basit el işaretleri yoluyla kuruluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Sualtına dalmak başka bir dünyanın kapısından içeri girmek demektir. Bu dünyada iki-üç metre derinliğe ulaşınca balıkları görmeye başlayabilir, on-on beş metrede caretta-caretta, ahtapot gibi canlılarla selamlaşabilir, daha derinlerde batıklarla karşılaşabilirsiniz. Tabii bunun için, yani 18 metre derine dalmak için sertifika sahibi olmanız gerekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Dalış deneyimi yaşamak, dalış sporunda ilerlemek ve sertifika sahibi olmak için dalış kurslarına katılabilirsiniz. Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu’nun belirlediği program çerçevesinde dersler veren bu kurslarda kıyafetleri nasıl giyeceğinizden alçalma tekniklerine, nefes alırken nelere dikkat etmeniz gerektiğine dalışla ilgili tüm konuları hem teorik hem de pratik açıdan öğrenebilirsiniz.

  • DÜNYANIN İLK ARABALI VAPURU SUHULET

    Suhulet sadece ülkemizin değil, dünya genelinde modern arabalı vapurların da ilk örneğidir. İngiliz tersanelerinde inşa edilen bu öncü vapur, Adriyatik Denizi’nin soğuk dalgalarını aşarak Ege Denizi’ne, oradan da İstanbul’a ulaşmıştır. Suhulet, İstanbul Boğazı’nın iki yakası arasında taşıma hizmeti sunarak dönemin ulaşım anlayışında çığır açmıştır. Denizlerin bu öncü arabalı vapuru Suhulet’in etkileyici hikâyesini ve tarih boyunca üstlendiği rolü yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Suhulet, 1851 yılında Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde kurulan ve İstanbul Boğazı’nda yolcu ve yük taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye için tasarlanmıştır. Bu vapur, Boğaz’daki ulaşımı kolaylaştırmak ve şehrin sosyoekonomik yapısına katkı sağlamak amacıyla geliştirilmiştir. 1870 yılına gelindiğinde, Şirket-i Hayriye müdürü Hüseyin Hâki Efendi, şirket çalışanlarından İskender Efendi ve Hasköy Tersanesi’nin mimarı Mehmed Usta ile birlikte, o döneme kadar eşi benzeri görülmemiş bir deniz taşıtının planını çizdi. Bu yenilikçi tasarım, daha sonra üretim için Londra’daki bir tersaneye sipariş edildi. Suhulet, dünyada arabalı vapur konseptinin ilk örneği olarak tarihe geçti ve sonraki yıllarda benzer tasarımlara ilham verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Önü ve arkası ayırt edilemediği için, hangi yöne gidiyorsa o tarafı “ön” kabul edilen Suhulet, ahşap gövdeli ve buharlı motorla çalışan bir deniz taşıtıydı. 45,7 metre uzunluğa ve 8,5 metre genişliğe sahip olan vapur, yandan çarklı bir tasarıma sahipti. Gücünü, 450 beygir gücündeki tek silindirli bir buhar makinesinden alarak çalışıyordu. 1870 yılında hizmete girdiğinde, saatte yaklaşık 7 mil hızla seyredebilme kapasitesine sahip olan Suhulet’in üst kısmında yolcular için oturma alanları, alt kısmında ise araç taşımacılığına uygun özel bölümler bulunuyordu. Kaptan Ahmet Efendi’nin yönetiminde Üsküdar ve Kabataş arasında hizmete başlayan Suhulet, ilk yolculuğunda top arabalarını taşıyarak önemli bir görevi yerine getirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Üsküdar İskelesi’nin henüz inşa edilmediği bu yıllarda Suhulet ilk seferini, kayıkların ve geniş gövdeli bir tür tekne olan mavnaların yanaştığı tahta iskelelerden yaptı. Ancak, Anadolu yakasından Avrupa’ya kayıkçılık yapan esnaf, işlerinin zarar göreceği ve gelirlerinin azalacağı endişesiyle vapura direniş gösterdi. Kayıkçılar, vapurun önünü keserek seferlerin aksamasına neden oldu. Tüm bu direnişlere rağmen, Üsküdar-Kabataş hattında düzenli seferler gerçekleştiren Suhulet, İstanbul Boğazı’ndaki taşımacılığı daha hızlı ve düzenli bir hâle getirdi. İstanbul halkı için büyük bir kolaylık sağlayan bu vapur, zamanla Boğaz ulaşımının vazgeçilmez bir parçası hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünya denizcilik tarihinde önemli bir yere sahip olan Suhulet, ilk seferinden bir yıl sonra, ikinci arabalı vapurumuz olan “Sahilbent” ile birlikte İstanbul sularında hizmet vermeye başladı. 1871 yılında seferlerine başlayan ve 27 baca numarasıyla kayıt altına alınan bu vapura, “iki kıyıyı bağlayan” anlamına gelen Sahilbent adı verildi. Savaş yıllarında, topçu bataryalarının karşı kıyıya kolayca taşınmasına imkân sağlayarak stratejik bir rol üstlenen Suhulet, 58 yıl boyunca Boğaz’da taşımacılık hizmeti verdi. Daha sonra tersaneye alınarak buhar kazanı ve motoru söküldü, yerine dizel bir makine yerleştirildi. 1952 yılında bu motor bir kez daha yenilendi ancak vapur, artık teknolojik olarak eskidiği için 1958’de hizmetten çekildi. 1961 yılında, 91 yaşındayken sökülmek üzere elden çıkarılan Suhulet, geride denizcilik tarihine kazınmış unutulmaz bir miras bıraktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Suhulet ve Sahilbent, uzun ömürleri ve birbirinin eşi tasarımlarıyla denizcilik tarihinde özel bir yer tutar. Sahilbent, 1927 yılında tadilattan geçirilmiş, 1952’de dizel motorla donatılmıştır. 1959’da hizmetten çekilen gemi, 1967 yılında satıldıktan sonra yeni sahipleri tarafından tamamen dönüştürülmüş ve küçük bir yük gemisi olarak “Kaptan Şükrü” adıyla yeniden kullanıma sunulmuştur. Şirket-i Hayriye, yüzyılı aşkın süre boyunca toplam 77 arabalı vapur işletmiş olmasına rağmen, bu vapurlar arasında Suhulet ve Sahilbent, taşıdıkları tarihî ve sembolik değerlerle unutulmaz bir yere sahip olmuştur.

  • Ülke Ülke Gezen Nehirler

    Ülke Ülke Gezen Nehirler

    Şu hayatta en güzeli Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirindeki gibi olabilmektir; yani bir nehir olarak eninde sonunda denizine kavuşabilmek… Bu kavuşmalar insan hayatında her zaman mümkün olmaz ama yeryüzündeki akarsular mutlaka bir yerde denizle buluşur. Sınırlar aşması, farklı toplumlarla selamlaşması gerekse de illa ki kendini bırakacağı bir deniz bulur. Ve bunun en güzel örneklerini sayfamızda bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • İNCİLERİN EV SAHİBİ İSTİRİDYELER VE GİZEMLİ DÜNYALARI

    Çift kabuklu sınıfına ait istiridyeler, denizler, okyanuslar, nehirler ve göllerde yaşayan bir yumuşakçalar grubundandır. Adından da anlaşılacağı gibi, bu canlılar iki parça hâlindeki menteşe benzeri bir yapıyla birbirine bağlı sert bir kabuğa sahiptir. Sert kabuklarının altında vücutlarını saklayan istiridyelerin biyolojik yapısı, ilginç adaptasyon yetenekleri ve deniz ekosistemine katkılarını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Denizlerin sakin canlıları istiridyelerin kabuğun iç kısmında bir manto zarı adı verilen bir yapı bulunur. Bu zar, kabuğun büyümesini sağlayan kalsiyum karbonat salgılar. Midyeler, deniz tarakları ve kum midyesi gibi canlılarla aynı aileden olan istiridyeleri yakın akrabalarından ayıran en büyük özelliği ise inci üretebilmesidir. İnci, bir yabancı madde (kum tanesi gibi) istiridyenin kabuğunun içine girdiğinde üretilir. İstiridye, bu yabancı maddeyi rahatsız edici bulur ve onu kaplamak için sedef adı verilen bir madde salgılar. Zamanla biriken sedef katmanları, doğal bir inciyi meydana getirir. Ancak her istiridye inci üretemez; bu yetenek yalnızca belirli türlere özgüdür. Günümüzde ticari olarak üretilen kültür incileri ise bu sürecin kontrollü bir şekilde uygulanmasıyla elde edilir. Kültür incisi üretiminde, bir yabancı madde bilinçli olarak istiridyenin içine yerleştirilir ve bu yöntem, inci üretimini ticari bir endüstri hâline getirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İstiridyeler, hareket etmelerine yardımcı olan sahte bir uzuvla doğarlar, ancak bu uzuv yaklaşık 70 gün sonra körelir ve kaybolur. Bu süre zarfında istiridye, hayatta kalabilmek için kendisine uygun bir yaşam alanı seçmek zorundadır. Yaşam süreleri, türlere göre değişiklik gösterse de bazı istiridye türleri 20 yıl kadar yaşayabilir. İstiridyelerin en dikkat çekici özelliklerinden biri, eşsiz adaptasyon yetenekleridir. Çoğu istiridye, yaşamına erkek olarak başlar, ancak çevresel koşullar veya üreme ihtiyaçlarına göre cinsiyet değiştirerek dişi hâle gelebilir. Bu esneklik, soylarını sürdürebilmeleri için onlara önemli bir avantaj sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tıpkı ağaçlarda olduğu gibi, bir istiridyenin kabuğundan da yaşını belirlemek mümkündür. Kabuğun iç yüzeyinde her yıl bir katman daha oluşur ve bu katmanlar, istiridyenin büyüme halkalarını meydana getirir. Bu halkalar, bilim insanlarına yalnızca istiridyenin yaşını değil, aynı zamanda yaşam koşulları hakkında da değerli bilgiler sunar. Bu özellikleriyle istiridyeler, adeta denizlerin yaşlı ağaçları olarak görülebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İstiridye resifleri, deniz ekosisteminin vazgeçilmez parçalarından biridir ve sayısız deniz canlısına güvenli bir sığınak sunar. Bu resifler, özellikle küçük balıklar, kabuklular ve diğer deniz canlıları için korunaklı bir yuva işlevi görür. İstiridyelerin bir araya gelerek oluşturduğu bu karmaşık yapılar, deniz dibinde doğal bir barınma ve beslenme alanı sağlar. Deniz yaşamı için adeta bir kale işlevi gören istiridyeler, biyolojik çeşitliliği artırarak okyanus sağlığının korunmasına önemli katkılarda bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Resifler deniz suyunun filtrelenmesine de yardımcı olarak çevredeki su kalitesini artırırlar. Bir istiridye, saatte yaklaşık 5 litre suyu filtreleyerek çevresindeki suyun temizlenmesine katkıda bulunur. Filtrasyon sırasında planktonları, mikroskobik organizmaları ve organik maddeleri süzerek beslenir. Bu doğal filtrasyon sistemi, sudaki partikülleri azaltarak suyu berraklaştırır ve deniz ortamındaki su kalitesini gözle görülür şekilde iyileştirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İstiridye resifleri kıyı ekosistemleri üzerinde kritik bir koruma işlevi görür. Resifler, dalgaların enerjisini emerek kıyı erozyonunu azaltır; böylece sahil şeritlerinin korunmasına yardımcı olurlar. Bu özellikleri sayesinde, fırtına ve güçlü dalga hareketlerinin zarar verme potansiyelini düşürür ve kıyıda barınan pek çok canlıya güvenli bir yaşam alanı sunar. Bunun yanı sıra, kıyılarda tarım ve yerleşim gibi insan faaliyetleri için doğal bir bariyer oluştururlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar Fransa kıyılarında, istiridyeler fakir halkın mutfağında kolayca erişilebilen ve besleyici bir deniz ürünü olarak tüketiliyordu. Ancak kıyılardaki popülasyonların azalmasıyla istiridyeler, lüks ve zarif sofraların vazgeçilmezi hâline gelerek soyluların gözde lezzetlerinden biri oldu. Bu değişim, istiridye tüketiminde önemli bir sosyal ve kültürel bir dönüşümü simgeler. Günümüzde Fransa, bu değerli deniz ürününün en büyük üreticisi olarak dünya pazarında lider konumda. Özellikle Bretagne bölgesi, istiridye yetiştiriciliği ve tüketimiyle ünlü olup, dünya çapında kalite ve lezzetiyle öne çıkan istiridyeleri üretmektedir. Fransa’nın yanı sıra, Japonya, Çin ve Amerika da istiridye üretiminde öne çıkan ülkeler arasında yer alır.