Etiket: çizgi roman

  • ÇİZGİ ROMANLARIN TARİHSEL YOLCULUĞU

    Antik Mısır hiyeroglifleri ile Orta Çağ’daki el yazmalarında yer alan resimli anlatılar ve minyatürler, resim ve metnin birlikte kullanıldığı görsel hikâye anlatımının en eski örnekleri arasında yer alır. 19. yüzyılda modern çizgi romanın ortaya çıkışıyla bu gelenek yepyeni bir boyut kazanmış; başlangıçta çocuklara eğlenceli hikâyeler sunmayı amaçlayan çizgi romanlar, zamanla yetişkinlerin de ilgisini çeken milyon dolarlık bir sektöre dönüşmüştür. Günümüzün en etkili medya araçlarından biri hâline gelen çizgi romanların tarihsel serüvenini yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İsviçreli yazar ve karikatürist Rodolphe Töpffer’in 1837’de yayımlanan Les Amours de Mr. Vieux-Bois (Bay Vieux Bois’in Aşkları), kısa sürede yazarın en bilinen eseri oldu. 1841’de İngilizce versiyonu The Adventures of Mr. Obadiah Oldbuck (Tilt & Bogue, Londra) çıktı; ABD’de ise 1842’de Brother Jonathan dergisinde yayımlandı ve bilinen ilk Amerikan çizgi romanı oldu. 1849’da eser, orijinal çizimleri korunarak The Adventures of Mr. Obadiah Oldbuck (Wilson & Co, New York) adıyla yeniden basıldı. Hikâye, 1921’de kısa animasyona da uyarlandı. 1896’te ise Richard F. Outcault’un The Yellow Kid (Sarı Çocuk) karakteri, konuşma balonlarını kullanan ve geniş kitlelere ulaşan ilk çizgi roman olarak tarihe geçti. Başlangıçta çocuklara yönelik olan çizgi romanlar, zamanla yetişkinlerin de ilgi gösterdiği büyük bir sektöre dönüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1938’de DC Comics (o dönemdeki adıyla National Allied Publications), Action Comics #1 sayısını yayımlayarak Superman’i tanıttı. Bu sayıda, süper güçlere sahip ilk kahraman fikri geniş kitlelere ulaştı. Superman’in başarısı, Batman, Wonder Woman ve Captain America gibi karakterlerin doğmasına ilham verdi. “Altın Çağ” olarak bilinen bu dönemde çizgi romanlar, gazete bayilerinden marketlere kadar her yerde satılmaya başladı ve milyonlarca kopya tirajlara ulaştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1950’lerin başında, çizgi romanlara yönelik artan eleştiriler ve şiddet içerikli yayınların etkisiyle, ABD Senatosu tarafından 1954’te düzenlenen oturumlar endüstriyi derinden etkiledi. Bu baskılar sonucunda aynı yıl Comics Magazine Association of America (CMAA) kuruldu ve Comics Code Authority (CCA) adlı denetim organı oluşturuldu. CCA, çizgi romanlarda şiddet, korku ve suç temalarını ciddi şekilde kısıtlayan bir içerik kodu benimsedi. Bu düzenleme, birçok yayıncının faaliyetlerini durdurmasına veya içeriklerini CCA’nın onayına uygun hâle getirmesine yol açtı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1950’lerin sonunda süper kahramanlara olan ilgi azalırken, Marvel’ın öncüsü Stan Lee ve çizer Jack Kirby 1961’de Fantastik Dörtlü’yü oluşturarak süper kahraman türünü yeniden canlandırıp Marvel Evreni’nin temellerini attı. Ardından Örümcek Adam, İnanılmaz Hulk ve X-Men gibi karakterler geldi. Bu kahramanlar zaafları, duygusal derinlikleri ve birbirleriyle gerçekçi etkileşimleriyle klasik süper kahramanlardan ayrıldı. Steve Ditko gibi sanatçılar da bu dönemde karakterlerin görsel dünyasını şekillendirdi. Marvel’ın bu daha gerçekçi ve ilişkisel yaklaşımı, genç yetişkin okuyucular arasında büyük ilgi uyandırdı ve Marvel Evreni’nin popülerleşmesini sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1970’lerde çizgi roman okuyucuları yaşça büyüyüp olgunlaştı. 1980’lerin ortasından itibaren ise çizgi romanlar, çocuklara yönelik eğlencelik olmaktan çıkarak daha derin ve entelektüel bir anlatıya dönüştü. Watchmen, The Dark Knight Returns ve Maus gibi eserler; okuru sarsan, düşündüren ve süper kahraman kavramını sorgulatan yapılarıyla bu dönüşümün öncüsü oldu. Amerikalı çizer Art Spiegelman’ın Maus’u, tarih, politika ve travma gibi temaları işleyerek Yahudi bir ailenin Nazi Almanyası’ndan kaçışını ve toplama kampı deneyimlerini çizgi roman diliyle anlattı. Karakterlerin sembolik betimlemelerle aktarıldığı eser, 1992’de Pulitzer Özel Ödülü’ne layık görüldü ve çizgi roman tarihinde bir ilki temsil etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    20. yüzyılın ortalarından itibaren Japonya’da “manga” adı verilen çizgi romanlar, dinamik çizimleri ve güçlü karakter gelişimleriyle çocuklardan yetişkinlere geniş bir kitleye ulaştı. Akira Toriyama’nın Dragon Ball’u, Masashi Kishimoto’nun Naruto’su ve Eiichiro Oda’nın hâlen devam eden One Piece’i dünya çapında milyonlarca hayran kazandı. Mangalar, kültürel kimliğini koruyarak evrensel başarıya ulaşırken; Avrupa’da Tintin ve Asteriks gibi klasikler öne çıktı. Böylece çizgi roman, Amerikan geleneğini aşarak küresel bir ifade biçimine dönüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2000’lerden itibaren çizgi romanlar hem endüstriyel hem de sanatsal açıdan dönüşüm geçirdi. Çocuk eğlencesi olmaktan çıkıp “görsel edebiyat” olarak değerlendirilmeye başlandı. Bu dönemde grafik romanlar yükselişe geçti; derin hikâyeler anlatan, yetişkinlere de hitap eden eserler öne çıktı. Dijital medya ile çizgi romanlar çevrim içi platformlara taşındı, temalar ve karakterler çeşitlendi. Böylece süper kahraman geleneği, edebî ve sanatsal açıdan daha geniş bir evrene dönüştü.

  • USTA YÖNETMEN HAYAO MİYAZAKİ VE EN SEVDİĞİMİZ FİLMLERİ

    Yaşamı, insanı ve doğayı ele alış şekliyle animasyonun en büyük ustalarından biri olarak kabul edilen Miyazaki, elde ettiği başarısıyla Time dergisi tarafından “Dünyanın En Etkileyici İnsanları” listesine girerken yarım asırdan fazla bir süredir ürettiği eserlerle hayal dünyasının kapılarını izleyicilerine aralıyor. Gelin bu usta ismi ve gönlümüzü fetheden ünlü filmlerini yakından inceleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    5 Ocak 1941’de Tokyo’da doğan Miyazaki, lisede okurken izlediği ve dünyanın ilk renkli uzun metrajlı animasyonu “Hakujadenfilminden çok etkilenir ve kendisi de daha o yaşlarda çizgi roman sanatçısı olmaya karar verir. Üniversitede uluslararası ilişkiler ve ekonomi eğitimi alan Hayao, mezun olduktan sonra Japon film şirketi Toei Animasyon Şirketinde animatör olarak çalışmaya başlar. Bu dönemde yönetmen Isao Takahata ile tanışan Hayao Mayazaki, 1985’te yapımcı Toshio Suzuki’yi de yanına alarak başarıya kavuşan filmleri çekecekleri “Studio Ghibli” isimli animasyon stüdyosunu kurar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Nihayet yıllardır kafasında oluşturduğu hikâyeleri çekebilmek için uygun kişilerle bir araya gelen Miyazaki, bilim kurgu tarzındaki ilk anime filminin Rüzgârlı Vadiolduğunu duyurur. Miyazaki’nin aynı ismi taşıyan mangasından uyarlanan film, esasen stüdyo kurulmadan bir sene önce, 1984’te tamamlansa da Studio Ghibli’nin ilk filmi olarak arşivlere geçer. Film, insanoğlu tarafından kirletildiği için yaşanılamaz hâle gelen doğanın kendini koruma güdüsüyle farklı bir dünyaya dönüşmesini anlatır. Hem senaryosunu yazdığı hem yönetmenliğini üstlendiği ilk filmi ile “Animage” dergisinin büyük ödülü dâhil birçok anime ödülünün de sahibi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Stüdyonun ve Miyazaki’nin ikinci filmi, yine yoğun ilgiyle karşılanan ve izleyicilerin karşısına 1986’da çıkan “Gökteki Kale”dir. Filmde genç bir kızın başından geçen maceralar konu edinir. Sheeta, sahip olduğu gizemli mavi bir kristal sebebiyle hükûmet için çalışan gizli ajanlar tarafından kaçırılır ve uçan bir gemiyle bilinmeyen bir yere götürülür. Korsanların da peşine düştüğü kristal ile kaçmaya çalışırken maden işinde çalışan bir çocuk olan Pazu ile yolları kesişen Sheeta, yeni dostuyla birlikte korsanlara ve yabancı ajanlara karşı savaşarak onlardan önce efsanevi uçan şatoyu bulmaya çalışır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1980’lerden günümüze Komşum Totoro, Küçük Cadı Kiki, Dün Gibi, Kırmızı Kanatlar, Prenses Mononoke gibi anime efsanelerini çeken Miyazaki, 2001’de “Ruhların Kaçışı” filmi ile seyircisinin karşısına yeniden çıkar. Ailesiyle birlikte yeni bir mahalleye taşınan Chihiro Ogino’nun maceralarının anlatıldığı film, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilir. 2002 yılında Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’nü, 2003’te ise ilk Oscar Ödülü’nü Ruhların Kaçışı animasyonuyla alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2004 çıkışlı anime filmi “Yürüyen Şato”, İngiliz yazar Diana Wynne Jones’un 1986’da yayımlanan aynı adlı kitabından uyarlanmıştır. Yapımcılığını Toshio Suzuki’nin üstlendiği filmin yönetmeni son anda projeden ayrılınca yerine yönetmenliği bıraktığını açıklayan Hayao Miyazaki gelir. 2004’te Venedik Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan film, 232 milyon dolara yakın hasılat elde ederek finansal açıdan en başarılı Japon filmlerinden biri olur. Oscar’a da aday gösterilen film, Sophie isimli kendine güveni olmayan genç bir kızın ihtiyar bir kadına dönüştürülmesini anlatır. Sophie’nin maceraları sürükleyici olduğu kadar her Miyazaki filminde olduğu gibi toplumsal mesajlar da içerir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın farklı ülkelerinden birçok ödül kazanan Miyazaki’nin son uzun metrajlı filmi, “Rüzgâr Yükseliyor” olur. Konusunu Tatsuo Hori’nin kısa öyküsü olan “Kaze Tachinu adlı eserden alan film, 2013 yılında Altın Küre Ödülleri’nde “En İyi Yabancı Dilde Film” kategorisinde ve Oscar’da adaylık elde eder. Film, II. Dünya Savaşı’nda geçer ve Jiro Horikoshi’nin kurgusal biyografisi niteliği taşır. Üstat Hayao Miyazaki’nin muhteşem kariyerinin son filmi olan Rüzgâr Yükseliyor, Miyazaki’nin o kendine has masalsı anlatımıyla izleyicisinin kalbini bir kez daha fethetmeyi başarır.