Etiket: çini

  • RENKLERİN VE MOTİFLERİN DÜNYASI: ÇİNİ SANATINDA ZAMAN YOLCULUĞU

    Çini sanatı, yüzyıllardır hayatımıza dokunan, evleri, sarayları, camileri ve gündelik eşyaları güzelleştiren köklü bir süsleme sanatıdır. İlk bakışta sadece fayans ya da seramik üzerine yapılmış desenler gibi görünse de aslında her motifin ve her rengin ardında derin bir kültürün izleri saklıdır. Peki, çiniyi sadece bir süsleme olmaktan çıkarıp onu kültürümüzün simgesi hâline getiren sır nedir? Bu yazımızda, motiflerin dili ve renklerin anlamı eşliğinde, çini sanatının büyülü dünyasını inceleyeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1# ” title_font_size=”13″]

    Çinicilik 12. yüzyıldan bu yana süregelen Türk zanaatkârlığını yansıtan bir sanattır. Minai (çok renkli ve sır üstü boyama), lüster (metal oksitlerle yapılan parlak ve ışıltılı yüzey), perdah (parlak ve pürüzsüz bir yüzey elde etme yöntemi) ve sır altı gibi tekniklerle uygulanır. Kökeni Çin’e dayanmakla birlikte Karahanlılardan Osmanlı’ya uzanan süreçte Türk kültürüyle bütünleşmiş ve 15. ila 18. yüzyıllar arasında zirveye ulaşmıştır. Bu dönemin en göz alıcı örnekleri arasında Yeşil Camii, Muradiye Camii, Çinili Köşk ve Üsküdar Çinili Camii yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    16. yüzyıldan bu yana çini ustaları, geleneksel reçetelerle hazırladıkları çinilerde genellikle sır altı tekniğini kullanmıştır. Önce hamur şekillendirilir, astarlanır ve fırınlanarak sert, gözenekli ve pürüzsüz bir yüzey elde edilir. Kâğıt üzerine çizilen desenler, ince işçilik gerektiren ajur tekniği ile delinip kömür tozuyla yüzeye aktarılır; ardından dış konturlar siyah boya ile elle çizilir. Desenler çeşitli renklerle boyandıktan sonra seramiğin üzeri sır ile kaplanır ve ikinci kez 900-940 °C’de pişirilir. Böylece çininin yapımı tamamlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Çinilerdeki her motif ve renk bir anlam taşır. Lale, gül, karanfil, servi veya hayat ağacı yalnızca estetik bir süsleme unsuru değil, aynı zamanda derin sembolik anlamlar içerir. Lale hem harf yapısı hem de sayısal değeriyle kutsal kavramlarla ilişkilendirilirken; hayat ağacı ölümsüzlüğün, gül aşkın ve güzelliğin, karanfil ise sevgi ve bağlılığın simgesidir. Bu sembolik dil, yalnızca motiflerle değil, renklerin kullanımıyla da kendini gösterir. İznik çinilerinin mercan kırmızısı ve turkuaz mavisi yalnızca göze hitap etmez; gökyüzü, su ve yaşam enerjisinin yansımasıdır. Geleneksel çinilerde beyaz veya lacivert fon üzerinde kırmızı, kobalt mavisi, turkuaz mavisi ve yeşil renkler karakteristik olarak kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Geleneksel çini sanatına karakter kazandıran en temel unsur; ham maddeden boyalara, fırınlama süreçlerinden süsleme tekniklerine kadar nesiller boyunca aktarılan zanaatkârlık bilgisidir. Bu geleneğin taşıyıcıları çini ustalarıdır. Günümüzde Türkiye’de yaklaşık 5.000 çini ustası bulunmaktadır. Atölyelerde şekillendirmeyi yapan “çarkçı”, süsleme ve konturları çizen “tahrirci”, desenleri renklendiren “boyamacı” ve fırınlama işini üstlenen “fırıncı” gibi ustalar; kalfalar ve çıraklar birlikte bu geleneğin yaşatılmasında önemli rol oynar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çini bilgisi ve ustalık geleneği, usta-çırak ilişkisiyle kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. “El almak” geleneğiyle kalfalar, ustalarından yalnızca teknikleri değil, aynı zamanda etik değerleri de öğrenir. Çini, mimaride estetiği ve kültürel mirası gelecek kuşaklara taşırken, kamusal ve dinî yapıların cephelerini süsleyerek kent kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bu gelenek; Kütahya, İznik ve Çanakkale’nin yanı sıra Antalya, Konya, Kayseri, Sivas ve İstanbul’daki simgesel yapılarda da özel bir yer tutar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde bu geleneğin yaşayan örneklerinden biri de sanatkâr Mehmet Gürsoy’dur. 1950 yılında Denizli’nin Bekilli ilçesinde doğan ve 10 yaşında ailesiyle Kütahya’ya taşınan Gürsoy, 1975’ten bu yana çini sanatını profesyonel olarak sürdürmektedir. UNESCO tarafından 2009 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ünvanıyla onurlandırılan Mehmet Gürsoy, Kütahya’daki atölyesinde 16. yüzyıl desenlerini modern tekniklerle birleştirerek çini sanatını zamansız kılmaya devam etmektedir. 50 ülkede 72 sergi açan sanatkârın hikâyesi videoda!

  • En Zarif Haliyle Porselenin Hikâyesi

    En Zarif Haliyle Porselenin Hikâyesi

    Özenle seçerek sofralarımızda yer verdiğimiz porselenler göze en çok hitap eden objeler arasında. Kullanımı özen ve dikkat isteyen bu narin malzemeyi fırın ve mikrodalgada ısıtabileceğinizi ama ateşle direkt temas ettirmemeniz gerektiğini biliyorsunuz… Bulaşık makinesinde ise 60 derecenin altında bir programda yıkamalı, mutlaka kireç önleyici deterjan kullanarak kireç tabakası oluşmasını engellemelisiniz… Takdir edersiniz ki bu bilgiler önemli ama birazdan anlatacaklarımız ışıl ışıl parlayan haliyle porselenin geçmişten günümüze hikâyesi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan kalıntılar, porselenin hikâyesinin MÖ 4000 yıllarına kadar uzandığını ve bu zarif hikâyenin Çin’de başladığını göstermekte. Bugün aşina olduğumuz teknik ve estetik açıdan gelişmiş porselenler ise Çin’de MS 7. yüzyılda yapılmaya başlanmış. Ve zaman içinde daha da geliştirilerek saraylarda imparatorlara layık bir ürün haline getirilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aslında porselen, killi topraktan üretilen seramik grubunun bir öğesi fakat bu öğe seramiğin en mükemmel formuna karşılık geliyor. Ham maddesi tamamen doğal kaynaklar olan kaolin yani Çin kili, kuvars ve feldispat. Porselenin sahip olduğu beyaz rengi vermek için de herhangi bir boya kullanılmıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Porselen hamuru 1400 °C sıcaklıkta pişirilerek pekiştiriliyor ve bu da porselen ürünlerin daha çok tercih edilmesini sağlıyor. Çünkü pekişmiş yapısı mikrop barındırmazken koku ve tat sindirmiyor, yani oldukça sağlıklı. Ayrıca ısı saklayabilme özelliğine sahip olması servis sırasında yemeğin sıcaklığını da koruyabilmesini sağlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’yı porselenle tanıştıran kişi, 13. yüzyılda Çin’i baştanbaşa gezen kâşif Marco Polo olmuş ve bunu Venedik’e dönerken yanında götürdüğü porselenlerle yapmış. 17. yüzyıla gelindiğinde Avrupa saraylarına deniz yoluyla Çin porselenleri taşınmaya başlanmış. Zaten kısa bir süre sonra Avrupa’da da üretime geçilmiş ve böylece dünya porselen devlerinin temelleri atılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı’ya baktığımızda ise, 1800’lerin ortalarında porselene olan ilgi artınca dağınık halde çalışan ustaların Beykoz’un İncirli köyünde bir araya getirildiğini ve burada üretim yapan küçük ölçekli bir fabrika kurulduğunu görüyoruz. II. Abdülhamit döneminde ise Yıldız Sarayı’nın bahçesinde dekoratif ürünlerden sofra takımlarına eşsiz güzellikte eşyalar üreten Çini Fabrika-i Hümayunu kurulmuş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Porseleni dekore etmek için kullanılan teknikler de yüzyıllar içinde gelişerek mükemmel seviyesine ulaşmış. Örneğin sır üstü dekorasyon 1. yüzyılda Çin’de kullanılırken sır altı dekorasyon ilk kez 12. yüzyılda İran’da uygulanmış. Anlayacağınız, günümüzde mücevher gibi değer ve ilgi gören porselenin yolculuğu neredeyse bütün dünyayı içine almış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yukarıda kısaca anlattığımız hikâyeye tanıklık etmiş porselenler de var ki bugün değerleri milyon dolarla ölçülüyor. Örneğin dünyanın en pahalı porselenlerinden biri Qing Hanedanı Porseleni ve değeri 84 milyon dolar. Aynı şekilde Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki en değerli koleksiyonları da porselenler oluşturmakta. Bunların çoğu yakut, zümrüt ve yarı değerli taşlarla, altın ve gümüş tellerle süslenmiş bakmaya doyamayacağınız güzellikte porselenler…

  • Seramiğe İşlenen Dantel 9 Madde İle Çini

    Seramiğe İşlenen Dantel 9 Madde İle Çini

    Selçuklulardan itibaren Türk sanatının önemli bir parçası olan çini, topraklarımızla özdeşleşmiş, asırlar boyu kültürümüzle yoğrulmuş ve en önemli sanatsal değerlerimizden biri haline gelmiştir. Çininin tarihteki yolculuğunu, birbirinden güzel renklerini, desenlerini huzurlarınıza getirecek 9 maddelik çini listemizi gururla beğeninize sunuyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Çini, mimaride kullanıldığı gibi eşyalarda da kullanılmaktadır. Mimari çini “kaşi” şeklinde adlandırılırken, süs eşyalarında ve kap kacakta kullanılan çiniye “evani” denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    türk

    Çini sanatının Selçuklular zamanında Anadolu’ya geldiği düşünülmektedir. İlk gelişmiş Türk çinisi örnekleri, 13. yüzyılda Kılıçaslan’ın Konya’daki sarayında görülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Selçuklu mozaik çini tekniği ile renkli sır tekniği bir araya gelerek çini sanatına yeni bir boyut kazanmıştır ve Osmanlı çini sanatının temelleri de bu şekilde oluşmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Osmanlı Devleti ile gelişimine hızla devam eden çini sanatı, Osmanlı döneminde birçok eserde kendini göstermiş, bu dönemde Türk çiniciliği hem renk hem de desen yönünden gelişmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Çini sanatının Osmanlı’daki merkezi İznik olmuştur. Burada yer alan İznik Yeşil Cami mimaride çini uygulamasının en güzel örneklerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    İznik çinileri Avrupalı tüccarların dikkatini çekmiş ve bu talebi karşılamak için İznik’te seramik fırınları kurulmuştur. Osmanlı çiniciliğinin getirdiği bir yenilik olan renkli sır tekniği, Avrupalıların Türk çinilerine hayranlığını ikiye katlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Osmanlı zamanında çinicilikte görülen yeniliklerden biri de sır altı tekniği ile yapılan mavi-beyaz çinilerdir. Bu tekniğin kullanıldığı çiniler Kütahya çinisi olarak bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Kütahya yöresi zengin kil yatakları sayesinde Frig, Roma ve Helenistik dönemlerde de seramik üretimi açısından oldukça canlıydı, bu sebeple çini sanatında da önemli bir kale haline gelmesi şaşırtıcı olmamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    türk kültürü

    Erken dönem Kütahya çiniciliği İznik ile benzerlik gösterse de 15. yüzyıl itibarıyla İznik çiniciliğinden keskin bir şekilde farklılaşır. Kütahya çinilerinin ilk örneğinin 1377 tarihli Kurşunlu Cami minare şerefesindeki tek renk sırlı tuğlalar olduğu düşünülmektedir.

  • 8 Maddede Kuruluşun ve Kurtuluşun Kenti Kütahya

    8 Maddede Kuruluşun ve Kurtuluşun Kenti Kütahya

    Yüzlerce yıl öncesine ait çini sanatının günümüzde de yaşamasını sağlayan Kütahya’nın bu alanda birçok sanatkâr da yetiştirdiğini biliyor muydunuz? Bu listemizde Ege Bölgesi’nde yer alan ilimize gidiyor, farklı yerlerini ve özelliklerini 8 maddede sizin için sıralıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Genellikle şehrin en yüksek noktasına konumlanmış kaleler günbatımının en iyi izlendiği yerlerdir. Kütahya’da ise Bizanslılar tarafından etrafı surlarla çevrili bir şato olarak 3500 metrede inşa edilmiş kaleye doğru bakmanın keyfi bambaşkadır. Osmanlı döneminde ikinci bir sur ile çevrelenen Kütahya Kalesi, o dönemlerde tımarlı sipahilerin barınağı, cephanelik ve bazı mahkûmların hapis yeri olarak kullanılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kütahya’ya özgü 17. ve 18. yüzyıldan kalma tarihi konakları görmek için şehrin Merkez ilçesinde Pirler mahallesine ve özellikle Germiyan isimli sokağa gitmeniz gerekir. Büyük bir kısmı sanat ya da kültür evine, müze ya da galeriye, hatta restorana dönüştürülmüş durumda… Çift taraflı açılan büyük ahşap kapılardan birinin tokmağını vurabilir ve konak mimarisini içeriden görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Çini deyince ülkemizde akla gelen şehirdir Kütahya… Tabii ki ilk ve tek çini müzesi de sadece ülkemizi değil dünyayı yaratıcı yeteneklerle buluşturan bu ilimizde bulunuyor. Tarihi bir mekân içinde 14. yüzyıldan günümüze ulaşmış pek çok çini eser sergileniyor. Ulu Camii’nin hemen yanında yer alan müze 1999 yılında ziyarete açılmış ve haftanın her günü ziyaret edilebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kütahya için “kuruluşun ve kurtuluşun kenti” de denilmekte… Kocatepe’den başlayan Başkomutan Meydan Muharebesi’nin zaferle sonuçlandığı Dumlupınar Kütahya’nın bir ilçesidir. 30 Ağustos 1922’de kazanılan bu zaferden tam 30 yıl sonra aynı gün ziyarete açılan Dumlupınar Şehitliği ise Kurtuluş Savaşı’nda şehit düşen askerlerimizin ve sivil vatandaşlarımızın anılarını yaşatmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Merkeze 58 km mesafede bulunan Çavdarhisar ilçesi Kütahya’ya yabancı turistlerin de ilgi göstermesini sağlayan önemli merkezlerden biri… Çünkü 1926 yılında başlayan ve aralıklarla sürdürülen kazılar sayesinde adım adım gün yüzüne çıkarılan Aizanoi antik kentine sahip… Stadyumlu tiyatro, köprüler, nekropoller, olimpiyat şeref tribünü abidesi gibi kalıntılar Çavdarhisar’ın dokusunu yüzlerce yıl öncesine taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Frig Vadisi Eskişehir, Kütahya ve Afyon sınırları içinde kalan bir güzergâhı ifade ediyor ve bu üç ilden de belirlenmiş farklı rotalara ulaşım sağlanabiliyor. Adı üzerinde Frigler’in şekillendirdiği bu coğrafya, 3000 yıl önce kayalara oyulmuş evler, kaleler ve daha birçok iz barındırıyor. İster yürüyerek, isterseniz bisikletle yol alabileceğiniz Frig Vadisi’ne aracınızla ya da bölgeye hareket eden minibüslerle gidebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Domaniç ilçesi için de Osmanlı İmparatorluğu’na giden yolun ana duraklarından biri diyebiliriz. Ertuğrul Gazi’nin yaz aylarını geçirdiği bu bölgedeki ormanlar Kütahya’nın doğal güzelliklerinin başında geliyor. Osman Gazi’nin bebeklik beşiğinin dallarına kurulduğu ama ne yazık ki 1987 yılında devrilmiş 750 yıllık çam ağacı ve Sarıkız su kaynakları da civarda görebileceğiniz diğer doğa parçaları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Hamurlu yemeklerin öne çıktığı Kütahya’da çorbalar da ayrı birer öneme sahip. Örneğin bulgur ve tarhanadan yapılan sıkıcık çorbasının ya da yeşil mercimek ve erişteden yapılan tutmaç çorbasının lezzeti tartışılmaz. Haşhaş ezmesinin de mutfak kültüründe önemli yer edindiği Kütahya’da kızılcıkla yapılan tarhana ise şehrin hemen her yerinde karşılaşabileceğiniz bir lezzet olarak öne çıkıyor.