Etiket: canlı

  • HER YÖNÜYLE KARGA

    “Karga karga gak dedi / Çık şu dala bak dedi / Çıktım baktım o dala / Bu karga ne budala” çocukluğumuzun tekerlemesidir ama hatalı bilgiler içerir. Çünkü kargalar budala değil, oldukça zeki canlılardır. Yedi yaşındaki bir çocukla eş değer zekâya sahip oldukları gözlemlenmiştir. Adının kökeni Uygurcaya dayanan ve “kara kuş” anlamına gelen bu canlıların özelliklerini sizin için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Kargaların 300 yaşına kadar yaşadığı” en çok dillendirilen ama gerçeklik payı olmayan efsanelerden biridir. Bir karganın doğal ortamında ortalama yaşam süresi 15-20 yıldır. Hatta kayıtlara geçmiş en uzun ömürlü karga 40 yaşına kadar yaşamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kargalar, insan yüzlerini unutmazlar. Yapılan iyiliğe ve kötülüğe davranışsal karşılıklar verirler. Kendilerini besleyen kişilere âdeta teşekkür niteliğinde hediyeler taşırken, içlerinden birine zarar verdiğini düşündükleri kişiyi ya da canlıyı rahat bırakmaz, vurup kaçmaya çalışırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kargalar tek eşlidirler ve ömür boyu aynı eşle yaşarlar. Yuvalarına karşı son derece savunmacıdırlar. Yuvalarındaki yavruların sayısı 3 ile 10 arasında değişebilir. Bu yavrular, 1.5 veya 2 ay içinde yuvadan uçmaya hazır hâle gelirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sosyal canlılar arasında geçen kargalar, sürülerinden bir karga öldüğünde birbirlerini değişik sesler çıkararak haberdar eder, çevresini sarar ve âdeta cenaze töreni yaparlar. Aralarına yeni bir üye katılmaya çalıştığında ise onu hemen kabul etmeyebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Aile içindeki kavgaları meşhurdur. Sık sık aile kavgası yaşasalar da bunu fazla uzatmazlar. Fakat yabancı ve kendilerine tehdit olarak gördükleri karga türleriyle ölüm kalım savaşı verebilirler. İlginç olan ise en iyi dostluk kurdukları canlıların, kurtlar olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bu sevimli kara kuşların titiz canlılar olması da başka bir ilginç bilgidir. Örneğin yiyeceklerini suda yıkamayı severler. Yemek yedikten sonra gagalarını temizleyen kargalar, banyo yapmayı seven hayvanlar arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kargaların eşya çalmakta ustalaştığı en bilinen özelliklerinden biridir. Fakat bunu özellikle esaret altında ve mutsuz olduklarında yaptıkları da söylenmektedir. Şehirde ise kedi ve köpeklerin yiyeceklerini gözetleyerek, alıp kaçmaya çalışmak klasik davranış kalıplarından biridir.

  • BU BİLGİLERİ BİLİYOR MUSUNUZ?

    Yaşadığımız dünya bizi her gün şaşırtmaya devam ediyor… Bedenimizden yaşadığımız dünyaya, gezegenimizi paylaştığımız diğer canlılardan uzayın derinliklerine kadar yaşam, çözülmesi gereken gizemlerle dolu. Öğrendiğimizde şaşırdığımız bu ilginç bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • 1945 YILINDAN SONRA SOYU TÜKENEN HAYVANLAR

    Dünya, sayısız canlı türüne ev sahipliği yapan zengin bir ekosistemdir. Ancak insan etkileri, iklim değişikliği ve habitat kaybı gibi faktörler, tarih boyunca pek çok türün yok olmasına neden olmuştur. Nesli tükenen hayvanlar, sadece geçmişin birer hatırası değil; aynı zamanda doğanın kırılganlığını ve biyoçeşitliliğin önemini hatırlatan uyarıcı birer semboldür. Yazımızda, farklı coğrafyalarda yaşamış ve artık doğada bulunmayan hayvanları hatırlayacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arap Deve Kuşu” title_font_size=”13″]

    Arap deve kuşu (Struthio camelus syriacus), 20. yüzyılın ortalarında nesli tükenen kuş alt türlerinden biriydi. Orta Doğu ve Arap Yarımadası’nda yaşamış, yüzyıllar boyunca bu toprakların bir parçası olmuştu. 1941’de Bahreyn’de vurulan bir deve kuşunun kaydı son izlerden biri sayıldı fakat doğruluğu hiçbir zaman kesinleşmedi. 1966’da Ürdün yakınlarında ölü bulunan bir deve kuşu da aynı belirsizliği taşıdı. Böylece, Arap deve kuşunun izleri kayboldu ve 1940’ların sonlarında neslinin tükendiği kabul edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hazar Kaplanı” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar Türkiye’den Çin’e kadar tüm Orta Asya’nın geniş coğrafyasında dolaşan Hazar kaplanları, yoğun avlanma ve zehirlenme nedeniyle 1970’lerden itibaren doğadan silindi. Bugün bilim insanlarının Hazar kaplanını geri getirme çabalarının iki temel nedeni bulunuyor: İlki, zamanla terk edilen tarım alanlarının doğal yaşam için yeniden uygun hâle gelmesi. İkincisi ise 2009’da yapılan genetik çalışmalarla Sibirya kaplanının Hazar kaplanına çok yakın akraba olduğunun keşfedilmesidir. Hazar kaplanının DNA’sının büyük bir bölümü hâlâ Sibirya alt türlerinde yaşıyor. Bu da genom çalışmalarıyla kaybolan bir türün yeniden canlandırılabileceğine dair umut veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bubal Hartebeest” title_font_size=”13″]

    Afrika’nın geniş arazilerinde bir zamanlar özgürce dolaşan Bubal Hartebeestler (Alcelaphus buselaphus), uzun alnı, şekilli boynuzları ve belirgin kamburu ile dikkat çeken büyük bir antiloptu. 20 ila 300 hayvandan oluşan sürüler hâlinde otlaklarda gezinen ama saldırgan olmayan; uzun sırt çıkıntıları ve sivri kulaklarıyla diğer antiloplardan kolayca ayrılırdı. Ne yazık ki, habitat tahribatı, aşırı avcılık ve insan faaliyetleri bu türün sayısını hızla azalttı; 1994 yılında Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından nesli tükenmiş tür olarak ilan edildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pirene Dağ Keçisi” title_font_size=”13″]

    Avrupa dağlarının gizli sakinlerinden biri olan Pirene dağ keçileri, sosyal yapısıyla dikkat çeken ama çok az kişinin tanıdığı bir türdü. Nesli tükenmeden önce erkek ve dişiler, yavrularıyla birlikte gruplar hâlinde yaşar ve hem erkek hem de dişilerde bulunan boynuzlarıyla diğer türlerinden kolayca ayrılırdı. 2000 yılında türün hayatta kalan son üyesinin de ölmesiyle nesli tükendi ancak nesli tükendikten sonra klonlama çalışmalarıyla yeniden hayata döndürülmeye çalışılan ilk tür oldu. Bilim insanları donmuş hücrelerini kullanarak bir buzağıyı başarıyla klonladı; doğum gerçekleşti ancak yavru, akciğer kusurları nedeniyle kısa süre içinde yaşamını yitirdi. Böylece Pirene dağ keçilerinin soyu iki kez tükenmiş oldu. Günümüzde ise bilim dünyası, bu güzel ve gösterişli boynuzlu hayvanı geri döndürebilmek için hâlâ yeni yöntemler arıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karayip Keşiş Foku” title_font_size=”13″]

    Karayip keşiş foku (Monachus tropicalis) modern çağda soyu tükenen tek deniz memelisi türüydü. Tarihsel olarak Karayip Denizi, Meksika Körfezi ve Batı Atlantik boyunca yayılıp izole mercan adaları ve sığ kıyı sularında yaşadı. Yılan balıkları, resif balıkları ve ahtapotlarla beslendi, uysal yapısı nedeniyle kolayca avlandı. 2008’de NMFS (Ulusal Deniz Balıkçılığı Servisi) ve IUCN (Uluslararası Doğa Koruma Birliği) tarafından resmen nesli tükenmiş ilan edildi. Türün ilk kaydı 1494 yılına dayanıyordu. Kristof Kolomb, bu hayvanları görmüş ve onlara “deniz kurtları” adını vermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pinta Dev Kaplumbağası ” title_font_size=”13″]

    Pinta Adası kaplumbağası (Chelonoidis abingdonii) türünün son temsilcisi olan “Yalnız George”, 1 Aralık 1971’de Pinta Adası’ndaki karasal salyangozlar üzerine yapılan saha çalışması sırasında bulundu ve 1973’te bir koruma merkezine nakledildi. George, 2012’de öldü ve Pinta Adası kaplumbağası türü onunla birlikte tamamen yok oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Altın Kurbağa” title_font_size=”13″]

    Altın kurbağa (Incilius periglenes), Kosta Rika’nın yüksek rakımlı Monteverde Bulut Ormanları’na özgü, parlak turuncu rengiyle dikkat çeken bir türdü. Sadece 5,5 santimetreye kadar büyüyen bu küçük kurbağalar, yılın büyük kısmını nemli yer altı oyuklarında geçirir, yağmur mevsiminde ise çiftleşmek için ortaya çıkardı. Ne yazık ki tür, sınırlı yaşam alanı nedeniyle iklim değişikliği ve hastalıklara karşı savunmasızdı. 1987’de binden fazla altın kurbağa gözlemlenirken iki yıl içinde sayıları düştü ve son kez 1989’da görüldü. Tür, 2019’da IUCN Kırmızı Listesi tarafından resmen nesli tükenmiş ilan edildi.

  • ZIRHLI DERİSİ VE DİĞER İLGİNÇ ÖZELLİKLERİYLE PANGOLİNLER

    Asya ve Afrika’daki tropik ve yarı tropik bölgelerdeki ormanlar, savanlar ve çalılık alanlarda yaşayan pangolinler, derisi pullarla kaplı tek memeli türüdür. Gece avlanan ve genellikle yalnız yaşayan pangolinler hakkında daha fazla bilgi yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Pangolinlerin pulları, tırnaklarımızı ve saçlarımızı, gergedanların boynuzlarını, balinaların dişlerini ve yırtıcıların pençelerini oluşturan keratin maddesinden meydana gelir ve onlara güçlü bir koruma sağlar. Sadece karınlarındaki küçük bir bölge dışında, vücutlarının tamamı bu güçlü pullarla kaplıdır. Bu pullar, pangolinlerin toplam vücut ağırlığının yaklaşık %20’sini oluşturur ve tırnaklarımız gibi sürekli uzar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Renkleri açık kahverengi, sarımsı kahverengi, zeytin yeşili ve koyu kahverengi arasında değişen pangolinlerin adı, uyguladıkları savunma tekniğinden gelir. Pangolinler, dokunulduklarında, yakalandıklarında ya da tehdit altında hissettiklerinde hemen yuvarlanarak başlarını, karınlarını ve ön ayaklarını kapatacak şekilde top hâline gelirler. Bu pozisyondayken kuyruklarını kullanarak saldırı yapabilirler. Yaptıkları bu savunma hareketi nedeniyle Malay dilinde ‘silindir’ anlamına gelen ‘penggulung’ olarak adlandırılmış ve zamanla bu isim ‘pangolin’ hâlini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Pangolinlerin pençeleri uzun, kıvrık ve oldukça güçlüdür. Bu güçlü pençeler, karınca yuvalarını kazmalarına ve toprakta oyuklar açmalarına olanak tanır. Bazı pangolin türleri ise pençelerini ağaçlara tırmanmak için kullanır. Ancak ön pençelerindeki uzun tırnaklar, ön ayakları üzerinde yürümelerini zorlaştırır. Bu nedenle, genellikle arka ayakları üzerinde yürüyerek dengeyi sağlamak için uzun kuyruklarını kullanırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Pangolinlerin dişleri yoktur ve gözlerini, kulaklarını ve burun deliklerini karıncalardan korumak için kapatabilirler. Ana besin kaynakları karıncalar olduğundan “pullu karınca yiyen” olarak da anılırlar. Pangolinler, özel kazı teknikleri sayesinde toprak altındaki derin böcekleri bile kolayca avlayabilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Pangolinlerin yılda yaklaşık 70 milyon, günde ortalama 200 bin böcek yediği tahmin ediliyor. Ekosisteme büyük fayda sağlayan bu canlılar, termit ve karınca yuvalarını kazarken toprağın havalanmasını sağlayarak toprağın su ve besin maddelerini daha kolay almasına yardımcı olur. Bu sayede, hem zararlı böceklerin sayısını kontrol altında tutar hem de toprağın sağlığını korur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eteneliler (plasentalılar) takımına ait pullu memeliler olan pangolinlerin bilinen sekiz farklı türü vardır. Bu türlerden dördü Asya’nın farklı bölgelerinde, diğer dördü ise Afrika’nın çeşitli bölgelerinde yaşamaktadır. Asya türleri genellikle daha büyük pullara sahipken, Afrika türleri farklı ekolojik koşullara uyum sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Pangolinlerin boyutları türlerine göre farklılıklar gösterir. Küçük pangolin türleri yaklaşık 30-40 santimetre uzunluğunda olabilirken, daha büyük türler 1 metreye kadar uzayabilir. Ağırlıkları ise 1,5 kilogramdan başlayarak 33 kilograma kadar çıkabilir. Bu çeşitlilik, pangolinlerin yaşadığı farklı habitatlara ve beslenme alışkanlıklarına bağlıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Pangolinler iki yaşına geldiklerinde üreme yeteneği kazanır. 69 ila 150 gün süren bir gebelik döneminin ardından anne pangolin genellikle tek bir yavru dünyaya getirir. Doğduklarında 8 ila 450 gram arasında bir ağırlığa sahip olan bu yavrular, ilk üç ay boyunca yalnızca anne sütü ile beslenir. Yeni doğan pangolinlerin pulları başlangıçta yumuşak olur, ancak anne sütüyle beslendikçe sertleşir ve koruyucu özellik kazanmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Afrika ve Asya’da yaşayan sekiz pangolin türünün tamamı, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Uluslararası ticareti yasaklanmış olmasına rağmen, kaçak avcılık pangolinler için en büyük tehditlerden biri olmaya devam ediyor. Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından “hassas” türler arasında sınıflandırılan pangolinlerin, vahşi doğada tam olarak kaç tane kaldığı bilinmiyor, ancak popülasyonları ciddi şekilde azalmış durumda.

  • HAYVANLAR ÂLEMİNE DAİR İLGİNÇ BİLGİLER

    Hayvanların renkli ve eğlenceli dünyası, dipsiz kuyu gibi; içinde pek çok gizemi ve şaşırtıcı bilgiyi barındırıyor. Bu yazımızda hayvanlar âlemiyle ilgili birbirinden ilginç bilgileri sizlerle paylaşıyoruz. Hatta en ilginç olanlarından bir tanesini hemen yazımızın başında verelim. Deve kuşlarının attan bile daha hızlı koşabildiğini ve tıpkı bir aslan gibi kükreyebildiğini biliyor muydunuz? Daha pek çok şaşırtıcı bilgi yazımızda sizi bekliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    En büyük kara hayvanı olan filler, zıplayamayan tek canlıdır. Bacakları, iri cüsselerini kaldırmakta zorlandığı için zıplama hareketini yapamazlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kelebeklerin tat alma duyuları ayaklarında bulunur. Ayaklarıyla çiçeğin suyunu kontrol ederler ve beğenirlerse hortumlarıyla suyu emerler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kunduzlar, koca bir ağacı devirebilecek kadar güçlü dişlere sahiptirler. İlginç olan şu ki ön dişleri sürekli olarak uzar; kısaltmak için ağacı törpü gibi kullanırlar ve düzenli olarak dişlerini törpülerler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Eşlerine sadık olmalarıyla bilinen ve hayatları boyunca tek bir eşi kabul eden erkek denizatları, yeryüzünün tek doğum yapabilen “erkek” canlısıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Etçil memeli su samurlarının uyurken birbirlerinden ayrılmamak için el ele tutuştuğunu ve sarıldığını biliyor muydunuz? Hatta bir an bile ayrı kalmamak için yavrularını sırtüstü yüzerken emzirirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    3 hafta süreyle buzdolabı kalıbında dondurulan akrep, bir süre sonra üzerindeki buzlar eridiğinde hayatına devam edebilir. Ayrıca bazı akrep türlerinin 1 yıl boyunca bir şey yiyip içmeden hayatta kalabilmeleri de oldukça dikkat çekici.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bir ahtapot, 3 kalbe sahiptir; kalplerden ikisi solungaçlara kan pompalamaya yararken diğeri vücudun geri kalanının kan akışından sorumludur. Bu arada ahtapotların kan renginin maviye dönük olduğunu biliyor muydunuz?

  • GÖZ KAPAKLARI OLMADAN YAŞAYAN HAYVANLAR

    Göz kapaklarımız, gözlerimizi koruyan doğal bir kalkan gibidir. Yüksek ses, ani ışık ya da hızlı bir hareket karşısında refleksle kapanarak gözlerimizi savunur. Kapalı bir göz su ve hava geçirmez, ayrıca gözlerimizin nemli kalmasını sağlar. Her birkaç saniyede bir göz kırptığımızda göz kapaklarımız gözlerimizi gözyaşlarıyla siler. Gözyaşları yalnızca gözü nemlendirmekle kalmaz; toz parçacıklarını temizler ve antibakteriyel özellikleri sayesinde mikroplara karşı da koruma sağlar. Fazla gözyaşı ise burun boşluğuna akar, bu yüzden ağladığımızda burnumuzdan sıvı gelir. Peki göz kapakları olmadan yaşayan canlıları duymuş muydunuz? İşte bazı örnekler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Balıklar” title_font_size=”13″]

    Balıkların göz kapakları yoktur, çünkü balıklar gözlerini su altında nemlendirmeye ihtiyaç duymaz. Gözleri genellikle saydam bir tabaka veya koruyucu zarla kaplıdır; bu yapı, gözleri dış etkenlerden korur ve her zaman açık kalmalarını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yılanlar” title_font_size=”13″]

    Yılanların göz kapakları yoktur; gözleri brille (ocular scale) adı verilen şeffaf bir tabaka ile korunur. Deri değişiminde bu tabaka da atılır, böylece gözler her zaman açık kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geckolar” title_font_size=”13″]

    Geckolar, Gekkonidae familyasına ait sürüngenlerdir ve tropikal ile subtropikal bölgelerde yaygın olarak bulunur. Yapışkan ayakları, iri gözleri ve çeşitli renkleriyle tanınır. Eublepharidae dışındaki gecko türlerinde göz kapakları bulunmaz; gözleri şeffaf bir kornea ile korunur ve sabit mercekleri sayesinde karanlıkta ışığı daha iyi algılar. Gözlerini temiz ve nemli tutmak için ise dillerini kullanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aksolotllar” title_font_size=”13″]

    Aksolotllar (Ambystoma mexicanum), “kaplan semenderi” ya da “yürüyen balık” olarak bilinir. Ancak isimlerinde “balık” geçse de aslında balık değil, bir amfibi, yani hem karada hem de suda yaşayabilen bir canlıdır. Gözleri dış etkenlere karşı saydam bir zarla korunur. Göz kapaklarının bulunmaması ise su altında gözlerinin sürekli açık kalmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Olmlar” title_font_size=”13″]

    Olm (Proteus anguinus), Avrupa’da yalnızca mağaralarda yaşayan “Proteidae” familyasından bir su semenderidir. Olmların gözleri vardır ancak gelişmemiş ve genellikle deriyle kaplıdır. Bu nedenle göz kapakları yoktur ve görme yetileri de oldukça sınırlıdır. Biyolojik yapıları gereği göz kapaklarına ihtiyaç duymazlar.

  • UZAYDA BİLE YAŞAYABİLEN TARDİGRADLAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Mikroskobik boyutlarına rağmen hayatta kalma becerileriyle bilim dünyasını şaşırtan tardigradlar, kaynar sulardan dondurucu soğuklara, uzay boşluğundan nükleer radyasyona ve okyanusların derinliklerindeki basınca kadar en zorlu koşullarda yaşamını sürdürebilir. Peki, bu minicik tür nasıl oluyor da bu kadar dayanıklı olabiliyor? Gelin, mikroskobik dünyanın bu gizemli ve sevimli örneğini birlikte keşfedelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İlk olarak Alman zoolog (hayvan bilimci) Johann August Ephraim Goeze tarafından keşfedilen tardigradlar; tombul gövdesi, kısa bacakları ve ayaklarındaki kancalarıyla mikroskop altında bir ayıya benzemesi nedeniyle “su ayısı” olarak adlandırılmıştır. Bilimsel isimlendirilmesi ise İtalyan biyolog Lazzaro Spallanzani tarafından yapılmış; ağır ve yavaş hareketlerinden yola çıkarak Latince “yavaş adımlı” anlamına gelen “tardigrada” adı verilmiştir. Sevimli görünüşlerinin arkasında ise âdeta doğaüstü bir dayanıklılık gizlidir. Yalnızca 0.1 ila 1.5 milimetre boyutunda olan bu mikroskobik canlılar -200 dereceye varan soğuklarda bile yaşamlarını sürdürebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tardigradlar, çevre koşulları çok kötüleştiğinde, mesela su tamamen bittiğinde, aşırı sıcaklık ya da yoğun radyasyona maruz kaldıklarında “kriptobiyoz” denilen özel bir hayatta kalma moduna geçer. Bu durum, bir uyku hâline benzese de aslında çok daha derindir. Vücutlarındaki suyun %99’unu kaybeder, minicik, büzülmüş bir top gibi görünür ve neredeyse hiç hareket etmez, hatta yaşam belirtisi bile göstermez. Oysa aslında ölmemiştir. Bu hâlde onlarca, bazı durumlarda yüzlerce yıl hayatta kalabilir. Ortam yeniden uygun hâle geldiğinde, örneğin yeniden suyla temas ettiklerinde, sanki hiçbir şey olmamış gibi canlanır ve yaşamına kaldığı yerden devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tardigradların gerçek gözleri yoktur ancak ışığı algılayabilen basit yapılara sahiptir. “Göz lekesi” ya da bilimsel adıyla “ocellus” denilen bu yapılar, cisimleri ya da şekilleri net olarak göremez ama çevredeki ışık miktarını algılayabilir. Yani tardigradlar, gün ışığı mı yoksa karanlık mı gibi ışıkla ilgili temel farkları anlayabilir. Bazı türlerde bu göz lekeleri bile yoktur. Onlar çevrelerini daha çok dokunma ya da kimyasal sinyaller yoluyla algılar. Bu, tardigradlar için yeterlidir çünkü zaten mikroskobik yaşam alanlarında “net görmekten” çok, ışığı fark etmek, yön bulmak ya da tehlikeden uzaklaşmak daha önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bilim insanları dünya çapında yaklaşık 1.300 tardigrad türü keşfetmiştir. Bu mikroskobik hayvanlar, ekstremofiller olarak bilinen seçkin bir kategoriye aittir ve diğer canlıların çoğunun dayanamayacağı ağır koşullarda hayatta kalabilir. Örneğin, yiyecek veya su kaynağı olmadan 30 yıla kadar yaşayabilir. Uzun vadeli dayanıklılıkları kısmen vücutlarında bulunan ve “hasar baskılayıcı” anlamına gelen Dsup adlı benzersiz bir proteinden kaynaklanır. Bu protein DNA’yı toprakta, suda ve bitki örtüsünde bulunan zararlı iyonlaştırıcı radyasyondan korur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gelişmiş DNA onarım sistemleri sayesinde tardigradlar, mutasyona uğramaz ve yaşamsal genetik bilgilerini koruyarak türlerinin devamını sağlar. Basit yapılı organizmalar gibi görünseler de aslında merkezî bir sinir sistemine sahiptir. Üç lobdan oluşan beyinleri hem baş hareketlerini hem de çevresel tepkileri koordine eden bir merkez görevi görür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Tardigradlar, yumurtadan çıktıklarında neredeyse tamamen şekillenmiş bir erişkinin minyatür versiyonu gibi görünür. Yani bir larva evresi geçirmez, metamorfoz (başkalaşım) yaşamaz. Bu durum “doğrudan gelişim” olarak adlandırılır. Yumurtadan çıkar çıkmaz sekiz bacağı, pençeleri ve hatta sindirim sistemi gibi yapıları tam olarak oluşur. Büyüdükçe deri değiştirerek boyutunu artırır. Bu süreç birkaç kez tekrarlanır ve her seferinde eski dış iskelet (kütikula) atılır. Deri değiştirme yalnızca büyümekle ilgili değil; aynı zamanda bir temizlik ve yenilenme mekanizması olarak da işlev görür. Böylece vücut yüzeyinde biriken parazitlerden ve mikroorganizmalardan arınır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dayanıklılıkları sayesinde tardigradlar; iklim değişikliği, uzay yolculuğu, radyasyon direnci ve yaşamın sınırları üzerine yapılan bilimsel araştırmalarda sıkça incelenmektedir. 2007 yılında Avrupa Uzay Ajansı tarafından uzaya gönderilen tardigradlar, uzay boşluğunda radyasyona ve sıfır basınca maruz kalmalarına rağmen hayatta kalmayı başarmıştır. Üstelik yalnızca yaşamlarını sürdürmekle kalmamış, aynı zamanda biyolojik işlevlerini de sürdürebilmiştir. Bu özellikleri onlara, astrobiyoloji araştırmalarında çok önemli bir yer kazandırmıştır.

  • BAYKUŞLAR HAKKINDA NELER BİLİYORUZ?

    Hemen hemen her toplumun mitolojisinde kendine yer bulan baykuşlar doğada çok sık karşılaştığımız bir kuş türü olmasa da dünyanın çoğu bölgesinde yaygın olarak yaşamını sürdürür. Eski çağlardan beri uğur ya da uğursuzluk getirdiğine inanılan gecelerin sessiz ve yırtıcı kuşu hakkındaki bilgileri listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tavuk, hindi ve sülünlerle birlikte en eski kuş türlerinden biri olan ve Puhu olarak da anılan baykuşun yaklaşık 220 türü bulunur ve baykuş, Antarktika dışında her yerde yaşar. Bu kıtada bulunmamalarının nedeni ise soğuk ve rüzgârlı hava koşullarının yanı sıra besin zincirinde yer alan canlıların Antarktika’da olmamasındandır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Baykuşlar sanılanın aksine boyunlarını 360 derece döndüremez. Boyunlarını her iki yöne doğru 135 derece çevirerek toplam 270 derecelik bir görüş sağlar. Ancak bu bir yetenek değil, anatomik bir durumdur. Genelde kuşlarda 7 omurga bulunurken, baykuşlarda 14 omurga vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Göz yapıları küre şeklinde değil, boru gibi uzundur. Kafatasındaki Sklerotik halkalar adı verilen kemiksi yapılar ise baykuşun gözünü göz yuvalarına sabitleyen anatomik etkendir. Bu nedenle baykuşlar sadece karşıyı görebilir, sağını ya da solunu görmek istediğinde de boynunu çevirmesi gerekir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yaşayan en küçük baykuş türü, elf baykuşudur ve 12-15 cm boyunda ve sadece 42 gram ağırlığındadır. En büyük baykuş ise 82 cm boyundaki büyük gri laponya peçeli baykuşudur. Ayrıca bu baykuş türünün kamuflaj özelliği vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Baykuşların kanatları esnek ve yumuşak; büyük ve geniştir. Kanatlarının ön kısmındaki tüylerin tıpkı bir tarakta olduğu gibi düzgün bir şekilde sıralanmış olması ve kadifemsi yapısı baykuşların sessiz uçmasını sağlar. Bu nedenle kanatlarına binen yük miktarı düşüktür ve bu özellik düşük hızda bile daha az kanat çırpmasına yol açar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Baykuşun geniş yüzü, diğer kuşlara oranla daha sert ve kavisli tüylerle kaplıdır. Bu tüyler bir kepçe gibi sesleri toplar ve kulağa yansıtır. Hatta bazı baykuş türlerinin kulak delikleri öyle büyüktür ki başın yan tarafını tamamen kaplar. Baykuşlar bu gelişmiş işitme duyusu sayesinde karanlıkta avlarının yerlerini tespit edip kolaylıkla avlanabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bir baykuş, yılda 50 kiloya yakın kemirgenle beslenir. Besin zincirinin başında bulunan kemirgenleri bolca yediği için birçok çiftçi tarım zararlılarıyla mücadele konusunda tarlasına gelen baykuşları koruma altına alır. Bu, çiftçilerin tarım zehri kullanmasına engel olan sağlıklı ve doğal bir yöntemdir.

  • FLAMİNGOLAR NEDEN PEMBEDİR?

    Hiç flamingo gördünüz mü? Uzun bacakları, kıvrık gagaları, ince boyunları ve pembe tüyleriyle gerçekten çok güzeller, değil mi? Bu sevimli kuşlar genellikle göllerde ve tuzlu sularda yaşar. Türkiye’de ise en çok Tuz Gölü’nde görülür. Peki, bu güzel kuşlar neden pembedir, biliyor musunuz? Hadi birlikte keşfedelim!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pembe Rengin Peşinde” title_font_size=”13″]

    Flamingoların tüylerinin pembe olmasının sebebi, yedikleri besinlerde bulunan karotenoid adlı bir maddedir. Karotenoid, doğada bazı yiyeceklere renk veren doğal bir pigmenttir. Mesela havuca turuncu, domatese kırmızı, mısıra sarı rengini bu madde verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ne Yiyor Bu Flamingo?” title_font_size=”13″]

    Flamingolar; yosun, küçük karidesler, böcek yavruları gibi minicik canlılarla beslenir. Bazen de salyangoz, midye ve küçük balıkları afiyetle yutarlar! Bu besinlerde bulunan karotenoid adlı madde, zamanla flamingoların bacaklarında, gagalarında ve tüylerinde birikir. Böylece renkleri yavaş yavaş değişir. Yani aslında flamingolar, yedikleri yiyecekler sayesinde o güzel pembe rengini alır!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Senin Seçimin Hangisi?” title_font_size=”13″]

    Şimdi sıra sende: Senin en sevdiğin karotenoidli yiyecek nedir? Havuç mu, domates mi yoksa mısır mı? Ben domatesi seçtim çünkü rengini çok seviyorum. Peki, senin seçimin ne oldu?

  • TEMBEL HAYVANLAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Latincede ve Yunancada ismi “yaprak seven” anlamına gelen tembel hayvanlar, tüm memeliler arasında en yavaş hareket eden hayvan olarak ün salmıştır. Dakikada en fazla yarım metre hareket eden tembel hayvanlar, günde 15 ila 18 saat arasında uyku ortalaması ile en uykucu hayvanların da başında gelir. İki ve üç parmaklı olmak üzere ikiye ayrılan bu sevimli hayvanlar hakkında öğrendiğimiz çoğu şey oldukça şaşırtıcı. Tüylerinin bile ters yönde uzadığı tembel hayvanların özelliklerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Boyları ortalama olarak 60 cm olan tembel hayvanlar, Orta ve Güney Amerika’daki tropikal ormanlarda yaşar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tembel hayvanlar günde, ortalama, 35-40 cm mesafe yol kateder. Bu bilgiyle neden bu hayvanlara “tembel” dendiğini de anlamış oluyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yırtıcılara yem olmamak için gece hareket eden tembel hayvanlar, gündüzleri vakitlerini uyuyarak geçirirler. Ancak üç parmaklı tembel hayvan türleri günün her saati hareket edebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ağaç yaprakları ve böceklerle beslenen tembel hayvanların aldıkları besin miktarı ve enerji, aynı boyuttaki diğer türlerle kıyaslandığında yetersiz görünse de çok az hareket edip çok az enerji harcadıkları ve vücut ısıları 32 derece olduğu için hayatta kalmakta zorlanmazlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kürklerinde yer alan algler ve mantarlar yeşilimsi bir renk verdiği için üzerinde yaşadıkları ağaçlarda çok iyi kamufle olan tembel hayvanların yırtıcılara av olma riski de azalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kürek kemikleri kısa, kolları uzun olduğu için ağaçlarda kolaylıkla baş aşağı durabilen tembel hayvanlar, bu sayede çok az hareket ederek sağa sola dönebilirler.