Etiket: başkent

  • BAŞKENTLER SERİSİ: MADRİD

    İspanya’nın başkenti Madrid, Avrupa’nın en renkli şehirlerinden bir tanesi. Büyük meydanları, müzeleri, sanat galerileri, alışveriş merkezleri ve ışıltılı gece hayatıyla her yıl turist akınına uğrayan şehir aynı zamanda İspanyol Kraliyet Ailesi ve İspanyol aristokrasisinin de ikametgâh adresi. İber Yarımadası’nın kuzeydoğusunda konumlanan kent; İstanbul, Paris, Londra ve Moskova’dan sonra Avrupa’nın en kalabalık beşinci şehri… Manzanares Nehri’nin kenarında kayalık bir alan üzerine konumlanan kent, dünyanın en önemli futbol takımlarından biri olan Real Madrid’e de ev sahipliği yapıyor. İstanbul gibi gece yaşayan kentlerden olan Madrid’de İspanyolların ünlü siestası devlet kurumları dahil olmak üzere tüm kurumlarda geçerli. Öğle vakti dinlenmek amacıyla dükkanlarını kapatan yerli halkın çoğu ya iş yerinde ya da evinde uykuya çekiliyor ve hayat akşamüstü 5-6 gibi tekrar başlıyor. Hayattan zevk almayı, güzel yemekler yemeyi ve çok çalışmayı pek de sevmeyen İspanyolların ihtişamlı binalarıyla ünlü başkentinin önemli ve ikonik yerlerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Geçmişte ölüm cezasına çarptırılan suçluların idam edildiği ünlü tarihi Plaza Mayor Meydanı’nın dört cephesi barok tarzdaki kırmızı binalarla çevrili ve tam ortasında bu meydanı inşa ettiren Kral III. Felipe’nin bronz bir ata bindiği ünlü heykeli bulunuyor. Taç giyme töreni, kraliyet düğünleri ve seveni olduğu kadar karşı çıkanın da çok olduğu boğa güreşleri de bu meydanda yapılıyor. 50 bin kişi kapasiteli meydanın tarihi 16. yüzyıla kadar uzanmakta. Akşam saatlerinde sokak sanatçıları meydanı festival havasına dönüştürürken, çevrili binalarda bulunan mağazalarda alışveriş yapmak ve İspanyolların lezzetli geleneksel yemeklerini şık olduğu kadar pahalı restoranlarda tatmak hem turistlerin hem de yerlilerin en sevdiği etkinlikler arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yüzyıl önce halkın kullanımına açılana kadar monarşiye ait bir mülk olan El Retiro Parkı, şehrin tam ortasında bulunuyor. Madrid’in en fazla yeşil alanına sahip El Retiro Parkı’nda bulunan 15 binden fazla ağaç ve etkileyici mimari tasarıma sahip yapıları ile masalsı bir his uyandıran parkta birçok heykel, anıt, sanat galerisi bulunuyor. Bu devasa alan içerisinde en dikkat çeken yapılar ise cam ve metalden inşa edilen eşsiz iki saray, yapay gölle çevrilen Balıkçı Köşkü ve her renkten güllerin olduğu mis gibi kokan Gül Bahçesi ile Madrid’in en yaşlı ağacı olan 400 yaşındaki Ahuehuete. 2021’de UNESCO Dünya Mirası listesine eklenen park, ressamları, müzisyenleri ve dansçılarıyla birçok sanat dalının bir arada sahnelendiği Madrid’in özel mekânlardan bir tanesi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İspanya Kraliyet Ailesi’nin Madrid’deki ikametgâh adresi olan Kraliyet Sarayı, 18. yüzyılda Kral V. Felipe’nin isteği ile inşa edilmiş oldukça şaşaalı bir yapı… Yapının mimarları ise dönemin popüler mimarlarından İtalyan Filippo Juvarra ve Giovanni Battista Sacchetti. 135 bin metrekarelik alanda inşa edilen sarayın 3 bin 418 odası bulunuyor ve bu rakamlar onu Avrupa’daki en büyük kraliyet sarayı yapıyor. İsmi Madrid Kraliyet Sarayı olsa da aslında kral ve ailesi bu sarayı değil daha mütevazı bir saray olan Zarzuela Sarayı’nı kullanıyor. Sadece devlet törenlerinde kullanılan “Palacio Real”ı ziyaret etmek isteyenler belirli bir ücret karşılığında bu heybetli yapıyı görebiliyor. Her biri farklı tarzda dekore edilen odaları, el işçiliğiyle yapılan özel mobilya ve eşyaları ile orta çağ ruhunu çok iyi yansıtan sarayın arka kısmında bulunan Sabatini Bahçelerini de ziyaret etmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Neo-gotik bir mimariye sahip Roma Katolik Katedrali, Kraliyet Sarayı’nın hemen yanında bulunuyor. İsmini, yerine yapıldığı camiden alan Almudena Katedrali, Madrid başpiskoposluğunun da yönetim merkezi. Yapımı 100 yıldan fazla süren ihtişamlı yapının 1879’da başlayan yapımı 1993’te tamamlandı. İspanyolların ünlü prensi Felipe’nin düğününe de ev sahipliği yapan katedralin açılışını ise Papa II. John Paul gerçekleştirdi. İçerisinde müzesi de bulunan yapının giriş katında 16. yüzyıla ait sanat eserleri ve resimler yapının en ilgi çeken bölümleri ve ayrıca kubbesine çıkarak eşsiz Madrid’in manzarasını seyretmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en büyük sanat müzesi olan Prado Müzesi; Pablo Picasso, Goya, Rubens, Boticelli, Diego Velázquez ve Raphael gibi dünyaca ünlü sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapıyor. Madrid’i ziyaret edenlerin ilk uğradığı noktalardan biri olan müzenin inşası, İspanya Kralı III. Charles’ın isteği ile “Doğa Bilimleri Müzesi” olarak başlasa da Kral VIII. Ferdinand döneminde “Kraliyet Resim ve Heykel Müzesi” olarak 1819’da açıldı. Müzede sadece İspanyolların değil, Avrupalı sanatçıların dünyaca ünlü eserleri sergileniyor. Prado Müzesi’nde yer alan koleksiyonun temeli 16. yüzyılda kraliyet ailesinin sahip olduğu eserlere dayanıyor ancak geçen süre içerisinde başyapıt diyebileceğimiz birçok eser müzeye dâhil olarak dünyanın en önemli sanat müzesi olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    İlginç bir hikâyeye sahip olan Debod Tapınağı, İspanya’nın en sıra dışı mekânlarından biri… Mısır devleti tarafından 1968’de İspanya’ya hediye edilen bu yapı, Aswan’ın 15 km güneyine inşa edildi. Milattan önce ikinci yüzyılın başlarında Meroë kralı Adikhalamani tarafından Mısır Tanrısı Amun için başlatılan yapının inşaatı, küçük ve tek odalı bir şapel olarak tasarlandı.  Bu tapınağa çok benzer bir başka tapınak Dakka’da inşa edilirken, yapı Roma İmparatorluğu döneminde tamamlandı. 1960’ta Aswan’ın yaşadığı dönüşüm esnasında anıtların zarar görmesi üzerine UNESCO, uluslararası bir çağrı yaparak yapıyı koruma altına almak istedi. Çağrıyı cevaplayan İspanya oldu ve Mısır hükümeti bu tarihi yapıyı İspanya’ya bağışladı. Tapınak eskiden askeri kışlaların bulunduğu Madrid’in yakınındaki Campo del Moro ve Parque del Oeste bölgelerindeki Parque de Rosales’e yeniden inşa edildi ve 1972’de halka açıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Santiago Bernabéu Stadyumu, dünyaca ünlü Real Madrid Spor Kulübünün resmi stadyumu olarak 1947’de açıldı. Efsane maçların oynandığı bu stadyum ilk yapıldığında 70 bin kapasiteli olarak açılmış, 1953’te 120 bin kapasiteye ulaşmıştır. Ancak UEFA standartlarına uymak adına tekrar 90 bin kişiye düşürülmüştür. Santiago Bernabéu, İspanya ve Madrid’in ilk stadyumlarından biri olarak tarihe geçmiştir. Dünyanın her yerinden milyonlarca ziyaretçi hem tarihi stadyumu görmek hem de Real Madrid takımının maçlarını izlemek için şehre akın etmektedir. Santiago Bernabéu, 2001 ve 2006 yılları arasında tamamen yenilenmiş ve modernize edilmiştir. Stadyum, tarihinde dört Avrupa Kupası ve Şampiyonlar Ligi finaline ev sahipliği yapmıştır. İlk final, 1957’de Real Madrid ile Fiorentina, ikincisi 1969’da AC Milan ve Ajax, üçüncüsü 1980’de Nottingham Forest ile Hamburg ve sonuncusu 2010 yılında Internazionale ve Bayern Münih arasındadır.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: BERLİN

    12

    Almanya’nın başkenti ve en büyük şehri olan Berlin, aynı zamanda ülkenin en önemli eyaletlerinden biridir. Kuzey Almanya’da konumlanan bu kozmopolit başkent, tüm dünyanın “Utanç Duvarı” olarak bildiği Berlin Duvarı’nın da bulunduğu bölgedir. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Doğu Berlin ve Batı Berlin birleşmiş ve hızla gelişerek kültür ve sanatın kenti hâline gelmiştir. Farklı kültürlere ve dinî inançlara sahip insanları hoşgörüyle kucaklayan kentte bu farklılığın oluşturduğu avantajlar; kültürel, sanatsal ve politik alanlarda kendini göstermektedir. Birçok bakımdan zengin bir kültüre, doğaya ve mimariye sahip Berlin’in tarihçesini ve en ikonik yerlerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Berlin’in Tarihçesi” title_font_size=”13″]

    Kentin ortasında bulunan Spree Nehri’nin kıyısında konumlanan kent, 13. yüzyılda balıkçıların yaşadığı sakin bir yerleşim yeri iken; 18. yüzyılda Prusya’nın, 19. yüzyılda ise Alman İmparatorluğu’nun başkenti olarak gittikçe önemli bir yerleşim yerine dönüşmüştür. 1933’te Nazi Almanyası’nın da başkenti olan Berlin, II. Dünya Savaşı’nda neredeyse tamamen yıkılmış; Doğu ve Batı Berlin olarak ikiye ayrılmıştır. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından 1990’da birleşerek, Alman Federal Cumhuriyeti ismini almış, başkentini de Berlin olarak ilan etmiştir. 2021 yılındaki verilere göre kentte 3.655 milyon kişi yaşamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Brandenburg Kapısı” title_font_size=”13″]

    Berlin’in en önemli tarihî mekânlarının başında gelen Brandenburger Tor, özgür ve birleşik Berlin’in sembolü niteliğindedir. Doğu ve Batı ayrılığının sembolü olan yapı, birleşmeden önce Doğu Berlin sınırlarında yer almaktaydı. 12 adet sütundan oluşan yapının altı giriş, altı tane de çıkış kapısı bulunuyor. 18. yüzyılda Prusya Dönemi’nde inşa edilen kapının büyük bir kısmı II. Dünya Savaşı’nda zarar görmüş, ilerleyen yıllarda yeniden restore edilerek kentin en önemli sembolik yapılarından birine dönüştürülmüştür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Müzeler Adası ” title_font_size=”13″]

    Sanatseverlerin gözde şehri Berlin’de bulunan Müzeler Adası, Spree Nehri üzerine kurulu, bir kilometrelik alana yayılmış müze alanındadır. Yaklaşık her sene üç milyon ziyaretçiyi ağırlayan Müzeler Adası, 1999’dan beri UNESCO Dünya Miraslar Listesi’ne girmiştir. Almanya’nın birleşmesinden sonra doğu ve batıya dağılmış eserlerin toplandığı adada dünyanın en önemli arkeolojik ve çağdaş sanat eserleri sergilenmektedir. Ada ziyaretçileri Berlin Katedrali’nin yanı sıra Bode, Pergamon, Neues, Alte Nationalgalerie ve Altes gibi Almanya’nın en önemli müzeleri bir arada görebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Berlin Katedrali ” title_font_size=”13″]

    Müzeler Adası’nda bulunan, Berlin’in en eski ve görkemli yapılarından olan, Almanca ismiyle Berliner Dom, 18. yüzyılda Johann Boumann tarafından barok tarzda tasarlanmış, 1822’de neoklasik tarzda restore edilmiş, 1894’te Alman İmparatoru II. Wilhelm’in emriyle tamamen yıkılarak Mimar Julius Carl Raschdorff tarafından neobarok tarzda yeniden tasarlanmıştır. Birçok defa değişikliğe uğrayan katedral, II. Dünya Savaşı’nda ağır hasar görmesi sebebiyle Mimar Günter Stahn tarafından 1975-1981 yıllarında yeniden ve son hâlini alacak şekilde tasarlanmıştır. Protestanların en önemli kiliselerinden biri olan Berlin Katedrali’nin renkli kubbelerinden kentin büyülü manzarasını izleyerek Berlin’in tarihî atmosferine şahit olabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Charlottenburg Sarayı” title_font_size=”13″]

    17. yüzyılın sonlarına doğru inşa edilen ve 18. yüzyılda alanı genişletilen Berlin’in en büyük sarayı, Charlottenburg Sarayı’dır; barok ve rokoko tarzında inşa edilmiştir. Çevresindeki yeşil alana özellikle önem verilerek tasarlanan sarayda mozole, belvedere, tiyatro ve pek de mütevazı denilemeyecek bir köşk bulunur. Berlin’in en çok turist çeken yapılarından olan saray, II. Dünya Savaşı’nda ağır hasar alarak harabeye dönmüş ancak Berlin’in yeniden inşasında saray ve etrafındaki bahçesi de restore edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bergama Müzesi ” title_font_size=”13″]

    Müzeler Adası’nda yer alan Bergama Müzesi, Mimar Alfred Messel tarafından tasarlanmış ve 20 sene süren inşası 1930’da tamamlanmıştır. Bergama Zeus Sunağı, Milet Pazar Yeri Kapısı, Mşatta Sarayı ve İştar Kapısı’nın günümüze ulaşan parçalarının yer aldığı müze, Almanya’nın en popüler müzesidir. Bergama Athena Tapınağı girişi ve Athena Heykeli’nin yanı sıra İslam coğrafyasına ait çini ve halı örnekleri de yer alır. Bergama Müzesinde bulunan Anadolu topraklarına ait eserlerin Türkiye’ye geri dönmesi için de yapılmış başvurular bulunmaktadır.

  • GÜNEY AMERİKA’NIN İNCİSİ BUENOS AIRES

    Tango ülkesi Arjantin’in başkenti Buenos Aires, ülkenin en büyük, Güney Amerika’nın ise Sao Paulo’dan sonraki ikinci en büyük kentidir. Rengârenk sokakları, köklü tarihi, pek de aşina olmadığımız lezzetleri, müzikleri ve futboluyla turistlerin yoğun ilgisini çeken şehrin sadece ikonik yerleri değil, ara sokakları bile görülmeye değer. Sokaklarında gezerken insanların tüm canlılığını ve neşesini hissedebileceğiniz Arjantin, Güney Yarım Küre’nin Paris’i olarak adlandırılıyor ve özellikle mimarisinde İtalyan, Fransız ve İspanyol etkileri net bir şekilde hissediliyor. Yüzlerce heykelin bulunduğu, sanatın ve doğanın iç içe olduğu Buenos Aires’in en dikkat çekici yerlerini yazdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    16. yüzyıldan beri ayakta kalan Plaza de Mayo’nun bulunduğu meydan, başkentin en büyük meydanı olma özelliğine sahip. Türkçe “Mayıs Meydanı” anlamına gelen Plaza de Mayo, ülkenin en önemli politik olaylarının da geçtiği bölgedir ve 25 Mayıs 1810’da Arjantin’in bağımsızlığı buradan ilan edilmiştir. Meydanın tam ortasında bulunan ünlü Piramide de Mayo Heykeli, bağımsızlığın birinci yılını kutlamak için 1811 yılında inşa edilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bir kentin en ikonik yerlerinden birinin mezarlık olması sizi şaşırtmasın. Taş heykellerden, süsleme ve kabartmalardan oluşan Recoleta Mezarlığı’nı gezerken âdeta dev bir açık hava müzesini ziyaret etmiş gibi hissediyorsunuz. 1822’de Fransız mühendis Prospêro Catelin tarafından inşa edilen mezarlık; Eva Peron gibi ülkenin en zengin ve en önemli isimlerinin de sonsuz uykuya yattığı yer. Birkaç katlı mezarların bulunduğu yerin neoklasik tarzdaki giriş kapısı bile görülmeye değer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1870’te inşa edilen, 1933’ten bu yana da müze olarak kullanılan mekân; 4.610 metrekarelik sergi alanına ve 34 farklı salona sahip. Şehrin en eski turistik yerlerinden olan Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi, Orta Çağ’dan 20. yüzyıla kadar Avrupalı sanatçıların ürettiği eserlere ev sahipliği yapıyor. Arjantinli, Perulu ve diğer Latin Amerikalı sanatçıların da eserlerinin bulunduğu müzede Van Gogh, Goya, Rembrandt ve Manet gibi önemli sanatçıların eserleri sergileniyor. Ayrıca 150 bin kitaptan oluşan bir sanat kütüphanesine de sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Buenos Aires’in en iyi korunmuş alanlarından biri olan San Telmo; kafeler, tango salonları ve antika dükkânları ile turistlerin olduğu kadar yerel ve dünyanın farklı bölgelerinden gelen sanatçıların da uğrak noktası. Sokak satıcıları yemeden giyime, hediyelik eşyalardan Latin Amerika kültürüne ait birçok farklı ürünü renkli tezgâhlarında satarken; festival kutlamalarını aratmayan Arnavut kaldırımlı bu sokaklarda şehrin en eski tarihî yapılarını da görüyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2008’de The Guardian tarafından dünyanın en önemli ve güzel ikinci kitabevi seçilen bu asırlık opera ve tiyatro binası; hiçbir dekoru değiştirilmeden kitapseverlere hizmet vermeye devam ediyor. Pero ve Torres Armengol kardeşler tarafından inşa edilen tiyatronun tavan freskleri, devasa sütunları ve diğer detayları dönemin en başarılı mimar ve tasarımcıların elinden çıkma… 2.000 metrekarelik alana sahip bu gösterişli bina, 1919’da opera binası olarak kullanılmış, 2000’li yılların başında da kitabevine dönüştürülmüş. Her sene bir milyondan fazla insanın ziyaret ettiği bu büyüleyici kitabevinde nefis kokulu kahvenizi yudumlarken, seçtiğiniz kitabı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyıldan itibaren çoğunu İtalyan göçmenlerin oluşturduğu La Boca Mahallesi, çinko levhalardan meydana gelen evlerden oluşuyor. Liman inşaatından kalan boyalarla boyanan derme çatma yapıların bulunduğu mahalle, günümüzde başkentin en önemli turistik merkezi olmuş durumda. Rengârenk kafelerin, restoran ve hediyelik eşya dükkânlarının bulunduğu mahalledeki sokaklarda tango yapan insanları keyifle izlemek mümkün. La Boca, efsanevi futbolcu Maradona’nın müzesine ev sahipliği yapıyor ve futbol tutkunlarının da uğrak noktası oluyor.

  • BAŞKENTLER ve İLGİNÇ BİLGİLER

    Biliyor musunuz, Ankara’nın isim kökü Ankyra’dan geliyormuş.
    Belgelere dayanmayan, ancak günümüze kadar ulaşan söylentilere göre, kentin tarihte bilinen ilk adı Galatlar tarafından verilmiş ve Yunanca “çapa” anlamına gelen Ankyra olmuştur. Bu isim zamanla Ancyre, Engüriye, Engürü, Angara, Angora ve son olarak Ankara şeklinde değişmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gezegenimizde başlangıç meridyeninin geçtiği yer, yani 0 noktası, İngiltere’nin başkenti Londra’dadır. Neden İngiltere ve Londra sorusunun cevabı meridyenleri İngilizlerin bulmuş olmasıdır. Dünyada 0º 0′ 0″ doğu/batı boylamlarında bulunduğu varsayılan yer Londra’nın Greenwich semtidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Fransa’nın başkenti Paris’in kurulduğu dönemlerdeki adı Lutetia imiş. Paris adını ise eskiden bölgede yaşayan Kelt kabilesinin ismi “Parisii”den almış. Kelimenin kökeni çalışan insanlar, zanaatkârlar anlamına geliyor. İlginç bilgi ise dünyada Paris isminde 40’a yakın yer bulunması!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın başkenti Edo… Daha doğrusu 1868 yılına kadar böyleymiş… Sonra bu isim, “doğu başkenti” anlamına gelen Tokyo ismiyle değiştirilmiş. Adı Edo iken bir balıkçı köyü olan Tokyo günümüzde dünyanın en kalabalık şehri… 38 milyondan fazla nüfusa sahip şehirde, Shibuya’daki ünlü yaya geçidinden tek seferde karşıya geçen kişi sayısı ise yaklaşık 3 bin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yanlış yazılmış, Lüksemburg aslında bir ülke diyebilirsiniz. Kısmen de doğru. Batı Avrupa’nın küçük yüz ölçümlü devleti Lüksemburg’un başkenti de Lüksemburg. Üstelik bu uygulamaya sahip tek ülke Lüksemburg da değil, Monako, Cezayir, Singapur, Tunus, Vatikan’ın da başkenti kendisiyle aynı isimde…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gezegenimizde en yüksek rakımda bulunan başkent hangisidir diye sorarsanız, 2.850 metre yüksekte kurulu olan Ekvador’un başkenti Quito cevabını verebiliriz. Gerçi kimi kaynaklarda en yüksek başkent olarak Bolivya’nın başkenti 3600 metre yüksekliğindeki La Paz gösterilir. Fakat iki başkenti olan ülkede Sucre yasal başkent iken La Paz bölgesel başkenttir. Bu yüzden en yüksek başkent konusu tartışmaya açıktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Coğrafi olarak Kıbrıs Adası’nın tam kalbinde konumlanmış olan Lefkoşa şehri, hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne başkentlik yapmaktadır, hem de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından başkent olarak kabul edilmektedir. Yeşil Hat adı verilen bir sınırla ikiye bölünen şehrin kuzey bölümü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hâkimiyetindedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Turistik açıdan dünyada popüler olan, Güney Afrika’nın en eski şehri, yerli halkın tabiriyle “Anne Şehir” Cape Town, ülkenin de başkentidir, ama sadece yasama başkenti. Çünkü Güney Afrika Cumhuriyeti’nin toplam üç başkenti bulunuyor. Onlardan biri idari başkent olan Pretoria, diğeri ise adli başkent olan Bloemfontein’dir.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: CAPE TOWN

    Güney Afrika’nın en eski şehri olan Cape Town, ülkenin üç başkentinden bir tanesi… Afrika Kıtası’nın güney ucundaki bu uzak ülkenin yürütme başkenti Pretoria, yasama başkenti Cape Town, yargı başkenti ise Bloemfontein şehridir. Çok kültürlü bir şehir olan Cape Town, aynı zamanda ülkenin en turistik şehri olma özelliğine de sahip. Doğal güzellikleri, hüzünlü tarihi ve farklı kültürleri kucaklamasıyla ünlü başkentin gözde mekânlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Afrika penguenlerinin doğal yaşam alanı olan Boulders Plajı, okyanus kıyısında 540 milyon yıllık granit kayalar ile çevrili, beyaz kumsallarıyla ün yapmış doğa harikası bir alanda. 1982’de Afrika pengueni kolonilerinin bu alana yerleşmesi ile ünü iyice artan plajın gördüğü yoğun ilgi, bu bölgede yaşayan Afrika penguenlerinin neslinin tükenmesi tehlikesine yol açmış ve penguenler özel koruma altına alınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cape Town’un sembolik yerlerinin başında gelen Masa Dağı, eşsiz manzarası ve zorlu yürüyüş parkuruyla ünlü… Masa Dağı’nın eteklerinde konumlanmış şehri tepeden görmek isteyenlerin ziyaret ettiği zirveye teleferikle de ulaşmak mümkün. 360 derece dönen teleferikle Cape Town’un etkileyici manzarasının fotoğrafını çekmek isteyenlerin uğrak noktası Masa Dağı oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    89 hektarlık bahçesiyle Masa Dağı’nda bulunan Kirstenbosch, ziyaretçilerine her mevsim farklı bir manzara sunuyor. Ulusal Park’ta çok nadir bulunan türünün son örneği endemik türler başta olmak üzere yedi binden fazla bitki çeşidi bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Miraslar Listesi’nde bulunan Ümit Burnu, Cape Yarımadası’nın güneyindeki en uç noktada yer alıyor. 250 kuş türüne ve zengin bitki örtüsüne sahip alanda bulunan deniz feneri, fotoğraf çekmek isteyenlerin tercihi oluyor. Atlantik ve Hint Okyanusu’nun sularının karıştığı burunda yer alan Ümit Burnu Kalesi, 1666 yılında inşa edilmiş. Kalede bulunan Iziko Müzesinde Afrika kültürüne ait birçok sanat eseri bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Two Oceans Aquarium, Victoria & Alfred Waterfront isimli liman semtinde bulunuyor ve tüm gün çeşitli aktivitelerle ziyaretçilerine keyifli dakikalar yaşatıyor. 1995’te açılan akvaryum; geniş görüş açısına sahip cam duvarlarıyla su altı dünyasına ait canlıları yakından görmenizi sağlıyor. Ziyaretçiler akvaryumda; Atlas Okyanusu galerisi, Holcim Aktivite Merkezi, Cape Fur Fok Sergisi, Hint Okyanusu Galerisi, Deniz Yosunu Orman Sergisi, Sappi Nehri Menderes Sergisi, I&J Yırtıcı Sergi olmak üzere 7 salonu gezebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ülkenin en gözde mekânlarından biri olan Bo-Kaap Mahallesi, renkli evleri ve Arnavut taşlı kaldırımlarıyla ünlü… Pastel renkli evlerin âdeta bir resim tablosuna benzediği mahallenin acıklı bir hikâyesi var. 18. yüzyılda Avrupa’ya götürülen kölelere kalacak yer sağlamak için küçük kiralık evler inşa ettiren Hollandalı Jan de Waal, bu mahallenin temelini atmış. Ancak kiralama için bir şartı olmuş, o da bu minik evlerin beyaz renge boyanmasıymış. 1834’te köleliğin kaldırılmasıyla özgürlüklerinin bir ifadesi olarak evleri rengârenk boyayan sürgündeki Afrikalılar bu muhteşem mahalleyi ikonik bir yer hâline dönüştürmüş. Müzeye çevrilen Bo-Kaap’taki en eski binada eski yerleşimcilerin kültürüne ve tarihine ışık tutan eserler sergilenmektedir.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: ROMA

    Ufak bir komünden, yaklaşık 4.3 milyona ulaşan nüfusuyla dünyanın en önemli kentlerinden biri hâline gelen Roma hem bir inanç hem de bir sanat şehri… Tarihi geçmişi ve antik yapılarıyla ün salan şehrin kültürel ve doğal zenginlikleri, bu şehri gören herkesi kendine hayran bırakıyor. Orta Çağ ve Rönesans dönemine ait eserlerin çok iyi korunduğu Roma’da, farklı sanat akımları da tarih boyunca şekillenme imkânı bulmuş. İtalya’nın en kalabalık ve yüz ölçümü bakımından en büyük şehri olan Roma, Papalığın merkezi Vatikan’ın da bu yerde olmasından dolayı “iki şehrin başkenti” unvanına sahip. Akdeniz ikliminin hâkim olduğu kent, Tiren Denizi’ne yakın bir konumda Tiber Irmağı üzerindeki Lazio Bölgesi’nde yer alıyor. Her sokağında ve her köşesinde tarihten bir parça ve mimari şaheserleri görebileceğiniz Roma’nın ikonik mekânlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Flavium Hanedanlığı döneminde yapıldığından dolayı orijinal adı “Amphitheatrum Flavium” olsa da tüm dünya bu mekânı Kolezyum olarak biliyor. Usta bir komutan olan Vespasianus tarafından M.S. 72’de yapımına başlanan amfitiyatro, M.S. 80’de Titus döneminde tamamlanır. Depremde zarar görmesine rağmen dünyada en iyi korunan tarihi mekânlardan biri olan Kolezyum’un yapımında; traverten kireçtaşı, volkanik kaya olan tüf ve tuğla kaplı beton kullanılır. 50 bin ile 80 bin arasında seyirci kapasitesi olan tiyatroda Roma halkının eğlenmesi için gladyatör dövüşleri düzenlenir. 2007’de UNESCO tarafından dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olarak seçilen tiyatroda günümüzde Paskalya döneminde cuma günleri Papa tarafından fener alayı düzenlenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Aziz Petrus Bazilikası veya diğer bir ismiyle San Pietro Bazilikası inşaatına 1506’da başlamış ve bir yüzyıldan fazla sürerek 1626’da tamamlanmıştır. Mimarı rönesans döneminin ünlü ressam, heykeltıraş, mimar ve şairi olan Michelangelo’dur. Yapı tamamlanmadan hayata veda eden Michelangelo, kendisinden sonra görevi devralan mimarlara yapıyı neredeyse tamamlayarak devretmiş ve Roma’nın silüetine önemli bir yapıyı miras bırakmıştır. Katolik inancının merkezi olan Aziz Petrus Bazilikası şehrin en büyük dört bazilikasından biridir. 23.000 m² alan üzerine kurulu, 222 metrelik devasa boyutlara sahip olan yapı, 60.000 kişilik kapasitesiyle de Hristiyanlığın en büyük kilisesi olma özelliğine sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1723 yılında inşasına başlanan ve 1726’da tamamlanan İspanyol Merdivenleri, 135 basamaktan oluşur. Turistlerin en çok ziyaret ettiği mekânlardan biri olan merdivenlerin İspanyol Merdivenleri olarak anılmasının sebebi İspanyol Elçiliğinin bu alanda olmasından kaynaklanır. Oldukça popüler ve kalabalık olan bu meydanda merdivenlerin yanı sıra, Trinità dei Monti Kilisesi ile kayık şeklindeki Fontana della Barcaccia Çeşmesi yer alır. Avrupa’nın en uzun ve en geniş merdivenleri olarak ün salan mekân hem gündüz hem gece yüzlerce insanın sosyalleştiği bir nokta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Halk Meydanı anlamına gelen Popolo Meydanı, Avrupa’nın en özel mekânlarından biri olarak çeşitli kutlamalara ve konserlere ev sahipliği yapmaktadır. Tarihi bir tramvay ile meydanda tur atmak mümkündür. Restoranlarıyla, sokak satıcılarıyla, kafeleriyle çok renkli ve enerjik bir atmosfere sahip meydan, Roma’nın üç önemli kilisesinin tam ortasında bulunur. Meydanın ortasında ise büyük bir dikilitaş ve kuzey tarafında popüler bir kapı vardır. Bu ünlü kapının adı Porta del Popolo’dur. Bu büyük kapı, Roma’ya önemli eserler katan Mimar Bernini tarafından yapılmıştır. Her yerden görülen ve meydanla özdeşleşen dikilitaşın 1300 yılında yapıldığı söylenmektedir. Milattan önce Mısır’da güneş tanrısı için dikilen bu taş Roma’ya sonradan taşınmıştır. Tarihi çeşmeleriyle ünlü Roma’daki Popolo Meydanı’nda da birçok çeşme bulunmaktadır. En çok ilgi görenler ise Roma Tanrıçası olan Neptün Çeşmesi’dir. Leonardo da Vinci’nin müzesi de bu meydandadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Vatikan’daki Sistina Şapeli’ni de yaptıran Papa IV. Sixtus’tun halka hediye ettiği bronz heykellerin sergilenmesi için 1471’de kurulan müze, günümüzün en geniş ve seçkin eserlerine sahip müzelerinden biridir. Müze, Palazzo dei Conservatori ve Palazzo Nuovo olarak adlandırılan iki ayrı binadan oluşur. Palazzo dei Conservatori binasında birçok bronz heykel bulunurken merkez noktasında Marcus Aurelius’un atlı heykeli yer alır. Bunun yanı sıra Palazzo dei Conservatori; Capitoline Wolf’un orjinal heykeline ve ilk insan heykeli olan Ritratto di Carlo I d’Angiò de Arnolfo di Cambio’na ev sahipliği yapar. Binanın en dikkat çeken yanlarından biri ise camla kaplı kapalı salonudur. Palazzo Nuovo binası ise Kapitolin Müzesi’nin heykeller, mozaikler ve büstlerin sergilendiği diğer bölümüdür. Bu bölümde yer alan koleksiyonlardan bazıları, Yunan orijinallerinin Roma replikalarıdır. M.S. 100 ile 150 yılları arasında tasarlanmış Capitoline Venüs ve Discobolus ile Ölen Galyalı Heykeli, sergilenen eserler arasında en dikkat çekici olanlarıdır. Aynı zamanda binada, Yunan ve Roma filozoflarının birbirinden etkileyici büstleri de yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    4. yüzyılda papanın rüyasında Meryem Ana’yı görmesi üzerine inşasına başlanan yapı, Roma’nın en önemli bazilikalarından biri olarak hem turistleri hem de ibadet etmek isteyen Hristiyanları ağırlar. Efsaneye göre papanın rüyasına giren Bakire Meryem, papadan yeni bir kilise inşa etmesini ve kilisenin inşa edilmesini istediği yeri bir sonraki gün karla işaretleyeceğini söyler. Ertesi gün Esquiline Tepesi’ne yağan kardan sonra, bu tepenin en yüksek noktasına Santa Maria Maggiore Bazilikası inşa edilir ve bu yapı Roma’da bulunan Meryem Ana’ya adanmış seksen Mary kilisesinin en büyüğü olur. Tanrıça Kibele’ye adanmış bir pagan tapınağı üzerine inşa edilen Bazilika, Meryem’in gerçekten Tanrı’nın annesi olduğu inancını destekleyen 431’de Efes Konsili’nden hemen sonra 432’de kurulur. Günümüzde her 5 Ağustos’ta, kar mucizesi canlandırılarak bazilikanın tepesinden beyaz çiçek yapraklarının havaya salındığı özel bir kutlama yapılmakta ve ziyaretçi akınına uğramaktadır. Tarihin farklı dönemlerine ait farklı mimarı yapıların bir arada bulunduğu bazilikanın kubbe ve şapellerinde barok tarz hakimken, tavan süslemeleri Rönesans etkisi altında ve İspanya Kraliçesi Isabella’nın papaya armağan ettiği altın yaldızlarla kaplıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Roma’da görülmesi gereken yerler listesinin ilk sıralarında yer alan Pantheon Tapınağı, şehrin en iyi korunmuş tarihi mekânıdır. “Bütün Tanrıların Tapınağı” olarak geçen Pantheon gerek antik zamanda gerek Roma mimarisinde gerekse günümüzdeki birçok yapıda örnek alınmış bir şaheserdir. Pantheon’un yapılış amacı hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Pantheon’un antik çağlarda büyük bir kompleksin parçası olduğuna dair arkeolojik kanıtlar mevcuttur. İlk olarak bir Pagan tapınağı olarak yapılan Pantheon, daha sonra kiliseye çevrilmiştir. 1. yüzyılda yaşamış Romalı yazar Pliny, Pantheon’un içerisinde Venüs, Mars ve Jül Sezar’ın heykellerinin olduğunu belirtir. Çeşitli yangınlarla ve yıldırım çarpmasından dolayı yanarak yıkılan iki eski binanın üzerine inşa edilen üçüncü yapı, Roma Senatosu’nun toplanma yeri olmuş, günümüze kadar sapasağlam varlığını sürdürmüştür.

  • 9 Madde İle Türkiye’mizin Kalbi Başkent Ankara

    9 Madde İle Türkiye’mizin Kalbi Başkent Ankara

    13 Ekim 1923 tarihinden bu yana ülkemizin başkenti olan Ankara sahip olduğu farklı kültürel değerleriyle rengârenk bir şehirdir. Antik çağlara uzanan geçmişinden geniş caddelerine, parklarını dolduran yüzlere, taşıdığı tarihsel mirastan mimari çeşitliliğe anlatacak çok şeyi vardır. Biz de listemizde Ankara’ya seyahat edecekler için görmeleri ve bilmeleri gerekenleri anlattık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahatgâhı olan anıtı ilk kez ziyarete gidenlerin genellikle gözden kaçırdığı çok fazla detay bulunur. Oysa 750 bin metrekarelik alan; Aslanlı Yol, Tören Meydanı ve Mozole dışında Gazi’ye ait eşyaların sergilendiği müzeden Kurtuluş Savaşı’nın ve gösterilen kahramanlıkların anlatıldığı bölüme, özlü sözlerin işlendiği kulelerden Barış Parkı’na kendi içinde tek tek özel detaylar barındırır. Anıtkabir’i rehber kitapçık yardımıyla gezmek detayları yakalamak konusunda büyük ölçüde yardımcı olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Günümüz Ankara’sının en az kendisi kadar meşhur tarafı caddeleridir. Örneğin şehre daha önce gitmemiş olanlarımızın bile duyup bildiği, her gün sayısız hikâyenin gelip geçtiği Tunalı Hilmi Caddesi… Ya da gençlerin buluşma noktası, hayatın geç saatlere kadar aktığı 7. Cadde… Hatta Sakarya veya Arjantin Caddesi… Size tavsiyemiz bu caddeleri boydan boya aracınızla değil yürüyerek keşfetmeniz olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ankara’nın tıpkı caddeleri gibi simgeleşen diğer alanları da parklarıdır. Trafiğin, insan hareketliliğinin yoğun olduğu, şehir merkezine nefes olan yemyeşil parkları… En meşhuru da Kuğulu Park’tır. 1950’lerden beri var olan parkın içindeki minik gölette gerçekten de kuğular vardır. Gençlik Parkı, Güvenpark, Seğmenler Parkı, Kurtuluş Parkı, Mogan Park da başkentlilerin en rağbet ettiği yeşil alanlar arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ünlü Ankara Marşı’nın dizeleridir: “Yoktan var edilmiş ilk şehir sensin, / Var olsun toprağın, taşın Ankara.” Milli Mücadele döneminde yönetim merkezi iken Cumhuriyet’ten sonra başkent olmuş, hemen ardından pek çok açıdan büyük bir dönüşüm geçirmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşuna tanıklık etmiş yapıların başında ise şüphesiz ki aynı cadde üstünde 200 metre mesafe ile konumlanmış I. ve II. TBMM gelir. Günümüzde müze olarak ziyaretçilere açık olan bu yapılar başkente adım atıldığında görülmesi gereken ilk yerler arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ankara’yı panoramik biçimde görebileceğiniz en iyi yer 2200 yıllık Ankara Kalesi’dir. Bir zamanlar banknotlar üzerinde resmi bulunan Altındağ ilçesindeki kale zaman zaman festivallere de ev sahipliği yapmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şehrin siluetini belirleyen yapılardan bir tanesi de Ankara’nın en büyük camisi Kocatepe’dir. Türk Diyanet Vakfı tarafından yaptırılan caminin inşasına 1967 yılında başlanmış 1987’de tamamlanmıştır.  Otoparkıyla, avlusuyla geniş bir alana kurulan ibadethanenin içi yoğun estetik detaylarla dikkat çeker. Pencerelerini kaplayan vitraylarla, güneş sistemine vurgu yapan 9.5 tonluk büyük avize ve etrafını saran küçük avizelerle Kocatepe Camii gerçekten görülmeye değerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Çankaya ilçesinde bulunan 87 metre uzunluğundaki Atakule de Ankara’nın sembolü gibidir. Açıldığı ilk yıllarda, şehri kuşbakışı gören restoranıyla, dolup taşan kafeleriyle Ankara’nın en renkli mekânlarındandı. Ardından uzun bir yenilenme sürecine girdi… Toplamda 50.000 m2’lik alanıyla 2018 yılında tekrar açılan kule şehre rengârenk görüntüler katmayı sürdürüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Başkent Ankara 50’nin üzerinde müzeye ev sahipliği yapar ve bu açıdan müzeler şehri olarak da isimlendirilebilir. 1997’de “Avrupa’da Yılın Müzesi” seçilen ve ülkede en çok ziyaretçi ağırlayan müzelerin başında gelen Anadolu Medeniyetleri Müzesi büyük bir öneme sahiptir. Sadece Ankara’nın değil Anadolu’nun arkeolojik zenginliği bu müzeyi gezerek anlaşılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Ankara’nın en çok turist çeken yerlerinden biri de 19. yüzyıldan kalma yarı kerpiç, yarı ahşap iki katlı tarihi evlerden ve Arnavut kaldırımlı taş sokaklardan oluşan Hamamönü’dür. Restorasyon çalışmalarının ardından kimi turistik işletmeye çevrilmiş evler, konaklar, camiler arasında gezinirken büyükşehir atmosferinden çıkmanız kaçınılmaz olacaktır. Mehmet Akif Ersoy’un evinin de bu tarihi alanda olduğunu belirtelim.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: KAHİRE

    Yaklaşık 7000 yıllık bir geçmişe sahip olan Mısır, dünyanın en önemli medeniyetlerine ev sahipliği yapmış bir ülke. Kültürel ve ekonomik açıdan önemli olayların geçtiği, birçok savaş ve ilklerin yaşandığı Mısır’ın başkenti Kahire, Nil Nehri kenarına konumlanmış. Uzunca bir dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun vilayeti olan, 1922’de Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazanan ve 1953’te cumhuriyeti ilan eden Mısır’ın başkenti Kahire, 20 milyon nüfusuyla dünyanın en büyük başkentlerinden. Mumyalama teknikleri, barındırdığı kültürel hazineler ve mistik yapısıyla doğudan batıya herkesin ilgisini çeken Kahire’nin en dikkat çeken ve en çok ziyaret edilen ikonik yapılarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Neo-klasik tarzda inşa edilen Kahire Müzesi, Antik Mısır Uygarlığı, Roma İmparatorluğu ve Antik Yunan dönemine ait 120 bin eserle dünyanın en önemli müzelerinden bir tanesi olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. 1902 yılında resmi açılışını yapan Kahire Müzesi’ndeki eserler daha önce Giza Müzesi’nde sergilenirken, Mısır’a ait olan eserlerin Mısır’da kalması için başlatılan çalışmalar neticesinde Mısır medeniyetine ait birçok önemli eser Kahire Müzesi’ne taşındı. Kronolojik sırayla eserlerin sergilendiği müzenin en çok ilgi çeken bölümleri, Kraliyet Mumyaları Odaları ile Firavun Tutankhamon’un maskesi ve değerli eşyalarının sergilendiği bölümlerdir. Ortadoğu’nun en eski müzesi olan Kahire Müzesi hem mimarisi hem de içindeki eserlerle Mısır denince akla ilk gelen mekânlardan bir tanesi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Âdeta müze başkenti olan Kahire’deki bir diğer ikonik mekân, Gayer Anderson Müzesi. Bu müze, İslam mimarisinin en önemli örneklerinden bir tanesi. Birbirine bağlı iki evden oluşan müze, ismini İslam arkeolojisi alanında önemli çalışmalar yapan İngiliz Gayer Anderson’dan alıyor. Memlûk Dönemi’nde inşa edilen mimarinin dünyada başka bir benzeri yok. Mobilyalar, halılar ve diğer antika eşyaların bulunduğu müze, Mısır Hükümeti’nin İslam eserlerini koruma ve kötü durumda olanları restore etme çalışmalarıyla eski şaşaalı günlerine dönmüş durumda. James Bond serisi olan “Beni Seven Casus” filminin bazı sahneleri de müzedeki kabul salonu ve terasında çekilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kahire’deki tüm şehre hâkim seyir tepelerinden bir tanesine konumlanmış olan Mehmet Ali Paşa Camii’nin yapımına, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isteğiyle 1830 yılında başlanmış ve tam 18 sene sonra cami tamamlanmış. 18. yüzyılda doruk noktasına ulaşan barok ve rokoko tarzın en güzel örneklerinden olan yapıda, mermer kaplamalar ve kubbe içlerindeki kalem işleri dikkat çeken detaylar arasında. Yapının mimarı ise İstanbul’dan getirilen Boşnak Yusuf. Caminin avlusundan Kahire’yi izlemek şehri ziyaret edenlerin ilk yaptığı etkinlikler arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Nil Nehri’ndeki Rhoda Adası’nda bulunan saray, 1899-1929 yıllarında Prens Muhammed Ali Tevfik tarafından inşa edilmiş. Endülüs tarzı mermer çeşmelerle süslü sarayı ziyaret eden isimler arasında Winston Churchill gibi dönemin en ünlü politikacıları ve sanatçıları bulunuyor. Sarayın içerisinde 350 kadar antika Türk halısı, Kütahya seramikleri, Osmanlı şamdanları, el yapımı ahşap mobilyalar ve daha birçok değerli eşya var. 1955 senesinde ulusal müze olan sarayın kapıları 2015 senesinden beri ziyaretçilerine açık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Önemli yapılarını Nil Nehri kıyısına kuran Mısırlılar, tüm dünya için büyük öneme sahip piramitleri de bu hat üzerine inşa etmiş. Kahire’de Gize Piramitleri, Büyük Piramit, Kefren Piramidi ve Mikerinos Piramidi Mısır’ın en çok ziyaret edilen yapıları. Sadece Mısırlıların değil, tüm dünyanın büyük ilgisini çeken piramitlerin en eskisi M.Ö. 2650 yılında inşa edilen Basamaklı Piramit. Çevresinde firavun ailesi için yapılmış pek çok mezar bulunur. UNESCO’nun ‘Dünyanın Yedi Harikası’ listesinde bulunan Keops Piramidi, M.Ö. 2589 senesinde Firavun Khufu için inşa edilmiş ve 145,75 metre yüksekliği ile Mısır’ın en büyük piramidi olma özelliği taşıyor. Kefren Piramidi’nin önünde yer alan ve Antik Mısır’da kutsal sayılan aslan ile firavun karışımı Sfenks Heykeli, piramitleri koruduğuna inanıldığı için piramitlerin önünde âdeta bir muhafız gibi konumlanmış. Aynı zamanda Sfenks Heykeli, bilinen en eski ve en büyük heykel unvanına da sahip. Bölgeyi ziyaret edenlerin şaşkınlığını ve hayranlıklarını gizleyemediği bu yapılar sadece Mısır’ın değil, tüm insanlık tarihinin en güzide yapıları arasında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kahire’nin merkezinde yer alan tarihi çarşı, Memlûk Sultanı Berkuk’un emri ile bölgeyi yöneten Carkas el-Halili tarafından 1382 yılında inşa edilmiş. Osmanlı döneminde Türk çarşısı olarak bilinen çarşıda; restoranlar, hediyelik eşya, halı, kahve ve baharat dükkânları bulunur. Ülkemizdeki kapalı çarşıya benzeyen Han el-Halili; dar geçitleri, labirente benzeyen mimari dokusu ve muhteşem baharat kokularıyla ziyaretçilerine zaman yolculuğu yaşatan bir alışveriş cenneti.

  • DOĞUNUN BAŞKENTİ TOKYO

    Doğu Asya’da bir ada ülkesi olan Japonya’nın başkenti Tokyo, 39 milyona yaklaşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık başkenti unvanına sahip. Kelime anlamı “Doğan güneşin ülkesi” olan Japonya, 6.852 adadan oluşan bir ada ülkesi. Paleolitik Çağ’ın son döneminden bu yana yerleşim yeri olan Japonya, hem kültürel değerlerini ve geleneklerini korumayı hem de teknolojik gelişmelere hızlı ayak uydurabilmeyi başarmış bir ülke. Animeleri, video oyunları, dövüş sporları, zengin mutfakları, gelenekleri ve tarihi ögeleri ile dünyayı etkisi altına alan Japonya’nın başkenti Tokyo’nun ikonik mekânlarını birlikte gezelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Eski adı Edo olan Tokyo, deprem bölgesinde olmasına rağmen dev gökdelenlerin şehri. 12 Eylül 1923’teki depremde neredeyse tamamı zarar gören şehir, depremden sonra yeniden inşa edilse de 20 sene sonra II. Dünya Savaşı’nda bombalanarak tekrar büyük yıkıma maruz kalmış. 1950’den sonra sanayisi ve ekonomisi güçlenen ülkenin başkenti hızla büyüyerek bugünkü modern hâline ulaşmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kent merkezindeki en eski dini yapı olan Sensoji Tapınağı’nın inşasıyla ilgili anlatılan hikâyeye göre; 628’de iki kardeşin Sumida Nehri’nde balık avlarken Budist tanrıça Kanon’un heykelini bulmasıyla bu tapınağın yapımına karar verilmiş. 645’te yapımı tamamlanan tapınak günümüzde de önemli etkinliklere ev sahipliği yapıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bahçeleri ile birlikte 3410 metre alana yayılan görkemli yapının inşası 1868’de başlamış ve 20 sene sonra tamamlanmış. Su dolu hendeklerle çevrili sarayda imparatorluk ailesine ait konutlar ve yönetim odaları bulunuyor. Yıl boyunca ziyaretçilerine kapıları açık olan mekânda, 2 Ocak’ta gerçekleşen yeni yıl kutlamaları ve 23 Aralık’taki imparatorun doğum günü etkinliklerinde sadece özel davetliler ağırlanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Moda ve eğlencenin merkezi olan Shibuya, Tokyo’nun en kalabalık caddelerinden… Yıllarca sahibini tren istasyonunda bekleyen köpek Hachiko’nun heykeli de burada. Birçok mağaza, restoran ve eğlence mekânı bulunan Shibuya’da gezinirken Japonya’nın farklı bir yüzüyle karşılaşıyorsunuz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1972’de kurulan Tokyo Ulusal Müzesi, 110 bin parçalık dev bir koleksiyona sahip. Japonya’nın en eski ve en büyük müzesi olma özelliğine sahip Tokyo Ulusal Müzesi’nde ülkenin farklı yerlerinden getirilen tarihi şaheserler ve yerel sanatçılara ait sanat eserleri sergileniyor. 6 farklı binadan oluşan müze alanında antik Japon kültürüne ve dini inanışına ait objeleri de görebilmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Animeleriyle ve elektronik cihazlarıyla ünlü teknoloji devi Japonya’nın en heyecan verici mekânlarından biri olan Akihabara, özellikle genç kuşak Japonların ve turistlerin uğrak noktası. Birbirinden renkli dükkânların bulunduğu merkezdeki bazı mağazalarda vergi ödemeden alışveriş yapılabiliyor. Mağazalarda vakit geçirmek istemeyenler için ise cosplay maid ve manga kafeleri âdeta fantastik bir dünyaya açılan yeni evren…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İnşası 1958’de tamamlanan ve Eyfel Kulesi’nin bir benzeri olan Tokyo Kulesi, 333 metre yüksekliği ile dünyanın en uzun kendinden destekli çelik kulesi olma özelliğine sahip. 2012’ye kadar ülkenin en yüksek yapısı özelliğini taşıyan kule, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra güçlenen ekonomisinin simgesi.

  • BAŞKENTLER SERİSİ: YENİ DELHİ

    Hindistan; görkemli sarayları, etkileyici yapıları, büyüleyici doğal güzellikleri, ünlü Bollywood filmleri ile meditasyon ve yoga kampüsleriyle ün salan dünyanın en renkli ülkesi. Sokaklarında her an vahşi hayvanların dolaştığı ve her yıl milyonlarca gezginin ziyaret ettiği zamansız bir ülke olan Hindistan’ın başkenti Delhi; eski ve yeni olarak iki farklı merkezden oluşuyor. Eski Delhi, Babürler tarafından kurulan şehrin tarihi merkezi olurken, Yeni Delhi ise İngilizler tarafından kurulan yeni bir bölge. Eski Delhi 12-19. yüzyıllar arasında Müslümanların hâkim olduğu dönemde devlet merkezi oldu. 1200’lerde Babürler tarafından ele geçirilerek, 1649-1857 yılları arasında da Babürler’e başkentlik yaptı. Sonraları Afgan egemenliğine geçen ve bu dönemde pek çok cami, medrese, kale ve anıtsal yapı inşa edilen Eski Delhi, tarihi bir merkez olurken; 1911’de İngilizler tarafından inşa edilen Yeni Delhi modern bir atmosfere sahip. Günümüzde bürokratlar Yeni Delhi’de yaşadığı için Hindistan’ın en şık bölgesi olduğunu söyleyebiliriz. İngilizler, başkenti Kalkuta’dan Delhi’ye taşımaya karar verdiklerinde İngiliz Mimar Edwin Lutyens ve Herbert Baker’ı İngiltere’nin kudretini yansıtacak bir başkent yapmakla görevlendirdi. Bu nedenle Yeni Delhi, Lutyens’ Delhi olarak da geçiyor. Şehrin eski ya da yeni olsun her noktası görülmeye değer. Yazımızda Delhi’nin en etkileyici ve en çok ilgi gören mekânlarını listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kızıl Kale, 1639’da Babür İmparatoru Şah Cihan tarafından Ahmed Üstad Lahori’ye inşa ettirilmiş, mimari açıdan etkileyici bir yapı. Zamanında Babür hanedanı imparatorlarının ikametgâhı için kullanılan ana yerlerden biri olan Kızıl Kale, günümüzde farklı müzelere ev sahipliği yapıyor. Kızıl Kale’nin önemli olmasının bir diğer nedeni 1947’de ülke, Hindistan bayrağı bu kaleye dikerek bağımsızlığını ilan etmiştir. 2007’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenen sarayın bir diğer önemi, devasa kalenin duvarlarındaki kırmızı kum taşından kaynaklanıyor. Red Fort olarak da anılan kalenin özel odaları, “Nahr-i-Behisht” olarak bilinen, bir su kanalıyla birbirine bağlı köşklerden oluşuyor. Sarayın planlanması İslam mimarisine dayansa da özel köşkler Pers ve Timurlu mimarisinin sentezini yansıtıyor. Kızıl Kale, Eski Delhi bölgesinde yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1. Dünya Savaşı’nda Fransa, İran, Doğu Afrika, Gelibolu ve başka ülkelerde ölen İngiliz Hint ordusundaki 84 bin askerinin anısına dikilen anıtsal yapı, 42 metre yüksekliğe sahip. Roma’daki Konstantin Kemeri’nden esintiler taşıyan yapının sütunlarında savaşlarda ölen 13.300 askerin ismi yazılıdır. Her sene resmî bayramda ülkenin yönetimi saygılarını sunmak için tarihi kapıyı ziyaret eder, ardından geçit töreni ve gösteriler başlar. Sir Edwin Lutyens tarafından tasarlanan kapının dünyadaki diğer benzerleri ise Paris’teki Zafer Takı ile Mumbai’deki Hindistan Geçidi’dir. Hindistan Kapısı, Yeni Delhi’nin ikonik mekânlarından biri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yeni Delhi’deki ruhani ve kültürel bir Hindu tapınağı merkezi olan Akshardham Tapınağı, binlerce yıllık geleneksel ve modern Hindu kültürünü, maneviyatını ve mimarisini sergiliyor. 2005’te törenle açılan tapınak, Hindistan’daki en büyük Hindu tapınağı ve tıpkı Kızıl Kale’de olduğu gibi kırmızı kum taşından oyularak yapıldı. 8 bin kişinin inşasında gönüllü olarak çalıştığı 43 metre yüksekliğe sahip tapınağın kapısı herkese açık olsa da içeriye telefon ve fotoğraf makinesi gibi elektronik cihazlarla girmek yasak. Dokuz kubbeyi 234 sütunun desteklediği yapıda, panteonlarına ait 20 bin kadar rölyef eser sergileniyor. Tapınağın tam merkezinde üç metre yüksekliğinde Hint Tanrısı Krishna’nın tezahürü olduğuna inandıkları altından yapılmış dev Swaminarayan heykeli bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    108 basamaklı, 60 metre uzunluğu ve 15 metre genişliği olan tarihi merdivenin 14. yüzyılda kesin olmamakla birlikte Kral Agrasen tarafından inşa edildiği düşünülüyor. Eski çağlarda su tapınağı olarak kullanılan yapının etkileyici bir panoramik manzarası bulunuyor. Üç seviyeden oluşan yapı; her katındaki nişli kubbe kemerler ve batısında bulunan küçük cami ile İslam mimarisinden izler taşıyor. Bollywood filmlerinde de sıkça karşımıza çıkan mekânı, Aamir Khan’ın PK ve Salman Khan’ın Sultan filmlerinde de görmek mümkün. Agrasen ki Baoli, Eski Delhi’de yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Delhi’nin güneyinde merkezi bir konuma sahip olan Hauz Khas, 13. yüzyıldan kalma Delhi Sultanlığı’ndan izler taşıyan, turistlerin uğrak yeri şirin ve lüks bir köydür. Hauz Khas’ta bir kraliyet su deposu, İslami bir ilahiyat okulu, eski bir cami, Firuz Şah Tuğluk’un mezarı ve köşkler bulunmaktadır. Hindistan’ın çok kültürlü geçmişinin özünü yansıtan Hauz Khas’ta, önde gelen çağdaş ve lüks moda tasarımcılarının mağazaları bulunuyor. Köyde bakımlı yeşil parklar, süs ağaçlarıyla çevrili yürüyüş yolları, modern pazar ve konut kompleksleri, albenisini ve gizemini koruyan eski dünya ile modern dünya ile çevrili yürüyüş yolları bulunuyor. Günümüzde modern binalar, bu asırlık binalara ve çevredeki alana benzersiz bir görünüm kazandırmıştır. Hauz Khas, Yeni Delhi’de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Lotus Tapınağı, 1986’da üç küme ve 27 bağımsız mermer bölümden oluşacak şekilde Yeni Delhi’de inşa edildi. Nilüfer çiçeğinin taç yapraklarından esinlenerek yapılan ibadet merkezi; 34 metreden fazla yüksekliğe sahip bir merkez alana sahip ve tapınağın 40 metreden fazla uzunluğundaki dokuz kapısı, 2.500 kişi kapasiteli bu merkeze açılıyor. İnancın, ölümsüzlüğün ve saflığın sembolü olan lotus çiçeğinin yaşam alanı sulak yerler olduğu için tapınağın kapılarına da dokuz havuz inşa edilerek özel bir mimari tasarım elde edildi. İranlı Mimar Fariborz Sahba’nın inşa ettiği, 27 yaprakla çevrili bu modern tapınağın her taç yaprağı, Yunanistan’daki Pentelicus Dağı’ndan getirilen mermerle kaplandı. Lotus Tapınağı, Hint geleneklerine göre inşa edilmiş, oldukça sade ve ihtişamlı, bir o kadar da parlak ve yalın bir yapı. Lotus Tapınağı’nın en önemli özelliklerinden bir tanesi de çevreci oluşu. Yeni Delhi’de güneş enerjisi kullanan ilk tapınak olan yapı, toplam 500 kW olan elektrik kullanımının 120 kW’sini güneş enerjisi ile üretiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hindistan’da inşa edilen ilk bahçeli türbe olan Hümayun Türbesi, Babür İmparatoru Hümayun Şah’ın ölümden sonra eşi Bega Begüm’ün ölen kocasının anısına yaptırdığı, tıpkı Tac Mahal gibi; iki insan arasındaki sonsuz sevgiyi sembolize eden, etkileyici bir yapı. Kemerli duvarları, kırmızı kum taşı ve beyaz mermerlerden oluşan 47 metre yüksekliğindeki yapı, aynı zamanda Tac Mahal’e de ilham kaynağı olmuş. Unesco Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Hümayun Türbesi’nin yemyeşil bahçesi cenneti tasvir ederken; eğimli olan bahçedeki geometrik şekildeki su kanalları alanın kendine has bir iklim oluşturması için tasarlanmış. 16. yüzyılda İranlı Mimar Mirek Mirza Giraz tarafından inşa edilen yapı ve bahçesi, turistlerin en çok ziyaret ettiği mekânlardan biri.