Etiket: edebiyat

  • EDEBİYATIN MÜTEVAZI KALEMİ

    Çek asıllı Fransız yazar Milan Kundera, 11 Temmuz 2023’te aramızdan ayrıldı. Kaleme aldığı 14 eseriyle kitapseverlerin gönlünde taht kuran Kundera, ülkesi Çekya’daki siyasi çalkantılar nedeniyle uzun yıllar Fransa’da yaşamak zorunda kalmış bir yazar. Çoğu otoriteye göre son varoluşçu edebiyatçı olan Kundera’nın yaşam hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Milan Kundera, 1 Nisan 1929’da Çekya sınırları içerisinde yer alan Moravya bölgesinin başkenti Brno’da orta sınıf bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası bir müzisyendir ve aynı zamanda Brno Müzik Akademisinde müdürlük yapmıştır. Kuzeni, Çek avangart edebiyatının önemli kalemlerinden şair Ludvik Kundera’dır. Kendisi de lise yıllarında ilk şiirlerini yazmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Küçük yaşta piyano çalmayı öğrenen Kundera, ilerleyen yıllarda yazacağı çoğu eserinde müziğin belirleyici unsurlarından faydalanır, müzikten ilham alır. 1945’te henüz lise öğrencisiyken ünlü Rus şair ve yazar Vladimir Mayakovski’nin şiirini tercüme eder ve kendisi de lirik tarzda şiirler üretir. Şiirlerinden bir tanesi 1946’da bir dergide yayımlanır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Prag’daki Charles Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde edebiyat ve estetik üzerine iki dönem eğitim alan Kundera; daha sonra film akademisine geçerek yönetmenlik üzerine makaleler yazar. 1960’larda akademide film dersleri verir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1968’de Rusya’nın Çek istilasından sonra, Prag Müzik ve Sanatlar Akademisindeki görevinden uzaklaştırılan Kundera, politik baskılara dayanamayarak 1975’te Fransa’ya göç eder. “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”nın yayımlanmasının ardından Çekoslovak hükümeti, Kundera’yı politik görüşlerinden dolayı 1978 yılında vatandaşlıktan çıkarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ülkesinden sürülen ve 1981’de Fransa vatandaşı olan Kundera, kitaplarını Fransızca yazar hatta bazı eserlerinin Çekçeye çevrilmesine engel olur. 1983’te Michigan Üniversitesi tarafından fahri doktora ünvanına layık görülür. Nobel Edebiyat Ödülü için birkaç kez aday gösterilse de bu ödülü hiçbir zaman alamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çağımızın en başarılı düşünsel roman yazarı ve varoluşçuların sonuncusu olarak nitelendirilen Kundera’nın son kitabı “Bir Buluşma”, 2009 yılında yayımlanır ve 2010 yılında Türkçeye çevrilir. Ülkesinden yıllarca uzak kalan Kundera’nın vatan hasreti Çekya Başbakanı Andrej Babis’in çalışmaları ile 2019’da son bulur, ölmeden önce ailesini ve arkadaşlarını ziyaret etmek için sessizce ülkesine gider.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Uzun süren rahatsızlığının ardından Paris’teki evinde 11 Temmuz 2023’te vefat eder. Ölümüne kadar da münzevi bir hayat süren Kundera’nın en sevilen eserleri arasında ”Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”, ”Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”, ”Roman Sanatı” ve ”Ölümsüzlük” yer alır. En popüler kitabı olan “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”, Amerikalı yönetmen Philip Kaufman tarafından sinemaya uyarlanır ve büyük ilgi görür.

  • TÜRK EDEBİYATI’NIN ÜNLÜ KADIN KARAKTERLERİ

    Romanlarda gerek ana karakter gerekse yan karakter olarak iz bırakmış kadınları Kültür ve Yaşam’da ağırlıyoruz. İçlerinde, kitabı okuduğunuz için tanıdık bir yüz gibi hatırladıklarınız olacaktır elbette ama daha önce hiç tanışmadıklarınız da olabilir. Siz de bilirsiniz ki ünlü edebiyatçıların kaleminden çıkan bu kitapları okumak için hiçbir zaman geç değil…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Feride, ağaç tepelerinden inmediği için Çalıkuşu lakabı takılan tez canlı, hareketli ve neşeli, aynı zamanda Kamran’la en fazla nişanlılığa kadar uzanıp hayal kırıklığı ile noktalanan ilişkisinde duyduğu sevgiyi göstermek yerine hırçın, inatçı ve alaycı tavırlar sergileyen bir karakterdir. İstanbullu zengin bir ailenin kızı olan Feride anne-babasını kaybedince Anadolu’nun köylerinde öğretmenlik yapmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Cemal Bey’in kızı Handan yabancı dil ve piyano eğitimleri alırken felsefe, sosyoloji gibi alanlara da ilgi duyan eğitimli bir karakterdir. İlgilendiği ilk erkek olan Nazım’la soğuk bulduğu için evlenmeyi reddeden Handan, kendisinden yaşça büyük ve zengin Hüsnü Paşa ile evlenir. Evliliğini ve diğer tüm konuları, kardeş gibi büyüdüğü Neriman’ın kocası Refik Cemal’e mektuplar yazarak anlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Maria Puder, Raif Efendi’nin Almanya’da bir sergide görüp âşık olduğu Kürk Mantolu Madonna portresinin ta kendisidir. Puder, Atlantis isimli gece kulübünde keman çalıp şarkı söyleyen, görüp tecrübe ettikleri nedeniyle aşka olan güvenini ve tutkusunu kaybetmiş bir karakterdir. Tesadüf eseri yolu Raif Efendi ile kesiştiğinde ise kaybettiği tutku ve güvene yeniden kavuşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Suat, maddi ve manevi gösterdiği tüm ilgiye rağmen aynı karşılığı göremediği Süreyya ile evlidir. Mutlu olabilmek için babasından para isteyip yalı kiralaması dahi Süreyya’dan ilgi görmesine yetmemiştir. Bir süre sonra evliliğinin bu şekilde konumlandığını kabul eden Suat, sık sık ziyaretlerine gelen, Süreyya’nın halasının oğlu Necip ile duygusal bir yakınlaşmaya girer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mebrure, Manisa’da babasıyla yaşayan adı gibi erdemli bir kızdır. Fakat mütareke yıllarında babasını kaybetmiştir ve onu bulmak için İstanbul’a gelir, Mustafa Efendi’nin konağında kalmaya başlar. Konağın çocukları gibi alafranga yaşam özentisi yoktur, tek amacı babasını bulmaktır. Ne var ki Mebrure’nin parası da yoktur ve kendisine rahatsızlık derecesinde ilgi gösteren konağın oğlu Behiç’le zaman zaman evlenmeyi de düşünür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bihter, şaşaalı yaşam takıntısı olan annesi Firdevs’in etkisinde kalan ve yetiştiği dünyada kendisinden beklenildiği gibi davranan genç bir kadındır. Zenginliğinden şüphe duyulmayan, yaşça bir hayli büyük Adnan Bey’in evlilik teklifini kabul ederek de yine gerektiği gibi davrandığını düşünür. Evlendiği adamın kızı Nihal ile girdiği rekabet, aşka ihtiyacı olduğunu düşünerek kocasını aldatması onu baş etmekte zorlanacağı olayların içine çeker.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Amerikan Kız Koleji’ni bitirerek eğitim almaya Paris’e giden Aylin, Arap Prensi Senusi ile evlenerek prenses olur fakat evliliğine ihanet eder. Olayın ardından Türkiye’ye ve oradan da Avusturya’ya gider. Burada tıp eğitimi aldığı sırada Jean Pierre ile evlilik yapar ve sonuç yine ayrılıktır. Amerika’ya giderek ünlü bir psikiyatrist olan Aylin orada da Mişel ile evlenir ve ayrılır. Aylin’in hikâyesi Amerika’da albay rütbesi ile subay olup orduda görev yapmaya kadar uzanır. Yazarın tabiriyle o, “deli fişek” bir karakterdir.

  • BAYRAK ŞAİRİ: ARİF NİHAT ASYA

    Sade bir üslupla yazılan şiirleri, milli ve dini duygulara hitap etmesi ile adından söz ettiren şairimizdir Arif Nihat Asya… 71 yıllık yaşamında çok sayıda şiiri kitabı yayımlamıştır. Edebiyat dünyamızın önemli isimlerinden olan şairi biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Birinci Dünya Savaşı dönemi şiire başlattı…” title_font_size=”13″]

    1904 yılında Çatalca’nın İnceğiz köyünde doğan Arif Nihat Asya, küçük yaşta babasını kaybetmiş, henüz üç yaşında iken annesi yeni evliliği nedeniyle Filistin’e taşınınca, akrabalarının yanında büyümüştü. Balkan Savaşı’ndan kısa bir süre önce İstanbul’a göçmüş, orta öğrenimini ise Bolu ve Kastamonu liselerinde yatılı olarak tamamlamıştı. Millî Mücadele’nin önemli merkezlerinden olan Kastamonu’da milli duyguların sarıp sarmaladığı bir hâletiruhiyeye girmesi hiç zor olmadı. Bu hissiyat, şiire olan ilgisinin de temellerini oluşturdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bayrak şiiri, Bayrak Şairi olarak anılmasını sağladı…” title_font_size=”13″]

    İlk şiirleri, hocası Enver Kemal Bey’in idaresindeki Gençlik dergisinde yayımlandı. İlk şiir kitabı olan Heykeltıraş ise yükseköğrenimini gördüğü Dârü’l-Muallimîn-i Âliye’de, yani bugünkü İstanbul Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulunda iken çıktı. Edebiyat öğretmeni olarak Adana’ya tayin oldu. Günümüzde en çok bilinen şiirlerinden olan Bayrak’ı, Adana’nın işgalden kurtuluşu olan 5 Ocak için yazmıştı. Şiirinin gücü, kendisinin sonraları da Bayrak Şairi olarak anılmasına neden oldu. Bu şiire ilk kez, 1946 yılında çıkarttığı Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor isimli kitabında yer verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aynı zamanda bir dervişti…” title_font_size=”13″]

    Öğretmen olan Arif Nihat Asya, Adana’da mesleğini sürdürdüğü dönemde tasavvufla ilgilenmeye başladı ve Mevleviliğin düsturlarını yerine getirerek şeyhlik makamına kadar yükseldi. Şairin milli duygularla yazdığı şiirlerine böylece tasavvufi bir bakış da eklendi. Vatan sevgisi, kahramanlık, din ve doğa konuları şiirlerinin ana hatlarını belirlemiştir. En çok bilinen eserleri arasında Fetih Marşı ve “Biz, kısık sesleriz… minareleri, / Sen, ezansız bırakma Allah’ım!” dizeleriyle başlayan Dua şiiri yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sevgiye Mektuplar da yazdı…” title_font_size=”13″]

    Öğretmenlik ve okul yöneticiliği yapan, derviş olan, bir dönem siyasette yer alan Arif Nihat Asya’nın tüm üretimleri bir yana, sonradan eşi olacak Servet Hanım’a yazdığı mektuplardan oluşan Sevgiye Mektuplar isimli kitabı, kendisiyle ilgili ayrı bir biyografik ve edebî öneme sahiptir. Bu kitap, şairin Servet Hanım’a yazdığı 97 adet mektuptan oluşur. Şair bu kitabın ölümünden sonra yayımlanmasını vasiyet etmiş, çocukları şairin bu isteğini, 5 Ocak 1975’te ölümünün ardından yerine getirecek iken, Servet Hanım izin vermemiştir. Bu özel kitap ancak Servet Hanım’ın vefatından sonra okuyucuyla buluşabilmiştir.

  • KİTAPSEVERLER GÜNÜ’NDE UNUTULMAZ KALEMLER

    Dünya Kitapseverler Günü, resmi olarak ilan edilmese de tüm dünyada kitapseverler tarafından her yıl 9 Ağustos’ta kutlanıyor. Bizler de bugünü, Türk edebiyatına önemli eserler vermiş ve okuyucuların kalbinde taht kurmuş önemli yazarlarımızı anarak kutluyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türk edebiyatının 1950 kuşağı yazarlarından olan Leyla Erbil, eserlerinde çoğunlukla sıradan insanları ve bu insanların yaşadığı psikolojik durumları kaleme aldı. Bireyin iç dünyasındaki psikolojik ve psikanalitik derinliği ve kadın-erkek ilişkilerini anlattığı edebi yaşamında birçok ödüle layık görülen Erbil, Cüce isimli kitabı ile 2002’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne de aday gösterildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı kederli günleri ve ruhsal bunalımlarını yansıttığı eserleri ile Türk okuyucusundan oldukça beğeni ve takdir toplayan Peyami Safa, edebiyatımıza büyük katkılar sağlamış önemli bir kalem. Hem Osmanlı hem Cumhuriyet döneminde yaşayan Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Bir Tereddüdün Romanı, Fatih Harbiye, Yalnızız kitapları okuyucuların kalbinde taht kurmuş eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Edebiyatımızın önde gelen isimlerinden biri olan ve ülkemizde kısa hikâyeciliğin ilk örneklerini veren Ömer Seyfettin, edebiyatta Türkçülük akımının kurucuları arasında yer alıyor. 36 yaşında vefat eden Seyfettin, ülkemize büyük hizmetler vermiş, kısa yaşamına rağmen yüzlerce eser üretmiş bir isim. Yazar, şair, öğretmen ve aynı zamanda asker olan Seyfettin’in maalesef ki trajik bir hikâyesi var. Hastalığından dolayı hastanede yatan ve bir başına ölen Seyfettin’i hastane çalışanları “kimsesiz” olarak kaydetmiş ve naaşı kadavra olarak kullanılmıştır. Durumu gazete ilanı ile fark eden arkadaşları ne yazık ki müdahale etmek için geç kalmıştır. Türkçede sadeleşmeyi savunan ve Türk dilinin gelişmesine büyük katkıları olan yazarın en bilinen eserleri: Yalnız Efe, Kaşağı, Efruz Bey olsa da kaleme aldığı birçok kitabı bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yirmiden fazla roman, öykü kitabı ve tiyatro eserini kaleme alan Halide Edip Adıvar, eserlerini Osmanlı’nın son dönemleri ve ardından yeni ilan edilen Cumhuriyet döneminde kaleme almış önemli kadın yazarlarımızdan biridir. Kitaplarında kadına ve kadınların toplumda güçlü bir şekilde temsil edilmesine oldukça önem vermiştir. Birçok eseri sinema ve televizyon dizilerine uyarlanan Halide Edip’in Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye, Handan, Türk’ün Ateşle İmtihanı kitapları en çok bilinen eserleri arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türk halkı Rıfat Ilgaz’ı “Hababam Sınıfı” filmi ile tanıdı. Kaleme aldığı roman, öykü ve şiirleri ile Türk edebiyatının güçlü kalemleri arasında yer alan Ilgaz, eserlerini her zaman toplumcu tarzda üreten ve toplumdan hiçbir zaman kopmayan bir isimdir. Türk halkının okumasına oldukça önem veren Ilgaz, ülkemizin en zor günlerinde bile dergi çıkararak insanları okumaya teşvik etmiş; özellikle çocuk okuyucuların okuma alışkanlığı kazanması için eserler üretmiştir. Edebiyatımızın en üretken isimlerinden olan Ilgaz’ın en sevilen eserleri arasında Halime Kaptan, Karartma Geceleri, Hababam Sınıfı, Bacaksız Okulda, Apartman Çocukları, Yıldız Karayel yer alıyor. Ayrıca Karartma Geceleri isimli eseri 2004’te “100 Temel Eser” listesine girdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Cumhuriyet döneminde ürettiği eserlerle tanınan Tarık Buğra, kaleme aldığı romanların yanı sıra hikâye, tiyatro ve gezi yazıları alanlarında da eserler vermiş oldukça üretken bir kalem. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olan Buğra, Oğlumuz adlı hikâyesi ile okuyucuların dikkatini çekmiş ve ardından Osmancık, Küçük Ağa, Gençliğim Eyvah gibi bilinen ve sevilen eserlerini yazmıştır. 1991’de Devlet Sanatçısı ünvanıyla onurlandırılan Buğra’nın Ayakta Durmak İstiyorum ve Üç Oyun adlarıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hepsi tiyatro sahnelerinde temsil edildi ve romanları TV dizisi oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Oğuz Atay, Türk roman anlayışını çağdaş romancılık seviyesine çıkaran önemli bir isim. Tutunamayanlar adlı eseri ile 1970 TRT Roman Ödülü’ne layık görülen Atay, Tutunamayanlar’ın ardından ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar’ı ve öykülerini bir araya topladığı Korkuyu Beklerken eserini yayımlamıştır. Sağlığında hiçbir eseri ikinci baskı yapmayan kitapları, Atay’ın vefatından sonra yüzlerce kez basılarak en çok okunan Türk yazarlar arasında yerini almıştır. Bir Bilim Adamının Romanı, Oyunlarla Yaşayanlar, Eylembilim ve Günlük diğer önemli eserleri arasında yer alırken, eserlerinde düşle gerçeğin birbirine karışması; tüm kurmaca türlerine atıfta bulunan bir kurmaca türü olan üstkurmaca kurgu türünde eserler üretmesi nedeniyle ülkemizin postmodernist roman kategorisinde eser veren ilk Türk yazar olarak da tarihe geçmiştir.

  • AGATHA CHRISTIE BİYOGRAFİSİ

    Shakespeare’den sonra kitapları en çok satılan ve İncil’den sonra en çok okunan yazar Agatha Christie… Polisiye hikâyelerinin ünlü kalemi, Mary Westmacott takma adıyla duygu yüklü aşk romanları yazarı Christie, en az kitapları kadar ilginç bir hayata sahip. Yazdığı kitaplar birçok kez dizi ve film olurken, tiyatro eserleri kesintisiz yıllarca en önemli sahnelerde temsil edilir. İstanbul’la da bağı bulunan dünyanın en ünlü yazarı Agatha Christie’nin hayatını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Agatha Christie, 5 Eylül 1890’da İngiltere’de dünyaya gelir. Tam ismi “Agatha Mary Clarissa Miller Christie Mallowan” olan yazarın daha küçük bir çocukken bile sanatla iç içe geçen bir yaşamı olur. Annesi tarafından yazması için sürekli cesaretlendiren Agatha, çok genç yaşta kaybettiği babasının ölümünün ardından 16 yaşında Paris’e şan ve piyano eğitimi alması için gönderilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Paris’te kısa süre kaldıktan sonra müzik ile uğraşmak istemediğine karar veren genç Christie, çocukluğundan beri hayalini kurduğu ve kısa denemeler yazdığı edebiyatla iç içe günler geçirir. İlk edebi denemeleri duygusal konuların ağırlıklı olduğu hikâyeler olur. Disleksi olmasına rağmen sürekli kitap okuyan Christie, 1914’te 24 yaşında iken Albay Archibald Christie ile evlenir ve tekrar Fransa’da yaşamaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fransa’da yaşamaya başladıktan sonra bolca dedektif öyküleri okuyan Christie, ilk polisiye romanı olan “Styles’daki Esrarengiz Olay” kitabını kaleme alır. Birçok yayınevi tarafından reddedilen eser, nihayet 1920’de “Bodley Head Yayınevi” tarafından kabul edilir. Bu kitap Agatha Christie’nin dedektiflik hikâyelerinden oluşan ünlü “Hercule Poirot” serisinin ilki olur. Hercule Poirot, Belçikalı kurgusal bir karakterdir ve Christie’nin daha sonraları kaleme alacağı edebiyatın ilk kadın dedektifi “Miss Marple” ile birlikte yazarın en ünlü kurgu karakterleri olur. Miss Marple, on iki romanda ve sekiz kısa öyküde; Poirot ise yazarın otuz üç romanında ve elli dört kısa öyküsünde boy gösterir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kısa sürede çok sevilen bir yazar haline gelen Christie, 1926’da ilginç bir olay yaşar. Tam 11 gün kayıplara karışan Agatha’dan hiç haber alınamaz. Günler sonra arabası bir göl kenarında ağaçlara çarpmış halde bulunur ancak genç yazar arabada değildir. Bir süre sonra bir otelde Mrs. Neele adıyla ortaya çıkan Christie, bu konu hakkında hiçbir açıklama yapmaz. O dönemde gazeteler birkaç olasılık üzerinde durur. Bunlardan ilki, yazarın geçici hafıza kaybı yaşadığı; ikincisi ise, dikkat çekmek için böyle bir senaryo ürettiği olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Christie, 1928’de eşinden boşanır ve iki yıl sonra eski bir tanıdığı olan Arkeolog Max Mallowan’ın Suriye ve Irak’taki kazılarına eşlik eder. Bu dönem yakınlaşan çift, evlenir. Yazarın en iyi eserleri arasında yer alan “Mezopotamya Cinayeti” ve “Nil’de Ölüm” gibi büyük yankı uyandıran kitapları bu anılarından ilhamla kaleme alınır. 56 senede 66 dedektiflik romanı yazan Christie, 1936’da Mary Westmacott adıyla dedektiflik hikâyeleri dışında da eserler üretir; yazdığı oyunlar New York ve İngiltere’deki önemli tiyatro sahnelerinde senelerce sahnelenir, ödüller verilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kendi hayatındaki gizemlerle de dikkatleri üzerine çeken Agatha Christie, Hercule Poirot’un gizemli bir cinayeti çözdüğü “Doğu Ekspresinde Cinayet”i İstanbul Beyoğlu’ndaki Pera Palas Oteli’nin 411 numaralı odasında kaleme alır. 1926 ile 1932 yılları arasındaki İstanbul ziyaretlerinde aynı otelin aynı odasını tercih eden Christie’nin ölümünün ardından ünlü film şirketi “Warner Bros.”, yazarın hikâyesini film yapmak ister. Ancak yazar hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmadıkları için bir medyumdan yardım almaya karar verirler. Tamara Rand isimli medyum, bu iş için yazarın ruhunu çağırmakla görevlendirilir. Medyum, kayıp 11 günün sırrının Pera Palace Hotel’de saklı olduğunu söyler. Bu çarpıcı iddianın ardından tüm dünyanın gözü, Agatha Christie’nin Pera Palace Hotel’de bulunan odasına çevrilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    411 numaralı oda artık tüm dünya tarafından merak edilir. Bir süre sonra söz konusu anahtar gerçekten de medyumun tarif ettiği yerde bulunur. Anahtarın bulunmasıyla birlikte otel yönetimi ve film şirketi arasında asla uzlaşılamayacak bir mücadele başlar. Bu mücadele asla bir sonuca varmaz ve bu olay çözülemeyen bir gizem olarak varlığını sürdürür. II. Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak İngiltere’deki bir dispanserde görev alan Christie, 1971’de İngiltere’nin en yüksek unvanı olan “Britanya İmparatorluğu Kadın Komutanı” nişanı ile ödüllendirilir. 12 Ocak 1976’da da İngiltere’de hayata veda eder.

  • DİVAN EDEBİYATI HAKKINDA KISA KISA

    “Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a salâ / Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana / Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana / Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni”

     

    Yukarıda okuduğunuz şiir Şeyh Galip’e ait ve şair, yazdığı mısralarda tam Türkçesiyle şöyle diyor: “Ben âşık Galip’im, Ferhat ve Mecnun’un öldüğü ilan edilsin. Dünya bir yanda ben bir yanda olsam yine de senden yüz çevirmem. Mumuna pervane olmuşum, çekinmeme gerek yok. Yabancı olan anlasın, tanıdık olan bilsin ki seni sevdim.” Gelin, bu güzel şiirden sonra divan edebiyatı hakkında sizin için derlediğimiz bilgilere geçelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • HAYATINDAN KESİTLERLE PEYAMİ SAFA: NAMIDİĞER SERVER BEDİ

    Fatih Harbiye, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya’nın Koltuğu ve Cingöz Recai’nin de aralarında bulunduğu sayısız esere imza atan Peyami Safa’nın baba tarafından soyunun Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin’e dayandığını biliyor muydunuz? Peyami Safa’yı ölümünün 61. yıl dönümünde Kültür ve Yaşam sayfalarında anıyor, hayatından kısa kesitler paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Peyami Safa’nın hayatı” title_font_size=”13″]

    1899 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Peyami Safa aslen Trabzon kökenli olmasına karşın yaşamının ilk yıllarını Sivas’ta sürdürdü. Hayatı boyunca çeşitli hastalıklarla mücadele etti, bunlardan en bilineni sağ kolundaki kemik veremi hastalığıydı. Düzenli bir eğitim hayatı olmadı; son olarak Vefa Lisesi’ni bırakmak zorunda kaldığı bilinir. Her ne kadar geçerli bir diploması olmasa da kendisiyle yapılan mülakatlarda başarılı olarak dört yıl boyunca çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı; Rehber-i İttihad mektebine öğretmen olduğunda yalnızca 15 yaşındaydı. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra gazeteciliğe geçiş yaptı ve 43 yıllık yazarlık hayatı başlamış oldu. Bu süreçte Cumhuriyet, Milliyet, Son Havadis, Tasvir-i Efkâr, Tercüman gibi gazetelerde görev aldı ve daha sonra ağabeyi İlhami Safa ile 1917- 1918 yıllarında Yirminci Asır gazetesini, 1936 yılında ise Kültür Haftası dergisini çıkardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Namıdiğer Server Bedi” title_font_size=”13″]

    Sanat, edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi değişik alanlarda kalemini adeta bir mızrak gibi kullanan Peyami Safa, “Server Bedi” takma adıyla pek çok esere imza attı, özellikle polisiye romanları büyük tirajlara ulaştı. Takma adla kaleme aldığı polisiye romanların en önemli kahramanı Cingöz Recai o kadar popüler oldu ki bir süre sonra 10 kitaplık bir seri haline getirildi hatta daha sonra beyaz perdeye uyarlandı. Peyami Safa’nın en ünlü eserlerinden bir diğeri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’dur. Kitapta genç bir hasta çocuğun psikolojisi anlatılır. Çocukluğunun büyük bir kısmını iltihap kapan sağ kolunun kesilmesi endişesiyle geçen Peyami Safa’nın hayatından izler taşıyan kitap, yazarın bir nevi çıkış romanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Âdem Baba ile dert dinleme köşesi” title_font_size=”13″]

    Bir yanda öğretmenlik, bir yanda gazetecilik ve roman yazarlığı derken onlarca rengi yelpazesinde barındırmayı başaran Peyami Safa’nın en ilginç denemelerinden biri “dert dinleme köşesi” olmuştur. Haftalık olarak yayımlanan Yeni Hayat isimli dergide, Âdem Baba takma adıyla insanların derdini dinleyerek mektuplarını cevaplamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=” Peyami Safa’nın eserleri” title_font_size=”13″]

    Peyami Safa’nın hayatı, yoksulluk ve hastalıklarla geçmiş olsa da bu kötü tecrübeler, eserlerine ilham oldu. Gençliğimiz, Siyah Beyaz Hikâyeler, Ateş Böcekleri, İstanbul Hikâyeleri, Sözde Kızlar, Mahşer, Canan, Yalnızız, Biz İnsanlar, Cumbadan Rumbaya gibi onlarca eseri bizlere kazandırdı.  Peyami Safa’nın hayatının dönüm noktası oğlu Merve’nin vefatı oldu. Oğlunun, tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalık nedeniyle vefatının ardından yalnızca dört ay dayanabildi ve 15 Haziran 1961 yılında henüz 62 yaşında hayata gözlerini yumdu.

  • NECİP FAZIL KISAKÜREK’İN KISACA HAYATI VE ESERLERİ

    Türk edebiyatına damga vuran isimlerden biri olan Necip Fazıl Kısakürek, şiirlerini tasavvufi düşünceler ile sentezleyen büyük bir şair, yazar ve İslamcı ideologdur. Türk edebiyatının Baki’den sonra ikinci “Sultanu’ş Şuara” (bazı kaynaklarda Sultanü’ş Şuara olarak da geçer ve anlamı şairler sultanıdır) unvanına sahip olan, fikir ve eserleriyle düşünce dünyamızda derin izler bırakan Necip Fazıl, edebiyatımızın altın isimlerinin de ilham kaynağı olmuş ve olmaya devam etmektedir. Farklı bakış açısı ile hayatımıza dokunan Necip Fazıl Kısakürek’i sayfamızda ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Necip Fazıl Kısakürek kimdir?” title_font_size=”13″]

    1904 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş, Maraşlı bir ailenin oğludur. Çocukluk yıllarının büyük bir bölümünü dedesinin Çemberlitaş’ta bulunan konağında geçiren Necip Fazıl, ilköğrenimini pek çok farklı okulda gördü. Kısa bir süre Gedikpaşa’da bulunan Fransız Frerler Mektebi’nde okudu. Ardından Büyükdere’deki Emin Efendi Mektebine ve daha sonra yatılı bir okul olan Rehber-i İttihat Mektebi’ne devam etti. Hatta sonraki yıllarda yakın dostu olacak olan Peyami Safa ile burada tanıştı. Bu okulda eğitim aldıktan sonra Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi’ne devam etti. Kız kardeşi Sema’nın beş yaşında vefat etmesinin ardından Heybeliada’ya taşındı ve öğrenimini Heybeliada Numune Mektebi’nde tamamladı. Bir dönem İstanbul Üniversitesi ve ardından Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe eğitimi gördü ancak her iki üniversiteden de mezun olamadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Banka memuru bir şair…” title_font_size=”13″]

    Edebiyatımızda derin izler bırakan Necip Fazıl, 10 yıldan fazla memuriyet hayatında bulundu. Hatta pek çok eserini banka memurluğu sırasında kaleme aldı. O dönemlerde bankacılık tıpkı bugün olduğu gibi popüler bir meslekti. Osmanlı Bankası gibi büyük bankalarda uzun yıllar görev yapan Necip Fazıl, bir süre sonra bankacılık mesleğinden gazetecilik mesleğine geçiş yaptı. Bir dönem edebiyat öğretmenliği de yapan usta şairin dönüm noktası ise Çile şiirini yazmasıyla oldu, bu şiirinde maddi ve manevi yolculuğunu dizelere döktü. Bir yandan çalışıp, bir yandan şiir üretirken bir anda kendini felsefi bir arayış içinde buldu. Bu arayış, onun hayatında yeni bir dönemin kapılarını da araladı. O dönem girdiği bazı sohbetler ve konuşmalar neticesinde fikir olarak başka bir dönüşüme giren Necip Fazıl, kaleminde daha tasavvufi düşüncelere yer verdi ve şiirlerini bu şekilde oluşturdu. Bu düşünce sistemi ve hayata bakışı ile ilk tiyatro oyununu yazdı; Tohum. Ardı ardına tiyatro oyunları geldi; Bir Adam Yaratmak isimli piyesi, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi.  1940 yılında yazdığı “Sabır Taşı” oyunuyla 1947 yılında Piyes Yarışması’nda birincilik kazandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”At’a Senfoni’nin hikâyesi” title_font_size=”13″]

    Şiire ve tiyatroya ilgisi malumdu ancak özel olarak ilgilendiği bir şey vardı ki bu onu kitap yazmaya kadar götürdü; at sevdası… Kulağa ilginç geliyor olsa da atlara olan sevgisi ve ilgisi ona yeni bir kitabın sayfalarını araladı. Aslında her şey ona bir Arap atının hediye edilmesiyle başladı çünkü o günden itibaren atlara olan sevgisi ve ilgisi günden güne arttı. Ata binmeyi ve atlarla ilgilenmeyi çok seven Necip Fazıl, her ne kadar bu sevdası uğruna attan düşüp günlerce yatağa bağımlı hale geldiyse de yine de ilgisinden bir şey kaybetmedi. Bu durum öyle bir vaziyet aldı ki artık bir kitap yazacak kadar bilgi sahibi oldu. Tam da o dönemde Türkiye Jokey Kulübü’nün isteği üzerine “At’a Senfoni” adlı kitabı kaleme aldı; bu kitapta atın felsefesini, tarihini, özelliklerini, geçmişini ve ata dair bildiği her şeyi anlattı bu sayede atlara olan sevdasını bir kitap ile ölümsüzleştirmiş oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Necip Fazıl Kısakürek eserleri, şiirleri, kitapları…” title_font_size=”13″]

    Politika, öykü, tasavvuf şiiri ve tiyatro alanında sayısız esere imza atan Necip Fazıl Kısakürek’in ilk şiir kitabını henüz 17 yaşındayken yayımladığı bilinir. Değerli edebiyatçımızı üne kavuşturan eserler arasında şunlar yer alır; Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Bir Adam Yaratmak, Son Devrin Din Mazlumları, Çile ve Aynadaki Yalan, Şiirlerim, Sonsuzluk Kervanı, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, Kafa Kâğıdı, Para, Namı Diğer Parmaksız Salih, Abdülhamit Han, Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil. Eserleriyle Türk edebiyatına unutulmaz eserler bırakan Necip Fazıl, 25 Mayıs 1983 yılında hayata gözlerini yumdu.

  • MEHMET AKİF ERSOY’UN TÜRK MİLLETİNE ARMAĞAN ETTİĞİ DİZELER

    İstiklal Marşımızın yazarı; Türk şair, öğretmen, veteriner hekim ve siyasetçi Mehmet Akif Ersoy, güçlü kalemiyle Türk milletinin yüceliğini en güzel anlatan şairimiz. 63 senelik ömrüne birçok meslek ve eser sığdıran Millî Şairimiz Ersoy, “Çanakkale Destanı” eseriyle Türk ordusunun kudretini dizelerine yansıtırken, miras bıraktığı tüm eserleri ile Kurtuluş Savaşı’nda vatanımızı canı pahasına savunan halkın ve ordunun şanlı mücadelesini sonraki kuşaklara aktarmada büyük görevler üstlenmiş bir vatansever… Türk milletinin yüceliğini her eserinde vurgulayan Ersoy’u ölüm yıl dönümünde kendi dizeleri ile sevgi ve saygıyla anıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
  • FARKLI BİR DÜNYAYA AÇILAN PENCERE: ÜTOPYA VE DİSTOPYALAR

    Yaşadığımız dünya her geçen gün daha da karmaşıklaşıyor. Toplumları ve ülkeleri bambaşka bir hayal dünyasının penceresinden görebilme yeteneğine sahip birçok önemli yazar, bu karmaşıklaşan dünyanın içinde yeni akımlar üreterek insanlara farklı yaşam biçimleri sunuyor: Ütopya ve distopya. Bu iki türe ait yazılan en özgün eserleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yunanca “olmayan yer” anlamına gelen ütopya kelimesi, ilk kez More’un 1516’da yazdığı kitabında karşımıza çıkıyor. Var olmayan bir adada geçen hikâye; dönemin İngiltere’sine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşıyor ve bu olmayan adada yaşayan herkesin eşit ve mutlu olduğu bir dünya kurguluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Francis Bacon’un ölümünden sonra 1626’da yayımlanan ütopik eseri Kayıp Atlantis, Peru’nun batısındaki Pasifik Okyanusu’nda kaybolan bir Avrupa gemisindeki mürettebatın keşfettiği hayali bir ada olan Banselam’da geçiyor. Romanda bu ada ülkesindeki gündelik yaşantı tasvir edilirken, Bacon Banselam’da ideal dünyayı politikanın bilime hizmet etmesiyle var ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    H.G. Wells’in 1895’te yayımlanan kitabı, aynı zamanda bilim kurgu türünün ilk örneği olarak edebiyat dünyasında önemli bir yere sahip. Eser hem ütopyayı hem de distopyayı bir hikâyede anlatabilmeyi başarmış nadir kitaplardan. Roman, zaman makinesi ile 802.700’lü yıllara giden bir yolcunun gelecekte yaşayan “Eloi”lerle karşılaşmasını, bu medeniyetin mükemmel yaşamından etkilenmesini, ait olduğu zamana dönmeye çalışırken zaman makinesini kaybetmesiyle macera dolu bir hikâyeye sürüklenmesini konu alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1907’de yayımlanan Demir Ökçe, ilk distopik eser sayılıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde geçen hikâyede Jack London, baskıcı bir rejimin portresini çizerken ilk defa kurgusal ve bir o kadar da karanlık bir dünyanın kapılarını okuyucuya aralıyor. George Orwell’ın 1984 isimli distopik romana da esin kaynağı olan kitap, uygulanan yanlış ve baskıcı politikalarla ülkenin nasıl dehşete sürüklendiğini ustaca anlatıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ursula K. Le Guin, Rüyanın Öte Yakası isimli distopik eserinde; gördüğü rüyalarla evrenin kaderini değiştirme gücüne sahip gönülsüz bir kahraman ve bu gücü faydalı işler için kullanmaya çalışırken iktidar hırsına yenik düşen bir bilim insanının yollarının kesişmesi ile ortaya çıkan bir hikâyeyi anlatıyor. Hayalin sınırlarını zorlayan bu roman, çizdiği karamsar tablo ile önemli distopik eserler arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Gemilerinin batmasıyla ıssız bir adaya düşen öğrencilerin hikâyesini konu alan Sineklerin Tanrısı, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi William Golding tarafından yazıldı. 1954’te yayımlanan eser, insan doğasını anlamamızı sağlayan bir bakış açısı sunması sebebiyle de önemli. Bu distopik hikâye; cennetvari bir mercan adasında, sahip oldukları hırs sebebiyle ada hayatını cehenneme çeviren gençleri ve bu gençler arasındaki mücadeleyi anlatıyor.