Etiket: edebiyat

  • YAŞAMI VE KİTAPLARIYLA JANE AUSTEN

    Jane Austen, 1775 ve 1817 yılları arasında kısa bir yaşam süren ama ünü iki asır sonra bile artarak devam eden İngiliz roman yazarıdır. Yazdıkları ve yaşamıyla döneminde de sonrasında da çok konuşulan, merak edilen yazarlar arasında geçer. İngiliz banknotlarında portresine yer verilen, yazdığı bir mektuba 162 bin 500 pound değer biçilen Austen’in yaşamına ve kitaplarına kısa bir bakış atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    42 yıllık yaşamının çocukluk yıllarını İngiltere’nin güneyinde bir kontluk olan Hampshire’de geçirmişti. Düzensiz şekillenen eğitimlerinin ilkini kilise papazı olan babasından aldı, 8 yaşından itibaren Oxford’da ve Southampton’da okula gitti, 10-11 yaşlarında Berkshire’da bir kilise evinin bünyesinde sadece kadınların olduğu okula devam etti. 12 yaşına geldiğinde günlük olaylardan ilham aldığı hikâyeler yazmaya başlamıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Jane’nin yazarlık hevesi zamanla ciddileşti ve 14 yaşında ilk romanını yazdı. Babası, yedi çocuğundan biri olan kızının rahat yazabilmesi için hem mekânsal koşulları ayarlıyor hem de onun için bir yayınevi bulmaya çalışıyordu. 30 yaşında babasını kaybedince annesi ve kız kardeşiyle birlikte önce Southampton’daki erkek kardeşinin yanına, dört yıl sonra da diğer erkek kardeşinin Chawton’daki evine yerleşti. Hiç evlenmemiş, hep ailesiyle yaşamıştı. Aşk hissedilmeden bir evliliğe adım atılmasını yanlış buluyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kadın bir yazar olarak ortaya çıkmanın zor olduğu o dönemlerde ilk romanlarını adını vermeden anonim olarak yayımladı. “Akıl ve Tutku” romanını ise “By a Lady” imzasıyla yayımlamış ve bir şekilde cinsiyetini belli etmişti. “Gurur ve Önyargı” isimli romanına da “Akıl ve Tutku’nun yazarından” şeklinde imza attı. 1814 yılında basılan “Mansfield Park” ise Jane Austen imzasıyla ortaya çıktığı ilk kitabı oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Jane Austen, kaleme aldığı romanlardan kiminin basımını göremedi. “Northanger Manastırı”, “İkna”, “Watson Ailesi” isimli kitapları yazarın ölümünden sonra yayımlanabildi. “Sağduyu ve Duyarlılık” ile 1816 yılında üç cilt halinde basılan “Emma” ise yazar hayatta iken yayımlanan kitaplar arasındaydı. 12 bölümünü yazdığı fakat tamamlayamadığı “Sanditon” isimli kitabı ise ölümünden 200 yıl sonra senaristlerce tamamlanacak ve Sanditon isimli televizyon dizisine uyarlanacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tüm romanlarında kadınları ana karakter yapan Jane Austen, kendisi evlenmemiş olsa da bu karakterlerin hikâyelerini illa ki mutlu bir evlilikle sonlandırmıştı. En ünlü kitaplarından olan “Gurur ve Önyargı”nın ana karakteri Elizabeth Bennet ve kız kardeşinin, Jane Austen ve kendisi gibi hiç evlenmeyen kız kardeşi Casandra’dan önemli izler taşıdığı bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sağlık sorunları nedeniyle 1817 yılında Winchester’a taşınan yazar aynı yıl hayatını kaybetmiştir. Winchester Katedrali’ne defnedilen Jane Austen, yıllar içinde daha da popülerleşmiş, kendisi dünyanın en ünlü kadın yazarları, romanları ise dünya klasikleri arasında yerini almıştır. Ailesiyle birlikte yaşadığı, erkek kardeşinin Chawton’daki evi günümüzde yazardan büyük izler taşıyan müze ev olarak ziyarete açık durumdadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Jane Austen’ın yapıtları defalarca beyaz perdeye ve televizyon ekranına uyarlandı. En çok ilgi gören eseri daha çok “Aşk ve Gurur” adıyla bilinen Gurur ve Önyargı oldu, farklı oyuncularla hem sinemada hem dizilerde temel olarak alındı. Yine “Emma” ve “İkna” isimli kitapları da sinemaya uyarlanan Jane Austen eserleriydi. Başrolünde Emma Thompson’un oynadığı “Sağduyu ve Duyarlılık” kitabından uyarlanan film ise 1995 yılında En İyi Uyarlama Senaryo Oscar Ödülü’nü kazanmıştı.

  • SOĞUK GÜNLERE SICAK BİR SOLUK GETİREN KİTAPLAR

    Her mevsimin kendine has güzelliği var. Özellikle kış ayları evlerimizde daha çok zaman geçirdiğimiz uzun geceler mevsimi. Bu aylarda sıcak içeceklerimizle battaniyelerimizin altında keyifle uzanıp okuyabileceğimiz kış mevsiminde geçen kitapları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Amerikalı yazar Paul Auster’in kendi hayat hikâyesini anlattığı “Kış Günlüğü”, 70’li yaşlarını geride bırakan yazarın ömrünün kışını sürdüğünü hissetmesiyle kaleme aldığı bir eser. Kitabında bedeninde çoğu çocukluktan kalma yaraların izlerini de anlatan Auster, “Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.” diyor ve kendisiyle yüzleşiyor. Bu keder yüklü hesaplaşmanın sancılarını kış mevsimi ile bütünleyerek metaforik bir ifade şekli oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Rus edebiyatının güçlü kalemi Fyodor Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler” kitabı, genç bir adamın tesadüfen tanıştığı bir kadınla yaşadığı dört günlük aşkı konu alıyor. Kasvetli bir kış mevsiminde St. Petersburg’da geçen bu hazin aşk hikâyesi, Dostoyevski’nin betimleme gücüyle birleşince şehrin tüm soğuğu okuyucuların iliklerine kadar işliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Basit bir doğa olayı olarak görülen kış mevsiminin insan ve toplum üzerindeki etkisini “Kış: Bir Mevsimin Tarihi” adlı kitabıyla inceleyen İsviçreli yazar François Walter, edebi kitaplarının yanı sıra akademik eserler de üretmiş bir isim. Mitolojiden edebiyata, güzel sanatlardan kış sporlarına insanlığın ortak belleğinde yer edinmiş tüm olumlu ve olumsuz çağrışımların masaya yatırıldığı bu kitap, kış mevsimine olan bakış açınızı değiştirecek güçte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Rus edebiyatının efsanevi kalemi Nikolay Vasilyeviç Gogol tarafından yazılan “Palto” kitabında, başkahraman Akakiy Akakiyeviç’in binbir zorlukla aldığı yeni paltosunun çalınması ve sonrasında gelişen ilginç olaylar anlatılıyor. Soğuk kış günlerinin zorlu geçtiği Rusya’da paltosuz kalan sıradan bir insanın umutsuz mücadelesinin anlatıldığı eser; Dostoyevski’den Tolstoy’a, Turgenyev’den Çehov’a Rus edebiyatını şekillendirerek günümüze ulaşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bilim kurgu edebiyatının kurucuları arasında yer alan Fransız yazar ve gezgin Jules Verne, kendi gezilerinden ilham alarak yazdığı “Buzullar Arasında Bir Kış” kitabında Fransa’dan Grönland’a uzanan gemi maceralarını anlatıyor. Gerilim dolu hikâyeyi romantik bir aşkla harmanlayarak macera dolu bir yol kitabına imza atan Verne, üstesinden gelinmesi güç hikâyeleri eserine ustalıkla konu ediniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Listemizin son kış kitabı, modern Türk romanının kurucusu olarak anılan Halid Ziya Uşaklıgil’in “Onu Beklerken” eseri… Uşaklıgil bu hikâyesinde kış mevsiminin yaşanmadığı Çad Çölü’nden İstanbul’a gelmek zorunda kalan bir kız çocuğunun ilk defa karşılaştığı kış mevsimini ve bu mevsimde yaşadığı zorlukları anlatıyor. “Onu Beklerken”, değişik tarihlerde dergi ve gazetelerde yayımlanan toplam 16 hikâyeden oluşuyor. Uşaklıgil sade dilinin inceliklerini gösterdiği bu kitabında o dönemin Türkiye’sini ve psikolojik betimlemeleri başarıyla okuyucusuna aktarıyor.

  • OKURKEN İSTANBUL’U YAŞAYACAĞINIZ KİTAPLAR

    Taşı toprağı altın bir şehir İstanbul… Sinemadan mimariye, resimden müziğe sanatın bütün dallarını asırlarca besleyebilecek malzemeye sahip görkemli bir şehir. Edebiyat dünyası için de öyle… İstanbul yazarlar için tükenmez bir ilham kaynağı… Okurlar ise en şanlısı… Eğer okuduğunuz öyküde, romanda, incelemede İstanbul’la karşılaşmak istiyorsanız sınırsız alternatifiniz var demektir. İşte onlardan birkaçını sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1948 senesinde gazetede yayınlanan, 1949’da kitap olarak basılan roman, Tanpınar’ın ilk romanı olma özelliğini taşır. Hikâyesi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’da geçer. Mümtaz başta olmak üzere, İhsan, Nuran ve Suat karakterleri çevresinde dönen olayları okurken, şehrin doğasını, mimarisini ve semtlerini de yakından tanıma fırsatınız olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Televizyon dizisine de uyarlanan roman ilk kez 1931 yılında basılmıştır. Fatih Harbiye’de geleneksel ve modern hayat arasında bocalayan konservatuvar öğrencisi Neriman’ın hikâyesiyle tanışırız. Neriman, babası ile Fatih’te oturmakta, fakat Beyoğlu Harbiye’deki ışıltılı hayata ilgi duymaktadır. Farklı kültürel yaklaşımlar kitapta Fatih ile Harbiye üzerinden verilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sait Faik’in hikâyelerinden oluşan Şahmerdan 1940 yılında basılmıştır ve ünlü öykücünün üçüncü kitabı olma özelliğini taşır. İçinde barındırdığı 20 öyküden 14 tanesinde İstanbul anlatılır. Francala mı? Ekmek mi?, Paşazade, Krallık, Zemberek, Alt Kamara, Bekâr, Beyaz Pantolon gibi hikâyelerde, yazar şehre ve şehir insanına dair gözlemlerini öyküler üzerinden aktarır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un varlığı Ahmet Ümit’in 2010 yılında yayımlanan polisiye türündeki romanının adında bile kendi gösterir. Gerilim dozu yüksek seyreden kitapta, İstanbul’un yakın ve uzak geçmişine dair pek çok bilgiyle karşılaşmak mümkündür. Ayasofya, Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Sarayburnu’ndaki Atatürk heykeli, Mimar Sinan’ın türbesi ve daha birçoğu roman içinde kendine yer bulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’nın farklı şehirlerinde yaşayan Orhan ve Deniz’in kesişen yolları, İstanbul’da buluşmaları, ertesi gün Deniz’in ortadan kaybolması ve olayla ilgili başlatılan soruşturma… İstanbul Kırmızısı romanı Ferzan Özpetek’in 2014 yılında Türkçe olarak yayımlanan ilk kitabıdır ve yine kendisi tarafından aynı isimle beyaz perdeye taşınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mario Levi’nin üstünde 6 yıl çalıştığı bilinen romanı İstanbul Bir Masaldı 1999 yılında yayımlanmış ve 2000’de Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanmıştır. “On yaşındayken İstanbul’a ayak bastım. Ülkenin en büyük şehrindeyim ve danışacak, sığınacak kimsem yoktu.” satırlarını içeren roman İstanbul’da yaşayan azınlıkları merkezine almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İçinden bolca İstanbul geçen fakat yukarıda sıraladıklarımız gibi roman türünde olmayan bir kitap İstanbul’dan Sayfalar… Usta tarihçi İlber Ortaylı’nın kaleminden, İstanbul sokaklarını, caddelerini, meydanlarını, camilerini, eğlence mekânlarını ve hatta mezarlıklarını okumak, tanımak, öğrenmek isteyenler için kıymetli bir kaynak…

  • EDEBİYATIN USTA KALEMİ

    Kaleme aldığı eserler ile edebiyat dünyasında şok etkisine neden olan James Joyce, dönemi için oldukça cesur ve farklı yazım tekniğine sahip bir isim. Edebiyatta yeni kapılar aralayan Joyce’un hayatını ve edebi çevrelerce niçin bu denli büyük bir yazar gösterildiğini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    James Joyce, 2 Şubat 1882’de Dublin’de doğar. Babası ile sorunlu bir çocukluk geçiren Joyce, altı yaşında dil ve din eğitimi veren Cizvit okulunda yatılı okumaya başlar. Asosyal geçen çocukluğunda ve gençliğinde bolca kitap okur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Üniversite eğitimini aynı kentteki University College’da tamamlayan Joyce, hayranı olduğu çağdaş tiyatronun kurucularından Norveçli Henrik Ibsen’in oyunlarını orijinal dilinden okuyabilmek için Danca öğrenir. 18 yaşındayken Ibsen’in “Biz Ölüler Uyanınca” adlı oyunu üzerine yazdığı deneme, Londra’da çıkan bir dergide yayımlanır. Bu erken başarı Joyce’un yazar olma yolunu açar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1905’te ileride evleneceği Nora ile tanışır. Geçinmek için bankada çalışır, İngilizce öğretmenliği yapar. İrlanda’da haftalık olarak yayımlanan bir gazetede öykü yazar. Bu öyküler “Dublinliler” ismiyle 1914’te Birleşik Krallık’ta yayımlanır ve edebiyat çevresinde ismi duyulan bir yazar haline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1916’da “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı otobiyografik romanı yayımlandığında yazarın artık iki çocuğu vardır. Sanattan kazandığı parayla ailesini geçindirmeye çalışan Joyce, Zürih’te yoksulluk içinde yaşar. Ancak bu kötü şartlar belki de yazarı motive eden koşullar olur ve en büyük eseri olan Ulysses üzerine çalışır. Joyce’un en büyük ideali Ulysses’in kitap olarak basılmasıdır ancak yayımcılarla yaşadığı sorunlar nedeniyle bu kitabın basımı yıllarca gecikir. Pek çok yeni tekniği kullandığı bu romanı yayımlandığında edebiyat çevresinde büyük yankı uyandırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dönemi için oldukça sıra dışı olan, günümüzde bile birçok insanın başucu kitabı Ulysses’i Brezilyalı yazar Paulo Coelho, İngiliz yazar Oscar Wilde, Amerikalı yazar Virginia Woolf gibi edebiyatın usta kalemleri sert bir dille eleştirir. Hatta Coelho, Ulysses’i “Edebiyat dünyasında zarara yol açmış, sadece yazım tekniğine odaklanmış bir kitap” olarak değerlendirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Joyce ailesi, Zürih’ten sonra Paris’te yaşamaya başlar. 1932’de kızları Lucia’ya şizofreni tanısı konur, gelini akli dengesini yitirir. Joyce artık ailevi sorunlarıyla ilgilenmek zorunda kalır; bir de bunlar yetmezmiş gibi ağır hipermetrop olan gözlerinden defalarca ameliyat geçirir. Giderek görme yetisini kaybeder. Ülser teşhisiyle olduğu ameliyat sonrası 13 Ocak 1941’de vefat eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ulysses, daha önce denenmemiş deneysel bir yazım tekniğine sahip olması nedeniyle yazarı hırçın bir kalem yapar. Bu kitap, bilinç akışı tekniği ile yazılan ilk eserdir. Klasik edebiyatın sınırlarını aşan ve insanın kaleme almaya cesaret edemeyeceği duyguları anlatan Joyce’un alaycı dili ve önceki eserlere muzip bir dille sataşması o dönem için çok yenidir.

  • KÜLTÜR VE EDEBİYATIN MÜNEVVER KALEMİ: ALEV ALATLI

    Alev Alatlı, Türk edebiyatının ve düşünce dünyasının en özgün kalemlerinden biridir. Felsefi derinliği, kültürel analizleri ve toplumsal eleştirileri ile Alatlı, sadece bir roman yazarı değil, aynı zamanda bir düşünce insanıdır. Alev Alatlı, toplumun temel meseleleri üzerine cesurca eğilmiş ve okurlarını daima eleştirel düşünmeye teşvik etmiştir. Yazılarında ve konuşmalarında medeniyetin gidişatını sorgulamış, özgün bakış açıları sunmuş ve özellikle kültürel yozlaşma, modernleşme, demokrasi ve eğitim gibi konularda derin analizler yapmıştır. Dilin gücünü kullanarak okurlarını düşünmeye, sorgulamaya ve farklı perspektiflerden bakmaya teşvik eden Alev Alatlı’nın yaşam hikâyesini ve miras bıraktığı eserlerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alev Alatlı, 1942 yılında İzmir’de doğdu. Liseyi babası Ertuğrul Alatlı’nın askerî ataşe olarak görev yaptığı Tokyo’da okudu. Ekonomi & istatistik lisansını ODTÜ’den; ekonomi ve ekonometri yüksek lisansını “Fulbright” bursu ile gittiği Vanderbilt Üniversitesinden (Nashville, Tennessee) aldı. Ardından felsefe öğrenimine başlayan Alatlı, doktora çalışmalarını New Hampshire’daki Dartmouth College’de sürdürdü. Bu süreçte, ilahiyat konusuna da ilgi duyarak düşünce ve medeniyet tarihi üzerine yoğunlaştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde öğretim görevlisi, Devlet Planlama Teşkilatında kıdemli ekonomist olarak çalıştı. California Üniversitesi ile ortak psikodilbilim çalışmaları yürüttü. Alatlı, yazarlık kariyerine 1980’lerin sonlarında başladı. Romanları, denemeleri ve eleştirel yazılarında toplumsal ve siyasi konuları ele aldığı çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yaptı; entelektüel tartışmalara katkıda bulundu ve eleştirel bakış açıları sundu. Cumhuriyet gazetesi bünyesinde “Bizim English” dergisini çıkardı, daha sonra da Türk Yazarlar Kooperatifinde (YAZKO) başkan yardımcılığı görevini üstlendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk telifli eseri, “Aydın Despotizmi”nin ardından 1984’te “Yaseminler Tüter mi Hâlâ?” kitabını yayımladı. Yazarlar Birliği’nden “Yılın En İyi Romanı” ödülünü alan Alatlı’nın “İşkenceci” kitabı 1987’de okuyucularıyla buluştu. 20. yüzyılın son 30 yılında Türkiye’nin ortak ruhunu çözümleyen, yer yer belgesel niteliği taşıyan dört kitaptan oluşan serinin “Viva la Muerte! / Yaşasın Ölüm” başlıklı ilk kitabı 1993 yılında yayımlandı. Serinin diğer kitaplarını “Nuke Türkiye!”, “Valla Kurda Yedirdin Beni” ve “O.K Musti, Türkiye Tamamdır!” izledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Roman, deneme, inceleme ve felsefi metinler gibi farklı türlerde eserler kaleme alan Alev Alatlı, 20. yüzyılın sonlarında Türkiye’de ve dünyada yaşanan siyasi, toplumsal ve kültürel olayları irdeleyen iki kitaplık serisi “Schrödinger’in Kedisi, Kabûs” eserini 1999 yılında, “Schrödinger’in Kedisi, Rüya” adlı devam kitabını da 2001 yılında okuyucuları ile buluşturdu. Küreselleşme, Batı’nın fikir dünyasındaki egemenliği, bilim, felsefe ve modern toplum eleştirisini ele alan kitaplarının ardından entelektüel üretimine devam eden Alatlı’nın, ​​“Gogol’un İzinde” üst başlıklı kitap serisinin ilki “Aydınlanma Değil, Merhamet” 2004 sonbaharında çıktı. Bunu “Dünya Nöbeti” ve “Eyy Uhnem! Eyy Uhnem!” izledi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eserlerinde sıkça Batı ve Doğu medeniyetlerinin karşılaştırmasını yapan Alev Alatlı, Batı’nın pozitivist ve materyalist yaklaşımlarını eleştirirken, Doğu’nun manevi değerlerine vurgu yaptı. Filistin davasını duyurmak adına yaptığı çalışmalarla 1986 yılında Tunus’ta sürgünde olan Yaser Arafat tarafından “Özgürlük Madalyası” ile onurlandırıldı. 2006 yılında Rusya’da gerçekleştirilen Mikhail Aleksandrovich Sholokhov 100. Yıl Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. 2014 yılında ise edebiyat alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Büyük düşünce insanı, Kapadokya Üniversitesinin kurucusu ve Mütevelli Heyet Başkanı Alev Alatlı, 2 Şubat 2024 tarihinde vefat etti. Eserleriyle kültür ve fikir dünyamızı aydınlatan Alev Alatlı’yı saygı ve rahmetle anıyoruz.

  • Zamanı Anlatan 7 Alıntı

    Zamanı Anlatan 7 Alıntı

    Bazen üzen bazen dertlere deva olan zaman birçok şiire, şarkıya, yazıya konu olmuştur. Edebiyatın gelmiş geçmiş en büyük isimleri zaman üzerine düşünmüş, zamandan ilham alarak ya da akıp geçen zamana sitem ederek okuyanı derinden etkileyen eserlere imza atmışlardır. Tüm hayatımızı çekip çeviren zamana bir de edebiyatın büyük ustalarının gözüyle bakalım istedik ve zamanı anlatan 7 alıntıyı listemizde bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    dante alighieri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
  • AVANGART SANATÇI YAYOİ KUSAMA VE ÜNLÜ ESERLERİ

    Yaşayan en önemli avangart sanatçılardan biri olan Japon Yayoi Kusama, farklı disiplinlerde verdiği eserlerle tanınıyor. Resim, happening, enstalasyon, sinema ve edebiyat alanlarında ürettiği eserlerle dikkat çeken Kusama, uluslararası şöhrete sahip bir sanatçı. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki sanatsal gelişmelerden oldukça etkilenen Yayoi Kusama’nın eserlerine ve hayatına kısaca göz atmak için yazımızı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1929’da Japonya’da doğan Yayoi Kusama, 10 yaşından beri sanatın her dalına yoğun ilgi duyarak yetişti. 10 yaşından beri gördüğü halüsinasyonlardan etkilenerek çizdiği benekler ve ağlar sanatçının tarzının temelini oluşturuyor. İlk kişisel sergisini 1952’de Japonya’da açan Kusama, resim yapmasını istemeyen ve ablası gibi erken yaşta evlenmesini isteyen annesinin baskısı üzerine 1957’de ABD’ye göç etti. 16 yıl kaldığı bu ülkede, pek çok ses getiren happening gerçekleştirdi; puantiye ve nokta desenlerini bulduğu her zemine çizdi. Kusama, performans veya happening işleri ile çok yönlü bir sanatçı olduğunu göstermiş oldu. Happening nedir diye merak edecek olursanız; Amerika’da 1950’lerin sonu 60’ların başında sanatçılar tarafından sergilenen teatral performansın ismidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Film yapımcılığı ve yayıncılık işleriyle de uğraşan Kusama’nın “Silinmişlik Odası” ilk bilinen işleri arasında yer alıyor. Odanın içindeki eşyalar da dahil olmak üzere her şeyin düz beyaza boyandığı bir mekânda, ziyaretçilerden kendilerine verilen yuvarlak formdaki farklı boyut ve şekillerde renkli sticker’ları odada seçtikleri herhangi bir yüzeye yapıştırmaları istenmişti. Yayoi Kusama, “Silinmişlik Odası” ve onu izleyen diğer projeleriyle âdeta bir fenomen haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Beden, heykel, baskı, seramik, sürrealist, soyut ekspresyonist alanlarda eserler veren Kusama, 2006’daki Singapur Bienali için Orchard Road’daki tüm ağaçları puantiyeli kumaşla kapladı. Yayoi Kusama’nın ünlü kabakları ise sanatçının çocukluk anılarından ilham alıyor. Bu kabak formu, sanatçının 1940’larda Kyoto Belediye Sanat ve El Sanatları Okulunda Japon tarzı resim yani “Nihonga” eğitimi sırasında, sadece eskizlerde tasvir edilerek ortaya çıktı. 1980’ler ve 90’lardan beri sanatsal üretimine yerleşti ve alametifarikası haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yayoi Kusama’nın en bilindik ve en etkileyici eserleri arasında yer alan “Sonsuzluk Odaları” aynayla kaplı mekânda ziyaretçilerine unutulmaz bir deneyim sundu. 1965’ten beri aklında bu fikrin olduğunu belirten sanatçı, New York’taki David Zwirner Galerisi’nde, tamamen camlarla kaplı 25 metrekarelik mekâna yerleştirdiği LED ışıklar sayesinde uzay deneyimi yaşatan “Sonsuzluk Odaları” ile her yöne doğru sonsuza kadar uzayan bir galaksi görünümü oluşturmayı başardı. Sergide uzun kuyruklar olurken, sanat otoriteleri uzun bir süre bu enstalasyonu tartıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yayoi Kusama’nın en çok akılda kalan eserlerinden olan “Butterfly” yine sanatçının kendine has stilini yansıtıyor. Yoğun lekeler, puantiyeler ve ağ desenler Kusama’nın düş dünyasının yansımalarının sanata dönüşmüş formu… 1997’de Rice Gallery’de “Dots Obsession” yani “Nokta Takıntısı” adlı eserini sergileyen sanatçı, galerinin tamamında devasa, şekilsiz ve şişirilebilir balonlar kullandı ve bu nesneleri yine imzası olan sarı, pembe, kırmızı puantiyeler ile noktasal desenlere boyadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çalışmalarında bal kabağı formunu sıklıkla kullanan Kusama, puantiye desenini de sıkça kullandığı için “Puantiye Kraliçesi” olarak anılıyor. 1973’te ülkesine dönen ve 1977’de gönüllü olarak bir akıl hastanesine yerleşen aykırı sanatçı, burada çok sayıda roman, şiir ve otobiyografi yazarak edebi bir kariyere de imza attı. Gecelerini hastanede, gündüzlerini atölyesinde geçiren üretken sanatçının 2008’de New York’taki Christie’s Müzayede Evi’nde 5.1 milyon dolara sattığı eserinden sonra, “Beyaz No.28” eseri, 2014’te 7 milyon dolara satıldı. Böylelikle Kusama yaşayan en zengin sanatçı unvanının da sahibi oldu.

  • ÖĞRETMEN ŞAİR FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL’DEN ÇOBAN ÇEŞMESİ ŞİİRİ

    Faruk Nafiz Çamlıbel, birazdan okuyacağınız Çoban Çeşmesi şiirini 1924’te Ankara’da öğretmenlik yaptığı sırada kaleme almıştı. Peki, siz 1898-1973 yılları arasında yaşayan Faruk Nafiz Çamlıbel’in, 1922 yılında Kayseri Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atandığını, buradaki öğrencilerinden birinin sonradan ünlenecek Behçet Kemal Çağlar olduğunu ve ikilinin çok daha sonraları birlikte Onuncu Yıl Marşı’nı yazdığını biliyor muydunuz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
  • HAYAL DÜNYASI VE SEYAHATLERİYLE JULES VERNE

    Eserleri pek çok dile çevrilen, bilim kurgu türünün öncüsü olan Jules Verne, ardında bıraktığı kitaplarla hâlâ en çok okunan yazarlardan biri. 19. yüzyılda yaşayan Verne, gelecek tasvirini heyecanlı maceralarla harmanlamayı başararak okuyucularına soluksuz bir okuma keyfi miras bıraktı. Fransa’da başlayan yaşamı ve kitaplarına ilham veren gezileriyle usta kalemi yakından tanıyalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Jules Gabriel Verne, 8 Şubat 1828’de Fransa’nın Nantes şehrinde dünyaya gelir. Varlıklı bir aileye sahip olan Verne’nin babası avukattır. Eğitim hayatını yatılı okulda geçiren Verne, hukuk eğitimi almak için 1846’da Paris’e gider ve burada edebiyata ilgi duymaya başlar. Paris’teki amcası sayesinde sanat çevresine giren Verne, Alexandre Dumas ve Victor Hugo gibi önemli yazarlarla tanışır ve müzisyen bir arkadaşıyla çeşitli sahnelerde sergilenen tiyatro oyunları yazar. Bu yaşam tarzını onaylamayan babası, oğlundan maddi desteğini çeker fakat Jules Verne geri adım atmaz ve geçimini kalemiyle sağlar. Üç sene Paris Tiyatrosunda sekreterlik yapan genç yazar, bu dönemi, komediler, operetler, kısa hikâyeler yazarak geçirir ve kaleme aldığı hikâyeleri dergilerde yayımlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1857’de evlendiği eşinin borsacı erkek kardeşinin etkisiyle “Paris Menkul Kıymetler Borsası”nda simsarlık yapan Verne, ailesini geçindirmek için sevmediği bu işte çalışsa da yazmaya ve edebi çalışmalarına ara vermez. 1859’da arkadaşı Jean-Louis Aristide Hignard ile ilk defa Fransa dışına çıkar, Britanya Adaları’nı gezer ve maceralarını “İskoçya Seyahati” adıyla romanlaştırır. Bu dönemde astronomi, coğrafya, fizyoloji ve meteoroloji alanlarındaki bilimsel gelişmelerle yakından ilgilenmeye başlar. İlk kitabı basıldığında 35 yaşında olan Verne, borsadaki işini bırakarak tamamen yazmaya yönelir. Yayıncısı Hetzel ile yaptığı 20 yıllık sözleşme kapsamında her yıl iki ciltlik eser üretmeyi kabul eder ve bu eserlerinin de henüz o dönemlerde çok yeni olan bilim kurgu türünde olması için anlaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1864’te klasikleşen eseri “Dünyanın Merkezine Yolculuk”, bir sene sonra da “Aya Seyahat” romanları basılır. Kitaplarında geçen teknolojilerin ilerleyen yıllarda keşfi ya da icadıyla hayatımızın bir parçası haline gelmesi, onun “bilim falcısı” diye anılmasına neden olur. “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” kitabını ise 1867 yılında kardeşi ile yaptığı Amerika Kıtası gezisinden ilham alarak kaleme alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1872’de eşinin doğduğu Amiens şehrine yerleşen Verne, yazarlıktan kazandığı parayla St. Michel adını verdiği bir yat satın alarak yeni maceralara yelken açar. İngiltere kıyıları, Manş Adaları, Cebelitarık, Tanca, Lizbon, Cezayir, Malta gibi ülkelere seyahat eden gezgin ruhlu yazarın yolunun “İnatçı Keraban” kitabından dolayı Türkiye ve Akdeniz kıyılarından da geçtiği düşünülür. Bu macera romanında, II. Mahmut döneminde çok inatçı ve eski kafalı İstanbullu bir tütün tüccarı olan Keraban Ağa’nın başından geçenler anlatılır. İstanbul, Trakya ve Balkan kıyılarında geçen hikâyeler, Karadeniz sahillerinden Gürcistan ve Rusya’ya kadar uzanır. Kitapta sıkça İstanbul’la ilgili tasvirler bulunsa da Jules Verne’nin İstanbul’u ziyaret ettiğine dair herhangi bir yazılı kaynak bulunmamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Verne, tam da hayalini kurduğu hayatın içindeyken ardı ardına üzücü olaylar yaşar. 1886’da evine döndükten kısa bir süre sonra akıl sağlığı problemi olan yeğeni tarafından vurulur ve baston kullanmak zorunda kalır. 1887’de hem çok sıkı dostu olan yayıncısı Hetzel’i hem de annesini kaybeder. Kendisi için karamsar bir dönem başlasa da hayata sıkı sıkı tutunmayı seçerek yaşadığı kentin belediye meclisinde görev alır. Şehrinin kültürel yapılandırması için tiyatro salonları ve okullar açarken belediye sirkinin de kurulmasını sağlar. O yıllarda şeker hastalığıyla mücadele etmek zorunda kalan yazar, 1902’de görme yetisini kaybeder ve üç yıl sonra Amiens’teki evinde hayata veda eder. Ölümünden iki sene sonra anıt mezarına; yazarın uzaya, uzak yıldızlara ve hep istediği geleceği görme arzusuna gönderme yapmak üzere, mezarından sıyrılarak bir eli ile gökyüzüne uzanmaya çalışan Jules Verne heykeli yerleştirilir.

  • EDEBİYATTA PARFÜMÜN YERİ

    Parfümün tarihi yüzlerce değil binlerce yıl önceye uzanıyor. Dünyada ilk damıtma ve ekstraksiyon tekniklerini geliştiren medeniyetin 4000 yıl önce Sümerler olduğu bilinmekte. İcadının temelinde ise insanların kötü ruhları kovmak üzere tütsü yakmaları ve bu sırada bitkilerden yayılan güzel kokuyu fark etmeleri yatıyor. O ilk dönemlerde elde edilen kokulu yağlar güzel kokmak için değil, yine kötü güçleri uzaklaştırması için tüm vücuda sürülüyordu, hatta ölülerin bedenlerinin huzur bulması için de bu kokular kullanılırdı. Mısır Firavunu Tutankhamun’un mezarından parfüm şişelerinin çıkarılması bunun en güzel örneklerinden biridir. Anlayacağınız parfümün tarihçesi uzun, detaylı bir konu… Hayatımızın her yanını saran bu kokuların edebiyattaki yeri de bir hayli nefes kesici…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sevgiliye yazılan bir şiirde…” title_font_size=”13″]

    “Parfum exotique”, Charles Beaudelaire’nin sevgilisi Jeanne Duval için yazdığı şiirlerden biridir. “O güzel iklimlere sürükler beni kokun / Bir liman görürüm, yelkenle, direkle dolu / Tekneler, son seferin meşakkatiyle yorgun. / Burnuma kadar gelen hava kokular taşır / Yemyeşil demirhindilerden gelen bu koku / İçimde gemici şarkılarına karışır.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hem romanda hem sinemada…” title_font_size=”13″]

    Çağdaş Alman yazarı Patrick Süskind’in 1985 tarihli polisiye romanı Koku, orijinal adıyla Das Parfum 18. yüzyılda Fransa’da geçer ve kokulara son derece duyarlı olan Jean-Baptiste Grenouille’nun koku üretebilmek için çekinmeden işlediği cinayetlere yer verir. Roman daha sonra “Perfume: The Story of a Murderer” adıyla sinemaya uyarlanmış, ülkemizde de “Koku: Bir Katilin Hikâyesi” adıyla gösterime girmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Émile Zola’nın satırlarında…” title_font_size=”13″]

    Edebiyat eserlerinde parfüm detaylarına rastlamak hiç zor değildir. Émile Zola’nın Nana isimli romanı da onlardan biridir. İşte o bölümlerden biri… “Tuvalet masasının üstünü kaplayan gül, leylâk, sümbül demetlerinden yapılan baygın bir çiçek kokusu dolduruyordu insanın içini. Küvetlerden yayılan ağır kokuyla birlikte bir bardağın içine ufalanmış keskin bir lavanta çiçeği kokusu da karışmaktaydı.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Balzac’ın gerçeklerden esinlendiği hikâyesinde…” title_font_size=”13″]

    Honore de Balzac’ın ana karakteri Parisli bir parfümcü olan romanı, Parfümcü Cesar Birotteau’nun Yükselişi ve Düşüşü de başka bir örnektir. César Birotteau, sınıf atlama hayaliyle dolu ve parfümeri dükkânı olan bir tüccardır. Balzac,  Birotteau’nun yükseliş ve düşüşünü anlattığı romanı için Paris’in Rue Saint-Honoré caddesinde gerçekten bir parfümerici olan Jean Vincent Bully’den esinlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fantastik bir romanda…” title_font_size=”13″]

    Amerikalı roman yazarı Tom Robbins’in fantastik kitabı Parfümün Dansı’nda konu dönüp dolaşıp nihayetinde üretilen bir parfümün sırrına gelip dayanır. Öldürülmek istenen Alobar adlı bir kral ile dul kaldığı için ölümüne karar verilen Kudra’nın yollarının kesişmesi, maceraları ve karşılarına çıkan kötü kokulu Pan’ın kokusunu gizlemek için ürettikleri parfüm kitabın genel çerçevesini oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Refik Halid Karay’ın pek çok kitabında…” title_font_size=”13″]

    Parfümün Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Osmanlı topraklarındaki izini süren ve eserlerinde sıkça yer veren Türk edebiyatçıların başında ise Refik Halid Karay gelir. Edebiyatçının Sonuncu Kadeh isimli kitabından eski zamanların parfüm adları ile ilgili alıntı: “Eski zamanların, Mikado, Opoponaks, Küvir dö rüsi, Lüben gibi parfönlerini ve şişelerini düşündü; sonra Piver markalı harcılâlem kokular yahut kibarcaları, mesela violet dö Parm, fuan Kupe gibilerini hatırladı; arkasından işte suvar dö Pari, Krep de Şin ve büsbütün yenileri, bugünkü neslin kullandıkları!”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türk edebiyatının usta kalemlerinde…” title_font_size=”13″]

    “…ve kokulardan kamelya, leylak, çayır kokusu, Atkinson, Lubin filan bilmiyorlar.” Bu alıntı ise usta Türk edebiyatçılarından Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Efsuncu Baba isimli romanından…  Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Halit Ziya Uşaklıgil, Reşat Nuri Güntekin de eserlerinde parfüm ve koku ile ilgili vurgularda bulunan isimlerdir.