Kategori: Genel

  • DÜNYANIN EN İLGİNÇ 6 SPORU

    Spor evrenseldir ve dünyanın farklı yerlerine özgü çeşitli sporlar vardır; bunların bazılarına aşina olduğumuz gibi bazılarıyla hiç tanışmıyoruz. Hâlbuki dışarıdan bakıldığında ilginç duran ancak bazı ülkelerde varlığını sürdürdüğü yetmezmiş gibi adına yarışmalar düzenlenen ilginç spor türleri de var. Kendi kültürümüzden bir örnek verecek olursak yağlı güreş. Yabancı biri dışarıdan baktığında oldukça ilginç gelir ancak kültürümüzün en önemli ata sporlarından biridir. İşte bu ve benzeri örnekler dünyanın pek çok yerinde mevcut. Bu farklılıklardan hareketle voleybol, basketbol, tenis ve benzeri sporların “sıradan” kaldığı, dünyanın en ilginç sporlarını sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yeni Zelanda’da 2000’li yılların başında ortaya çıkan zorbing sporunda amaç dev bir plastik topun içine girerek yamaçta yuvarlanmaktır. Baş döndürücü ve biraz da mide bulandırıcı sporlardan biri olan zorbing, her ne kadar tehlikeli gibi dursa da aslında risk neredeyse sıfırdır. Kişi, özel olarak tasarlanan şeffaf bir topun içine girer ve elleriyle topu hareket ettirerek eğimli araziden aşağı doğru yuvarlanır. Topun içi darbelere karşı dayanıklıdır ve hava ile dolu olduğu için rahat bir spor deneyimi sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bilek gücüyle başlayan ve beyin gücüyle finale giden dünyanın en ilginç sporlarından biri satranç boksudur. Satranç boksunda yalnızca fiziksel olarak daha güçlü olan kazanmıyor; aynı zamanda zekâ bakımından da daha güçlü olan kazanıyor. 5 raunt boks ve 6 raunt satranç olmak üzere toplam 11 raunttan oluşan maçlar, satrançla başlayıp boksla devam eder. Satranç rauntları 4 dakika, boks rauntları ise 3 dakika oynanan maçın amacı rakibi şah mat veya nakavt ederek oyunu bitirmektir. Hızın, zekânın ve gücün yarıştığı satranç boksu her ne kadar kulağa ilginç geliyor olsa da dünyada oldukça ünlü bir spor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türkçe’ye bacak tekmesi ya da bacağa tekme atmak olarak çevrilebilen bu sporun Finlandiya’da bir “şaka” olarak doğduğu ancak sonradan bir spor dalına dönüştüğü söylenir. Amerika Birleşik Devletleri’nde popüler olan bu spor dalı, sporcuların birbirine tekme atmasıyla yapılır. İncik kemiklerine yerleştirilen yastıklar talaş ve samanla doldurulur ve sonra sporcular bu bölgeye tekme atmaya başlar. Amacın birbirini düşürmek olduğu oyunda pes eden mağlup sayılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünyada yapılan en ilginç spor türlerinden biri olan peynir yuvarlama her yıl İngiltere’nin Gloucester kentinde düzenlenir. Bu spor, adından da anlaşılacağı üzere 10 kiloya yakın yuvarlak bir peynir kalıbının dik bir yokuştan yuvarlanmasıyla başlar. Yuvarlanan peynirin ardından kendini yamaçtan en hızlı şekilde aşağıdaki bitiş çizgisine ulaştıran kişi hem o senenin şampiyonu hem de peynir kalıbının sahibi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yüzme havuzunda oynanan bir Amerikan futbolu olan su altı futbolu, dünyanın en ilginç sporlarından biridir. Normal futboldan farklı olarak suyun altında oynanması ve sporcuların yüzme ekipmanı takma zorunluluğu vardır. Sporcular, kum dolu topu rakip takımın kalesine atmaya çalışır. Oyun 10’ar dakikalık iki evreden oluşur ve izlerken bile nefessiz bırakan bu adrenalin yüklü spor, sıra dışı oyunlar arasında yerini alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Adından da anlaşılacağı üzere elle değil ayak parmaklarıyla oynanan bir spor türüdür. İlk kez İngilizler tarafından 1976 yılında ortaya çıktığı bilinir. Ayak başparmakları birbirine kitlenir ve rakibin parmağını aşağı indirmek amaçlanır. İzlemesi de oynaması da pek göz zevkine hitap etmiyor gibi dursa da bu bir spor ve bunu yapan sporcuların sayısı hatırı sayılır derecede.

  • GÖRME ENGELLİ BİREYLERİN HAYATINI KOLAYLAŞTIRAN 6 TEKNOLOJİ

    Teknolojinin faydalarını hayatımızın her anında deneyimliyoruz. Örneğin dün çok uzak bir kavram olan yapay zekâ, bugün evlerimize kadar ulaştı. Akıllı saatler, nesnelerin interneti, akıllı bileklikler derken her gün onlarca “akıllı” teknoloji ile tanışıyoruz. Teknolojinin bu denli hızlı gelişmesi yalnızca günlük hayatımızı kolaylaştırmakla kalmıyor, engelli bireylere de yepyeni bir dünyanın kapısını aralıyor. Engelliler Haftası vesilesiyle görme engelli bireyler için geliştirilen teknolojilerden birkaçını paylaşmak istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Akıllı baston” title_font_size=”13″]

    Akıllı baston teknolojisi, görme engelli bireylerin hayatını kolaylaştıran en önemli gelişmelerden biridir. Normal bastonlardan farklı olarak, baş hizasındaki engelleri tespit eder ve görme engellileri uyarır. Üzerinde bulunan sensörler, engeli tespit eder ve kullanıcıya bir uyarı verir. Uzun bir batarya ömrüne sahip olması da kullanım avantajlarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sesli uyarı sistemi: EyeSense” title_font_size=”13″]

    EyeSense, nesneleri tanıyabilen bir uygulamadır. Kullanıcı, etrafındaki nesneleri ve renkleri bu uygulama sayesinde sesle duyabilir. Aynı zamanda renk tanıma özelliği de vardır, telefon, bir rengin üzerine tutulduğuna o rengin ne olduğu bilgisi kullanıcıya sesli olarak aktarılır. Bu özelliği kullanabilmek için telefonun kamerasını kullanmak yeterlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Akıllı saat” title_font_size=”13″]

    “Akıllı” teknolojilerden biri de görme engelliler için özel olarak tasarlanan akıllı saatlerdir. Akıllı saatler, görme engellilerin iletişimlerini sürdürebilmelerine, mesajlarına giyilebilir cihaz üzerinden ulaşmalarına olanak sağlayarak hayatlarını kolaylaştırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Talking Money Identifier” title_font_size=”13″]

    Talking Money Identifier için “konuşan para okuyucusu” demek mümkündür. Paraları tanıyan bir cihazdır. Görme engelli bireylerin hayatını kolaylaştırmak için tasarlanmıştır. Paraları tanımlar ve bireye sesle aktarır. Bu sayede kişi, elindeki paranın değerini öğrenmiş olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Seeing AI” title_font_size=”13″]

    Microsoft’un görme engelli bireyler için geliştirdiği bir yapay zekâ uygulamasıdır. Türkçe sürümü de vardır ve ücretsizdir. Uygulama, yapay zekâ üzerinden görsel tanıma ve betimleme teknolojisi ile çalışmaktadır. Böylece engelli bireyler, çevrelerindeki görsel öğeleri ses yoluyla algılayabilir. Ayrıca metinleri okuma imkânı da bulabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”GPS Cihazları” title_font_size=”13″]

    GPS uygulamaları da hayat kolaylaştıran teknolojilerden biri. Kişiyi yönlendirmek ve bilgi sağlamak amacıyla tasarlanmıştır. GPS cihazları, görme engelli bireylerin aradıkları yeri bulmalarına olanak sağlarken bir nevi onları özgürleştirir. Çünkü bu cihazlar sayesinde yollarını rahatlıkla bulabileceklerinden, dışarıda dolaşmaları da daha konforlu olacaktır.

  • SAİT FAİK ABASIYANIK KİMDİR?

    Türk edebiyatının değerli isimlerinden Sait Faik Abasıyanık, öykü ve romanın yanı sıra şair kimliği ile de adından söz ettirmeyi başarmıştır. Sait Faik Abasıyanık’ın kısa biyografisini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1906 yılında Adapazarı’nda dünyaya gelen Sait Faik Abasıyanık, çocukluğunun büyük bir kısmını burada geçirdi. Kurtuluş Savaşı’nda göstermiş olduğu mücadeleden dolayı devlet tarafından İstiklal Madalyası verilen Sait Faik’in babası varlıklı bir kereste tüccarıydı bu nedenle yakın çevresi tarafından Sait Faik “burjuva çocuğu” olarak adlandırılırdı. Sait Faik doğduğunda ona Mehmet Sait adı verildi yani aslında gerçek adı Mehmet Sait’tir. Daha sonra ilerleyen yaşlarda babasının adını kullanmayı tercih etti. Soyadı kanununun çıkmasıyla birlikte önceden Abbasızadeler olarak anılan aile Abasıyanık soyadını aldı. Abasıyanık, aynı zamanda ailenin lakabı olarak bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sait Faik ilkokul eğitimine Rehber-i Terakki Özel Okulunda başladı. Çocukluk yıllarında farklı şehirlerde yaşadı ve ardından lise eğitimi için İstanbul’a geldi. İstanbul Erkek Lisesinde öğrenimine devam ederken arkadaşları ile yaptıkları bir şaka yüzünden okuldan atıldı. İstanbul Erkek Lisesinden ayrılmak zorunda kaldığı için bu sefer öğrenimine Bursa’da, Bursa Erkek Lisesinde devam etmek durumunda kaldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Liseyi bitirdikten sonra üniversite eğitimi için İstanbul’a döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydoldu fakat henüz ikinci sınıftayken okuldan ayrılmaya karar verdi. Bunun sebebi olarak Sait Faik’in yabancı dil öğrenme merakı gösterildi; Uygurca diline merak saldığı için okuldan kendi isteği ile ayrıldığı bilinir. Bu dönemde pek çok eser yazdı ve şans bu ki o eserler dönemin ünlü gazetelerinden biri olan Hür gazetesinde yer aldı. Eserleri artık pek çok insana ulaştı ve kariyer yolculuğunun ilk adımları böylelikle başlamış oldu. Yazı işlerine merak saran Sait Faik, 1936 yılında ilk kitabı Semaver’i yayımladı ve devamında pek çok eseri Türk edebiyatına kazandırdı. Babasının ölümünün ardından yazı yazmayı bıraktı ve maddi güçlük çeken annesiyle birlikte Burgazada’daki evlerinde yaşamaya başladı. İlerleyen yaşlarda siroz nedeniyle hayatını kaybeden Sait Faik Abasıyanık’ın ölümünden sonra Burgazada’daki evi Sait Faik Müzesi hâline getirildi. Vasiyeti üzerine tüm eserleri Darüşşafaka Derneğine bağışlandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Pek çok eseri Türk edebiyatına kazandırmış olan Sait Faik’in eserleri arasında; Semaver, Şahmerdan, Kumpanya, Havada Bulut, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Son Kuşlar, Havuz Başı, Sarnıç, Mahalle Kahvesi, Tüneldeki Çocuk, Az Şekerli gibi eserler bulunur.  Aynı zamanda roman ve röportaj türünde eserleri bulunan Sait Faik, ağırlıklı olarak Çehov tarzını benimsedi. Hikâyelerinde sık sık gerçek yaşamlardan kesitler sundu. Kayıp Aranıyor ve Medar-ı Maişet Motoru kaleme aldığı romanlardandır.

  • BULAŞIK VE ÇAMAŞIR MAKİNESİ TEMİZLİĞİ İÇİN ÖNERİLER

    Sürekli olarak su ve deterjanla muhatap olan bulaşık ve çamaşır makinelerinin neden temizlenmeye ihtiyaç duyduğunu düşünüyor olabilirsiniz. İyice arındırılmamış tabak ve tencerelerde kalan yemek, yağ kalıntıları, kısa programlarda kazana tutunan toz, yün kalıntıları ve hatta suyun kendisi uzun vadede tıkanmaya veya kireçlenmeye neden olabilir ve tüm bunlar makinelerin kullanım ömrünü kısaltabilir. Beyaz eşyaların uzun ömürlü kullanılabilmesi için belirli aralıklarla temizlenmesi önemli. Siz de aşağıdaki önerilerimizi inceleyerek makinelerinizin ömrünü uzatabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bulaşık makinesinde sirke ve karbonat mucizesi” title_font_size=”13″]

    Temizlik ve hijyen konusunda sirke ve karbonat ikilisi ayrı ayrı efsaneleşmiş durumda ama bu efsane söylentilere değil gerçeklere dayanıyor. Bulaşık makinesi temizliğinde de rahatlıkla tercih edebileceğiniz sirke ve karbonatı, karıştırarak veya ayrı ayrı kullanabilirsiniz. Bir miktar suda beyaz sirke ve karbonat karıştırıp bez yardımıyla makinenizin iç kısımlarını ve raflarını silebilir veya sadece karbonatlı suyla silerek, tüm makineyi temizledikten sonra beyaz sirke koyduğunuz bir kâseyi makinenin alt rafına yerleştirerek boş şekilde ve orta ısıda çalıştırarak temizleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geleneksel yöntemler; Arap sabunu ve limon tuzu ” title_font_size=”13″]

    Evin her köşesinde kullanımı alışagelmiş Arap sabunu da beyaz eşya temizliğinde kullanabileceğiniz ürünlerden. Islak bir beze dökeceğiniz bir miktar Arap sabunuyla makinenizin her tarafını silebilirsiniz. İşiniz bittikten sonra makinenizi boş çalıştırarak sabun artıklarından arındırabilirsiniz. Başka bir tavsiye de suda erittiğiniz limon tuzunu bulaşık makinesinin içine boşaltmanız ve boş olarak çalıştırmanızdır. Limon tuzunun güçlü bir kireç sökücü olduğu bilinmekte.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aynı ürünler çamaşır makinesinde de kullanılabilir” title_font_size=”13″]

    Çamaşır makinesinin kazanı, lastik kısmı ve dış yüzeyi, ayda bir temizlenmeli. Yukarıda saydığımız tüm ürünler bu makinenin temizliği için de kullanılabilir. Özel tavsiyemiz, beyaz sirke ile limon tuzundan yapacağınız bir karışım ile temizlemeniz olacaktır. Deterjanları koyduğunuz bölüm ise biraz daha farklı bir uygulama gerektirebilir. Deterjan ve yumuşatıcı kalıntıları sertleşmişse sıcak su ile yumuşatabilir, hafifçe fırçalayabilir, bir sünger ve deterjan yardımıyla yıkayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Temizlik için boş çalıştırma yöntemi” title_font_size=”13″]

    Bulaşık makinesini özel temizlik ürünleriyle boş çalıştırmak bilinen bir yöntemdir, aynı yöntemin çamaşır makinesinde de uygulanabileceğini söyleyebiliriz. Bir bardak beyaz sirke içinde erittiğiniz karbonatı çamaşır makinesinin deterjan çekmecesine dökün ve en fazla 1 saatlik program ayarında çalıştırın. Kireç sökücü ve parlatıcı özellikleriyle ünlü bu iki ürünün makinenizi yenilediğine şahit olacaksınız.

  • DÜNDEN BUGÜNE CAZ…

    Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan caz, ABD’nin New Orleans şehrinde doğdu. İçinde özgünlük ve yaratıcılık barındıran caz, her ne kadar geleneksel gibi dursa da aslında popüler müziğe de göz kırpar. Caz denince akla ilk gelenlerden biri şüphesiz enstrümanlardır. Bunların arasında saksafon, klarnet, flüt, trompet, basgitar, bateri sayılabilir. Caz bir müzik türü olarak kendine özgü özellikler barındırır, bunların en dikkat çekenlerden biri doğaçlamadır. Şarkının bazı yerlerinde müzisyen birden solo çalmaya başlar ve bir doğaçlama yapar. Bu doğaçlama aynı zamanda besteyle o kadar uyumludur ki kendimizi birden müziğin ritmine kaptırırız. Bugün sizlerle caza dair kısa bilgiler paylaşacak ve müziğin dünyasında kısa bir yolculuğa çıkacağız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cazın kökeni” title_font_size=”13″]

    1900’lerin başında gelişmeye başlayan bir müzik türü olarak hayatımızdaki yerini aldı. Cazın kısa tanımı için şu açıklamayı yapmak mümkündür: Müzik tekniklerinin harmanlanması. Dixieland Jazz Band’in ilk plaklarını çıkarmasıyla artık varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır. Tarihler 1920 ila 1930’ları gösterdiğinde ise artık bir caz çağından söz etmek mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Blues mu caz mı?” title_font_size=”13″]

    Caz, ilk yıllarda blues akımından beslenmiştir. Blues, Amerika’ya gelen kölelerin halk müziğidir. Aynı zamanda Amerikalı siyahilerin çalışma sırasında söyledikleri halk şarkılarının bir derlemesidir. Bu halk şarkıları cazı oluşturan en önemli unsurlardandır.  Caz, blues ile birbirine çok benzediği için sıkça karıştırılır ancak blues ve caz arasında bazı ayırt edici özellikler vardır. Saksafon ve piyano, caz müziğin öne çıkan enstrümanlarındandır, blues müziğinde ise daha çok gitar vardır. Blues çok daha yavaş çalınır, caz ise biraz daha hareketlidir. Blues daha çok geleneklere bağlıdır ve onlardan beslenir. Caz, şehir hayatı kavramına göz kırpar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cazın gelişimi” title_font_size=”13″]

    Caz günümüze kadar pek çok değişime uğramıştır. Bazı kaynaklara göre bu müziğin başlangıcı olan Ragtime, siyahilerin törenlerde söyledikleri eski şarkılardan oluşur. İlk olarak 1890’lı yıllarda ortaya çıkmış piyano ağırlıklı bir müzik türüdür. Caz ve ragtime piyanisti denince akla ilk gelen isim Jelly Roll Morton’dur. Ragtime’ı blues takip eder. Amerikalı siyahilerin söylediği halk şarkılarından oluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caz müzikte hot caz akımı” title_font_size=”13″]

    Caz, perdeye ve sahneye geçtikten sonra artık hot jazz kavramı hayatımıza girdi. Hot jazz türünde pek çok melodiden bahsetmek mümkün; solo akımından tam da bu noktada söz etmek gerekir zira hot jazz, herkesin kendi stilinde solo yaptığı bir türdür. Son olarak Cuse’dan bahsedelim. Cuse; hot jazz türünün devamı ve daha olgunlaşmış bir müzik türüdür. Cuse gelişimi ile caz müziğin karakteri kesin olarak belirginleşerek, tüm yönleriyle olgunlaşmış ve tamamlanmıştır. Özellikle klasik müzik parçaları, caz müzik ile ortak noktalardan buluşmaya başlamıştır. Efsaneleri hatırlayalım: Louis Armstrong, Coleman Hawkins, Lester Young…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Caz müziğinde doğaçlama sanatı” title_font_size=”13″]

    Caz müziğini tanımlarken doğaçlama ve solo akımı kavramları öne çıkar. İlk zamanlar doğaçlama aslında birer “atışma”dan ibaret iken, zamanla işe melodiler de karışmış ve farklı bir duyu şöleni başlamıştır. Caz müziğinde yapılan doğaçlamalar besteye bağlı kalınarak yapılır. Bir parçayı dinlerken birden ritim değişebilir ve melodi farklılaşabilir. Bu esnada dinleyici ritme ayak uydurmaya başlar. Caz, tümüyle dinleyiciyi etkisi altına alabilir. Yapılan doğaçlamalar, bu müzik türünün ayırt edici özelliklerinden biridir. Konu müzik ve duygular olunca, belirli sınırları çizmek doğru olmaz zira caz başlı başına sınırların çok ötesindedir.

  • RENKLERİN VE MOTİFLERİN DÜNYASI: ÇİNİ SANATINDA ZAMAN YOLCULUĞU

    Çini sanatı, yüzyıllardır hayatımıza dokunan, evleri, sarayları, camileri ve gündelik eşyaları güzelleştiren köklü bir süsleme sanatıdır. İlk bakışta sadece fayans ya da seramik üzerine yapılmış desenler gibi görünse de aslında her motifin ve her rengin ardında derin bir kültürün izleri saklıdır. Peki, çiniyi sadece bir süsleme olmaktan çıkarıp onu kültürümüzün simgesi hâline getiren sır nedir? Bu yazımızda, motiflerin dili ve renklerin anlamı eşliğinde, çini sanatının büyülü dünyasını inceleyeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1# ” title_font_size=”13″]

    Çinicilik 12. yüzyıldan bu yana süregelen Türk zanaatkârlığını yansıtan bir sanattır. Minai (çok renkli ve sır üstü boyama), lüster (metal oksitlerle yapılan parlak ve ışıltılı yüzey), perdah (parlak ve pürüzsüz bir yüzey elde etme yöntemi) ve sır altı gibi tekniklerle uygulanır. Kökeni Çin’e dayanmakla birlikte Karahanlılardan Osmanlı’ya uzanan süreçte Türk kültürüyle bütünleşmiş ve 15. ila 18. yüzyıllar arasında zirveye ulaşmıştır. Bu dönemin en göz alıcı örnekleri arasında Yeşil Camii, Muradiye Camii, Çinili Köşk ve Üsküdar Çinili Camii yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    16. yüzyıldan bu yana çini ustaları, geleneksel reçetelerle hazırladıkları çinilerde genellikle sır altı tekniğini kullanmıştır. Önce hamur şekillendirilir, astarlanır ve fırınlanarak sert, gözenekli ve pürüzsüz bir yüzey elde edilir. Kâğıt üzerine çizilen desenler, ince işçilik gerektiren ajur tekniği ile delinip kömür tozuyla yüzeye aktarılır; ardından dış konturlar siyah boya ile elle çizilir. Desenler çeşitli renklerle boyandıktan sonra seramiğin üzeri sır ile kaplanır ve ikinci kez 900-940 °C’de pişirilir. Böylece çininin yapımı tamamlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Çinilerdeki her motif ve renk bir anlam taşır. Lale, gül, karanfil, servi veya hayat ağacı yalnızca estetik bir süsleme unsuru değil, aynı zamanda derin sembolik anlamlar içerir. Lale hem harf yapısı hem de sayısal değeriyle kutsal kavramlarla ilişkilendirilirken; hayat ağacı ölümsüzlüğün, gül aşkın ve güzelliğin, karanfil ise sevgi ve bağlılığın simgesidir. Bu sembolik dil, yalnızca motiflerle değil, renklerin kullanımıyla da kendini gösterir. İznik çinilerinin mercan kırmızısı ve turkuaz mavisi yalnızca göze hitap etmez; gökyüzü, su ve yaşam enerjisinin yansımasıdır. Geleneksel çinilerde beyaz veya lacivert fon üzerinde kırmızı, kobalt mavisi, turkuaz mavisi ve yeşil renkler karakteristik olarak kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Geleneksel çini sanatına karakter kazandıran en temel unsur; ham maddeden boyalara, fırınlama süreçlerinden süsleme tekniklerine kadar nesiller boyunca aktarılan zanaatkârlık bilgisidir. Bu geleneğin taşıyıcıları çini ustalarıdır. Günümüzde Türkiye’de yaklaşık 5.000 çini ustası bulunmaktadır. Atölyelerde şekillendirmeyi yapan “çarkçı”, süsleme ve konturları çizen “tahrirci”, desenleri renklendiren “boyamacı” ve fırınlama işini üstlenen “fırıncı” gibi ustalar; kalfalar ve çıraklar birlikte bu geleneğin yaşatılmasında önemli rol oynar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çini bilgisi ve ustalık geleneği, usta-çırak ilişkisiyle kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. “El almak” geleneğiyle kalfalar, ustalarından yalnızca teknikleri değil, aynı zamanda etik değerleri de öğrenir. Çini, mimaride estetiği ve kültürel mirası gelecek kuşaklara taşırken, kamusal ve dinî yapıların cephelerini süsleyerek kent kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bu gelenek; Kütahya, İznik ve Çanakkale’nin yanı sıra Antalya, Konya, Kayseri, Sivas ve İstanbul’daki simgesel yapılarda da özel bir yer tutar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde bu geleneğin yaşayan örneklerinden biri de sanatkâr Mehmet Gürsoy’dur. 1950 yılında Denizli’nin Bekilli ilçesinde doğan ve 10 yaşında ailesiyle Kütahya’ya taşınan Gürsoy, 1975’ten bu yana çini sanatını profesyonel olarak sürdürmektedir. UNESCO tarafından 2009 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ünvanıyla onurlandırılan Mehmet Gürsoy, Kütahya’daki atölyesinde 16. yüzyıl desenlerini modern tekniklerle birleştirerek çini sanatını zamansız kılmaya devam etmektedir. 50 ülkede 72 sergi açan sanatkârın hikâyesi videoda!

  • BEDENİMİZ HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Karmaşık bir yapıya sahip olan bedenimiz, birçok sistem ve organın sürekli ve düzenli çalışmasıyla işlevini sürdürür. Bu sistemler arasındaki uyum ve koordinasyon sayesinde vücudumuz, tüm fonksiyonlarını sorunsuz bir şekilde yerine getirir. Nefes alıp vermek gibi basit faaliyetten hücrelerimizin bir araya gelmesiyle oluşan doku, organ ve tüm beden sistemini oluşturan daha karmaşık yapılara kadar vücudumuzun çalışma prensipleri hakkındaki ilginç bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İskelet sistemiyle birlikte hareket etmemizi sağlayan kaslarımız, çalışma biçimlerine göre iki gruba ayrılır. Kişinin kendi isteğiyle ve istediği zaman hareket ettirebildiği kol, bacak, baş, boyun, parmak ve göz kapağı kasları istemli kaslar olarak adlandırılır. Mide, bağırsak, solunum organları, kan damarları ve kalp kası ise istemsiz kaslardır; bizden bağımsız olarak, yaşamımız boyunca çalışırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Akciğerlerimizin yüzey alanı neredeyse bir tenis kortu büyüklüğündedir. Günde ortalama 25.000 kez, 70 yaşına gelene kadar ise yaklaşık 600 milyon kez nefes alıp veririz. Yetişkin bir birey, dakikada ortalama 12 ila 20 kez solunum yapar ve her nefeste akciğerlere yaklaşık yarım litre hava dolar. Fiziksel aktivite sırasında ya da bazı hastalık durumlarında vücudun artan oksijen ihtiyacını karşılamak için solunum hızı artar; kişi daha sık ve hızlı nefes almaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tıpkı parmak izlerimiz gibi, dilimizin de kendine özgü bir izi vardır. Dil yüzeyindeki şekiller, girintiler, çıkıntılar ve tat tomurcuklarının dizilimi herkeste benzersizdir. Bu eşsiz yapı, dilin biyometrik kimlik doğrulama sistemlerinde dahi kullanılabileceğini ortaya koymaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Vücudumuzda kan damarları bulunmayan tek bölüm, gözümüzdeki korneadır ve oksijen ihtiyacını doğrudan havadan karşılar. Kornea, ışığın net bir şekilde kırınımını (ışık, ses ve radyoelektrik dalgaların karşılaştığı bazı engelleri dolanarak geçmesi olayı) sağlamak için saydam olmak zorundadır. Bu nedenle yapısında kan damarları bulunmaz. Göz hareketlerinden sorumlu ekstraoküler kaslar ise çevredeki hareketleri anında takip edebilen vücudun en hızlı kaslarındandır. Göz kırpma refleksi yalnızca 100 ila 150 milisaniye (yani 0.1–0.15 saniye) sürer. Bu durum, kısa sürede gözleri dış etkenlere karşı korur ve gözün sürekli nemli kalmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Anne karnındaki bir bebeğin parmak izleri, gebeliğin ilk üç ayında oluşmaya başlar ve altıncı ayın sonunda kalıcı şeklini alır. Parmakların uç kısmında meydana gelen bu izler; genetik faktörlerin yanı sıra, anne karnındaki sıvının basıncı, bebeğin hareketleri ve çevresel etkenlerle şekillenir. Bu nedenle herkesin parmak izi (tek yumurta ikizleri de dâhil olmak üzere) benzersizdir ve yaşam boyu değişmeden kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bedenimiz, sabah saatlerinde akşama göre biraz daha uzundur. Ayağa kalktığımızda başımız ve omuzlarımız, omurgalar arasında bulunan disklerdeki sıvıya ve omurgamıza baskı uygular. Benzer bir durum, dizlerdeki kıkırdak yapılar için de geçerlidir. Gün boyunca ayakta kalmak, bu sıvıların sıkışmasına neden olur ve bu da boyumuzda küçük bir miktar kısalmaya yol açar. Ancak, gece boyunca dinlenme hâlinde geçen uyku sürecinde bu baskı ortadan kalkar; disklerdeki ve kıkırdaklardaki sıvı eski hâline döner, böylece bedenimiz sabahları yeniden uzar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kalsiyum, vücudumuzda en fazla bulunan mineraldir ve toplam kalsiyumun yaklaşık %99’u kemiklerimizde ve dişlerimizde depolanır. Bu mineral, kemik sağlığının korunması ve diş yapısının güçlü kalması için oldukça önemlidir. Dişlerimiz, yapısal olarak vücudumuzdaki en sert dokulardan biri olmasına rağmen, kendi kendini onaramayan tek organımızdır. Yani bir kez zarar gördüğünde doğal olarak kendini yenileyemez.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    El tırnakları, ayak tırnaklarına kıyasla yaklaşık dört kat daha hızlı uzar. Bu nedenle bir el tırnağının kökten uca kadar tamamen yenilenmesi yaklaşık 6 ay sürerken, ayak tırnaklarında bu süreç çok daha yavaş ilerler ve 12 ila 24 ay arasında değişebilir. Uzama hızındaki bu farkın nedeni, el parmaklarının günlük hayatta daha aktif kullanılması ve kan dolaşımının ellerde daha yoğun olmasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Beynimiz ortalama 1300-1400 gram ağırlığındadır ve hareket, düşünme, konuşma gibi tüm yaşamsal fonksiyonların merkezidir. Vücuttaki kanın yaklaşık %20’si beynin beslenmesi için kullanılır; beynin tek enerji kaynakları oksijen ve glikozdur; bu iki öğe dışında başka bir enerji kaynağı yoktur.

  • OKYANUS VE DENİZ NEDEN MAVİ GÖRÜNÜR?

    Merhaba arkadaşlar!

     

    Okyanusların ne kadar büyük olduğunu hayal ettiniz mi hiç? Peki, denizi seviyor musunuz? Buradan “Eveeet!” dediğinizi duyar gibiyim! Peki, hiç düşündünüz mü: Okyanus ya da deniz neden mavi görünür? Bu sorunun cevabını birlikte keşfetmeye ne dersiniz?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Güneş, gökyüzünden dünyaya ışık gönderir. Bu ışık bize beyaz gibi görünür; ama aslında içinde gökkuşağındaki tüm renkler saklıdır!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Güneş ışığı okyanusa ya da denize düştüğünde bu renkler birbirinden ayrılır. Kırmızı, turuncu ve sarı gibi renkler suyun içinde emilir, yani kaybolur. Ama mavi renk yoluna devam eder ve suyun yüzeyine geri yansır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Aslında su renksizdir. Ancak mavi ışık daha fazla yansıdığı için biz denizi ve okyanusu mavi olarak görürüz!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şimdi sıra sende!

     

    Seninle evde kolayca yapabileceğimiz bir deney var. Hazırsan başlayalım!

     

    Malzemeler:

    • Büyük bir bardak ya da cam kâse
    • Su
    • Birkaç damla süt
    • El feneri (telefon feneri de olur)
    • Karanlık bir oda

     

    Yapılışı:

     

    Bardağa ya da cam kâseye suyu doldur.

     

    Suyun içine 1-2 damla süt damlat ve iyice karıştır.

     

    Odayı karart ve el fenerini yandan ya da üstten suya doğru tut.

     

    Şimdi suya dikkatle bak: Suyun üstünde mavi bir ışık görüyor musun?

     

    Tıpkı okyanus gibi! Tıpkı deniz gibi! Çünkü bazı renkler su tarafından emildi ama mavi renk geri yansıdı.

     

    Deneyimiz bitti.

     

    Artık okyanusun ve denizin neden mavi göründüğünü biliyorsun.

  • TAVŞANLARIN HASSAS MI HASSAS DÜNYASI

    Tavşanlar, insanda kucağa alıp sarılma hissi uyandıran, çocuklar tarafından neredeyse oyuncak gibi algılanan sevimli mi sevimli canlılardır. Çizgi filmlerde onlara yakıştırılanlar da genellikle atik, zeki, eğlenceli rollerdir. Kendimizi bu kadar yakın hissettiğimiz bu hayvanları aslında ne kadar iyi tanıyoruz, sayfamıza göz gezdirdikten sonra kararı siz verin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dişleri sürekli uzayan, uzun kulakları ile en küçük sesleri bile duyabilen, gözleri tam tamına 360 derecelik açı ile görebilen tavşanlar temiz olmayı seven hayvanlardır ve tıpkı kediler gibi kendilerini yalayarak temiz tutmaya çalışırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Koşullar uygunsa yılın farklı mevsimlerinde ve birçok kez doğum yapabilen tavşanlar bir aylık gebelik süresinden sonra 4-12 yavru doğurabilirler. Tüysüz ve gözleri kapalı doğan yavrular iki ay kadar anneleri tarafından emzirilir, sonra bakımlarını kendileri görürler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bilinen en büyük yanlış tavşanların havuçla beslenmesi gerektiğidir. Bu yanlıştır çünkü şeker ihtiva eden besinler onlar için zararlıdır. İlla verilecekse haftada bir olmasına dikkat edilmelidir. Maydanoz, marul, dereotu, lahana hatta brokoli, yeşil fasulye tavşanlar için faydalı olan besinlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünyada 50 civarında tavşan türü olduğu bilinmektedir. Avucumuzun içine sığdırabileceğimiz tavşanlar olduğu gibi ağırlıkları 25 kg’a çıkanları da bulunmaktadır. Dağ tavşanı, kutup tavşanı, Himalaya tavşanı gibi farklı görüntülere sahip türleri vardır. Fotoğraftaki sevimli ise 15-20 cm. uzunluğunda tüyleri olan Ankara (Angora) tavşanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tavşanlar duygulu ve alışkanlık edinebilen hayvanlar olmasına karşılık insana ilgisiz, yabani ve agresif de olabilirler. Tüm tavşan türleri evcilleştirmek için uygundur denemez. Evde beslemeye uygun olan tavşanlar arasında fotoğrafta da gördüğünüz Hollanda Lop tavşanı, cüce tavşan, Aslanbaş tavşanı, hothot tavşanı sayılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eğer evinizde beslemek üzere tavşan almayı düşünüyorsanız şu bilgiler aklınızda olmalı: Yüksek sesten, uyandırılmaktan, dürtülmekten hoşlanmayan tavşanlar bu gibi durumlarda fazlasıyla ürkebilir, agresifleşebilir hatta kalp krizi bile geçirebilirler. Bu açıdan çocuklar ve tavşanlar, bir arada iken düşündüğünüz kadar uyumlu olmayabilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Diğer taraftan hareketli ve hızlı oluşlarıyla ünlü canlıların günlük egzersizlere ihtiyacı vardır ve bu sindirim sistemleri için olmazsa olmazdır. Mutlu olmak için geniş alana ihtiyaç duyan tavşanlar diğer tavşanlarla bir arada olmaktan hoşlanırlar.

  • Tarihi Odunpazarı İlçesi ve Meşhur Evleri

    Tarihi Odunpazarı İlçesi ve Meşhur Evleri

    “…Eşraf ve sipahisi çoktur… Şehir 17 mahalledir. Evleri bağlı, bahçeli ve mamurdur… Dört çevresi gül, gülistan, bağ ve bostan dolu olup hububatı çok bir şehirdir…”

     

    Odunpazarı günümüzde, eşraf ve sipahisi başta olmak üzere bu cümlede geçtiği gibi değil tabii ki. Ne de olsa bu gözlemi bize aktaran kişi Evliya Çelebi, yani haber verdiği yıl 16. yüzyıl… Geçmişi bu kadar eskiye giden ve ünlü seyyahın övgüyle bahsettiği yerleşim yerinden bakalım günümüze neler ulaşabilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İç Anadolu Bölgesi’ndeki Eskişehir’in ilk yerleşim yeri Odunpazarı imiş ve adını, bölge halkının dağlardan getirdiği odunu bu civarda satması ile almış. Bugün adından söz ettirme, çok sayıda turist çekme nedeni ise Osmanlı döneminden kalma evlerin kâh başı dik kâh biraz boynu bükük biçimde günümüze ulaşması.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kıvrımlı dar sokaklarda çoğunlukla bitişik nizam yapılan bu evlerin alt katı depo, kiler, mutfak olarak kullanılırken üst katları yaşam alanıymış. Hâlâ çoğunlukla konut olarak kullanılan evler öte yandan geçmişin gündelik yaşamı ile kültürel kodlarını bize ulaştıran birer köprü görevi de üstlenmişler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Örneğin; ayırt edici detaylardan biri olarak cumbalar evin baş odasının, yani misafirlerin kabul edildiği en önemli odasının -bugünkü adıyla salonun- yerini dışarıdan görünür kılarmış. Cumbanın büyüklüğü ise ev sahibinin ne kadar varlıklı olduğunu gösterirmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Konak tipindeki evlere bahçe kapısını ve bahçeyi aşarak girilirken, daha mütevazı evlerin dış kapıları direkt sokağa açılırmış. Bütün bu detayları görmek hâlâ mümkün.  Ahşap ya da demirden olan kapılar kadar, farklı estetik anlayışlarla yapılmış kapı kollarını ve tokmaklarını gözlemlemek bile başlı başına bir keyif.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kimi kutu gibi görünen kimi oldukça görkemli olan rengârenk Odunpazarı evlerinden sanat galerisine dönüşen de var, kafe olarak hizmet veren de, hediyelik eşya satan da. Odunpazarı semtindeki yapıların birçoğu restore edilmiş ve bölge “Tarihi ve Kentsel Sit” olarak koruma altına alınmış durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bu tarihi semtin orta yerinde bulunan Kurşunlu Külliyesi de ilgi gören yerlerin başında geliyor. Sıbyan mektebi, şadırvanı, camisi, kervansarayı ile 1500’lü yılların başında yapılan külliyenin bazı bölümleri

    Lüle Taşı Müzesi, Ahşap Eserler Galerisi olarak ziyarete açık bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2019 yılında açılan Odunpazarı Modern Müze ise hem bulunduğu bölgenin hem de içinde gerçekleşen sergilerin mesajını taşıyor. Geleneksel sanatların yanı sıra çağdaş sanat sergilerine de ev sahipliği yapan mekânın dış cephesi ahşaptan oluşuyor.