Yazar: admin

  • BAŞARILARIYLA ÜLKEMİZİ GURURLANDIRAN KADINLARIMIZ

    Gösterdikleri güçlü duruş ve kararlılık ile ülkemizi temsil eden kadınlarımızın sayısı her geçen gün artıyor. Bilim, kültür, sanat, spor ve daha birçok alanda kendini kanıtlamış kadınlarımızın hikâyeleri ilham verici ve motive edici birer örnek oluşturuyor. İşte Türkiye’nin gurur kaynağı olan başarılı kadınlarımızdan bazılarının meslek ve kariyerleri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Nüfus cüzdanındaki ismi Benal Zübeyde Arıman olarak kayıtlı olan Benal Nevzat (İştar) Arıman, ülkemizin ilk kadın milletvekillerindendir. 1903 İzmir doğumlu Arıman, 1923’te Paris’teki Sorbonne Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra Veremle Mücadele Cemiyeti, Türk Hava Kurumu, Yeşilay ve aşevleri gibi hayır kuruluşlarında çalışır ve sonrasında kadınların genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını elde ettiği 1935’te İzmir’den seçilerek Türkiye’nin ilk kadın milletvekilleri arasında yerini alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1914 Bursa doğumlu Muazzez İlmiye Çığ, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesindeki eğitiminin ardından uzman olarak atandığı İstanbul Arkeoloji Müzesinde Sümeroloji alanında yaptığı çalışmalarla sadece ülkemizde değil, tüm dünyada tanınan bir isimdir. Hitler döneminde Almanya’dan iltica ederek Ankara Üniversitesinde dersler veren Prof. Dr. Hans Gustav Güterbock’dan Hitit dili ve kültürü dersleri ile Avusturya asıllı arkeolog Prof. Dr. Benno Landsberger’den Sümer ve Akad dilleri ve Mezopotamya kültürü dersleri alan Çığ, edindiği bilgileri yeni nesle aktarmak için onlarca kitap yazar. 1940’ta mezun olduktan sonra “İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çivi Yazılı Belgeler Arşivi”ne uzman olarak atanır. Burada 31 yıl boyunca diğer meslektaşları ile müzenin deposunda bulunan Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış on binlerce tableti temizler, sınıflandırıp numaralandırır; 74 bin tabletten oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturur; 3 bin tabletin kopyasını yapıp katalog halinde yayımlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1939 Zonguldak doğumlu Filiz Dinçmen, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun olduktan sonra çeşitli diplomatik görevlerde bulunur ve 1982’de Hollanda Lahey Büyükelçisi görevine getirilerek Türkiye’nin ilk kadın büyükelçisi ünvanını alır. Daha sonra Avustralya büyükelçisi olarak mesleğine devam eden Dinçmen’in son görev yeri Vatikan Büyükelçiliğidir. Bir ülkenin kadın emeği ve katkısı olmadan kalkınamayacağını belirten Dinçmen, kadınların toplumun gelişmesine yardımcı olmaları ve bu yolda görev almaları için çeşitli sivil toplum kuruluşlarında uzun yıllar çalışır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1960 İstanbul doğumlu Lale Orta, ülkemizin ilk kadın futbol antrenörü ve hakemidir. Çocukluk yıllarında basketbol ile ilgilenen Orta, spor hayatına Türkiye’nin ilk kadın futbol kulübü olan Dostlukspor Kız Futbol Kulübünde futbol ile devam eder. Öğrenimini Marmara Üniversitesi İşletme Bölümünde tamamlayan başarılı sporcu, yıllarca futbol oynadığı kulüpte kalecilik ve kaptanlık da yapar. 20 sene boyunca erkek futbol liglerinde hakemlik yapan Orta, 1995’te Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) tarafından 27 ülkeden seçilmiş 54 kadın hakem arasına girerek dünyadaki ilk FIFA kokartlı kadın hakemlerden biri olur. Emekli olana dek 60 uluslararası olmak üzere profesyonel ve amatör liglerde 1.500’ün üzerinde maç yönetir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1960 Ankara doğumlu İnci Özdil, Türkiye’nin ilk klasik Batı müziği kadın orkestra şefidir. 1971’de Ankara Devlet Konservatuvarında piyano dersleri alan Özdil, 1976’da kompozisyon bölümüne, 1981’de kompozisyon ileri yüksek sınıfına devam eder ve aynı zamanda orkestra şefliği bölümünde çalışır. Müzisyen bir aileden gelen Özdil, 1983’te orkestra şefliği uzmanlığı için devlet bursuyla İngiltere’de eğitim alır. Yurt dışında çeşitli eğitimler ve başarılara imza atan Özdil, 1988’de Hans Werner Henze Festivali’nde “En İyi Yorumcu” ödülünü kazanır. Başarılı sanatçı, Antalya Devlet Senfoni Orkestrasının kurucu şefi olduktan sonra 2009-2013 yılları arasında Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrasında şef olarak görev yapar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1975’te İstanbul’da dünyaya gelen Feryal Özel, 2019’da tüm dünyada heyecana neden olan kara deliklerin ilk fotoğrafını çeken 200 bilim insanı arasında yer alıyor. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve Arizona Üniversitesinde çalışmalarını sürdüren Özel, aynı zamanda NASA Astrofizik Komitesi Başkanlığını, NASA Lynx Uzay Teleskobu Bilim ve Teknik Ekibi Başkanlığını ve Uzay Ufku Teleskobu Bilim Konseyi ile Modelleme ve Analiz Çalışma Grubu Başkanlığını yürütüyor. Ünlü Alman fizikçi Albert Einstein, Amerikalı matematikçi John Nash gibi dünyanın en tanınmış bilim insanları ile birlikte 20 kişilik “Büyük Fikirler” listesine adını yazdıran Özel, bilime sağladığı katkıların yanı sıra maraton ve triatlon koşularında da başarılı bir sporcu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1985’te İstanbul’da doğan Dr. Canan Dağdeviren, Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölümünden 2007’de; Amerika Birleşik Devletleri’nin en prestijli burs programı olan Fulbright’tan kazandığı bursla Illinois Üniversitesi Malzeme Bilimi ve Mühendisliği Bölümünden 2014’te doktora derecesiyle mezun olur. Dağdeviren aynı zamanda Harvard Üniversitesine “Genç Akademi Üyesi” olarak kabul edilen ilk Türk ve başarıları bunlarla sınırlı değildir. Dedesini kalp yetmezliği sebebiyle kaybeden Dağdeviren, 28 yaşına geldiğinde çocukluk hayalini gerçekleştirerek giyilebilir kalp pilini icat etti. 10 saniyeden az sürede cilt kanserini tespit eden bir cihazın da mucidi olan Dağdeviren, Alzheimer ve mide sorunları için geliştirdiği icatları ile tüm dünyada adından söz ettirmeye devam ediyor.

  • TARİHE EV SAHİPLİĞİ YAPAN MÜZELER

    Bize tarihimizi hatırlatan, geçmişe dokunmamıza olanak sağlayan ve yıllar hatta yüzyıllar öncesine tarihsel bir yolculuk sunan müzeler, eski zamanlar ve günümüz arasındaki yıkılmaz köprülerimizdir. Ülkemizin dört bir yanında var olan ve bir anlamda tarihe ev sahipliği yapan müzeler, kültürel mirasımızı emanet ettiğimiz en önemli yerlerdendir. Bu yazımızda yalnızca tarihteki önemli olaylara tanıklık eden Cumhuriyet Müzesi ve endüstriyel mirasımızın aynası niteliğindeki Rahmi Koç Müzesi hakkında kısa bilgiler vermekle kalmayıp, sizleri bu müzelerde seslendirilen şahane ezgilerle de buluşturuyoruz. Kısaca bu yazımızda tarih ve müzik bir araya geliyor ve ortaya çıkan harmoni ruhumuza huzur veriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Cumhuriyet Dönemi’nin ilk idari ve siyasi binası olma özelliğini taşıyan, Cumhuriyet Müzesi ya da diğer bilinen adıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi binası, 1923 yılında Mimar Vedat Tek tarafından tamamen kesme taştan, Cumhuriyet Halk Fırkası toplantı yeri olarak kullanılmak üzere inşa edilmiştir. Bina, 1924-1960 yıllarında Atatürk ilke ve inkılaplarının gerçekleştirilmesi, tarihimize yön veren uluslararası anlaşmaların imzalanması ve çok partili sisteme geçişe tanıklık etmiştir. Dünden bugüne pek çok önemli karara şahitlik eden Cumhuriyet Müzesinin etkileyici atmosferinde kısa bir müzik molasına ne dersiniz?

    .

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ankara’nın ilk sanayi ve ulaşım müzesi olma özelliği taşıyan müze, Çengelhan adlı tarihî kervansarayda 2005 yılında ziyarete açılmıştır. Sonraki yıllarda yine aynı bölgede yer alan Safranhan satın alınarak restore edilmiş ve 2016 yılında müzenin ikinci binası olarak hizmete girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde Damat Rüstem Paşa tarafından 1522 yılında inşa edilen bu kervansaraylar, zamanında yün, deri ve tiftik işleyen tabakhane, depo ve hapishane olarak hizmet vermiştir. Müze, geçmişten günümüze endüstri ve mühendislikle ilgili objelerin ve belgelerin toplanması, araştırılması, korunması ve sergilenmesinde öncü konumdadır. Müzenin geçmişten izler taşıyan dokusu ve tarih kokan ortamıyla müziğin birleşmesinden doğan etkileyici bir şölenle sizleri baş başa bırakıyoruz.

    .

  • ÜNLÜ İSİMLERİN ZEKÂ ÜZERİNE KURDUKLARI CÜMLELER

    Zekâ kelimesinin sözlükteki karşılığı şöyle: İnsanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı. Bu tanıma göre olumlu addedebileceğimiz kavramı, tarihi kişiliklerin çoğu da olumlu yorumlamış… İçlerinde zekâyı anlatabilmek için akılla kıyaslamayı tercih edenlerin sayısı da bir hayli fazla… Aşağıda konuyla ilgili yaptığımız alıntıları görebilirsiniz. Peki ya zekâ ve akıl arasındaki fark üzerine sizin düşünceleriniz neler?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • MANTARLA ZENGİNLEŞEN YEMEKLER

    Mantar dendiği vakit yeryüzünde çoğu tanımlanamamış 1,5 milyon türü olan, devasa biyolojik bir âlem akıllara gelir… Tabii bizim konumuz çok farklı… Bu sayfada gönül rahatlığıyla yenilebilen, birbirinden farklı türleriyle yemeklerde kullanılabilen mantarlar yer alıyor. En çok kullanılanların başında da şapkalı mantar olarak bilinen kültür mantarı gelmekte… Asıl konumuza geçmeden önce kültür mantarıyla ilgili birkaç ipucu paylaşalım. Aklınızda olsun, bu mantarlar nemli ortamda çabucak bozulmaya yüz tuttukları için buzdolabında ambalaj içinde uzun süre bekletilmemeli, yıkanarak saklanmamalı. Kâğıda sararak buzdolabına koyarsanız kuru kalacak kısa sürede bozulmayacaktır. Ama bunun da uygulama süresi kısa olmalı, çünkü sağlık açısından en ideali mantarları pişirerek saklamaktır. Aşağıda mantarla yapabileceğiniz yemek çeşitlerini görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • UÇAĞIN TARİHÇESİ

    Modern anlamda uçuşlar her ne kadar yaklaşık 50 yıldır hayatımızda yaygınlaşmış olsa da aslında havacılığın tarihi yüzlerce yıl öncesine dayanır. Şu bir gerçek ki tarihin ilk zamanlarından beri insanlar gökyüzünde uçma hayali kurdular ve bunun için sürekli bir gelişim gösterdiler; bu girişimlerin bir kısmı başarısızlıkla sonuçlanırken, bir kısmı ise günümüz uçaklarının temellerinin atılmasını sağladı. Uçurtmayla başlayan uçma serüveni, 18. yüzyılda hidrojenle çalışan sıcak hava balonlarının icadıyla başka bir boyuta taşındı. Bu yazımızda uçağın tarihi hakkında kısa bilgiler paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Eski Mısırlılar, arkalarında uçma hayallerini anlatan onlarca resim bırakırken; Yunanlar ve Çinliler bu düşüncelerini mitolojik hikâyeler ve efsanelerle aktarmayı tercih ettiler. Hatta yapılan araştırmalarda uçak ya da helikopter motifli pek çok kabartmaya rastlandı. Kurulan tüm bu hayallere karşın, ilk uçuş deneyimleri zaman zaman başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da o eski uçaklar, teknolojinin de etkisiyle günümüzün ihtişamlı makinelerinden biri haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Uçmaya dair ilk resmi girişimlerden biri 9. yüzyılda yaşandı. Müslüman bir âlim olan İbn Firnas tarafından bir cihaz geliştirildi ve insanın göklere olan yolculuğunu başlatan ilk insan olarak tarihte yerini aldı. İbn Firnas’ın geliştirdiği bu cihazın her yerini kumaşla kapladığı, kanat kısmına ise kuş tüyleri yapıştırdığı ve bu sayede havalanmayı amaçladığı bilinir. Tarihi kaynaklarda İbn Firnas’ın Kurtuba Camisi’nden atlayarak, uzun süre havada süzüldüğü ve sonra yere indiği bilgisi yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İtalyan bilgin Leonardo da Vinci de uçma fikri konusunda akıl yürütenlerden biridir. Her ne kadar uçmayı bizzat deneyimlememiş olsa da çırpan kanat denilen ve insan sırtına bağlanarak kullanılması öngörülen bir makine tasarımı çizdi ve uçağın gelişiminde rol oynadı. Hatta Da Vinci’nin bu fikirleri uçma düşüncesi adına atılmış ilk bilimsel girişimlerden biri olarak bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1633 yılına gelindiğinde İstanbul’da ilk insanlı roket Osmanlı sanatkârı ve mühendis Lagari Hasan Çelebi tarafından icat edildi. Çelebi, barut dolu haznesi bulunan bir hava roketiyle ilk dikey uçuşu başarıyla gerçekleştiren kişi olarak tarihe geçti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Uçağın icadı Amerikalı Wright kardeşler olarak bilinen Orville Wright ve Wilbur Wright tarafından gerçekleşti. İlk uçuş da yine Wright kardeşler tarafından gerçekleşti. Amerikalı kardeşler, başkaları tarafından üretilen çok sayıda planörü inceledikten sonra 1903 yılında kendi hava araçlarını yaptılar. İlk denemede 12 saniye boyunca yaklaşık 40 metre uçtuktan sonra güvenli bir şekilde yere indiler ve bu uçuşlarıyla dünyanın ilk motorlu uçuşunu gerçekleştirmiş oldular.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1923 yılında mühendis ve girişimci Vecihi Hürkuş tarafından ilk Türk uçağı imal edildi. Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Hürkuş, Türkiye’nin ilk uçak tasarımcısı ve üreticisi olarak anılır. VECİHİ K-VI adını verdiği uçağı ile 1925 yılında ilk uçuşunu gerçekleştiren Hürkuş, adını tarihe altın harflerle yazdırmayı başarmıştır.

  • DOĞANIN SÜRPRİZLERİ ÇİÇEK AÇAN KAKTÜS TÜRLERİ

    Kaktüsler, sıcak ve kurak iklimlerin simgelerinden biri olarak yalnızca dayanıklılıklarıyla değil, çiçek açtıklarında sergiledikleri zarafetle de dikkat çeker. Çöl gibi kurak ortamlarda hayatta kalmalarıyla bilinen kaktüsler, farklı boyut, renk ve şekillerde açan çiçekleriyle doğanın en şaşırtıcı bitkilerindendir. Bu yazımızda, birbirinden farklı kaktüs türlerini ve her göreni kendine hayran bırakan çiçeklerini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yılan Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Yılan kaktüsü ya da diğer bir adıyla “yer fıstığı kaktüsü” olarak bilinen Echinopsis chamaecereus, farklı Echinopsis türü kaktüslerin melezlenmesiyle elde edilmiştir. Bu melez tür, zengin renk çeşitliliğine sahip büyük çiçekleri ile öne çıkar. Parmak şeklindeki sürgünleri yan yana kümeler oluşturan yılan kaktüsü, yaklaşık 10 santimetre uzunluğunda ve 1–2 santimetre çapındadır. İlkbahar sonu ile yaz başında turuncu ve kırmızı çiçekler açan bu türün, nadiren de olsa sarı ya da pembe çiçek açtığı da görülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Paskalya Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Latince adı Hatiora gaertneri olan Paskalya kaktüsü, ilkbaharda kırmızı, turuncu veya pembe renkte çiçekler açar. Brezilya’nın doğusundaki tropikal yağmur ormanlarında, özellikle Mata Atlântica bölgesinde, ağaçlar üzerinde epifit olarak ya da nadiren kayalar üzerinde litofit olarak bulunur. Epifit, başka bir bitkinin üzerinde büyüyen ancak ondan besin almayan bitkilere verilen isimdir. Litofit ise kayaların üzerinde veya çatlaklarında yaşayan bitkilere denir. Litofitler, köklerini kayaların içine ya da aralarındaki yarıklara yerleştirerek tutunur ve bu şekilde hayatta kalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arizona Fıçı Kaktüsü ” title_font_size=”13″]

    Bir fıçıya benzediği için Arizona fıçı kaktüsü olarak isimlendirilen Ferocactus wislizeni, ABD’nin güneybatısında ve Kuzey Meksika’nın çöl bölgelerinde bulunur. Gençken küresel bir formdayken yaşlandıkça silindirik bir şekil alır. Çapı yaklaşık 70 santimetreye, boyu ise 1-3 metreye kadar ulaşabilir. Yaşlandıkça güneşe doğru eğildiğinden “pusula varil kaktüsü” olarak da bilinir. Yaz aylarında tepe kısmında sarıdan kırmızıya değişen renklerde çiçekler açar. Bu çiçekler yaklaşık 6-7 santimetre çapındadır ve genellikle temmuzdan eylüle kadar görülür. Çiçeklenme sonrasında yeşilken olgunlaştıkça sararan, yaklaşık 5 santimetre uzunluğunda, yenilebilir meyveler oluşur. Çölde yaşayan yerel halk, bu bitkinin meyvelerini acil durum gıdası olarak kullanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ay Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Ay kaktüsü (Gymnocalycium mihanovichii), Güney Amerika kökenli bir kaktüs türüdür ve özellikle Paraguay ile Kuzeydoğu Arjantin’de, deniz seviyesinden 500 metreye kadar olan düşük rakımlarda doğal olarak yetişir. Gövdesi aslında yeşil renklidir, ancak bir mutasyon sonucu kırmızı renkli gövdeye sahip olan türleri de ortaya çıkmıştır. Yaz ortasından sonuna kadar açan canlı renkli çiçekleri genellikle sarı tonlarda ve yaklaşık 4-5 santimetre uzunluğundadır. Özellikle aşılı formları, dekoratif amaçlı olarak dünya genelinde yaygın şekilde yetiştirilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Spagetti Kaktüs ” title_font_size=”13″]

    Spagetti kaktüs veya diğer bir adıyla “ökse otu kaktüsü” Orta ve Güney Amerika, Karayipler ve Florida’ya özgü epifitik bir kaktüs türüdür. Doğal olarak tropikal ve yarı tropikal ormanlarda, özellikle ağaçların üzerinde yaşar. İnce ve ipliksi dallara sahiptir. Latince adı Rhipsalis baccifera, olan spagetti kaktüsü, yılın her döneminde beyaz veya beyaza yakın krem renginde çiçekler açar. Bu küçük ve narin çiçekler, bitkinin dalları boyunca dağılır. İlginç bir şekilde, Afrika’nın tropikal bölgelerinde de doğal olarak bulunur. Bu özelliğiyle, Amerika kıtası dışında doğal olarak yetişen tek kaktüs türü olması açısından benzersizdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kuş Tüyü Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Kuş tüyü kaktüsü, kaktüs familyasının en büyük ve en popüler cinslerinden biridir. Yaklaşık 200’den fazla türü kapsayan bu kaktüs, başta Meksika olmak üzere Amerika’nın güneybatısında ve Karayipler’de doğal olarak yetişir. Latince adı Mammillaria olan kuş tüyü kaktüsünün, silindirik formdaki gövdesinin tepe kısmında küçük ama gösterişli çiçekleri bulunur ve bu çiçekler halka şeklinde açar. Pembe, beyaz, sarı, kırmızı veya mor renkteki çiçekleri yılda birçok kez çiçek açabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yıldız Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Latince adı Astrophytum olan yıldız kaktüsü, sade ve geometrik görünümünü süsleyen renkli çiçekleri ile diğer kaktüs türleri arasında benzersiz bir görünüme sahiptir. Yuvarlak ya da basık top şeklinde olan yıldız kaktüsü, belirgin sekizgen veya çokgen yapılı gövdeleriyle dikkat çeker. Gövdesinde yıldız şeklinde dikenler bulunur. Kısa süreli olarak açtığı çiçekleri büyük ve gösterişlidir; sarı, kırmızı, turuncu veya beyaz renginde olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çiçekli Brezilya Kaktüsü” title_font_size=”13″]

    Latince adı Parodia olan çiçekli Brezilya kaktüsü, Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Bolivya gibi Güney Amerika ülkelerinde; tropikal ve yarı tropikal iklim bölgelerinde yetişir. Doğal yaşam alanlarında kayalık yamaçlara tutunarak büyürken, ev ortamlarında saksılarda da kolayca yetiştirilebilirler. Bu kaktüsün en dikkat çekici özelliklerinden biri yuvarlak yapıya sahip gövdesidir. Gövdesi, sarıdan kahverengiye değişen yıldız şeklinde dikenlerle kaplıdır. İlkbahar ve yaz aylarında, gündüz saatlerinde açan çiçekleri, bitkinin üst kısmında taç benzeri bir halka oluşturur. Sarı, pembe, kırmızı ve turuncu gibi canlı renklerde olabilir.

  • AŞİNA OLDUĞUMUZ BAZI RESİM TERİMLERİ

    Bu terimlerin anlamlarını bilmek sadece resim sanatıyla uğraşanların değil, resim sergilerine ilgi duyan sanatseverlerin de işine yarayacaktır. Bir sergi kataloğunu ya da duvarda asılı duran bir tablonun açıklama metnini okuyup anlamak eskisine nazaran çok daha kolaylaşacak, bazı terimler ise resmi doğrudan anlamanız konusunda yardımcı olacaktır. Sözü uzatmadan listemize geçelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Perspektif, Kontur, Proporsiyon, Kompozisyon, Kolaj, Paspartu Nedir?” title_font_size=”13″]

    Perspektif, cisimlerin üç boyutlu halini kâğıt üstünde iki boyuta indirirken, gözden uzaklaştıkça küçülüyor ve daralıyormuş gibi görünmesini sağlayan çizim tekniğidir. Resimdeki detayların sınır çizgilerine ise kontur denir. Proporsiyon, resimdeki parçaların birbirine olan oran ve ölçüsüdür. Kompozisyon, bir konunun kâğıt üzerine çizimlerle belirli bir akış içinde yerleştirilmesine denir. Kolaj, farklı malzemelerin bir zemine yapıştırılarak yapıldığı resimlerdir. Resimlerin sergilenmek üzere yapıştırıldığı ve genellikle mukavvadan yapılma çerçeveye ise paspartu denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kontrast, Ana Renkler, Ara Renkler, Pigment, Tayf, Valör, Lavi Nedir?” title_font_size=”13″]

    Kontrast, birlikte kullanıldıklarında birbirinin gücünü artıran, kuvvetlendiren renklerdir. Ana renkler denince güneş ışıkları içindeki üç renkten söz edilmektedir; onlar sarı, kırmızı ve mavidir. Ara renkler dendiğinde ise akıllara karışımla oluşan renkler gelmelidir. Renkleri meydana getiren moleküllere ise pigment denir. Tayf, gözümüzün görebildiği renklerin hepsine denir. Resimde bir tonun içerdiği ışık ve gölgenin kuvvet değerlerine valör denir. Tek bir rengin tonlarında yapılan resimlere ise lavi denmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yağlı Boya, Guaj Boya, Akrilik Boya, İnceltici, Rötuş, Ritim Nedir?” title_font_size=”13″]

    Yağlı boya, bağlayıcı maddeleri bitki yağı ile pigmentler olan kaliteli bir boya çeşididir. Guaj boya, suyla inceltilen fakat saydamlaşmayan, kâğıtla bütünleşmeyip üstünde bir tabaka oluşturan boya çeşididir. Akrilik boya da su ile inceltilen fakat yağlı boya kıvamında olan, çatlama yapmadığı için resim yapımında çok tercih edilen bir boya çeşididir. Boyayı arzu edilen kıvama getirmek için kullanılan araçlara inceltici denir. Eğer resim tamamlandıktan sonra ufak tefek düzeltmeler yapılıyor ve daha kusursuz hale getirilmeye çalışılıyorsa bu işleme rötuş adı verilir. Ritim ise bir resimdeki bulut gibi şekillerin belli aralıklarla tekrar edilmesine denir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İmge, Natürmort, Lirik Soyutlama, Portre, Figür, Fresk, Galeri Nedir?” title_font_size=”13″]

    İmge, gerçeğin zihinde biçimlenmesi ve yansıtılmasıdır. Natürmort, meyveler, çiçekler gibi cansız doğa resimlerine denmektedir. Lirik soyutlama, resim detaylarının gerçekte göründüğü gibi değil de bir şiirsellik içinde sanatçının iç dünyasının yansıması olarak belirmesidir. Portre, yüzün karakteristik özelliklerinin istenen ölçüde yansıtıldığı resim çalışmalarına denir. Figür, resimde insan ve hayvan şekillerine verilen isimdir. Duvarlara yapılan resimlere ise fresk denir.  Yapılan resimlerin ilgilisine sunulduğu, sergilendiği mekânların adı ise galeridir.

  • Aslını Bilmeyerek Kullandığımız Kalıplaşmış 8 Söz

    Aslını Bilmeyerek Kullandığımız Kalıplaşmış 8 Söz

    Atasözleri ya da deyimler yaşamın içinden doğar ve genellikle onları ortaya çıkaran hikâyeleri vardır. Zamanla değişen, bambaşka anlamlara gelecek biçimde aslından uzaklaşan bir özlü sözün de değişim nedenine dair bir hikâyesi olabilir. Biz şimdi o kadar derinlere inmeden, 8 maddeyle günlük hayatımızda sıkça kullandığımız ama aslında çıkış noktası bambaşka olan kalıplaşmış sözleri karşınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • MİLYONLARCA YILDA OLUŞAN EN DEĞERLİ TAŞLAR

    Doğa, milyarlarca yıl süren bir süreç sonucunda dünyaya pek çok değerli taş sunmuştur. Bu taşlar, farklı minerallerin birleşimiyle oluşur ve her biri kendine özgü renkler, desenler ve ışık oyunları sergiler. Elmas, safir, zümrüt, yakut gibi taşlar, kimyasal ve fiziksel özellikleri sayesinde hem estetik hem de ticari açıdan büyük önem taşır. Her bir taş, bulunduğu yer, nadirliği ve içerdiği minerallerle kendine has özellikler ve değerler barındırır. Bu değerli taşların keşfiyle sadece taçlar ve yüzükler süslenmemiş; aynı zamanda tıp ve endüstri alanlarında da kullanılarak pek çok yeniliğin kapısı aralanmıştır. Ekonomik, kültürel ve bilimsel açıdan büyük önem taşıyan bu taşları ve özelliklerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Elmas” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en sert doğal maddesi olan elmas, nadir bulunur ve ışığı mükemmel şekilde yansıtma özelliğine sahiptir. Saflığı, berraklığı ve kesim kalitesi değerini artırır. Kimyasal yapısı tamamen karbon atomlarından oluşur. Ancak bu atomlar kristal yapılarına sıkıca bağlıdır, bu da elmasın olağanüstü sertliğini sağlar. Hindistan’dan çıkarılan ilk elmasların tarihi, MÖ. 4. yüzyıla kadar uzanır. Bu taşlar genellikle krallara, imparatorlara ve dinî liderlere sunulmuştur. Elmasların en nadir ve değerli türleri, doğada birkaç milyar yıl süren bir süreçte oluşur. Bu yüzden, elmasların fiyatı sadece sertlikleriyle değil, aynı zamanda nadirlikleri ile de doğru orantılıdır. Bugün, elmaslar daha çok mücevher sektöründe kullanılsa da endüstriyel alanda da önemli bir yer tutar. Kesici takımlar, matkap uçları ve bazı bilimsel araçlar, elmasın sertliğinden faydalanılarak yapılır.

    Elmas ailesinin en nadir ve en değerli üyelerinden biri de pembe elmastır. Son derece azdır, bu da onu paha biçilemez kılar. Renk tonu, taşın değerini belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Pembe elmaslar, diğer elmaslar gibi karbon atomlarından oluşur, ancak rengini ve nadirliğini veren temel özellik, kristal yapıdaki bazı kusurlardır. Bu kusurlar, elmasın yapısında bulunan azot ve bor gibi elementlerin etkileşimlerinden kaynaklanır. Eşsiz bir renk ve ışık yansıması vardır. En ünlü pembe elmaslardan biri, “The Pink Star” 59.60 karat ağırlığındadır. 2017’de Hong Kong’da açık artırmayla 71,2 milyon ABD doları gibi rekor bir fiyatla satılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zümrüt” title_font_size=”13″]

    Yeşil tonlarıyla ünlü zümrüt taşı, rengini kromdan ve bazen de vanadyum minerallerinden alır. Bu taşın değerini belirleyen en önemli unsurlar; rengi, berraklığı ve büyüklüğüdür. Zümrütler zaman zaman bulanık olabilir; içlerinde doğal olarak oluşmuş ince çatlaklar ile sarımsı damarlar veya taşın içinde beliren gölgeler gibi görsel kusurlar bulunabilir. Bu özellikler, zümrütü daha da eşsiz kılar. Roma İmparatorluğu, İslam İmparatorlukları ve Orta Çağ Avrupası’nda zümrütler son derece değerli kabul edilmiş; yüksek fiyatlarla takılarda ve süslemelerde kullanılmıştır. Yüksek kaliteli zümrütler eşsiz bir yeşil tona sahipken, daha düşük kaliteli olanlar genellikle sarımsı ya da kahverengimsi tonlarda olur. Kolombiya, dünyanın en ünlü ve en kaliteli zümrüt üreticisidir. Zambiya, üretim açısından Kolombiya’nın ardından gelir ve daha yoğun yeşil tonlara sahip zümrütler sunar. Brezilya ise, zümrüt üretiminde dünyanın üçüncü büyük kaynağıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yakut” title_font_size=”13″]

    “Kralların taşı” olarak da bilinen yakut; koyu kırmızı, kan kırmızısı ya da vişne tonlarında olur ve bu renk, taşın kalitesini belirleyen en önemli unsurdur. En değerli yakutlar; pürüzsüz, canlı ve kan kırmızısı tonuna sahip olanlardır. Korendon mineral grubuna ait olan yakut, bu gruptaki diğer taşlardan içindeki krom elementi sayesinde ayrılır ve o meşhur kırmızı rengini kazanır. Hindistan, Myanmar (Burma) ve Tayland, eski çağlardan bu yana yakut üretiminin önde gelen merkezleri arasında yer alır. Özellikle Myanmar, dünyanın en değerli yakutlarının çıkarıldığı bölge olarak bilinir. “Burma yakutu” adıyla tanınan bu taşlar, berraklıkları ve ince kırmızı renkleriyle ün kazanmıştır. Günümüzde yakut, sadece yüksek kaliteli mücevherlerde değil; optik aygıtlardan endüstriyel teknolojilere kadar pek çok alanda da kullanılan kıymetli bir taştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Safir” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en değerli taşlarından biri olarak kabul edilen safir, en çok mavi rengiyle tanınsa da sarı, yeşil, pembe, mor ve beyaz gibi farklı tonlarda da bulunabilir. Sertlik açısından dünyanın en dayanıklı taşları arasında yer alan safir, bu özelliği sayesinde uzun ömürlüdür ve günlük kullanımda dahi çizilmelere karşı yüksek direnç gösterir. Tarih boyunca zenginlik ve gücün simgesi olarak görülmüştür. Eski Yunanlılar, safirlerin huzur ve barış getirdiğine inanırdı. Roma İmparatorları da safiri kullanan ilk hükümdarlar arasında yer alır. Orta Çağ’da ise safirler, dinî liderlerin takılarında sıkça kullanılır ve maneviyatı simgeleyen bir taş olarak kabul edilirdi. Günümüzde en değerli safirler; Sri Lanka, Tayland ve Madagaskar gibi ülkelerden çıkarılmaktadır. Bugün, safirler özellikle nişan yüzükleri ve kolyelerde tercih edilmekle birlikte, teknolojik cihazlarda dayanıklı cam olarak kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Aleksandrit” title_font_size=”13″]

    Doğanın en nadir taşlarından biri olan aleksandrit, ışık kaynağına göre renk değiştirme özelliğiyle bilinir. Gündüz ışığında yeşil, akşam ya da yapay ışık altında ise kırmızıya yakın bir renge bürünür. İlk kez 1830’larda Rusya’nın Ural Dağları’nda keşfedilen bu değerli taş, adını Rus Çarı II. Aleksandr’dan almıştır. Aleksandrit, özellikle mücevher tasarımlarında ve nişan yüzüklerinde tercih edilir. Aynı zamanda mitolojik anlamlar da taşır; eski zamanlarda şans ve bolluk getirdiğine inanılırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tanzanit ” title_font_size=”13″]

    Mavi, mor ve mor-mavi tonlarında ışıldayan tanzanit, 1967 yılında Tanzanya’da keşfedilmiş ve adını bu bölgeden almıştır. Zoisit mineralinin bir türü olan tanzanit, çok renkli bir taş olarak bilinir; çünkü ışığın farklı açılarından bakıldığında mavi, mor ve lavanta tonları arasında değişen renkler sergiler. Bu benzersiz renk geçişi, taşın içindeki krom ve vanadyum elementlerinden kaynaklanır. Keşfedilmesinden kısa süre sonra hızla popülerlik kazanmış ve özellikle nişan yüzükleri, kolyeler ve bileziklerde tercih edilmeye başlanmıştır. Tanzanitin yalnızca Tanzanya’daki Merelani Madeni’nde çıkarılıyor olması, onu dünya genelindeki koleksiyoncular ve mücevher tasarımcıları için daha da değerli hâle getirmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Opal” title_font_size=”13″]

    Doğanın en renkli ve göz alıcı taşlarından biri olan opal, ışığa göre renk değiştirir ve çeşitli tonlarda ışıldayabilir. Opalin içindeki mikroskobik su damlacıkları, ışığın kırılmasıyla farklı renklerin bir araya gelmesini sağlar; bu da taşa “ateşli” bir parlama kazandırır. Ancak ışığa tutulduğunda ortaya çıkan o göz alıcı parlak rengin kaynağı sadece su değildir. Opalin içinde bulunan ve mikroskopla görülebilecek kadar küçük olan silika tanecikleri, su ile düzgün bir şekilde sıralandığında, üzerine gelen ışık farklı yönlere dağılır ve bu da taşın içinde renkli parlamalar oluşmasına yol açar. Yani opalin içindeki bu özel yapı, ışığı âdeta bir prizma gibi kırar ve her bakışta farklı renkler görmemizi sağlar. Dünyanın en değerli opalleri, Avustralya’da Coober Pedy gibi maden ocaklarının yer aldığı bölgelerden çıkarılmaktadır ve siyah opal başta olmak üzere pek çok farklı çeşidi vardır. Siyah opal, koyu arka planı sayesinde renk oyunlarını daha canlı ve belirgin şekilde gösterir. Bu da onu diğer türlerden çok daha değerli bir taş hâline getirir.

  • BÜYÜK YAPRAKLI SAKSI BİTKİLERİ VE BAKIMLARI

    BÜYÜK YAPRAKLI SAKSI BİTKİLERİ VE BAKIMLARI

    Evlerin salonlarında, ofislerde ve kapalı sosyal alanlarda tercih edilen büyük yapraklı bitkiler, hem dekor hem de yeşilin hayatımıza kattığı zenginlik açısından oldukça önemli. Fakat bu kadar gösterişli olduklarına bakmayın, çoğu o kadar kanaatkâr ki kiminin bakımı küçücük bir saksı çiçeğinin bakımından daha kolay olabiliyor. Haydi, vakit kaybetmeden bu yemyeşil dünyaya dalış yapalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Geniş yapraklı bitkiler içinde ünlü olan deve tabanı aslında bir sarmaşık türüdür. Boy attıkça ayakta durması zorlaştığı için, ihtiyaç duyduğunda toprağına bir yosun sopası yerleştirilmeli ve ona tutunması sağlanmalıdır. Direkt güneş ışığına maruz bırakılmamalı, kalorifer veya petek yanına konmamalıdır. Normal bir güneş ışığı ve nem deve tabanı için yeterli olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar evlerde köşe çiçeği olarak çok tercih edilen kauçuğun nostaljik bir tarafı da bulunuyor. Hava akımından rahatsız olan bitki soğuğu da sevmediği için oda sıcaklığında tutulmalıdır. Kış aylarında iki haftada bir, yaz aylarında ise hafta bir kez sulanmalı, sararan yaprakları makas yardımıyla kökünden olmamak şartıyla kesilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Difenbahya gayet hızlı boy atan bir bitkidir. Yılda bir kere saksısını büyütmeniz gerekir ama soğuk veya çok sıcak dönemlerde değil, mümkünse mart veya kasım aylarında değişim yapılmalıdır. Çok su verildiğinde çabuk çürüyen difenbahya yazları haftada bir, kış aylarında iki haftada bir sulanmalıdır. Yaprakları nemli bir bezle silinebilir veya ancak sulama zamanı geldiğinde ılık su ile yıkanabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Renkli çiçekleriyle kuş kafasını andıran ve bu nedenle cennet kuşu adını alan bitki ılık, aydınlık ve havadar ortamları sever. Direkt güneş ışığına maruz bırakılmamalı, toprağı kesinlikle kurutulmamalı ve nemli kalacak miktarda dengeli su verilmelidir. Starliçe adıyla da bilinen çiçek asitli toprakları sevdiği için saksısına hayvan gübresi de karıştırılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Areka bitkisine palmiye ağacına benzediği için areka palmiyesi denir. Çiçek büyüyüp toprağı azaldıkça saksısına toprak takviyesi yapılmalıdır, saksı değişimi ise tropikal bir bitki olduğu için iki yılda bir yapılabilir. Gün ışığı alan bir yere yerleştirilmeli ve simetrik açıdan düzgün büyümesi için bulunduğu yerde haftada bir 180 derece yönü değiştirilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Aşırı suyu ve direkt güneşi sevmeyen paşa kılıcı bitkisinin yavru vermesi için saksısının geniş değil bir miktar dar olması gerekmektedir. Bakımı bir hayli kolay olan bitkinin ucundan kurumaya başlayan yaprağı kesilebilir ve böylece diğer yaprakların etkilenmesi engellenebilir. Çok hızlı büyümeyen bitki 1,5 metreye kadar boy verebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Çiçek de açan fil kulağına verilecek suyun hafif ılık olmasına, rüzgâra maruz kalmamasına özen gösterilmelidir. Yeteri kadar gün ışığı alamadığında yaprakları kararan bitkiyi direkt gün ışığına da maruz bırakmamak gerekmektedir. Saksı değişimi yaparken kökünü çevreleyen toprağın dağılmamasına ve böylece hava almamasına dikkat edilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Keman yapraklı kauçuğun damarlı ve iç içe büyüyen geniş yaprakları vardır. Yaz aylarında iki günde bir sulanması gereken bitki, kış aylarında haftada bir kez sulanabilir ve yaprakları su püskürterek temizlenebilir. Oda sıcaklığı ile filtreli gün ışığını seven keman yapraklının suyuna, tropikal bitkiler için olan sıvı besinlerinden ilave edilirse daha bakımlı bir hale gelecektir.