Yazar: admin

  • Zarafetle Serinleten 10 Yelpaze Modeli

    Zarafetle Serinleten 10 Yelpaze Modeli

    Genelde kadınların elinde zarif bir aksesuar olarak görmeye alışık olduğumuz yelpazelerin aslında şaşırtıcı birçok yönü bulunuyor. Biz yelpazeleri bir Japon aksesuarı olarak bilsek de, yelpazenin M.S. 6. yüzyılda Çin’den Japonya’ya geçtiği ve burada gündelik hayatta kullandığımız katlanan yelpaze formuna kavuştuğu düşünülür. Üstelik bilinenin tersine, yelpaze sadece kadınların değil erkeklerin de kullandığı bir aksesuardır ve hatta Japon geleneklerinde bir silah olarak da yer bulur. 15. yüzyılda Avrupa’ya ulaşan yelpaze moda dünyasına girer ve Avrupalı kadınlar şık salonlarda, güzel kıyafetleri içinde zarafetle yelpazelerini sallamaya başlar. Bambu ve sandal ağaçları, fildişi ve bağa gibi malzemeler; kumaş, dantel, hasır ve kâğıt gibi dokularla buluşarak birbirinden güzel yelpazelere hayat verir. Karşınızda, yüzyıllar süren yolculuğunda ihtişamından hiçbir şey kaybetmeyen 10 yelpaze…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    fan, japanese fan
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    fan, japanese fan
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    fan, japanese fan
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    fan, japanese fan
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    fan, japanese fan
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    fan, japanese fan
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    fan, japanese fan
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    fan, japanese fan
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    fan, japanese fan
  • BAHAR ALERJİSİ OLANLARA TAVSİYELER

    Bahar, doğanın en coşkulu hâliyle yeniden doğuşunu müjdelerken, bazıları için burun kaşıntısı, göz sulanması ve bitmek bilmeyen hapşırık nöbetleri anlamına gelir. Evet, bahar alerjisi! Saman nezlesi ya da tıbbi adıyla alerjik rinit olarak da bilinen bu durum, bahar aylarında çiçeklerin, çayırların ve ağaçların yaydığı polenlerden kaynaklanır. Gelin, bu mevsimsel misafiri daha yakından tanıyalım; günlük yaşamda nelerle karşılaştığımızı ve hangi önlemleri alabileceğimizi birlikte öğrenelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Alerjinin en yaygın nedenlerinden biri, bitkilerin üreme amacıyla doğaya saldığı polenlerdir. Ağaç, çimen ve yabani ot polenleri, rüzgârla birlikte soluduğumuz havaya karışır. Vücudumuz bu küçücük tanecikleri yabancı bir tehdit olarak algılar ve savunma mekanizmasını devreye sokar. İşte klasik alerji belirtileri de tam bu noktada ortaya çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Alerjik bünyeye sahip kişiler, çevresel faktörlere karşı daha duyarlı olabilir. Genetik yatkınlık, yaşanılan bölgedeki bitki örtüsü ve hava koşulları, bireyin alerjik tepkilerden ne ölçüde etkileneceğini belirleyen başlıca etmenlerdir. Aynı şehirde bile bazı mahallelerde polen yoğunluğu daha fazla olabilir, bu da alerjisi olan kişiler için semptomların şiddetinde farklılıklara yol açabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Temiz havanın yerini hiçbir şey tutmaz. Ancak özellikle sabah 05.00 ile 10.00 saatleri arasında polen seviyesi en yüksek düzeydedir. Bu nedenle alerjisi olanlar için bahar aylarında sabah yürüyüşü ideal bir tercih olmayabilir. Polen yoğunluğunun arttığı, özellikle sabah erken saatlerde ve rüzgârlı günlerde, camları uzun süre açık bırakmak yerine, kısa süreli havalandırmalar yapılması önerilir. Cam açmak için havanın biraz daha durulduğu öğleden sonra ya da akşam saatlerini tercih etmek, iç ortama giren polen miktarını azaltmaya yardımcı olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bahar alerjisi sadece burnu etkilemez; gözlerde kaşıntı, kızarıklık ve sulanma gibi belirtilerle birlikte, bazı kişilerde ciltte hafif tahrişler de görülebilir. Gözlük kullanmak ise hem güneş ışınlarından hem de havada uçuşan polenlerden kısmen koruma sağlayarak alerji semptomlarını azaltmaya yardımcı olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Dışarıdan geldikten sonra elleri ve yüzü yıkamak hatta mümkünse kıyafetleri değiştirmek, polenle teması azaltmanın etkili yollarından biri. Özellikle saçlara da polenler tutunabileceği için, dışarıda geçirilen bir günün ardından saçları yıkamak bazı kişiler için oldukça rahatlatıcı olabilir. Ayrıca dışarı çıkan kedi ve köpeklerin tüylerine de polen yapışabilir. Bu nedenle, eve geldiklerinde tüylerinin hafifçe silinmesi veya taranması, bu görünmez misafirlerin eve taşınmasını engellemeye yardımcı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bahar alerjisi denince akla genellikle dış ortamlar gelse de iç mekânlar da alerjenler açısından düşündüğümüz kadar masum değil. Özellikle camların daha sık açıldığı ve çamaşırların balkonlarda kurutulduğu bu dönemde, dışarıdaki polenler evin içine kolayca taşınabilir. Perdeler, halılar ve diğer kumaş yüzeyler, bu polenlerin tutunabileceği başlıca alanlardır. Bu nedenle, bu yüzeylerin düzenli aralıklarla yıkanması veya güçlü bir elektrik süpürgesiyle temizlenmesi, evdeki alerjen yükünü azaltmada etkili olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Klima filtrelerinin düzenli olarak temizlenmesi, polen ve toz gibi parçacıkların iç ortamda sürekli dolaşmasını engelleyerek alerji semptomlarını hafifletebilir. Polen filtreli hava temizleyiciler, özellikle yatak odasında kullanıldığında hava kalitesinde fark edilir bir iyileşme sağlar. Ev bitkileri genellikle zararsızdır; ancak çiçek açan ve yoğun kokulu bazı türler, hassas bünyelerde alerjik reaksiyonlara yol açabilir. Elbette her bitki herkeste aynı etkiyi oluşturmaz, bu tamamen kişisel duyarlılıkla ilgilidir. Yeter ki vücudumuzun sinyallerini iyi tanıyalım ve küçük önlemlerle yaşam kalitemizi artırmaya çalışalım.

  • Yabancı Dilinizi Geliştirmek İçin Uygulaması Kolay Etkisi Muazzam 8 Yöntem

    Yabancı Dilinizi Geliştirmek İçin Uygulaması Kolay Etkisi Muazzam 8 Yöntem

    Çağımızın en büyük gereklerinden biri yabancı dil bilmek ve akıcı bir şekilde kullanabilmek… Dil becerileri önem kazandıkça, yabancı dil öğrenmek ve geliştirmek için uygulanabilecek yöntemler, araçlar da gelişiyor. Biz de bu içeriğimizde konuşma, dinleme, okuma ve yazma yeteneklerinizi geliştirecek çalışma yöntemlerini listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Öğrenmek istediğiniz dili mümkün olduğu kadar farklı şekillerde hayatınıza sokmak işinizi kolaylaştırır. Hangi dili su gibi konuşmak istiyorsanız o dilde müzik dinleyin, o ülkenin radyo kanallarını takip edin… Böylece dinleme yeteneğiniz gelişecek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Altyazılı film ve dizi izlemenin dil öğrenirken ne kadar etkili olduğu artık herkesin bildiği bir gerçek. İzlediğiniz dizinin ya da filmin o ülkeye ait olması ise sadece kelime öğrenmenizi değil kültürünü de tanımanızı ve dilin kullanımındaki küçük nüansları fark etmenizi sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Eskiden yabancı dil öğrenmek isteyenler bir mektup arkadaşı edinirdi ve bunun çok haklı bir gerekçesi vardı; o da bir dile hâkim olmak için o dilde yazabilmek gerektiği idi. Günümüzde mektup arkadaşlığı eskisi kadar revaçta olmasa da yazı becerinizi geliştirmeye yardımcı olacak birçok dijital uygulama var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Akıcı konuşma, dil hâkimiyetinin en önemli göstergelerinden biri ve bunun için yapmanız gereken tek bir şey var, o da pratik. Teknolojinin kıymetli nimetlerinden görüntülü konuşma sayesinde evinizden çıkmadan bile yabancı dil pratiği yapabilir, bu hizmeti sunan web platformlarına üye olabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Her an elimizde olan cep telefonu ve sosyal medya hesaplarını anadilinizde değil, öğrenmeyi hedeflediğiniz dilde kullanarak yabancı dil serüveninde kolay ama büyük bir adım atabilirsiniz. Yine cep telefonunuz, tabletiniz üzerinden kullanabileceğiniz uygulamalar da dil öğrenirken en büyük yardımcılarınızdan biri olacak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yabancı dil öğrenmek uzun ve bazen zorlu bir süreç olabilir. Bu süreci daha eğlenceli kılmak isterseniz yeni kelimeler öğrenmenizi sağlayacak bulmacalar çözmeye ya da ister tek kişilik ister arkadaşlarınızla beraber oynayabileceğiniz oyunlara zaman ayırabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dil eğitimiyle ilgili en bilinen, en klasik yöntem kitap okumak. Kelime haznesini geliştirmek ve cümle kalıplarını öğrenmek için bol bol kitap okumalısınız. Eğer kitap okumakta zorlanıyorsanız, yabancı dil seviyenize uygun basitleştirilmiş edisyonları tercih edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Kitabı yüksek sesle hatta diyalogları canlandırarak okumak ise telaffuzunuzu güçlendirmek için yapabileceğiniz en verimli aktivite… Kitapları, piyesleri arkadaşlarınızla beraber okuyarak kendi tiyatro kulübünüzü kurabilirsiniz.

  • UZAK DOĞU SPORLARI

    Uzak Doğu deyince aklımıza ilk gelen şeylerden biri birçok filme ve hikâyeye konu olan Uzak Doğu sporları oluyor. Peki bu sporları ve kurallarını ne kadar biliyoruz? Genel olarak Çin ve Japonya’da ortaya çıkan bu savunma temelli sporlar zamanla bedensel bir aktivitenin çok daha ötesine geçerek zihinsel bir uğraşa dönüşmüş ve manevi bir boyut kazanmıştır. Çeşitli kaynaklara göre M.Ö. 500’lü yıllarda Shaolin’deki tapınaklarda dünyevi hayatın zevklerinden uzaklaşmak için inzivaya çekilen rahiplerin uzun süre kaldıkları meditasyondan sonra bedensel güçlerinin düşmesi ve kaslarının güçsüzleşmesi sebebiyle uygulamaya başladıkları egzersizler, bu sporlarının temelini oluşturmaktadır. Fiziksel olduğu kadar zihinsel bir disiplin de gerektiren Uzak Doğu sporları uzun süren eğitim süreci ve gerektirdiği yüksek konsantrasyon sebebiyle çoğu zaman spor olarak değil “dövüş sanatı” olarak da geçmektedir. Yazımızda Uzak Doğu sporlarının kimi branşlarındaki kurallarını ve farklılıklarını okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Japon kökenli savunma sporu olan Aikido’nun temel amacı, rakibinin gücünü yönlendirerek yine bu gücü rakibe karşı kullanmaktır. Aikido’yu diğer dövüş sanatlarından ayıran en önemli fark, rakibe zarar vermeden etkisiz hale getirmektir. 20. yüzyılda Morihei Ueshiba tarafından temel felsefesi ve prensipleri oluşturulmuştur. Ueshiba, beş çocuklu ailenin tek erkek çocuğu olarak seçkin bir ailede dünyaya gelir. Kitap okumayı seven, içe kapanık ve bedensel olarak cılız bir çocuk olan Ueshiba, babasının teşvikiyle yüzme ve sumo güreşine başlar. Gençlik yıllarında jujutsu üzerine çalışan Ueshiba, Japonya’nın en önemli ustalarından eğitim alır. Kelime anlamı “Yaşam gücüyle bütünleşme yolu” anlamına gelen aikidonun kurallarını oluşturmasında ustalaştığı eskrim, jujutsu, kenjutsu, judo gibi dövüş sanatlarının etkisi büyüktür. Ruh sağlığına katkısı; dinginlik, savaşsızlık, güçlü bir irade ve stres yönetimi olan aikidonun kişiye verdiği zihinsel güç yadsınamaz. Günümüzde aikido uluslararası turnuvalarda temsil edilen bir spor dalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kelime anlamı “nezaket yolu” olan Judo’nun temeli 1882 yılında matematik öğretmeni olan Dr. Jigoro Kano tarafından atılmıştır. Japon modern dövüş sanatlarının ilk örneği olan Judo’nun iki safhadan oluşan “mücadele teorisi” bulunur. Ayakta geçen mücadele Tachi-waza ve yerde geçen mücadele anlamına gelen Ne-waza bu teorinin iki safhasını oluşturur. İki safhanın da toplam üç tekniği bulunmaktadır. Bunlar; Nage Waza (fırlatma teknikleri), Katame Waza (yakalama teknikleri) ve Atemi Waza (vuruş teknikleri). Uluslararası olarak ilk resmi mücadelesi 1964 yılındaki Tokyo Olimpiyat oyunlarında gerçekleşen Judo, bu tarihten sonra olimpik bir branş olarak temsil hakkı kazanmıştır. Ülkemizde ise ilk Judo çalışmaları 1950’li yıllarda başlamış, 1962 yılında Güreş Federasyonu bünyesine katılmış, 1990 yılında da Türkiye Judo Federasyonu kurularak kendi ismiyle turnuvalar düzenlenmeye başlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tayland’da ortayan çıkan Muay Thai, yumruk, diz, dirsek ve tekmelerin kullanıldığı sert bir dövüş sanatıdır. Eskiden Siyam olarak adlandırılan Mynmar, Tayland, Kamboçya, Laos ülkelerinde temelleri atılan Muay Thai’nin tarihi 14. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Oldukça ağır bir antrenman programı olan bu dövüş sanatında profesyonelleşmek isteyen sporcular ağırlık kaldırmadan koşuya, bokstan ip atlamaya kadar birçok farklı disiplinden egzersizler yaparak bedenlerini güçlü kılmayı hedeflerler. Muay Thai “diz, dirsek, yumruk ve tekme” vuruşlarına izin verilmesinden dolayı 8 organ dövüşü ismiyle, bazı geleneksel Muay Thai turnuvalarında kafa vuruşu teknikleri de kullanıldığı için 9 organ dövüşü ismiyle de anılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    15 ve 16. yüzyılda, Japonya’nın feodal döneminde, yaşam alanlarını korumakla görevli samuraylar tarafından geliştirilen Jujutsu’nun ortaya çıkış nedeni tamamen kazanma motivasyonundan kaynaklanıyor. At üzerinde silahla yaptıkları dövüşte dezavantajlı konuma düşerek silahını ve atını kaybeden samurayların, rakiplerini zeminde at ve silah olmadan galip etme tekniklerini geliştirmeleri sonucu ortaya çıkan bu savaş sanatı, tıpkı Aikido’daki gibi rakibin saldırı gücünden faydalanmaktadır. Ayakta kendini savunma, kavrama teknikleri, fırlatma teknikleri ve vurma teknikleri olmak üzere 4 teknikten oluşan Jujutsu, kendini savunma ve rakibe teslim olmama anlayışı üzerine kuruludur. Nefes egzersizlerine çok önem veren bu dövüş sanatının ismini Jijutsu olarak gördüğünüzde aklınız karışmasın çünkü onlarca farklı ismi daha bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yine Japon kökenli olan ancak geleneksel Japon kılıcı katana ve özel bir zırha sahip olan geleneksel Japon kıyafeti kimono ile yapılan bu dövüş sanatı, ken (yol/öğreti) ve do (kılıç) anlamına gelen kelimelerin birleşmesinden oluşmaktadır. M.S. 7. yüzyılda ilk Japon katanaların ortaya çıktığı tarihte temelleri atılan Kendo’ya her dönem farklı stiller eklenmiş, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bir süre yasaklanmış ancak 1952 yılında All Japan Kendo Federasyonu kurularak yeniden eğitimine başlanmıştır. Kendo savaşçılarına kendöka veya kenshi denmekte ve Japonya’dan sonra en çok Kendo savaşçısı Kore’de bulunmaktadır. Japon Kendo Federasyonu 1975 yılında yayınladığı bildiride Kendo’yu “geleneksel Japon kılıcı katanayı kullanma prensipleri dogrultusunda insan karakterini (tabiatını) kontrol altına alma” olarak tanımlamıştır. Ülkemizde de 2006 yılından bu yana Türkiye Kendo Şampiyonası düzenlenmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bedensel olduğu kadar zihinsel beceri gerektiren Kung Fu, Çin topraklarında ortaya çıkmıştır. Amacı rakip karşısında doğru yerde konumlanarak, en az enerjiyle rakibi alt etmektir. Savunma teknikleri kadar saldırı tekniklerinin de önemli olduğu bu dövüş sanatının saldırı teknikleri ayı, maymun, yılan ve kuşların hareketlerinden esinlenmektedir. En eski medeniyetlerden biri olan Çin topraklarında nüfusun her dönem kalabalık olmasından dolayı çiftçilik yapan insanların bile alanlarını korumak için savaşmak zorunda kalması Kung Fu’nun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu dövüş sanatındaki en temel prensip, rakibin hareketlerini tahmin etmeye dayandığı için üst düzey zihinsel bir dinginlik gerekmektedir. Kung Fu’nun, Çin’in Shaolin ve Wudang bölgelerinden tüm dünyaya yayıldığı kabul edilmektedir. Günümüzde de Wu Shu Federasyonu adı altında toplanarak tüm dünyada turnuvaları yapılan bir spor dalı olarak varlığını devam ettirmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kökeni 5 bin yıl kadar geriye giden Tai Chi, Çinlilerin sahiplendiği bir spor… Günümüzde sağlıklı bir vücut için yapılan egzersiz serisine dönüşse de özü bir savaş sanatı olan Tai Chi’nin altında derin bir felsefe yatıyor. Kan dolaşımı, solunum yolları, kemik ve eklem rahatsızlıkları gibi pek rahatsızlığın tedavisinde son derece etkili olduğu belirtilen bu spor dalının felsefesi “pratiğe dökülmüş bilgelik” olarak tanımlanıyor. Batılı ülkelerin 19. yüzyılda tanıştığı bu sporun temel prensibi dengedir. Doğanın hareketliliğinden ve bünyesinde barındırdığı zıtlıklardan ilham alan Tai Chi’nin amacı, bu zıtlıklardan dengeyi oluşturmaktır. Var olan her şeyi olduğu gibi kabullenmek ve karşımıza çıkan koşullara direnmek yerine, bunlardan güç alıp bir enerji alanına çevirmek amacıyla yapılan Tai Chi hareketleri hem bedensel hem ruhsal dengeyi sağlamaktadır. Tai Chi ile ilgili olan bir Çin atasözü aslında bu sporu çok güzel özetlemektedir… “Günde iki kez Tai Chi yapan kimse; bir çocuğun esnekliğine, bir demircinin gücüne, bir bilgenin ruhuna sahip olur”.

  • AVOKADO VE AVOKADOLU LEZZETLER

    Kiminin çok sevdiği kiminin bir türlü alışamadığı lezzetlerden biri de avokadodur. Bu özgün meyveyi anlatmaya başlamadan önce aklımıza ilk gelen tavsiyeyi verelim: Avokado alacak ama hemen tüketmeyecekseniz biraz sert olanlarından seçmeli ve birkaç gün evde olgunlaşmasına zaman tanımalısınız. Hemen tüketeceğiniz avokado içinse yumuşak olanlarından seçmeyi ihmal etmeyin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Defnegiller familyasından olan avokadonun anavatanı Orta Meksika’dır. Dalından armut biçiminde sarkan ve taze tüketilen bu meyve tropikal iklimi sever. Bununla birlikte don görmemesi kaydıyla Akdeniz ikliminde de yetişebilir. Antalya, Mersin, İskenderun dolaylarında da kültüre alınmış avokado yetiştiriciliği yapılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dilimize İngilizce’den geçen meyvenin adının, İngilizceye de İspanyolca’dan girdiği ve onların da Meksika bölgesinde Nahualar tarafından konuşulan sözlü dilden aldığı düşünülüyor. Avokadonun en özgün detaylarından biri, kabuğunun altındaki krem rengi, sarı veya beyaz olan etli bölgenin tam ortasında yer alan büyük yuvarlak çekirdeğidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Avokadoyu kesmenin en pratik yolu, onu bıçakla ikiye bölmekten geçer. Bıçağı ortasındaki çekirdeği hissedecek biçimde meyvenin etrafında çevirerek ikiye ayırabilirsiniz. Sonra ortasındaki büyük çekirdeği kenara almalısınız. İki ayrı kâse içindeymişçesine elinize alabilir ve bir kaşık yardımıyla etli kısmı çıkarabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Saçlardan cilde, göz sağlığından kolesterole ve mide bulantısı gibi rahatsızlıklara iyi gelen avokadoyu birbirinden farklı lezzetler içinde düşünebilirsiniz. Meyvelerin geneli tatlılarla daha iyi uyum sağlarken, avokado tuzlular için harika bir eşlikçidir. Siz de avokado tüketimine sabah kahvaltınıza dâhil ederek başlayabilirsiniz. Örneğin avokado dilimlerini ezerek, yeşil soğan, tuz ve karabiber ekleyebilir, hazırladığınız ezmeyi kızarmış ekmek dilimi üzerine sürebilir ve pişirdiğiniz yumurtayı da üstüne yerleştirerek afiyetle yiyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Avokadonun en yakıştığı lezzetlerden biri de salatalardır. Ekşi tatlarla da müthiş bir uyum sağlayan avokadoyu kuru meyvelerle desteklenmiş bir salatada, bol yeşillikli bir salatada veya zengin soslu bir salatada kullanabilirsiniz. Sadece avokadonun çabuk ezilen ve bozulan bir meyve olduğu bilinciyle bir an önce tüketmeniz gerektiğini aklınızda tutun.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şüphesiz ki bir meyve olan avokadonun en yakışacağı tariflerden biri smoothie’lerdir. Muz, süt ve ballı bir karışıma veya elma, nane, süt ve ballı bir karışıma avokado çok yakışacaktır. Bunun dışında avokado ile hiç süt kullanmadan, fotoğraftaki gibi bir vegan puding de yapabilirsiniz. Bunun için, chia tohumunu bir su bardağı sıcak soya sütünde beş-on dakika bekletebilir, ardından içine bir adet ezilmiş muz, tarçın ve zerdeçal ekleyebilir, kısık ateşte beş dakika pişirdikten sonra karışımı soğumaya bırakabilirsiniz. Soğuduktan sonra üstüne avokado ezmesini yerleştirebilir ve böylece harika bir puding elde edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Avokado püresi ilave edeceğiniz klasik bir kakaolu puding de enfes olacaktır. Avokadoyu tatlı içinde tüketmek isterseniz bunun birçok yolu var. Çeşit çeşit malzemelerle yapılan farklı kek tarifleri de onlardan biri olabilir. Sözün kısası avokadonun yakışmayacağı lezzet çok azdır, bol bol tüketebilmek için yaratıcılığınızı kullanmanız yeterli.

  • DÜNDEN BUGÜNE MÜZİK DİNLEME ARAÇLARI

    Ruhun gıdası olmasından mı, yaşadığımız hayatı keyifli hale getirme çabamızdan mı bilinmez ancak müziksiz bir insanlık tarihi düşünülemez. Kimi zaman hissettiğimiz acıyı ya da sevinci aktarmak, kimi zaman hayatı anlamlandırma çabamızın bir sonucu olarak ortaya çıkan duygu yüklü notalar, 19. yüzyıl sonlarına doğru sesin kaydedilebilmesi ile hayatımızın vazgeçilmez bir ögesi haline geldi. Bir zamanların ileri teknoloji ürünleri sayılan müzik dinleme aletleri, geçen onca zamandan sonra nostaljik bir eşya olarak antika severlerin evinde dekoratif bir obje olarak karşımıza çıkıyor. Bu yazımızda geçmişten günümüze uzanan müzik dinleme araçlarının hikâyesini yazdık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Eğer siz bir müzisyen değilseniz ve evde çalabileceğiniz bir müzik aletiniz yoksa şarkılara ulaşmanın çok da kolay olmadığı zamanlarda gramofon, müziği evlerimizin salonuna kadar getirerek tarihte bir ilke imza attı. Hem ses kaydı yapan hem de yapılan kayıtları çalabilen ilk müzik aleti olarak bilinen gramofon 1877 yılında Thomas Alva Edison tarafından icat edilse de patenti 1887 yılında Emile Berliner tarafından alındı. Makine bölümünün üstüne yerleştirilen yassı ve yuvarlak plaklara sesin kayıt edilebilmesi sayesinde, dönemin en ünlü müzik eserleri kitlelere ulaşmaya başladı. Günümüz müzik endüstrisinin temelleri bu dönemde atıldı diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Müzikseverlerin eski olsa da vazgeçemediği müzik dinleme aletlerinden biri olan pikap, 1950’li yıllardan sonra gelişen kayıt teknikleri sayesinde müzik dinlemenin en keyifli halini sunmaya devam ediyor. 1800’lü yıllarda icat edilmesine rağmen yeni teknolojilerden faydalanarak üretimine sürekli devam edilmesi, onu dekoratif bir obje olmaktan öteye taşıyor ve günümüzde de talep gören bir müzik dinleme aleti oluyor. Esasen gramofonun geliştirilmiş bir versiyonu olan pikapta gramofonda bulunan borazan yerine amfi ve hoparlör yer almakta ve elektrikle çalışmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Manyetik ortama kayıt yapılabileceği fikrini ilk ortaya atan kişi ABD’li mühendis Oberlin Smith olsa da Danimarkalı Valdemar Poulsen 1894 yılında sesi elektriğe dönüştürerek, bu sesleri manyetik ortama kaydedebilen teyp sistemini geliştiren ve patentini alan kişi olarak karşımıza çıkıyor. Tüm dünyayı derinden etkileyecek olan bir icat olmasına rağmen, dönemin koşulları gereği kullanım alanı bulamayan kasetçalarları, II. Dünya Savaşı döneminde Almanlar propaganda aracı olarak kullanmaya başlasa da, 1963 yılında İngiltere’de plastik şeritlere basılan kasetlerin üretilmesiyle artık bir eğlence aracı olarak hemen hemen her evin başköşesindeki yerini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kasetçalarların ardından hayatımıza giren “walkman”in prototipi 1978 yılında Akio Morita tarafından Japonya’da üretildi. Çok sık seyahat etmek zorunda kalan Morita, Trans-Pasifik uçak yolculuklarında opera dinlemek için walkmani tasarlarken tüm dünyayı bu kadar etkileyeceğinin farkında mıydı acaba? 80’li yıllarda artık her gencin satın almak için para biriktirdiği bir ürüne dönüşen walkmani ilk piyasaya süren marka ise Sony. Satışa sunulduğu ilk ayda 3 binden fazla kişiye ulaşan walkman Amerika’da Soundabout, İsviçre’de Freestyle, İngiltere’de ise Stowaway adıyla piyasaya çıktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Walkman’den sonra çıkan taşınabilir diğer müzik dinleme araçlarından biri ise discman oldu. Yine ilk modeli Sony tarafından 1984 yılında satışa sürüldü ve dijital kayıt platformlarının gelişimiyle birlikte daha da popüler hale geldi. Dinlemek istediğimiz sanatçının CD’ye kaydedilmiş şarkılarını portatif olarak dinleme fırsatı bulduğumuz discman için walkman’in geliştirilmiş halidir diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Müzik dinleme araçları git gide daha portatif ve küçük bir hale geldi. Bunun en iyi örneklerinden biri 1990’lı yılların başında hayatımıza giren MP3 çalarlar. Milenyumla beraber artık iyice yaygınlaşan MP3 çaları diğer müzik dinleme aletlerinden ayıran en büyük özelliği ise müzik dinlemek için artık bir kasete ya da CD’ye ihtiyaç olmaması. Dünyanın ilk MP3 çaları ise artık adı bile unutulan MpMan markasına ait. Teknolojik ilerlemelerle müziğin eşsiz notalarına ulaşmamız için daha ne gibi cihazlara ihtiyaç duyacağız, hep birlikte göreceğiz.

  • DOĞANIN EN SÜSLÜ CANLILARI

    Pek çok canlı, hayatta kalma içgüdüsüyle zamanla farklı şekil ve desenler geliştirerek çevreleriyle mükemmel bir uyum içinde yaşamını sürdürür. Bu canlılar; renkli tüylerden parlak beneklere, karmaşık desenlerden etkileyici biçimlere kadar uzanan çeşitli görsel özelliklerle ya avcılardan korunur ya da üreme dönemlerinde eşlerinin ilgisini çeker. Sahip oldukları desenler, doğal ortamlarında kamufle olmalarını kolaylaştırırken; kimi zaman da rakipleri karşısında üstünlük kurmalarını sağlar. Bu adaptasyon sayesinde bazı canlılar, dış görünüşleriyle âdeta birer sanat eserini andırır. Renkli tüyleri, göz alıcı desenleri ve dikkat çekici yapılarıyla doğanın görsel zenginliğini yansıtan bu canlıları yazımızda keşfedebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tavus Kuşu Örümceği” title_font_size=”13″]

    Avustralya’ya özgü, renkli ve etkileyici danslarıyla tanınan küçük ama benzersiz bir örümcek türü olan tavus kuşu örümceği, adını tavus kuşlarını andıran desenli ve renkli karın kısmından alır. Erkek örümcekler, bu göz alıcı desenleri dişilerini etkilemek için kullanır. Renkleri genellikle mavi, kırmızı, turuncu ve yeşil tonlarında canlıdır ve nano ölçekteki ışığı yansıtan yapılar sayesinde parlar. Erkek tavus kuşu örümceği, çiftleşme döneminde dişiyi etkilemek için karmaşık bir dans sergiler. Bu dans sırasında karnını yukarı kaldırarak renkli kısmını gösterir ve bacaklarını titreterek ritmik hareketler yapar. Yalnızca 3-5 milimetre boyutunda olmasına rağmen bu tür; gösterişli görünümü, zarif hareketleri ve simetrik desenleriyle doğanın estetik gücünü en etkileyici şekilde yansıtan canlılardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mandalina Balığı ” title_font_size=”13″]

    Güney Pasifik ve Hint Okyanusu’nun sıcak, sığ mercan resiflerinde yaşayan mandalina balığı, doğanın âdeta renkli bir fırça darbesi gibidir. Genellikle 6-8 santimetre arasında değişen boyuyla küçük yapısına rağmen, canlı mavi, turuncu ve yeşil tonlarıyla su altının en göz alıcı canlılarından biri olarak kabul edilir. Estetik görüntüsüyle mandalina balığı hem deniz biyologlarının hem de akvaryum meraklılarının ilgisini çeken büyüleyici bir türdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mücevher Yaban Arısı” title_font_size=”13″]

    Asya, Afrika ve Pasifik Adaları’nda yaşayan mücevher yaban arısı, parlak yeşil ve mavi metalik renkleri sayesinde bir mücevheri andırdığı için “mücevher” adını almıştır. Metalik parlaklığı ve ışığı yansıtan renkleri, doğal ortamdaki ışık oyunlarıyla birleşerek onları yırtıcılardan saklanmak için avantajlı hâle getirir. Genellikle ormanlık alanlar ve tropikal bölgelerde yaşayan bu tür, çevresiyle uyum sağlayarak ışık yansımalarını taklit eder. Ayrıca bazı yırtıcılar bu canlıların dikkat çekici renklerini, doğada zehirli ya da tehlikeli canlılara ait bir uyarı olarak algılar. Bu durum, “aposematizm” olarak bilinen savunma mekanizmasının bir parçasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cennet Kuşu ” title_font_size=”13″]

    Papua Yeni Gine, Avustralya ve çevresindeki adalarda yaşayan cennet kuşları, göz alıcı renkleri ve etkileyici danslarıyla tanınır. Neon mavisi, yeşil, altın sarısı, kırmızı ve siyah gibi canlı renklere sahip bu kuşlar, doğanın en süslü canlıları arasında yer alır. Erkek cennet kuşları, dişileri etkilemek için olağanüstü danslar sergiler. Bu danslar; tüylerini kabartma, kanatlarını sallama ve belirli bir ritimde hareket etme gibi özel koreografiler içerir. Yaklaşık 42 türü bulunan cennet kuşlarının her biri, kendine özgü renkleri, desenleri ve davranışlarıyla dikkat çeker. Dişiler, en parlak tüylere ve en etkileyici danslara sahip erkekleri tercih ettiğinden erkek cennet kuşlarının renkleri zamanla daha karmaşık ve gösterişli hâle gelmiştir. Bu evrimsel süreç, onların doğadaki en göz kamaştırıcı kuşlardan biri olmasına neden olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yılbaşı Ağacı Solucanı ” title_font_size=”13″]

    Denizlerde yaşayan ve adını yılbaşı ağacına benzeyen renkli, spiral şeklindeki görünümünden alan yılbaşı ağacı solucanı; sarı, mavi, kırmızı, beyaz ve turuncu gibi çeşitli renklerde olabilir. Mercan resiflerinin sakinleri arasında yer alan bu küçük ama dikkat çekici canlı, yaklaşık 3-4 santimetre uzunluğundadır. Ancak renkli dokunaçları, onu olduğundan daha büyük ve gösterişli gösterir. Solucanın gövdesi mercan yapısına gömülüdür; dışarıda yalnızca spiral biçimindeki dokunaçları görülür. Bu renkli dokunaçlar, aynı zamanda filtreleme sistemi gibi çalışarak sudaki küçük besin parçacıklarını yakalar. Canlı renkleri ise, rengârenk mercanlar arasında kamufle olmalarına, avcıları caydırmalarına ya da dikkatlerini dağıtmaya yardımcı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Semer Sırtı Tırtıl ” title_font_size=”13″]

    Semer sırtı tırtılının adı, sırt kısmındaki renkli “semer” (yani halat veya ip benzeri şekil) deseninden gelir. Tırtıl genellikle sarımsı, yeşilimsi ve beyaz renklerde desenlere sahiptir ve bu renkler tüylerinde yoğunlaşır. Göz alıcı görünümü, yırtıcılara karşı bir savunma mekanizması işlevi görür. Semer sırtı tırtılı aynı zamanda doğanın en etkileyici metamorfoz süreçlerinden birine sahiptir. Yumurtadan çıkan tırtıl, önce hızlıca büyür; ardından koza örerek pupa evresine geçer. Bu evrenin sonunda ise zarif ve renkli bir gece kelebeğine dönüşerek hayat döngüsünü tamamlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mavi Halkalı Ahtapot ” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en tehlikeli deniz canlılarından biri olarak bilinen mavi halkalı ahtapot, küçük boyutuna rağmen son derece güçlü bir zehre sahiptir. Kendini savunmak amacıyla salgıladığı bu zehir, insanlar için bile ölümcül olabilir. Genellikle 20 santimetreye kadar büyüyebilen bu türün en dikkat çekici özelliği, vücudundaki parlak mavi halkalar ya da dairelerdir. Bu halkalar, ahtapot stres altındayken veya tehdit hissettiğinde belirginleşir ve saldırıdan önce bir uyarı işareti niteliği taşır. Mavi halkalı ahtapot, Pasifik Okyanusu’nun tropikal ve subtropikal bölgelerinde; özellikle Avustralya, Filipinler ve Japonya kıyılarında yaşamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yapraklı Deniz Ejderi ” title_font_size=”13″]

    Denizlerin en renkli ve etkileyici canlılarından biri olan yapraklı deniz ejderi, adını vücudunda bulunan yaprak benzeri uzantılardan alır. Bu çıkıntılar, deniz yosunlarına ve bitkilere benzemesini sağlayarak doğal ortamında mükemmel bir kamuflaj oluşturur. Yaklaşık 35 santimetreye kadar büyüyebilen yapraklı deniz ejderi, yalnızca Avustralya’nın güney kıyıları ve çevresindeki bazı deniz bölgelerinde görülür. Bu ilginç deniz canlısı genellikle çok yavaş hareket eder. Yapraklı yapıları sayesinde suyun akıntısıyla sürüklenebilir ya da deniz bitkilerine tutunarak hareketsiz kalabilir. Bu sayede hem avcılardan saklanır hem de çevresiyle neredeyse tamamen bütünleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Picasso Böceği” title_font_size=”13″]

    Picasso böceği, üzerindeki rengârenk ve soyut desenler nedeniyle, ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso’nun sanatına benzerlik gösterdiğinden bu ismi almıştır. Yeşil, sarı ve siyah tonlarındaki renkler, böceğin vücudunun farklı bölgelerinde bir araya gelerek soyut şekiller ve çizgilerle harmanlanmıştır. Bu dikkat çekici desenler, böceğin çevresindeki bitki örtüsüyle uyumlu hâle gelmesini sağlar ve bu sayede doğal bir kamuflaj işlevi görür.

  • 6 MADDEYLE MACAW PAPAĞANI

    Etkileyici tüy yapısı, şaşırtıcı özellikleri ve canlı renkleriyle Macaw papağanları, tropikal hayvanlar içinde en dikkat çekenlerdendir. Bu sosyal kuşların en ilginç özelliklerinden biri eğer doğru bir eğitim verilirse adeta dile gelmesidir. Birkaç kelimeden çok daha fazlasını konuşabilen Macaw papağanları keskin zekâları ve öğrenme kapasiteleriyle diğer kuş türlerinden çok daha öndedir. Uzun ömürlü oluşuyla şaşırtan, Macaw ya da Sümbül papağanı olarak da bilinen bu tropikal kuşlar hakkında bilgileri sizin için listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
  • DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDAN HAMUR İŞİ ÇEŞİTLERİ

    Ülke olarak hamur işi konularında oldukça iddialıyız; elimize hamur ve su verildiğinde lezzetsiz bir tarif çıkarmamız imkânsız. Bu yazımızda kendi hamur işlerimizin dışında dünyanın farklı ülkelerinden ilginç hamur işi çeşitlerini de listeliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Almanya’nın en meşhur hamur işlerinden biri olan pumpernickel için koyu renkli bir çeşit çavdar ekmeği diyebiliriz. Siyaha yakın olan bu ekmek türü, 1570’li yıllardan bu yana üretilmektedir. Ekmek deyince pişmesi kısa sürer sanmayın; bu ekmeği pişirmek için 24 saate ihtiyaç var. Geleneksel reçete ile hazırlanan bu lezzet, Almanların gözdelerinden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İtalyan mantısı olarak bilinen raviolinin adı, İtalyanca sarmak anlamına gelen “Ravvolgere” fiilinden türemiştir. Susuz yapılan bu lezzet için yumurta sarısı ya da bütün yumurta yeterli olur. Raviolinin pek çok çeşidi var; çikolatalı, domates soslu, mantarlı, peynirli, kıymalı… Özellikle kızarmış ve çikolatalı olan ravioli oldukça ilginç lezzetlerden.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Peynirli bir çeşit hamur işi olarak bilinen pão de queijo, Brezilya’nın Minas Gerais eyaletinden gelen geleneksel bir lezzettir. Kahvaltıların vazgeçilmezlerinden biri olan lezzet için nişastalı bir kurabiye türü demek mümkündür. Özellikle kahve ile birlikte yenen pão de queijo, her ne kadar Brezilya mutfağına ait olsa da günümüzde Arjantin’de de yaygın olarak tüketilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kalın bir kek ya da gözleme olarak tarif edebileceğimiz pupusa, El Salvador’un ulusal yemeklerinden biridir. Mısır unuyla yapılan bu tarifin içine peynir, et ya da baharatlı fasulyeler eklenebilir. Kızgın bir sacda pişirilen pupusanın tarihinin M.S 600’lere dayandığı söylenir. O yıllara ait kalıntılarda, pupusaya dair izler bulunduğu iddia edilir. Bu arada Kasım ayının ikinci Pazar günü El Salvador’da Ulusal Pupusa Günü olarak kutlanır ve halk sokaklarda pupusa yeme yarışmaları yapar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İngiliz kahvaltısı denince akla ilk gelenlerden biri crumpet olacaktır. Karbonat ve maya ile elde edilen pofuduk kıvam, tatlı soslarla bir araya geldiğinde eşsiz bir lezzet şölenine dönüşür. Pürüzsüz yuvarlak tabanına karşın küçük deliklerle dolu üst yüzeyi vardır. Genellikle reçel, bal ya da şuruplarla tüketilmesinin yanı sıra peynir ya da zeytin ezmesiyle de yenebilir. Her birinin aynı boyutta olması önemli olduğundan crumpet hamuruna şekil vermek için genellikle özel çember kalıplar kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çin mutfağının sevilen en meşhur hamur işlerinden biri olan mooncake, Çin’in tarihinde önemli bir yere sahiptir. İlk defa Shang Hanedanı zamanında yapılmış olan mooncake’in dışı sert, içi yumuşak dolguludur. Tarifi bölgelere göre farklılık gösterir, bazı yerlerde kahverengi kabuklu yapılırken, bazı bölgelerde ince kabuk tercih edilir. Çin mutfağının köklü lezzetlerinden biri olan bu keki insanlar özel günlerde birbirlerine hediye olarak ikram eder. Ayrıca Çin’de sonbahar ekinoksunun kutlandığı dönemde de insanların birbirlerine mooncake hazırladığı bilinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yazımızın finalini damaklarımızın aşina olduğu bir hamur işiyle yapalım. Onlarca çeşidiyle pide, Türk mutfağının en özel lezzetlerindendir. İçine peynir, kırmızı et ve benzeri pek çok ürün eklenebilen pideler, yörelere göre de çeşitlenebilir. Örneğin piştikten sonra üzerine yumurta kırılarak servis edilen ya da kapalı pide olarak nitelendirilen pide çeşitleri Karadeniz Bölgesi’ne özgü pide çeşitlerinden birkaçıdır.

  • ANADOLU MEDENİYETLERİ MÜZESİNİN ZENGİN HAZİNESİ

    Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Anadolu topraklarında yaşamış medeniyetlerin zengin mirasını sergileyen, Türkiye’nin en önemli arkeoloji müzelerinden biridir. Ankara’nın Altındağ ilçesinde yer alan müze, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da en saygın müzeleri arasında kabul edilir. 1997 yılında “Avrupa’da Yılın Müzesi” seçilerek uluslararası alanda büyük bir prestij kazanmıştır. 1921 yılında, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde Anadolu’nun zengin arkeolojik mirasını korumak amacıyla müze kurulması fikri ortaya atılmış; 1928 yılında eserler toplanmaya başlanmış, 1943 yılında ise müze, bugünkü binasında ziyarete açılmıştır. Anadolu’nun farklı dönemlerdeki medeniyetlerini bir araya getirerek, bu toprakların tarih boyunca nasıl bir kültür mozaiğine ev sahipliği yaptığını gözler önüne seren Anadolu Medeniyetleri Müzesindeki önemli eserleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şehir Planlaması Olan İlk Dünya Haritası” title_font_size=”13″]

    İlk şehir planlamasını içeren dünya haritası olarak kabul edilen Çatalhöyük Haritası, MÖ 6200 yılına tarihlenmektedir. Bu harita hem arkeoloji hem de haritacılık tarihi açısından büyük bir öneme sahiptir. 1963 yılında Konya’daki Çatalhöyük kazılarında bulunan bu harita, uzun süre dünyanın en eski haritası olarak kabul edilmiştir. Bu ünvanını, 1965 yılında Ukrayna’nın Mezhyrich köyü yakınlarında yapılan kazılarda keşfedilen yeni bir haritaya kadar korumuştur. Çatalhöyük Haritası’nda, dikdörtgen biçiminde ve birbirine bitişik evlerden oluşan yerleşim alanları ile volkanik bir dağ olan Hasan Dağı betimlenmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Frig Kralı Midas’ın Çalışma Masası” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da kurulan Frig Krallığı’na en parlak dönemini yaşatan Kral Midas, MÖ 736 yılında tahta çıkmış ve tarihin en dikkat çeken figürlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Ankara’nın Polatlı ilçesinde yer alan mezarının keşfi sırasında, dağınık hâlde bulunan ahşap parçaların, uzun ve titiz çalışmalar sonucunda bir çalışma masasına ait olduğu anlaşılmıştır. Günümüzde Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenen bu masa, Frig Dönemi ahşap işçiliğinin ender örneklerinden biri olarak büyük değer taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hitit Güneş Kursu (Yazılıkaya)” title_font_size=”13″]

    Hitit uygarlığı ve sanatının simgesi olarak kabul edilen, Alacahöyük’te bulunan güneş kursunun MÖ 2500-2250 yıllarına ait olduğu düşünülmektedir. Hititli din adamları tarafından törenlerde kullanılan, evreni simgeleyen ve genellikle bronzdan yapılmış bu kurslar, dairesel bir formun çevresine yerleştirilmiş kuş figürleri ve güneş ışınlarını temsil eden uzantılardan oluşur. Arkeologlar, bu tür güneş kurslarının Hitit kültüründe savaş arabalarının üzerine yerleştirildiğini, tapınak süslemelerinde kullanıldığını ve hatta mühürlerde bile yer aldığını tespit etmiştir. Günümüzde Yazılıkaya’daki kabartmalarla birlikte bu sembol, Hititlerin sanatsal ve dinî anlayışını anlamak için en önemli kaynaklardan biri sayılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Anadolu’da Bulunmuş Tek Tunç Tablet ” title_font_size=”13″]

    Hitit Kralı IV. Tuthaliya ile Tarhuntaşşa Kralı Kurunta arasında MÖ 1200’lü yıllarda yapılan antlaşma, Hitit İmparatorluğu’nun siyasi dengelerini anlamak açısından son derece önemli bir belgedir. Bu antlaşma, Boğazköy-Hattuşa kazılarında bulunan ve Hitit çivi yazısıyla yazılmış tabletler arasında keşfedilmiştir. Anadolu’da bulunmuş tek tunç tablet olma özelliğiyle dikkat çeken bu belge, IV. Tuthaliya’nın Kurunta’ya verdiği yetkileri, toprak sınırlarını ve sadakat şartlarını detaylı şekilde içermektedir. Söz konusu tunç tablet, Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenen en değerli Hitit belgelerinden biri olarak kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geyikli Güneş Kursu” title_font_size=”13″]

    Geyik figürlü Hitit güneşi, Hitit medeniyetinin en önemli sembollerinden biri olan güneş kursu ile bağlantılı bir eserdir. Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenen bu eser, MÖ 2000’lere tarihlenmektedir. Çorum’daki Alacahöyük kazılarında gün yüzüne çıkarılan bu kurs, yuvarlak bir disk formuna sahiptir ve üst kısmı geyik figürleriyle süslenmiştir. Orta bölümde yer alan güneş sembolü, Hititlerin güneş ve doğaya dair inançlarını yansıtır. Geyik, Hititler için kutsal bir hayvan olup doğayı ve doğurganlığı simgeler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Akadlı Sargon’a Ait Kil Tablet” title_font_size=”13″]

    Anadolu Medeniyetleri Müzesi, tarih öncesi ve antik döneme ait eşsiz eserleri barındıran önemli bir kurumdur. Müzede sergilenen en dikkat çekici parçalardan bir diğeri ise, Akad İmparatorluğu’nun kurucusu Sargon’a ait olan son derece değerli bir kil tablettir. MÖ 19-18. yüzyıllara tarihlenen bu eser, Kayseri yakınlarındaki Kültepe kazılarında gün yüzüne çıkarılmıştır. Eski Asur lehçesiyle yazılmış olan metin, Sargon’un zaferlerini, fetihlerini ve imparatorluğunun görkemini anlatır. Tablet üzerindeki yazıt, etkileyici bir ünvanla başlar: “Kral Sarrukin, Akad Kralı, dört cihanın kralı, kuvvetli kral.” Bu ifade, sadece bir hükümdarın gücünü değil, aynı zamanda Mezopotamya tarihinin dönüm noktalarından birini yansıtır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kültepe Tabletleri ” title_font_size=”13″]

    Anadolu’nun tarihine ışık tutan en önemli keşiflerden biri olan Kültepe tabletleri, yazılı tarihin Anadolu’daki ilk örnekleri olarak kabul edilir. Bu tabletler, MÖ 2000’li yılların başlarına, yani Asur Ticaret Kolonileri Çağı’na (MÖ 1975-1725) tarihlenmektedir. Kültepe’de şimdiye dek bulunan yaklaşık 23.000’den fazla kil tablet, çivi yazısıyla yazılmıştır. Tabletlerin büyük bölümü ekonomik, ticari ve hukuki içerikli metinlerden oluşur. Aralarında evlilik sözleşmeleri, borç senetleri, vasiyetnameler ve kişisel mektuplar yer alır. Kültepe tabletlerinde dikkat çeken önemli bir unsur ise kadınların ekonomik hayattaki aktif rolüdür. Kadınlar, tüccar eşleri olarak ticari faaliyetlere katılmış; eşlerinin yokluğunda bu işleri tek başlarına yürütmüşlerdir. Çoğunluğunun Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilendiği bu tabletler, 2015 yılında UNESCO Dünya Belleği Listesi’ne alınarak dünya kültür mirası açısından da tescillenmiştir.