Yazar: admin

  • Türk Sineması’ndan Efsane Aktrisler

    Türk Sineması’ndan Efsane Aktrisler

    Türk Sineması denince akla ilk gelen yüzlerdir onlar… Güzellik ve zarafet timsali olmuş ama daha da önemlisi oyunculuklarıyla beyaz perdeye damga vurmuş yıldızlar… Hülyalı bakışların, masum gülüşlerin, beyaz camın ardından yayılan sıcaklığın sahibi efsanevi kadın oyuncularımız…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sinemanın kocaman gözlü küçük hanımefendisi Belgin Doruk 59 yaşında dramatik bir sonla hayata veda ettiğinde sinema arşivine onlarca film bırakmıştı. 1952 yılında annesinin desteğiyle girdiği yarışmayı birincilikle kazanarak beyaz perdeyi aralamış en çok da özgün ses tonu ve mimikleriyle hafızalara kazınmıştı. Onu unutulmayacak oyuncular arasına katan ise 50’li ve 60’lı yıllarda çevirdiği Küçük Hanımefendi serisiydi. Tabii Zeki Müren’le kendisini beyaz perdedeki en iyi ikililer arasına sokan Son Beste filmini de unutmamak gerekir. Ve biliyor musunuz ki Belgin Doruk aynı zamanda 1953 yılında girdiği güzellik yarışmasını ikincilikle kazanan bir modeldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    selvi boylum al yazmalım

    Türkan Şoray hakkında ne çok şey yazıldı, çizildi, söylendi. Güzelliğinin sözcüklere sığmadığı fotoğrafları söze yer bırakmayacak kadar netti. Dahası onun güzelliğini kimse görmezden gelemedi, öyle ki Anadolu’da kadınlar yemenilerindeki en güzel oyaları Türk Şoray kirpiği diye isimlendirdi. Oysa o “sonradan hayatım oldu” dediği sinemaya ilk adımını mahallesine gelen bir film setini izlemeye gittiğinde yönetmenin yanına kadar gelip, “Sen de filmlerde oynamak ister misin?” teklifiyle aralamış, tepkisi koşarak eve kaçmak olmuştu. O yönetmen Memduh Ün’dü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Sinemamızda zarafetin temsilcisi” dediğimizde hepinizden aynı anda Filiz Akın cevabının geleceğini biliyoruz. İyi eğitimli bir genç kız olarak Artist dergisinin açtığı yarışma ile sinemaya adım atmış 1962 yapımlı Akasyalar Açarken filmiyle ilk kez izleyici karşısına çıkmıştı. Filiz Akın o zamana kadar esmerlerin oturduğu tahta masum sarışın rolleriyle oturarak Türk Sineması’nda fiziğiyle de farklılık yarattı. 60’lı ve 70’li yıllarda özellikle romantik filmlerle adından söz ettiren efsanevi oyuncu 100’ü aşkın yapımda rol aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Fatma Girik, annesinin teşviki ile ilgi duyduğu ve 1957’de ilk kez adım attığı sinemanın kısa zamanda boncuk gözlü starı oldu. Rol aldığı 200’e yakın film, sektörün teknik açıdan neredeyse en yoksun zamanlarıydı ve konuyla ilgili bir demeci adeta efsane olmanın da emek gerektirdiğini anlatıyordu: “Sanat yaşamımda yorgunluk ve sitem hiç yer almadı. Nasıl ki bir anne için çocuk hiçbir zaman pişmanlık, yorgunluk değildir; harcanan yıllar değildir, benim de sinema çocuğum oldu. En güzel duyguları, heyecanları, sevinçleri, endişeleri ben sinema ile yaşadım.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türk Sineması’nın hanımefendisi Hülya Koçyiğit’in seyirci önüne ilk kez balerin olarak çıktığını duymuş muydunuz? Muhsin Ertuğrul ile yolunun kesiştiği zamanlar ise Yeşilçam’ın büyük bir yıldız kazandığı dönemlerden biri oldu. Bir roman uyarlaması olan Kezban serisiyle popülerleşti. Kezban Roma’da, Kezban Paris’te ve Kezban artık seyircinin gönlündeydi. Bakışı, yürüyüşü hatta koşuşu… Romantik dramlara kattığı özgün figürler her birimizin zihninde hala nostaljik karşılıklar bulur. Hülya Koçyiğit ülkemizin yurt dışına açılmış, açılmakla kalmayıp ödüller getirerek adını sinema tarihine yazdırmış efsanesi oyuncusudur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1973 yılında SES dergisinin açtığı yarışmayla gösteri dünyasına atılan Gülşen Bubikoğlu’nun ilk filmi 1973 yapımlı Yaban olmuştu. Özgün oyunculuğuyla sinemamıza hava katmış Yeşilçam’a yepyeni bir soluk getirmişti. “Ceylan gözlü” halk arasında en çok dillendirilen unvanıydı. Onu farklı kılan yönlerinden biri dramdan komediye, romantik filmlerden macera türlerine çok farklı karakterler canlandırması birbirinden farklı performanslar sergilemesiydi. Tarık Akan’la birlikte beyaz perdenin en iyi ikililerinden birini oluşturan sanatçı Türk Sineması’nın efsanevi aktrislerinden biri oldu.

  • ŞEHİR HAYATININ EN SEVİMLİ TARAFI: SOKAK HAYVANLARI

    ŞEHİR HAYATININ EN SEVİMLİ TARAFI: SOKAK HAYVANLARI

    Sokak hayvanları denince akıllara hemen kediler ve köpekler gelir… Fakat amaç şehir hayatını insanlarla paylaşan hayvanları tanımlamaksa bazılarını es geçiyoruz demektir. Hassasiyet gerektiren bu konuyu Kültür ve Yaşam olarak ele alıyor, şehirde birlikte yaşadığımız minik canlıların bir kısmını sayfamızda ağırlıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Güvercinler: Meydanların zarif sakinleri” title_font_size=”13″]

    Bırakın teknoloji çağını dijital çağa girdiğimiz şu dönemlerde muhtemelen bizi müstehzi bir gülümsemeyle izliyorlar. Neden mi? Çünkü bir zamanlar uzak mesafeler arasındaki iletişimin yegâne aracı onlardı. Binlerce yıldır insanlarla yaşayan güvercinler evcilleştirilen ilk kuş türüydü. Bu eski dostları mutlu etmenin yollarından biri uygun gördüğünüz yerlere tahıllardan oluşan yemler serpiştirmek olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ağaç dallarındaki gönüllü müzisyenler: Serçeler” title_font_size=”13″]

    Evinizin önünde bir ağaç varsa, hele bir de mevsimlerden baharsa güne şakımalarıyla uyanmanız kaçınılmazdır. Minicik gövdesinden nasıl bu kadar coşkulu sesler çıktığına şaşar kalırsınız. Hem çok ürkek, hem açık alanda oturduğunuz bir masanın kenarına konacak kadar sosyaldirler. Eğer bir serçenin üremek için pencerenizin önüne veya balkonunuza yerleşmeye çalıştığını görürseniz şanlısınız demektir, artık size düşen çocuklarını alıp gideceği güne kadar onu bir an olsun ürkütmemektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Martılar: Vapur peşindeki uslanmaz çocuklar” title_font_size=”13″]

    Özellikle de İstanbul Boğazı’ndaki vapurların amansız takipçileridir martılar. Kâh gökyüzünde süzülüşleri kâh çığlık çığlığa ötüşleriyle vapur yolculuklarına heyecan, umut ve hayal katarlar. Klasik bir günde bir kıyıdan karşı kıyıya uçup duran metropol martılarının ortalama ömrü 10-15 yıldır fakat bazıları denize atılan plastikleri, çöpleri yemek sanıp yediği için o kadar bile yaşayamaz. Özetle, şehrimizi paylaştığımız bu kuşlar için denizleri temiz tutmak son derece önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sokaklardaki oyun arkadaşlarımız: Kediler” title_font_size=”13″]

    Oyun çağındaki bir çocuk olmak da 80’lik bir dede olmak da durumu değiştirmez. Sokak ortasında durmuş yüzüne, hatta gözünün içine içine bakan bir kedi gören hiç kimse duruma kayıtsız kalamaz ve özenle incelttiği ses tonuyla seslenir: “Ne güzel şeysin sen öyle…” Bazen de kimseye aldırış etmeden bir yerden bir yere koşturduklarına tanık olursunuz ve o zaman bile keyiflidir seyirleri… Şüphesiz ki onlar şehirlerimizin en şaşkın ama en sevimli sakinleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Köpekler: Biraz ilgi, biraz sevgi, bolca sadakat” title_font_size=”13″]

    Köpekler ilgi ve sevgiye karşılık veren dost canlısı hayvanlardır. Bulundukları yere bağlanan ve hemen koruma altına alan bu delikanlılar kimi zaman bazı nedenlere bağlı olarak saldırganlaşabilirler. Eğer çevredeki sokak köpekleri için yerel birimlerden destek istenir, gerekli aşı ve bakımları yaptırılırsa, onlar için sokağa düzenli olarak su ve yemek kapları bırakılırsa bu sorun da ortadan kalkacak, herkes bir arada sevgi ve saygı içinde yaşayabilecektir. J

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şehrin asosyal üyeleri: Kirpiler” title_font_size=”13″]

    Onlar büyük bahçeleri ve parkları seven, toprak içinde kazdıkları tünellerde yaşayıp insan içinde görünmekten hazzetmeyen şehir sakinleridir. Elbette gerçekte bir şehir canlısı değil, doğanın içinde, doğal hayat şartlarında yaşamını sürdürebilen varlıklardır. Yine de ara sıra yolunuzun üstünde veya bir çalılığın içinde onlara denk gelebilirsiniz. Dikenlerini fırlattığı düşüncesiyle insanlar onlardan korksalar da kirpilerin böyle bir yeteneği bulunmamaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karıncalar: Her an her yerde olabilirler” title_font_size=”13″]

    Yaşadığınız kentte balkonda, mutfakta, bahçede, sokakta, her an her yerde karşılaşabileceğiniz karıncalar, bazen geniş bir alana yayılarak insana ne yapacağını şaşırtırlar. Onları kendi alanlarında rahat bırakmak, eğer sizin alanınıza giriyorlarsa incitmeden uzaklaştırmak en doğru yöntem olacaktır. Bu konu, fiziksel kırılganlıklarıyla ünlü olan minik canlıları insan için merhamet kıstasına dönüştürecek kadar mühimdir. Ne de olsa iyi yürekli, ince duygulu insanlar için “o karıncayı bile incitmez” denmesi boşuna değildir.

  • Kalemden Sonra Bilgisayardan Önce 8 Madde İle Daktilo

    Kalemden Sonra Bilgisayardan Önce 8 Madde İle Daktilo

    Daktilo adı, Yunan mitolojisindeki bir hikâyede geçen ve “parmak” anlamına gelen “daktyl” kelimesinden geliyor. İcat edildiği yıllardan bilgisayarın yaygınlaşmasına kadar uzayan yaklaşık 150 yıllık sürede yazınsal ürünlerin neredeyse tamamı daktilodan çıkmış. Şimdilerde yeri müzeler ve nostaljik hikayeler olan bu yazı yazma aracı dünyanın bazı ülkelerinde hala kullanılıyor; Latin Amerika, Hindistan ve Afrika’da elektriğe ihtiyaç duymayan mekanik daktiloların üretimi sürüyor. Biz de 8 maddelik listemizde daktilonun geçmişine bir göz atıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Daktilo 1800’lü yılların başlarında icat edildi ve yüzyılın sonlarına doğru seri üretimine geçildi. Osmanlı topraklarına girişi ise 20. yüzyılın başlarına denk gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İcadından sonra yavaş yavaş kalemin yerini alan daktiloyu ilk kullananlardan biri Tolstoy’du ama ilk romanı Mark Twain yazdı. Daktilo ile yazılmış o ilk romanın adı Tom Sawyer’dı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Türkiye’de ilk daktilo kursu 1929’da açıldı ve başlı başına bir meslek haline geldi, dönemin gazetelerinde ilanlar “Daktilo aranıyor!” şeklindeydi. Mesleğin adı zamanla kâtibe ve sekreter olarak değişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1930’lu ve 40’lı yıllarda daktilo yarışmaları çok revaçtaydı. Gazeteler yarışmalar açarak “Sürat Kraliçesi’ni arardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Thomas Edison 19. yüzyıl sonlarında elektrikli daktilo yapmış ve patentini almıştı. Yine de mekaniğin yerini alması biraz zaman aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mekanik daktiloda yanlış yazılan bir yeri silmek mümkün değildi, kâğıdı çıkarıp atmanız ya da beyaz silici ile yanlış kısmın üstünü kapatmanız gerekirdi. Elektronik daktiloda ise silme tuşu bulunuyor ve oldukça da sessiz çalışıyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Türkiye, 1965’te Paris’te düzenlenen Dünya Daktilo Yarışması’ndan bir şampiyon çıkarmıştı. O yıl Fransa’da ülkemizi temsil eden kişi Ece Alpay’dı. Alpay, elektronik daktilo yarışmalarında ülkemizde de defalarca rekor kırmış ve 9 kupanın sahibi olmuştu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar daktilo gibi daktilo tamirciliği de ilgi gören bir işti. Bilgisayarın yaygınlaşmasıyla tarihe karışan daktilolar gibi daktilo tamirciliği de kaybolan meslekler arasında yerini aldı.

  • HAYAL GÜCÜNLE ÜRET

    Geri dönüşümün ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Örneğin, suyunuzu içtikten sonra boş kalan şişeyi çöpe atmak yerine bir oyuncağa dönüştürebileceğinizi biliyor muydunuz?

     

    Peki ya, iştahla yediğiniz dondurmaların çubuklarından rengârenk bir ev yapabileceğinizi söylesek…

     

    Hadi hep beraber hem eğlenelim hem de geri dönüşüm malzemeleriyle hayallerimizi genişletelim. Hazırsanız başlayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tuvalet Kâğıdı Rulosundan Rengârenk Kelebek” title_font_size=”13″]

    Malzemelerimiz:

    • 1 adet tuvalet kâğıdı rulosu
    • Renkli karton (kanatlar için)
    • Keçeli kalemler veya boya
    • Sim, pul, boncuk gibi süsler
    • Yapıştırıcı
    • Oynar göz (veya kâğıttan göz)
    • Renkli pipet ya da temizleme teli (antenler için)

    Nasıl yapıyoruz?

    Önce rulomuzu istediğimiz renge boyayalım. Bu kelebeğimizin gövdesi olacak.

    Renkli kartondan iki büyük kanat çizip keselim.

    Kanatları süsleyelim; sim serpelim, minik desenler çizelim, boncuklar yapıştıralım.

    Hazırladığımız kanatları rulonun arkasına yapıştıralım.

    Son olarak gözlerini ve antenlerini ekleyelim. Şimdi kelebek arkadaşımıza “merhaba” diyebilir ve ona güzel bir isim verebiliriz!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Plastik Şişeden Penguen” title_font_size=”13″]

    Malzemelerimiz:

    • 1 adet boş plastik su şişesi
    • Siyah, beyaz ve turuncu guaj boya (veya akrilik boya)
    • Renkli karton (göz ve gaga için)
    • Yapıştırıcı
    • Makas
    • Oynar göz (isteğe bağlı)

    Nasıl yapıyoruz?

    Öncelikle plastik şişemizi güzelce yıkayıp kurutuyoruz.

    Şişenin gövdesini siyah renge boyuyoruz. Ön kısmına ise geniş bir beyaz alan bırakıyoruz, burası penguenimizin göbeği olacak!

    Turuncu kartondan küçük bir üçgen kesiyoruz, bu onun minik gagası.

    Gözleri kartondan hazırlayabilir ya da hazır oynar gözleri kullanabilirsiniz.

    Tüm parçaları yapıştırdıktan sonra… İşteee… Sevimli bir geri dönüşüm pengueniniz hazır bile!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Yumurta Kolisinden Tırtıl” title_font_size=”13″]

    Malzemelerimiz hazır mı?

    • Karton yumurta kolisi
    • Renkli guaj boyalar
    • Oynar göz (veya kâğıttan göz)
    • Renkli pipet ya da temizleme teli (antenler için)
    • Makas
    • Yapıştırıcı

    Nasıl yapıyoruz?

    Önce yumurta kolisinden 4-5 gözden oluşan bir şerit kesiyoruz. Bu, tırtılımızın gövdesi olacak.

    Her göz yuvasını farklı renklere boyayarak rengârenk bir gövde hazırlayalım.

    Boyaların kuruması için biraz bekleyelim.

    En öndeki göz yuvalarına gözlerimizi yapıştıralım.

    Renkli pipetlerden ya da temizleme telinden iki kısa parça kesip tırtılımızın başına anten olarak yerleştirelim.

    İsterseniz minik bir ağız ve yanaklar da çizebilirsiniz.

    Tırtılımız bize bakıyor. Söyleyin haydi, adı ne olsun?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dondurma Çubuklarından Ev” title_font_size=”13″]

    Malzemelerimiz:

    • Dondurma çubukları (yaklaşık 20-30 adet)
    • Karton ya da mukavva (zemin için)
    • Tutkal ya da sıcak silikon (yardımcı bir büyükle birlikte kullanın)
    • Boya ve fırça
    • Renkli kalem, sticker, pamuk, ip gibi süsleme malzemeleri

    Nasıl yapıyoruz?

    Önce evimizin tabanını kartondan kesiyoruz. Bu, minik evimizin oturacağı zemin olacak.

    Dondurma çubuklarını yan yana dizerek evin duvarlarını yapıştırıyoruz. İsterseniz kapı ve pencere için boşluklar bırakabilirsiniz.

    Duvarlar kuruduktan sonra, iki üçgen duvar hazırlayıp üzerlerine çubuklarla bir çatı yapıyoruz.

    Evinizi boyayarak renklendirebilirsiniz. Çatıyı kırmızı yapabilir, pencere çerçeveleri çizebilirsiniz.

    Pamuktan duman, pipetten bacalar, ipten salıncak bile yapabilirsiniz!

    Eviniz hazır! Belki oyuncaklarınızın artık bir evi oldu. Ne dersiniz, hangi oyuncağınızın olabilir bu ev?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gazete Kâğıdından Mozaik Tablo” title_font_size=”13″]

    Malzemelerimiz:

    • Eski gazete ya da dergi sayfaları
    • Kalın bir karton (tablo zemini olarak)
    • Kalem
    • Makas
    • Yapıştırıcı
    • Şablon olarak kullanmak için bir resim çıktısı (İsteğe bağlı)

    Nasıl yapıyoruz?

    Öncelikle gazete veya dergilerden renkli bölümleri seçiyoruz. Bu bölümleri küçük kareler, dikdörtgenler ya da minik parçalar hâlinde kesiyoruz.

    Daha sonra karton üzerine istediğimiz şekli çiziyoruz: Bir kalp, bir çiçek, bir hayvan ya da hayal gücümüzden çıkan özgün bir desen!

    Şimdi işin en eğlenceli kısmı başlıyor: Kestiğimiz kâğıtları, çizdiğimiz şeklin içine mozaik gibi yapıştırıyoruz.

    Renkleri karıştırabilir, geçişli alanlar oluşturabiliriz.

    Tablo hazır olduğunda kenarlarını süslemeyi ve adını yazmayı unutma.

    Belki bu etkinliği arkadaşlarınla birlikte yapar, sınıfta ya da evde küçük bir “geri dönüşüm sanat galerisi” bile kurabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karton Kutudan Araba” title_font_size=”13″]

    Malzemelerimiz:

    • Küçük bir karton kutu (süt veya meyve suyu kutusu olabilir)
    • 4 adet plastik şişe kapağı (tekerlekler için)
    • Pipet ya da çöp şiş (aksları yapmak için)
    • Kalem, boya, sticker gibi süsleme malzemeleri
    • Makas
    • Yapıştırıcı
    • Renkli karton (far, cam, plaka süsü için, isteğe bağlı)

    Nasıl yapıyoruz?

    Öncelikle kutumuzu güzelce temizleyip kurutuyoruz. Bu kutu, arabamızın gövdesi olacak.

    İstediğimiz renge boyayabilir ya da üzerini renkli kartonlarla kaplayabiliriz. Cam, far ve plaka da çizebiliriz!

    Pipetleri ya da çöp şişleri kutunun alt kısmına enine şekilde takıyoruz.

    Pipetlerin uçlarına plastik kapakları yapıştırarak tekerleklerimizi oluşturuyoruz.

    Arabamızı istediğimiz gibi süsleyebiliriz. Yarış arabası mı? Kamyon mu?

    Arabamız hazır! Ona isim vermek ister misiniz? Hem belki daha sonra arabanıza kartondan ya da dondurma çubuklarından bir garaj ya da yarış pisti yaparsınız.

  • BİR ŞEHRİ GÖZETLEYEN KULE

    Galata Kulesi yalnızca mimari bir yapı değil; imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne, seferlere, yangınlara ve şehirde yaşanan büyük dönüşümlere sessizce tanıklık eden bir anıttır. İlk temellerinin ne zaman atıldığı kesin olarak bilinmese de yüzyıllar boyunca farklı medeniyetler tarafından sahiplenilen bu kule, her dönemde farklı bir anlam kazanmıştır. Peki, asırlar boyunca İstanbul’un değişen silüetine tanıklık eden Galata Kulesi’nin bu denli merkezî bir sembol hâline gelmesinin ardında hangi tarihsel süreçler yatıyor? Yazımızda, Galata Kulesi’nin tarih sahnesindeki yolculuğunu ve şehirle kurduğu eşsiz bağı keşfedeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    MS 6. yüzyılda Bizans İmparatorluğu, Hun ve Bulgar akınlarıyla kuzeyden tehdit altındayken, Galata (o dönemdeki adıyla Sykai) bölgesine, Boğaz’daki tehlikeleri izlemek ve haberleşmeyi sağlamak için bir gözlem ve işaret kulesi inşa edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1300’lerde siyasi çekişmeler sonucu Galata’yı (Pera) ele geçiren Cenevizliler, bölgeyi surlarla çevreleyip bir koloniye dönüştürür. Bu savunma hattının en önemli yapısı olarak, 1348 yılında bugünkü Galata Kulesi inşa edilir. Eski Bizans kalıntılarının yerine yükselen taş kuleye, tepesine yerleştirilen haç nedeniyle “Christea Turris” (İsa’nın Kulesi) adı verilir. Bu ad, kulenin sadece askerî değil, dinî bir simge olarak da görüldüğünü gösterir. Hem Haliç’i hem Boğaz’ı görebilen kule, Galata’daki Ceneviz varlığının en güçlü sembolü hâline gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1453’te İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra Galata Kulesi farklı amaçlarla kullanılmaya başlanır. Ancak 1509’daki büyük deprem, yani “Küçük Kıyamet”, kuleye ciddi zarar verir. Bunun üzerine, II. Bayezid’in başmimarı Murad bin Hayrettin gözetiminde kule, 13,20 metre yüksekliğinden itibaren yeniden inşa edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1609 yılında doğan Hezârfen Ahmed Çelebi’nin en büyük hayali, insanın uçabileceğini kanıtlamaktır. Bu amaçla kuşları inceler, hava akımlarını gözlemler ve kendi “kartal kanatlarını” tasarlar. 1632 yılında lodoslu bir havada kanat benzeri bir araç kullanarak Galata Kulesi’nden havalanıp yaklaşık 3358 metre boyunca Boğaz’da uçarak Üsküdar’daki Doğancılar Meydanı’na iner. IV. Murad bu başarısını bir kese altınla ödüllendirir. Bu olağanüstü uçuş, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinin birinci cildinde detaylı şekilde yazılır ve yüzyıllardır gerçek ile efsane arasında ilham verici bir hikâye olarak anlatılmaya devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kanuni Sultan Süleyman zamanında zindan olarak hizmet veren kule, II. Selim Dönemi’ndeki yangınlar sonrası onarılır, III. Murat Dönemi’nde gözlemevine dönüştürülür. 1717 yılında yangınlara karşı kulede “kös” çalınarak haber verme sistemi kurulur. 1831 yangınının ardından Galata Kulesi, II. Mahmud Dönemi’nde önemli bir yenileme geçirir ve Cumhuriyet Dönemi’nde yangın gözetleme ve Deniz Kuvvetlerinin haberleşme postası olarak kullanılır.

     

     

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#”]

     

    2013 yılında Galata Kulesi, UNESCO tarafından Türkiye’nin Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınır. 2020 yılında ise Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen restorasyon ve düzenlemelerle kule, müzeye dönüştürülür ve İstanbul’un Kurtuluşu’nun yıl dönümü olan 6 Ekim 2020’de yeniden açılır. MüzeKart ile ziyaret edilebilen Galata Kulesi’nin büyüleyici manzarası ve tarihine dair daha fazlası için videomuzu izlemeyi unutmayın!

  • İSTANBUL RESİMLERİYLE ÜNLÜ NOKTACILIK AKIMININ ÖNCÜSÜ PAUL SİGNAC

    Noktacılık akımının öncülerinden Fransız ressam Paul Signac, eserlerinde yalnızca renklerin ve ışığın etkilerini kullanmakla kalmamış, aynı zamanda uyguladığı bilimsel renk teorisiyle farklı ton ve dokuların çarpıcı etkilerini tablolarına başarıyla yansıtmıştır. Ziyaret ettiği İstanbul’u güzellikleriyle ve kendine özgü tarzıyla tuvaline aktaran Signac’ın hayat hikâyesini, kurucusu olduğu noktacılık akımını ve İstanbul resimlerini yazımızda derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Paul Signac, 11 Kasım 1863’te Paris’te dünyaya gelir. Mimarlık eğitimi aldığı sırada, 1880 yılında Fransız ressam Claude Monet’nin ilk kişisel sergisini ziyaret eder ve ressam olmaya karar verir. Mimarlık eğitimini yarıda bırakarak Paris’in merkezine yakın bir yerde kendisine bir oda kiralar ve resim çalışmalarına başlar. Monet’nin ışık ve renk kullanımı, Signac’ın sanat anlayışını şekillendirir ve ilk eserlerini 1881-1882 kışında üretir. Aynı yıllarda küçük teknesiyle Seine Nehri’nde kürek çekmeye başlayan Signac’ın bu hobisi, ileride yapacağı birçok resme ilham kaynağı olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1884 yılında kendi resimlerinin de yer aldığı bir sergide Claude Monet ve Fransız ressam Georges Seurat ile tanışan Signac, ileride birlikte kuracakları noktacılık akımının bir diğer ismi olan Seurat ile yakın arkadaş olur ve onun bilimsel renk teorisine dayalı tekniğini benimser. Bilimsel renk teorisi, renklerin ve ışığın nasıl algılandığını anlamaya dayalı bir sistemdir ve bu teori, 19. yüzyılda bilim insanlarının çalışmaları ile şekillenmiştir. Seurat’a ait “Grande Jatte Adası’nda Bir Pazar Öğleden Sonrası” tablosunu gördükten sonra bu bilimsel ilkeleri sanatına uygulayan Signac, izlenimcilik (empresyonizm) akımının ötesine geçerek noktacılık tekniği ile resimler yapmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Noktacılık akımında sanatçılar, renkleri doğrudan karıştırmak yerine küçük noktalar hâlinde yan yana uygular. Bu noktalar, belirli bir mesafeden bakıldığında göz tarafından bir bütün olarak algılanır. Noktaların düzenlenmesi ve yoğunluğu, gölgelendirme ve derinlik hissi uyandırır. Noktacılık, renklerin ve ışığın bilimsel temellerle ele alınmasını sağlayan “yeni izlenimcilik” (neo-empresyonizm) akımının bir parçasıdır. Kübizm ve fovizm gibi modern sanat akımlarını da etkileyerek, resimde yeni anlatım biçimlerinin önünü açmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1886 yılında Paris’te Hollandalı ressam Vincent Willem van Gogh ile tanışan Paul Signac, onunla yakın bir dostluk kurar. Signac, gevşek fırça darbelerinden büyük ölçüde etkilenen van Gogh’a yeni izlenimcilik tarzında resim yapmayı öğretir ve van Gogh’un zor zamanlarında hep yanında olur. 1892 yılında Fransa’nın Saint-Tropez kasabasına taşınan Signac, bu küçük kasabanın sanatçılar arasında popüler hâle gelmesini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Denizciliğe büyük bir ilgisi olan Signac, Fransa kıyılarını teknesiyle dolaşarak pek çok sahil manzarası çizer. “Olympia” adını verdiği teknesiyle Akdeniz, Manş Denizi ve Kuzey Denizi’ni keşfe çıkar; deniz yolculuklarından ilham alarak Marsilya ve Saint-Tropez gibi liman şehirlerinin tablolarını yapar. 1907 yılında bu tutku onu İstanbul’a getirir. Bu ziyaret sırasında, şehrin eşsiz güzelliklerinden etkilenerek birçok eser üretir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Signac, İstanbul’da yaşadığı dönemde çizdiği “İstanbul’da Haliç” adlı eserinde, şehrin tarihî atmosferini noktacılık tekniğiyle resmeder. Bu tablo, İstanbul’u ziyaret eden Avrupalı sanatçılar arasında noktacılık akımının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Bu eserlerde şehrin tarihî yapıları ve doğal güzellikleri, Signac’ın kendine özgü noktacılık tekniğiyle ölümsüzleşir. Sanatçının İstanbul’a olan ilgisi, şehrin kültürel zenginliği ve coğrafi güzelliklerinden kaynaklanır. Signac’ın İstanbul’da ürettiği diğer önemli eserler arasında, İstanbul’un Eminönü semtinde bulunan Yeni Camii’yi resmettiği “İstanbul, Yeni Camii” adlı tablosu bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İstanbul ziyaretinin sanat kariyerinde önemli bir yer tuttuğu Paul Signac, 15 Ağustos 1935’te Paris’te hayatını kaybeder. İstanbul’da geçirdiği zaman diliminde ürettiği eserler, İstanbul’un tarihî dokusunu ve estetiğini yansıtan önemli sanat yapıtları olarak kabul edilmektedir. Şehrin kendine has dokusu ve kültürel çeşitliliği, sanatçının eserlerine ilham kaynağı olmuş ve bu eserler, İstanbul’un 20. yüzyıl başlarındaki görünümünü günümüze taşıyan değerli belgeler hâline gelmiştir. Paul Signac, sadece bir ressam olarak değil, aynı zamanda sanat teorisyeni, gezgin ve yenilikçi bir sanatçı olarak modern resim tarihine önemli katkılar sunmuştur.

  • VOLKANİK PATLAMALARLA OLUŞAN NEMRUT KRATER GÖLÜ

    Doğu Anadolu Bölgesi’nde, Bitlis’in Tatvan ilçesinde yer alan Nemrut Krater Gölü, sönmüş bir yanardağ olan Nemrut Dağı’nın tepesindeki kaldera içerisinde bulunur. Ülkemizin en özgün volkanik yapılarından biri olan bu dağ, gölleri ve büyüleyici manzarasıyla doğaseverleri kendine hayran bırakır. Bu benzersiz oluşumun kalbinde yer alan Nemrut Krater Gölü ile ilgili ilginç bilgilere yazımızdan ulaşabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Nemrut Krater Gölü’nün büyüklüğünü ve önemini kavrayabilmek için öncelikle bu tür coğrafi yapıların ne anlama geldiğini ve nasıl oluştuğunu bilmek gerekir. Bir yanardağın büyük bir püskürme yaşamasıyla magma odası boşalır ve üzerindeki kara tabakası çöker. Bu çökme sonucunda, volkanın tepe kısmında geniş bir çukur oluşur. İşte bu büyük çöküntü alanına kaldera denir. Zamanla yağmur suları, yer altı kaynakları veya eriyen buzul suları bu çukuru doldurarak göl hâline getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Nemrut Krater Gölü, volkanik bir dağ olan Nemrut Dağı’nın patlaması sonucu oluşan kalderanın bir parçasıdır. Her ne kadar son hareketliliğin üzerinden neredeyse 600 yıl geçmiş olsa da kaldera görünümünü yaklaşık 100.000 yıl önce gerçekleşen büyük patlama sonucu aldığı düşünülmektedir. Bu patlama sırasında, dağın en yüksek noktası olan Sivritepe’nin yaklaşık 4.000 metre olan yüksekliğinin 3.000 metre seviyelerine düştüğü, yapılan topoğrafik analizlerle ortaya konmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Doğu Anadolu’da yer alan ve ülkemizin en yüksek dağlarından biri olan Nemrut Dağı’ndaki kaldera, büyüklük bakımından Türkiye’de birinci, Avrupa’da dördüncü ve dünyada on altıncı sırada yer almaktadır. Ayrıca, içinde göl bulunan kalderalar arasında, dünyanın ikinci en büyük kalderası olma ünvanına da sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Nemrut Krater Gölü, Nemrut Dağı’nın kaldera yapısı içerisinde yer alan ve doğal güzelliğiyle büyüleyen en büyük gölüdür. Bu eşsiz doğa harikası, Avrupalı Seçkin Destinasyonlar Projesi (EDEN) kapsamında “Mükemmeliyet Ödülü”ne layık görülmüştür. Yaklaşık 15 kilometrekarelik yüz ölçümüne sahip hilal şeklindeki bu gölün en derin noktası 155 metreye kadar ulaşır. Nemrut Kalderası’nda sıcaklık değerleri, en düşük ocak ayında -5,9 °C, en yüksek ise temmuz ayında 18,5 °C olarak ölçülmüştür. Göl, sıcak su kaynaklarıyla beslendiği için alt katmanları yüzeye göre daha sıcaktır; bu da kış aylarında gölün donmasını engeller.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çarpıcı renklerin gözlemlendiği ve ışık oyunlarının büyüleyici manzaralar oluşturduğu gölün suları, yağmur ve sıcak su kaynaklarıyla beslendiği için tatlı su özelliği taşır. Gölün taban yapısı kil, silt ve kum karışımından oluşmaktadır. Gölde yapılan analizlerde; okyanus, deniz ile tatlı su ekosistemlerinin yaşam kaynaklarından olan fitoplanktonların (denizlerde ve iç sularda asılı hâlde yaşayan, çoğu mikroskobik, tek hücreli bitkisel organizmalar) varlığı tespit edilmiştir. Dünyadaki oksijenin büyük bir kısmı, bu canlılar tarafından üretilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Serin ve nemli bir iklime sahip olan bölgede kekik, mavi koyun yumağı, şalba (çalba), Tire lalesi ve tarla üçgülü gibi bitkiler yetişmektedir; her ne kadar Nemrut Krater Gölü, Doğu Anadolu Bölgesi’nde yer alsa da buradaki bitki örtüsünün %4,6’sını Akdeniz Bölgesi’ne özgü türler oluşturmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bitki çeşitliliği bakımından oldukça zengin olan göl, aynı zamanda çeşitli hayvan türlerine de yaşam alanı sunmaktadır; kızıl akbaba, kadife ördek, kaya kartalı, arı kuşu, doğu martısı, küçük alamecek, yabani tavşan, tilki ve bozayı burada yaşayan başlıca canlılardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Nemrut Krater Gölü ve çevresi, volkanik aktiviteler ve kaldera oluşumu açısından önemli bir araştırma alanı niteliğindedir; kalderanın içerisinde göller, çok sayıda lav çıkış merkezi, lav hunisi, sıçratma konisi, sıcak su kaynakları ve altı adet mağara bulunmaktadır. Bu nedenle volkan bilimciler ve jeologlar bölgeyi düzenli olarak incelemekte ve bilimsel araştırmalarını sürdürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Nemrut Krater Gölü, çevresi yüksek dağlar ve sarp kayalarla çevrili olduğu için doğaseverler ve maceraperestler için gözde bir kamp alanıdır. Yaz ve sonbahar aylarında göl kenarında çadır kuran ziyaretçiler olduğu gibi, tepelerin ve göl çevresinin karla kaplandığı kış aylarında da bu manzarayı deneyimleyenlere rastlamak mümkündür. Yılın her mevsiminde farklı bir yüzünü gösteren Nemrut’un sunduğu manzaralar, göl çevresinde ve yürüyüş parkurlarında seyredilebilmektedir.

  • MAYASIZ EKMEK, EKMEKSİZ DÜNYA OLMAZ!

    MAYASIZ EKMEK, EKMEKSİZ DÜNYA OLMAZ!

    Bunu biz söylemiyoruz, insanlığın 8 bin yıldır ekmeksiz geçmeyen tarihi söylüyor. Baksanıza, Eski Mısırlılar bu kadim kültürü duvarlara işleyecek kadar önemsemiş, ekmek konusundaki bilgilerini günümüze kadar ulaştırmayı görev bilmişler. Ne var ki bizim şu anki konumuz ekmeğin tarihçesi değil. Bizler, endüstriyel ekmek üretiminin içine doğmuş kuşaklar olarak evde ekmek yapmak fikri ile daha yeni yeni tanışıyoruz bile diyebiliriz. O halde daha fazla vakit kaybetmeden ekmek yapımı ve olmazsa olmazı mayalama süreci hakkındaki detaylarla konuya hemen giriş yapalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Klasik ekmek yapımı çok kolay ama az da olsa sabır isteyen bir tarife sahip. Kolay diyoruz, çünkü tarif az sayıdaki malzemeleri karıştırıp fırına vermeye dayanıyor. Sabır istiyor diyoruz, çünkü fırına vermeden önce bir süre beklemeyi gerektiriyor. Tarif araştırmasına girdiğinizde birbirinden farklı ölçülerden oluşan birçok tarifle karşılaşacak olmanız ise bu işin handikabı!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İşin doğrusu ise herkesin kabına, fırınına, arzusuna göre ölçülerini şekillendirip kendi tarifini oluşturabileceği… Size tavsiyemiz ilk denemenizde mükemmel bir sonuç hedeflemekten kaçınmanız. Eksik veya fazla bulduğunuz noktaları bir sonraki denemenizde telafi etmek üzere hareket ederseniz, birkaç denemeden sonra kendi tarifinizin netleşeceğine emin olabilirsiniz.

    ekmek, maya
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Genel bir çerçeve olarak şu tariften faydalanabilirsiniz: Bir paket kuru mayayı 1,5 su bardağı ılık suda eritin ve geniş bir kabın içine koyduğunuz 4 bardak una ilave edin. Bir tatlı kaşığı tuzu da ekleyerek hamur haline gelene kadar karıştırın. Karıştırmak için mikser kullanabileceğiniz gibi ellerinizi de kullanabilir, hamurunuzu elinize yapışmayacak kıvama gelene kadar yoğurabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hamurun üstünü bir bezle örtüp 40 dakika mayalanması için bekletin. Süre sonunda hamurunuzdan iki yuvarlak beze yapın ve bu bezeleri de iyice örtüp 10 dakika daha bekletin. Sonra, bezeleri elinize yapışmaması için çok az un serperek tek tek elinizle biraz açın. Daha sonra somun şeklini vererek yağlı kâğıt serilmiş fırın tepsisine yerleştirin ve üstünü örtüp 40-50 dakika kadar daha bekletin. Önceden 200 derecede ısıttığınız fırına vererek 30 dakika pişirin.

    ekmek, maya
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çavdar, yulaf, kepek, mısır, buğday unu… Kullanacağınız un ekmeğinizin de çeşidini belirler. Ve unutmayın ki ekmek yapımındaki büyük rollerden biri unda ise diğeri mayadadır. Eski Mısır’dan beri ekmek yapımında kullanıldığı düşünülen maya, besinin kalitesini belirlemede de ana etkenlerden biri. Tek hücreli bir mikroorganizma olan maya ile hamurun kabarması ise unun içindeki şekerle karışınca karbondioksit gazının oluşması sayesinde gerçekleşiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ekmek yapımında kullanabileceğiniz farklı maya çeşitleri de bulunuyor. Asırlardır kullanılan ve bağırsak florasına çok iyi geldiği bilinen ekşi maya, paketi açıldıktan sonra fazla bekletilmemesi gereken ve yüzde 70’i sudan oluşan yaş maya, tanecikli haliyle önce ılık suda çözünüp aktifleşmesi icap eden kuru maya, ondan daha ince tanecikler halinde olan ve önce suda çözünmesi gerekmeyen instant kuru maya bu çeşitlerden bazıları.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bu mayaların her biriyle ekmek yapabilirsiniz fakat bildiğiniz ölçülerin hatta tarifin değişeceği bilgisi de aklınızda bulunsun, çünkü ekşi maya ile yapılan ekmeğin tarifi kuru mayaya göre oldukça farklı olacaktır. Eğer evde ekmek yapımını geliştirmekte kararlıysanız, bir adım ilerisinde de evde kendi mayanızı yapabilirsiniz. Hele de sağlık açısından en çok önerilen ekşi mayayı kendi mutfağınızda yapabilirseniz siz artık bu işin piri olmuşsunuz demektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Son olarak ekmek yapımıyla ilgili şu birkaç püf noktayı ekleyelim: Kullanacağınız unu elekten geçirmek ekmeğinizin daha kıvamlı ve lezzetli olmasını sağlar. Hamuru yoğururken kullanacağınız su sıcak ya da soğuk değil ılık olmalı ki mayalanma işlemi sağlıklı gelişsin. Mayalanma süresini ne kadar uzatırsanız o kadar kabarık bir ekmek elde edersiniz. Pişirme esnasında fırına içi su dolu bir kap koyarsanız ekmeğin nem dengesini sağlayabilir, böylece dışı çıtır içi yumuşacık bir ekmek elde edebilirsiniz.

  • FOTOĞRAFLARLA DOLU BİR ÖMÜR: ARA GÜLER

    Dünyanın dört bir yanında yüzlerce sergisi açılan, onlarca kitabı yayımlanan, Türkiye’de yaratıcı fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisi olarak kabul edilen fotoğraf sanatçısı ve gazeteci Ara Güler, kendi stilinde çektiği kent fotoğrafları ve dünyaca ünlü isimlerle gerçekleştirdiği fotoğraf çekimleri ile sadece ülkemizin değil, tüm dünyanın kültürel mirasına zengin bir hazine bıraktı. Fotoğrafları ile 1950’lerin, 60’ların, 70’lerin İstanbul’unu olduğu gibi koruyan ve “Bana İstanbul fotoğrafçısı diyorlar. Ama ben dünya vatandaşıyım. Dünyanın foto muhabiriyim.” diyen İstanbul’un Gözü lakaplı Ara Güler’i vefatının yıl dönümünde hatırlamak istedik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    16 Ağustos 1928’de İstanbul’da dünyaya gelen Ara Güler, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu olsa da içindeki sanat coşkusuyla lise çağında Muhsin Ertuğrul’dan tiyatro dersleri almaya başlar. Çeşitli film stüdyolarında çalışıp sinema sektörünün her alanında kendini yetiştirmeyi başaran Güler’in çok yönlülüğü daha o yaşlarda belirgindir. İlk meslek hayatına yerel bir gazetede muhabir olarak başlayan Güler’in yolu, daha sonra dünyanın en önemli isimleri ile kesişecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Fotoğraf makinesini elinden hiç düşürmeyen Ara Güler, henüz 20’li yaşlarında dünyanın en önemli ajans ve kişileri ile çalışmaya başlar. 1953’te fotoğrafın duayen ismi Fransız Henri Cartier-Bresson ile tanışan Güler, Paris Magnum Ajansının kadrosunda yer alır ve 26 yaşındayken Hayat dergisinin fotoğraf bölüm şefi görevine getirilir. 30’lu yaşlarında Fransa’da haftalık yayımlanan Paris-Match, Alman Der Stern ve Amerikan Life ve Time dergilerinin foto-muhabirliğini yapmaya başlayan Güler’in kariyeri, Birleşik Krallık’ta yayımlanan “Photography Annual Antolojisi”nin onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri ilan etmesiyle zirveye ulaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bugüne kadar çok az fotoğrafçının sahip olduğu “Master of Lecia” ünvanını 1962 senesinde kazanan Ara Güler’in çektiği fotoğraflar dünyanın en önemli yayınlarında yer alır. Dönemin pek çok ünlü ismi ile röportaj ve fotoğraf çekimi gerçekleştiren Güler’in koleksiyonunda; Picasso, Salvador Dali, Winston Churchill, Ansel Adams, Indra Gandi, İsmet İnönü, John Berger, Sophia Loren, Federico Fellini, Bertrand Russel, Alfred Hitchcock gibi isimlerin fotoğrafı yer alır. Picasso ile yaptığı röportajın ise çok ayrı bir yeri vardır. Ünlü ressam prensip olarak fotoğrafçılara görüntü vermeyip gazetecilerle röportaj yapmazken, Ara Güler ile çalışmayı kabul eder ve sohbetinden çok keyif aldığı Güler’in bir de resmini yaparak kendisine hediye eder. Picasso’nun Türkiye’deki tek eseri Güler’in arşivinde bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hayatı boyunca iki milyondan fazla fotoğraf çeken Ara Güler’in fotoğraflarının büyük bir bölümü Paris’te Ulusal Kitaplık’ta, ABD’de Rochester Georg Eastman Müzesi’nde ve Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu’nda, Almanya’da ise Köln’de Das Imaginaire Photo-Museum’da bulunmaktadır. Çektiği portrelerin yanı sıra kentlerin sıra dışı manzaralarını da fotoğraflayan sanatçının vefatından iki ay önce İstanbul Şişli’de kendi ismini taşıyan “Ara Güler Müzesi” ziyarete açılmış ve eserleri gelecek nesillere aktarılmıştır. Her fırsatta mesleğinin fotoğraf sanatçılığı değil, fotoğraf muhabirliği olduğunu belirten Güler, 17 Ekim 2018’te kalp yetmezliğinden dolayı hayata veda etmiştir.

  • İSTANBUL’UN KALBİNDE 7 ASIRLIK BİR ÇARŞI

    Kapalıçarşı, İstanbul’un Fatih semtinde Tarihî Yarımada’da yer alan, dünyanın en büyük ve en eski kapalı pazarlarından biridir. Osmanlı döneminde ticaretin kalbi olarak hizmet veren Kapalıçarşı hem içerisinde satılan ürünler hem de labirente benzeyen tarihî mimarisi ile günümüzde yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor. Kurulduğu günden bu yana kültürel ve ticari açıdan İstanbul’un simgelerinden biri olan Kapalıçarşı hakkındaki bilgileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kapalıçarşı’nın çekirdeğini oluşturan ve Bizans dönemine ait olduğu düşünülen ilk bedesten, yani “Cevahir Bedesteni” (Bedesten-i Atik), 1460 yılında inşa edilir. Bu bedestenin geliri Ayasofya’ya aktarılmak üzere Fatih Sultan Mehmet’e iade edilir. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet’in talimatıyla Kapalıçarşı, çevresine çeşitli dükkânlar ve alışveriş tezgâhları eklenerek her geçen yıl genişleyen bir yapıya dönüşür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Beyazıt, Mercan ve Nuruosmaniye semtleri arasında yer alan çarşı, 110 bin 868 metrekarelik alana yayılmıştır ve 45 bin metrekaresi kapalı alanlardan oluşur. Kapalıçarşı’nın bir diğer önemli yapısı ise ikinci bedesten olarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde inşa edilen “Bezzasistan-ı Atik” yani “Sandal Bedesteni”dir. 1545-1550 yıllarında geçirdiği bakım ve onarım çalışmalarında eklenen bu bedestenden sonra çarşı hızla İstanbul’un ekonomi merkezi olur. 65 sokağa yayılan, 4.000’e yakın dükkânın bulunduğu çarşının sokakları ve han isimleri eskiden orada ne yapıldığını ya da ne satıldığını anlatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tarihteki adı “Çarşu-yı Kebir” olan Kapalıçarşı yıllar içinde deprem ve yangın gibi birçok felaketle karşılaşır, her defasında daha da şaşaalı olacak şekilde yeniden onarılır. Çarşı, 1894 yılındaki depremden sonra Sultan Abdülhamid döneminde, dört yıl süren bir onarım ile bugünkü görkemli hâlini alır. Kapalıçarşı’nın Beyazıt yönündeki kapısının üstünde “Elkasib Habibullah” yani “Kazanan, Allah’ın kuludur” kitabesi ve Sultan 2. Abdülhamid Han’ın Tuğrası; Nur-u Osmaniye Camii istikametindeki kapısının üstünde Osmanlı Devleti’nin arması yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Evliya Çelebi 17. yüzyılda yazdığı Seyahatname adlı eserinde Kapalıçarşı’da 4399 dükkân, 2195 hücre, 497 dolap, iki lokanta, 12 mahzen, bir hamam, bir camii, 10 mescit, 16 çeşme, sekiz adet tulumbalı kuyu, 24 iş hanı, bir mektep ve bir türbe olduğunu aktarır. Çarşı içerisinde, özellikle ana koridorlarda dikkat çeken tavan süslemeleri ve duvar nakışları bulunur. Zamanla bu süslemelerin bir kısmı yıpransa da Osmanlı döneminin zarif işçilik anlayışını yansıtan kalem işleri ve freskler hâlâ görülebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Çarşıda altın, mücevher, antika, el dokuması halılar, tekstil ürünleri gibi geniş bir yelpazede birçok ürün bulunur. Beyazıt, Nuruosmaniye ve Çarşıkapı en bilinen; Kuyumcular, Sepetçihan, Takkeciler, Tavukpazarı, Zenneciler, Çuhacıhan ve Mahmutpaşa ise başlıca diğer giriş kapılarıdır. Kapılar, çarşının farklı bölgelerine kolayca ulaşım sağlamak amacıyla stratejik noktalara yerleştirilmiştir. Mimari olarak fonksiyonel, estetik açıdan ise özenle tasarlanmışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kapalıçarşı’nın en dikkat çeken özelliklerinden biri, farklı büyüklüklerde birçok kubbeye sahip olmasıdır. Çarşının farklı bölümlerinde bulunan bu kubbeler, iç mekânı aydınlatan ve aynı zamanda çarşıyı havalandıran bir sistem olarak tasarlanmıştır. Bu kubbeler, Osmanlı mimarisine özgü taş işçiliği ve kemerlerle desteklenir. Kapalıçarşı sadece dükkânlardan değil, aynı zamanda hanlardan oluşur. Sandal Bedesteni ve Cevahir Bedesteni gibi hanlar, eskiden değerli eşya ve mücevherlerin saklandığı yerler olmuş; kapalı ve sağlam yapılarıyla ticaretin güvenli bir ortamda yapılmasını sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’u ziyaret edenlerin uğramadan dönmediği tarihî Kapalıçarşı, birçok ünlü Hollywood filminde de yer aldı. Tom Cruise’un başrolde oynadığı “Görevimiz Tehlike” serisinin son filminde bazı aksiyon dolu sahneler Kapalıçarşı’da çekildi. Çarşı, gişe hasılatları kıran “James Bond” serisinin 1963 yılında çekilen “Rusya’dan Sevgilerle” bölümünde ve 2012 yılında vizyona giren “Skyfall” filminde de boy göstermişti. Ayrıca ünlü Hollywood starı Ben Affleck’in yönetmenliği yaptığı 2012 yapımı “Argo” ve Çinli oyuncu Jackie Chan’in başrolünde yer aldığı 2000 yapımı “Altın Yumruk İstanbul’da”, Kapalıçarşı’da çekilen diğer dünyaca ünlü filmlerdir.