Yazar: admin

  • BİR ZAMANLARIN DÜELLO MÜCADELESİ: ESKRİM SPORU

    Eskrim çok eski çağlardan bu yana yapılan bir spor olsa da diğer spor dallarıyla kıyaslandığında gündelik hayatta pek de karşılaştığımız bir spor türü değil. Bulmacalarda çoğunlukla “eskrimde bir kılıç” şeklinde karşılaştığımız bu spor hakkında neler biliyoruz? Çok eski çağlardan bu yana yapılan eskrimin, düello mücadelesinden olimpiyatlarda oynanan bir spor branşına dönüşme serüvenini ve teknik detaylarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çin, Mısır, Antik Yunan ve Roma döneminde kılıçla dövüş hem spor hem de savaş sanatı haline gelir. Eskrimin bir spor dalı olarak yaygınlaşması ise Orta Çağ’da yapılan düellolara uzanır. Düello, iki kişinin kılıçla karşılaşması ve bir tarafın galip gelmesi için yapılan bir spordur. Genellikle onur meselesi veya bir anlaşmazlığın çözümü için gerçekleştirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Düellolar eskrimin gelişmesinde önemli rol oynar çünkü düellocular hayatlarından olma pahasına girdikleri zorlu mücadeleden kazanan olarak çıkmak için bol bol pratik yapmak zorundadır. Bu da eskrim tekniklerinin gelişmesine yol açar. Modern eskrim ise 19. yüzyılda Fransa ve İngiltere’de gelişir. 1896’daki ilk modern Olimpiyat Oyunları’nda eskrim de yer alır. Bu oyunlarda sporcuların güvenliğini sağlamak için tasarlanan özel kıyafetler ve malzemeler kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Eskrimde kullanılan malzemelerin en önemlisi silahlardır. Üç farklı silah türü bulunan sporda ilk silah “flöre”dir. Flöre, asillerin düelloya hazırlanırken kullandığı kılıcın modernize edilmiş hâlidir. Toplam ağırlığı 500 gramdan az, uzunluğu da en fazla 110 santim olmalıdır. Flörenin namlusunun ucunda bulunan tuşu rakibe 500 gram veya daha büyük bir güçle vurmak zorundadır. Ancak rakibin herhangi bir bölgesine değil; baş, kollar ve bacaklar hariç üst gövde kısmına nişan almalıdır. Flörenin esnek yapısı zor açılardan atak ve vuruş yapılmasını sağlar. Bir diğer silah türü “epe”dir. Uzunluğu 110 santim, ağırlığı ise 770 gramdan az olmalıdır. Tıpkı flöredeki gibi namlunun ucunda bir tuş bulunur ve rakibine 750 gram ve üstünde bir kuvvet uygulaması gerekir. Ayak ve kafa bölgesi dâhil tüm vücuda vuruş yapılabilir. Son silah türü ise Macar süvarileri tarafından kullanılan Türk palasının bir çeşidi olan “sabr” ya da yaygın ismiyle “kılıç”tır. Toplam ağırlığı 500 gramdan az, uzunluğu ise en fazla 105 santim olmalıdır. Kılıcı diğerlerinden ayıran özellik ise, kılıcın ucuyla olduğu gibi kenarıyla da rakibe vuruş yapılabilmesidir. Rakibin vuruş bölgesi, eller hariç belin üzerindeki her yerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bu sporu yaparken oyuncuların herhangi fiziksel bir zarara uğramaması için dayanıklı ve sadece bu spora özel olarak üretilmiş giysiler kullanılır. Çelik teller ile örülmüş bir maske, koruyucu bir yelek, kadınlar için göğsü koruyan bir plastik, sağlam keten ya da branda bezinden bir ceket ve yumuşak eldivenler giyilir. Eskrim karşılaşmaları, genişliği 1,5 ve uzunluğu 14 metre olan bir pistte yapılır. Puandero ise eskrim karşılaşmalarında puanları belirleyen elektronik bir cihazdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Eskrim karşılaşmaları bir hakem tarafından yönetilir. Karşılaşmalar iki sporcunun bir pistte karşı karşıya gelmesiyle başlar. Sporcular kılıçlarını kullanarak rakiplerini vurmaya çalışır. Karşılaşmalarda rakip sporcuyu ilk vuran sporcu puanı kazanır. En çok puanı kazanan karşılaşmanın galibi olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eskrim karşılaşmalarında bazı kurallar vardır. Bu kurallar karşılaşmaların adil ve güvenli bir şekilde geçmesini sağlar. Sporcular sadece kılıçlarını kullanarak rakiplerini vurabilir; rakibinin kılıcına dokunarak puan kazanamaz, rakiplerine vurmak için tehlikeli hareketler yapamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Eskrim, fiziksel ve zihinsel olarak faydalı bir spordur; sporcuların kas gücünü, dayanıklılığını, karar verme ve stratejik düşünme becerileri ile öz güvenlerini geliştirir.

  • DÜNYANIN EN SIRA DIŞI MÜZELERİNE YOLCULUK

    Dünyanın her yerinden farklı kültür, yaşam tarzı ve inanışa sahip binlerce insanı buluşturan müzeler aynı zamanda insanlık tarihi hakkında bilgi veriyor. Ancak bazı müzeler sıra dışı konseptleri ve benzersiz koleksiyonlarıyla diğerlerinden ayrılıyor. Hayal gücünü zorlayan ve ziyaretçilerine benzersiz bir deneyim sunan dünyanın en sıra dışı müzelerinden bazılarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cancun Sualtı Müzesi, Meksika ” title_font_size=”13″]

    Meksika’nın Cancun şehrinde bulunan müze, ziyaretçilerine farklı bir deneyim yaşatıyor. Dünyanın ilk su altı heykel müzesi olan mekân, 2009’da ziyaretçilere açıldı. Başlangıçta 100 heykelin olduğu müzede, şu an 400’den fazla heykel bulunuyor. Meksika’ya gelen turistlerin uğrak yeri olan Cancun’da bulunan heykeller dört ile sekiz metre arasına yerleştirilmiş, insan figürleri, hayvan figürleri ve çeşitli cansız nesnelerin figürlerinden oluşuyor. Müzenin kurucusu ise bol ödüllü İngiliz fotoğraf sanatçısı, heykeltıraş ve dalış eğitmeni Jason deCaires Taylor. Müzenin en ilgi çekici eseri olan 26 çocuk heykeli Vicissitudes ve müzedeki diğer heykeller denizin farklı noktalarında bulunuyor. Heykellerde kullanılan malzemeler doğal hayata uyum sağlaması için özenle seçilmiş. Bu sayede heykeller yapay resif görevi üstleniyor. pH değeri nötr olan bu dayanıklı çimento üzerinde mercanlar ve diğer deniz canlıları yuva yapabiliyor. Tüplü dalış yaparak gezilebilen sergiyi, şnorkel ile yüzenlerin de görmesi mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hiçbir Şey Müzesi, İsviçre ” title_font_size=”13″]

    Kültürel zenginlikleriyle ünlü İsviçre’deki Hiçbir Şey Müzesi, benzersiz konseptiyle dikkat çekiyor. Başkent Bern’de yer alan müzede adından da anlaşılacağı gibi hiçbir şey sergileniyor. Ziyaretçilere sıra dışı bir deneyim sunan müzede boş vitrinler, boş duvarlar ve boş sergi alanları bulunuyor. Herhangi bir sanat eseri veya tarihi objenin bulunmadığı müzede ziyaretçilerin kendi hayal güçlerini kullanmaları ve boşlukları doldurmaları bekleniyor. Sessizlik ve huzur sunan minimalist bir atmosfere sahip olan müze, geleneksel sanat tanımlarını sorgulayarak ezber bozuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Parazit Müzesi, Japonya” title_font_size=”13″]

    Japonya’nın başkenti Tokyo’daki Parazit Müzesi, bilim ve tıp alanında benzersiz bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor. Tokyo Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından 1953’te kurulan müzede parazitlerin insan ve hayvan sağlığı üzerindeki etkilerini araştırmak, bilimsel çalışmaları desteklemek ve toplumda parazitler hakkında farkındalık oluşturmak amaçlanıyor. Dünya genelinde toplanmış binlerce farklı parazit türünü içeren geniş bir koleksiyona sahip müzede parazitler; canlı örnekler, modeller, fotoğraflar ve bilgilendirici materyaller aracılığıyla sergileniyor. Parazitlerin anatomisi, yaşam döngüsü, hastalıklara neden olan etkileri ve önlenmesi hakkında detaylı bilgilerin yer aldığı Parazit Müzesinde ziyaretçiler mikroskoplar aracılığıyla parazitleri yakından inceleyebiliyor, doğal yaşamlarını keşfederek parazitlere karşı alınacak önlemler hakkında bilgi edinebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kanalizasyon Müzesi, Fransa ” title_font_size=”13″]

    Başkent Paris’teki Kanalizasyon Müzesi, şehir altı dünyasını ve insan sağlığının korunması ve iyileştirilmesi için uygulanan tüm işlem basamaklarının bir arada toplandığı “sanitasyon” sisteminin tarihini ziyaretçilere keyifli ve eğitici bir şekilde sunarak ilginç bir deneyim yaşatıyor. 19. yüzyılda inşa edilen ve tarihi önem taşıyan kanalizasyonlarda ziyaretçilere şehrin altındaki bilinmeyen dünyanın kapıları aralanıyor. Tarihi kanalizasyon tünellerinde şehrin altındaki yaşamı, su taşıma sistemlerini ve atık yönetimini anlatan interaktif sergiler bulunuyor. Müzenin en dikkat çeken sergileri arasında, tarih öncesi dönemlerden modern sanitasyon sistemlerine kadar olan gelişimi anlatan maketler, kanalizasyon tünellerinin restorasyonundan görüntüler ve atık yönetimi konusunda interaktif deneyimler sayesinde ziyaretçiler Paris’in altındaki sıra dışı dünyayı keşfedebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kadavra Müzesi, Almanya” title_font_size=”13″]

    Almanya’da bulunan Kadavra Müzesi, insan anatomisi ve bedenin iç yapısını keşfetmeyi amaçlayan oldukça ilginç bir müze. Tıp dünyasına ve insan vücuduna ilgi duyanlar için çarpıcı ve eğitici bir deneyim sunan müzede ziyaretçiler insan bedeninin gizemli dünyasına derinlemesine bir yolculuk yapıyor. Gerçek kadavraların kullanıldığı müzede sunulan detaylı anatomi bilgisi özellikle tıp öğrencileri ve meraklıları için eşsiz bir deneyim sunuyor. Müzenin temel amacı, insan vücudunun karmaşık yapısını detaylı inceleyerek ziyaretçilere eğitici bir deneyim sağlamak, insan anatomisinin inceliklerini ve karmaşıklığını gösterebilmek. İnsan vücudunun iç yapısını anlatan interaktif panel ve maketler, tıbbi durumları gösteren örnekler ve tarihi anatomik parçalar bulunan müzede en dikkat çekenler arasında embriyoloji, beyin anatomisi ve kalp-damar sistemi hakkında detaylı bilgi veren eserler yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Avanos Saç Müzesi, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Avanos, Kapadokya’nın eşsiz güzelliklerinden biri. Nevşehir’deki Avanos Saç Müzesi ise sıra dışı ve merak uyandıran bir konseptle ziyaretçilere farklı bir müze deneyimi sunuyor. Dünyada benzeri olmayan bir konseptle kurulan bu müzede yıllar boyunca toplanan insan saçı örnekleri sergileniyor. Müzenin amacı ise insan saçının tarih boyunca nasıl bir öneme sahip olduğunu ve farklı kültürlerdeki kullanım alanlarını gözler önüne sermek. Ziyaretçiler insan saçının tıbbi, sanatsal ve geleneksel kullanım alanları hakkında bilgi edinirken aynı zamanda insan saçından yapılmış eşyalar, objeler ve sanat eserlerini de görme imkânı buluyor. Saçtan yapılmış özel elbiseler, takılar, resimler ve heykeller gibi ilginç eserlerin bulunduğu müzede saçın doğal özellikleri ve yapısı hakkında bilimsel bilgiler de sunuluyor.

  • REŞAT NURİ GÜNTEKİN’İN EDEBİYAT VE TECRÜBE İÇEREN ROMANLARI

    İstanbul’da doğan ve Londra’daki tedavisi sırasında hayatını kaybeden (1889-1956) edebiyatçımız Reşat Nuri Güntekin, eserlerinin çoğunda Anadolu insanını, Anadolu’daki yaşamı ve toplumsal sorunları ele almıştır. Eserlerinde, öğretmenlik gibi meslek gruplarına kimileri tarafından, “öğretmenler ve memurlar romancısı” şeklinde tanımlanacak kadar çok yer vermiştir. Usta edebiyatçı tüm bunları yaparken, kâh kendi öğretmenlik tecrübelerinden, kâh konak yaşamı deneyiminden, kâh Anadolu’da edindiği izlenimlerden faydalanmıştır. Kaleme aldığı onlarca eserden bazıları şöyledir…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sinema, tiyatro ve hatta televizyon dizisi olarak uyarlanan Çalıkuşu’nun hikâyesini bilmeyen yoktur. Reşat Nuri, âşık olduğu nişanlısından ayrılarak Anadolu’da öğretmenlik yapan Feride’nin hikâyesini ilk önce İstanbullu Kız başlığı ile tiyatro oyunu olarak kaleme almış, daha sonra romana çevirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1.Meşrutiyet ve I. Dünya Savaşı sonrasında başlayan hikâyede Güntekin, Batılılaşma sürecine giren Osmanlı’yı bir aile özelinde irdeler ve evin reisi Ali Rıza Bey ile ailesini, köklü bir ağacın teker teker dökülen yapraklarına benzetir. Eserin ilk baskısı 1941 yılına denk gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk kez 1928 yılında yayımlanan romanda, olaylar, modern algılara sahip bir öğretmen olan Şahin Bey’in etrafında gelişir ve Anadolu’daki öğretmenliği sırasında verdiği zihinsel mücadele anlatılır. Romanın geçtiği dönem ise Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Farklı yönetmen ve senaristlerle, sinema ve televizyon dizilerine uyarlanan Dudaktan Kalbe romanında, sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesi anlatılır. Bu aşkın taraflarından biri köklü bir ailenin ferdi olan, mühendis ve besteci Hüseyin Kenan, diğeri ise lakabı “kınalı yapıncak” olan Lamia’dır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kavak Yelleri romanı önce gazetede yayınlanmış, yazarın 1956 yılındaki vefatından beş yıl sonra, yani 1961 yılında kitap olarak basılmıştır. Güntekin’in, Cumhuriyet dönemine yer verdiği romanında bu seferki kahramanı, Sabri Bey isminde idealist bir doktordur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1928 yılında basılan Acımak isimli romanında, çocukluğunda yaşadığı kötü olaylardan dolayı acıma duygusunu kaybeden Zehra Öğretmen başroldedir. Zehra, babasının hatıra defterini okuduktan sonra empati yapmaya ve acıma duygusuyla tanışmaya başlayacak ama iş işten geçmiş olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kızılcık Dalları’nın ana karakteri, Nadide Hanım’ın konağına çocuk bakıcısı olarak giren köy kızı Gülsüm’dür. Reşat Nuri Güntekin, 1932’de basılan romanında, Gülsüm’ün konak hayatı içinde nasıl hor görüldüğünü konu eder.

  • DENİZİN ALTINDAN BUZLARIN İÇİNE DÜNYANIN EN SIRA DIŞI RESTORANLARI

    Yemek deneyimi sadece damakta kalan bir lezzet mi yoksa zihne kazınan unutulmaz bir anı mı? Dünya genelinde öyle restoranlar var ki yemek masası sadece bir tabakla değil; şaşkınlık, hayranlık ve bazen de buz gibi bir sürprizle doluyor. Bazıları denizin beş metre altında, bazıları bir cezaevinin duvarları içinde, bazıları ise sabah kahvenizi bir zürafayla paylaşmanıza olanak tanıyor. Klasik restoran anlayışını altüst eden, sadece lezzet değil aynı zamanda benzersiz bir deneyim sunan bu sıra dışı mekânları yazımızda keşfedebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fortezza Medicea, Volterra, İtalya ” title_font_size=”13″]

    İtalya’nın Volterra kentindeki Fortezza Medicea, 16. yüzyıldan kalma etkileyici bir Rönesans kalesidir. Medici ailesinin 14. ve 17. yüzyıllar arasında Floransa’daki hükümdarlığı döneminde sanat, siyaset ve mimariye yaptığı katkılarla şekillenen bu yapı, bugün orta güvenlikli bir cezaevi olarak kullanılıyor. Kalenin içinde ise dünyada eşi benzeri az bulunan özel bir restoran yer alıyor: “Cene Galeotte”. Restoranın mutfağında ve servisinde, 7 yıldan fazla hapis cezası almış mahkûmlar çalışıyor. Menüde, profesyonel şefler tarafından eğitilen mahkûmların hazırladığı seçkin İtalyan yemekleri servis ediliyor. Restoranın temel amacı, mahkûmların topluma yeniden kazandırılmasına yardımcı olmak ve onlara yeni beceriler kazandırmak. Sadece belirli günlerde ve sınırlı sayıda konuk kabul eden bu restoranda fotoğraf çekmek ise kesinlikle yasak.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dinner In The Sky ” title_font_size=”13″]

    “Dinner in the Sky”, adından da anlaşıldığı gibi, misafirlerini gökyüzünde ağırlayan sıra dışı bir restoran konseptidir. Özel bir vinç yardımıyla yerden yaklaşık 50 metre yüksekliğe kaldırılan masada, konuklar özel güvenlikli koltuklara bağlanıyor. Masanın ortasındaki alanda ise şefler yemekleri hazırlıyor. Bu deneyime katılmak için yükseklik korkunuzu bir kenara bırakmanız gerekiyor. Güvenlik önlemleri en üst düzeyde olsa da rüzgârla hafifçe sallanan masa ve ayaklarınızın altındaki manzara, adrenalin seviyesini yükseltiyor. Paris, Dubai, Brüksel ve Las Vegas gibi birçok şehirde kurulan bu restoranın menüsü, bulunduğu şehre ve etkinliğe göre değişiklik gösterse de genellikle gurme lezzetlerden oluşuyor. Katılımcılar bu deneyimi sadece lezzet açısından değil, manzara ve heyecan dolu anlar yaşattığı için de unutulmaz olarak tanımlıyor. Elbette bu gökyüzü restoranında da güvenlik kuralları oldukça sıkı; yemek boyunca yerinizden kalkmak veya ekipmandan ayrılmak kesinlikle yasak!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”El Diablo, Lanzarote, İspanya” title_font_size=”13″]

    İspanya’nın Kanarya Adaları’nda bulunan Lanzarote Adası’nda yer alan “El Diablo”, kelimenin tam anlamıyla volkanik bir restoran. Timanfaya Millî Parkı’nın içinde konumlanan bu eşsiz mekân, yemeklerini mutfak ocağı yerine aktif volkanın doğal ısısıyla pişiriyor. Restoranın altındaki lav katmanları hâlâ sıcaklığını koruduğu için, etler, tavuklar ve sebzeler bu doğal ısıyla çalışan özel bir ızgarada hazırlanıyor. Yerin sadece birkaç metre altında, sıcaklığı 400 ila 600 derece arasında değişen volkanik ısı, bu sıra dışı pişirme yöntemini mümkün kılıyor. Şefler, volkanik ateşin hassasiyetiyle çalışarak menüdeki her yemeğe bu özel lezzeti katıyor. Restoranın konumu ve panoramik manzarası da oldukça etkileyici. Ziyaretçiler, yemek yerken lav tarlalarını, kraterleri ve âdeta başka bir gezegendeymiş gibi hissettiren manzarayı izleyebiliyor. El Diablo, sadece lezzet sunmakla kalmıyor, aynı zamanda coğrafya ve doğayla iç içe, unutulmaz bir deneyim sunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”The Snowcastle of Kemi, Kemi, Finlandiya” title_font_size=”13″]

    Kuzey Kutup Dairesi yakınlarındaki Kemi kentinde, her kış yeniden inşa edilen “The Snowcastle of Kemi”, dünyanın en soğuk ama en etkileyici restoranlarından birine ev sahipliği yapıyor. Bu devasa buz kalesinin içindeki restoran, -5 derece sıcaklıkta hizmet veriyor. Restoranın duvarları, masaları, sandalyeleri ve hatta bardakları bile tamamen buzdan yapılmış. Misafirler, kürklerle kaplı oturma alanlarında ağırlanırken, yemek boyunca sıcak içeceklerle üşümemeleri sağlanıyor. Menüde genellikle İskandinav mutfağına ait deniz ürünleri, Ren geyiği eti ve yöresel lezzetler bulunuyor. Restoran sezonluk olarak, yalnızca kış aylarında ve sınırlı bir süre için hizmet veriyor. Buzdan oyulmuş dev heykeller, renkli ışıklandırmalar ve sessizliğin içinde yankılanan hafif müziklerin eşlik ettiği restoranda düğünler, sergiler ve konserlere de düzenleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Under, Lindesnes, Norveç” title_font_size=”13″]

    Norveç’in güney kıyısındaki Lindesnes kasabasında yer alan “Under”, Avrupa’nın ilk su altı restoranı olma özelliğini taşıyor. İsmi hem İngilizce “altında” hem de Norveççe “mucize” anlamına geliyor; bu da hem mimarisini hem de sunduğu deneyimi mükemmel şekilde tanımlıyor. Restoranın yarısı, Kuzey Denizi’nin 5 metre altına batırılmış durumda. Devasa bir cam duvarla çevrili yemek salonu, misafirlere denizin altındaki yaşamı gözlemleme imkânı sunuyor. Burada yemek yerken çevrede yüzen balıkları ve su altı dünyasının büyüleyici atmosferi izlenebiliyor. Under, sadece bir restoran değil, aynı zamanda deniz biyolojisi araştırmaları için de kullanılan bir yapı. Mimari tasarımıyla birçok ödül kazanan bu mekân, doğa ve mimarinin mükemmel uyumunu sergiliyor. Menüde, Norveç’in yerel ve mevsimlik malzemeleriyle hazırlanan, ağırlıklı olarak deniz ürünlerinden oluşan lezzetler sunuluyor. Yemekler, Michelin yıldızlı şefler tarafından hazırlanıyor. Sürdürülebilirlik anlayışıyla da dikkat çeken bu restoranda rezervasyonlar aylar öncesinden doluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Giraffe Manor, Nairobi, Kenya ” title_font_size=”13″]

    Kenya’nın başkenti Nairobi’de bulunan “Giraffe Manor” yalnızca bir restoran değil, aynı zamanda zürafaların da ev sahibi olduğu eşsiz bir butik otel. 1930’larda inşa edilmiş, İngiliz tarzı bu tarihî malikânede zürafalar özgürce dolaşıyor. Uzun boyunlarını pencerelerden uzatarak kahvaltı masasına konuk oluyor ve konukların ellerinden nazikçe yem alıyorlar. Hatta bazen fotoğraf çekmek için poz bile veriyorlar! Menü, Kenya mutfağından esinlenilen lezzetlerle hazırlanıyor ve genellikle otelde konaklayan misafirlere özel olarak sunuluyor. Zürafalarla paylaşılan bu sıra dışı ortam, yemek deneyimini çok daha unutulmaz kılıyor. Giraffe Manor’ın asıl amacı sadece eşsiz bir deneyim sunmak değil, aynı zamanda Rothschild zürafalarının korunmasına katkıda bulunmak. Buradaki her konaklama, nesli tükenme tehlikesi altındaki bu türün yaşamını destekleyen anlamlı bir adıma dönüşüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Chillout Ice Lounge, Dubai ” title_font_size=”13″]

    Dubai’nin kavurucu sıcaklığında bambaşka bir iklime kapı aralayan “Chillout Ice Lounge”, Orta Doğu’nun ilk buzdan restoranı olarak öne çıkıyor. İçerideki sıcaklık sabit olarak -6 derece civarında tutuluyor. İçeriye adım atan misafirler, kalın montlar, eldivenler ve yünlü şapkalarla donatılıyor; çünkü masa, sandalye, duvar ve dekorasyonun tamamı buzdan yapılmış. Hatta tavandaki avizeler bile buzdan oyulmuş! Renkli ışıklandırmalar ise ortama masalsı bir atmosfer katıyor. Menüde, soğuk ortamda içinizi ısıtacak sıcak içecekler, özel tatlılar ve hafif atıştırmalıklar sunuluyor. Buzdan bir masada, sıcak bir içecekle oturmak, tam anlamıyla zıtların ahengini yaşatıyor ve hem bedeninizi hem de algınızı şaşırtıyor. Chillout Ice Lounge, Dubai’nin lüks ve ekstrem deneyimlere olan düşkünlüğünü yansıtan en özgün mekânlardan biri. Çölün ortasında kar kristalleri arasında oturup buzdan bir sarayda çay içmek, bu şehirde mümkün!

  • DÜNYACA ÜNLÜ MAKARNA SOSLARI VE PRATİK TARİFLERİ

    Makarnanın ana vatanı İtalya olsa da dünyanın dört bir yanında sevilen ve sıklıkla tüketilen yemeklerin başında geliyor. Makarnanın tadını tamamlayan ve ona lezzet katan soslar ise birçok çeşidi ile bu yemeği tadıyla vazgeçilmez yapıyor. Sofralardan eksik olmayan makarnaları daha lezzetli hâle getirmeye ne dersiniz? Yazımızda makarna soslarını ve pratik tariflerini okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pesto Sos” title_font_size=”13″]

    Pesto sos için gerekli olan malzemeler:

    • İki diş sarımsak
    • Bir demet fesleğen
    • 50 gr çam fıstığı
    • Yarım su bardağı rendelenmiş parmesan peyniri (80 gr)
    • Bir su bardağı zeytinyağı
    • Karabiber
    • Tuz

    Çam fıstıkları yağsız tavada iki-üç dakika kavrulur. Yaprakları ayıklanıp yıkanan fesleğenler iyice kurulandıktan sonra ince ince kıyılır. Parmesan peyniri rendelenir. Tuz ve sarımsak havanda dövülür. Sarımsak, kavrulmuş fıstık ve fesleğen blender ile püre haline getirilir. Rendelenmiş parmesan ve zeytinyağı da eklenerek kıvam verilir. Ardından hazırlanan makarna ile karıştırılarak servis edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alfredo Sosu” title_font_size=”13″]

    Alfredo sos için gerekli olan malzemeler:

    • Üç yemek kaşığı tereyağı
    • Yarım su bardağı haşlanmış makarnanın suyu
    • Yarım su bardağı rendelenmiş parmesan peyniri
    • 200 gr krema
    • Karabiber
    • Tuz

    Üç yemek kaşığı tereyağı tavada eritilir. Ardından yarım su bardağı rendelenmiş parmesan peyniri, 200 gr krema, yarım su bardağı makarna suyu, bir çay kaşığı tuz ve karabiber eklenir. Malzemeler güzelce karıştırıldıktan sonra makarna ile harmanlanır ve servis edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arabiata Sosu ” title_font_size=”13″]

    Arabiata sos için gerekli olan malzemeler:

    • Bir adet soğan
    • İki diş sarımsak
    • Dört adet rendelenmiş domates
    • Bir adet chili biber ya da kırmızı pul biber
    • Zeytinyağı
    • Fesleğen

    Soğan ve sarımsak ince ince kıyılarak sararana kadar zeytinyağı ile kavrulur. Rendelenmiş domates ve chili biber eklenir. Chili biber yoksa pul biber de kullanılabilir. Tuzu da ekledikten sonra tüm malzemeler suyunu çekene kadar bekletilir. Haşlanan makarna ile sos karıştırılır ve ince kıyılmış fesleğen üzerine eklenir. Fesleğen yerine maydanoz da kullanılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Napoliten Sos” title_font_size=”13″]

    Napoliten sos için gerekli olan malzemeler:

    • İki diş sarımsak
    • İki yemek kaşığı zeytinyağı
    • Dört adet domates
    • Bir yemek kaşığı domates salçası
    • İki su bardağı sıcak su
    • 10 yaprak fesleğen
    • Kekik
    • Tuz
    • Karabiber

    Geniş bir tavada iki yemek kaşığı zeytinyağına iki diş ince ince doğranmış sarımsak eklenir ve kavrulur. Dört domatesin kabukları soyulduktan sonra rendelenir ve domates salçası ile birlikte tavaya eklenir. Domatesler yumuşamaya başlarken sıcak su katılır. Beş dakika suyunu çekene kadar pişirilir ve fesleğen yaprakları ince ince kıyıldıktan sonra karışıma ilave edilir. Damak tadına göre kekik, karabiber ve tuz eklenir. Tüm karışım blenderda çekilir ve sos, makarna ile karıştırılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bolonez Sos ” title_font_size=”13″]

    Bolonez sos için gerekli olan malzemeler:

    • 250 gr az yağlı kıyma
    • Bir su bardağı domates rendesi
    • Bir adet orta boy soğan
    • Bir adet rendelenmiş havuç
    • İki diş sarımsak
    • İki yemek kaşığı domates salçası
    • Bir su bardağı haşlanmış makarnanın suyu
    • Bir-iki adet kereviz sapı
    • Dört yemek kaşığı zeytinyağı
    • Tuz
    • Karabiber
    • Kırmızı pul biber

    Soğan, sarımsak ve kereviz sapları küçük küçük doğrandıktan sonra geniş bir tavada zeytinyağında diri kalacak şekilde kavrulur. Üzerine kıyma ve haşlanan makarnanın sıcak suyu eklenip rendelenmiş havuçlar ilave edilir ve beş dakika daha pişirilir. Ardından domates rendesi, salça, tuz ve baharatlar katılır. Hazırlanan sos, makarna ile karıştırılmaz, üzerine katılarak servis edilir. Bu sos tarifinde tuzu en son koymak önemlidir çünkü öncesinde eklenen tuz, kıymanın sertleşmesine neden olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mac and Cheese Sos” title_font_size=”13″]

    Mac and cheese sos için gerekli olan malzemeler:

    • 150 gr Cheddar peyniri
    • Bir çay bardağı rendelenmiş mozzarella peyniri
    • Bir çay bardağı rendelenmiş Kars gravyeri
    • Bir çay bardağı rendelenmiş parmesan peyniri
    • Bir su bardağı süt
    • İki yemek kaşığı tereyağı
    • İki yemek kaşığı un
    • Bir tutam toz veya rende muskat
    • Tuz
    • Karabiber
    • İki yemek kaşığı ekmek kırıntısı

    Tereyağı tavada eritilir ve ardından un eklenerek kokusu çıkana kadar kavrulur. Sonrasında süt ilave edilir ve sırasıyla tüm peynirler ardından da muskat eklenir. Eğer sos yoğun bir kıvam alırsa süt ile kıvamı ayarlanabilir. Tuz ile karabiber ilavesinden sonra sos hazır olur ancak işlem burada bitmez. Haşlanmış makarna süzülür, peynirli sos ile güzelce harmanlanır ve büyük bir cam veya döküm tavaya yerleştirilir. Üzerine bir kâsede hazırlanmış tereyağı, ekmek kırıntısı ve parmesan peyniri karışımı eşit bir şekilde serpiştirilir. Önceden ısıtılmış 200 derece fırında üzeri kızarana kadar pişirilir.

  • TEMBEL HAYVANLAR HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER

    Latincede ve Yunancada ismi “yaprak seven” anlamına gelen tembel hayvanlar, tüm memeliler arasında en yavaş hareket eden hayvan olarak ün salmıştır. Dakikada en fazla yarım metre hareket eden tembel hayvanlar, günde 15 ila 18 saat arasında uyku ortalaması ile en uykucu hayvanların da başında gelir. İki ve üç parmaklı olmak üzere ikiye ayrılan bu sevimli hayvanlar hakkında öğrendiğimiz çoğu şey oldukça şaşırtıcı. Tüylerinin bile ters yönde uzadığı tembel hayvanların özelliklerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Boyları ortalama olarak 60 cm olan tembel hayvanlar, Orta ve Güney Amerika’daki tropikal ormanlarda yaşar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tembel hayvanlar günde, ortalama, 35-40 cm mesafe yol kateder. Bu bilgiyle neden bu hayvanlara “tembel” dendiğini de anlamış oluyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yırtıcılara yem olmamak için gece hareket eden tembel hayvanlar, gündüzleri vakitlerini uyuyarak geçirirler. Ancak üç parmaklı tembel hayvan türleri günün her saati hareket edebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ağaç yaprakları ve böceklerle beslenen tembel hayvanların aldıkları besin miktarı ve enerji, aynı boyuttaki diğer türlerle kıyaslandığında yetersiz görünse de çok az hareket edip çok az enerji harcadıkları ve vücut ısıları 32 derece olduğu için hayatta kalmakta zorlanmazlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kürklerinde yer alan algler ve mantarlar yeşilimsi bir renk verdiği için üzerinde yaşadıkları ağaçlarda çok iyi kamufle olan tembel hayvanların yırtıcılara av olma riski de azalır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kürek kemikleri kısa, kolları uzun olduğu için ağaçlarda kolaylıkla baş aşağı durabilen tembel hayvanlar, bu sayede çok az hareket ederek sağa sola dönebilirler.

  • KEMAL SUNAL SİNEMASINDA MİZAH

    Kemal Sunal… Unutulmaz filmleriyle hafızamıza kazınan, aramızdan ayrılalı 25 yıl olsa da her izleyişte evimizin neşesi olmaya devam eden o tanıdık yüz. Ekrana yansıyan samimiyeti ve oyunculuğuyla Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden biri. Gelin, yalnızca bir dönemin değil, kuşaktan kuşağa tanınan Kemal Sunal filmlerini ve bu filmlerle sinema tarihimizin gelişimini beraber inceleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkiye’de Mizah” title_font_size=”13″]

    Türkiye’de mizahın kökleri, Karagöz-Hacivat gibi geleneksel gölge oyunlarına, meddah anlatılarına, orta oyunlarına ve Keloğlan hikâyelerine kadar uzanır. Halkın gündelik yaşamından beslenen bu anlatılar, zamanla radyo skeçlerinden tiyatro sahnesine, oradan da sinema perdesine taşınır. 1970’li yıllara gelindiğinde Türk sinemasında yeni bir güldürü dalgası filizlenmeye başlar. 1972’de Yeşilçam’a adım atan Kemal Sunal, Keloğlan’ın saflığını, Karagöz’ün eleştirel mizahını ve halkın zekâsını harmanlayarak sinemaya yepyeni bir karakter kazandırır. Böylece, Türk sinemasında güldürünün yeni bir evresi, yani “Şabanlaşma” dönemi başlamış olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1972-1975: Şaban’ın Doğuşu” title_font_size=”13″]

    Kemal Sunal’ın 1972-1975 yılları arasında yer aldığı “Tatlı Dillim”, “Salak Milyoner”, “Hanzo” gibi filmler, fiziki mizahın, abartılı mimiklerin ve saf komedinin öne çıktığı yapımlardır. Ancak bu kahkahaların altında Anadolu’nun yoksulluğu, iyimserliği ve umut dolu sesi yankılanır. Asıl çıkışını Hababam Sınıfı (1975) filmindeki “İnek Şaban” karakteriyle yapan Sunal sadece bir oyuncu değil, toplumun içinden gelen bir temsil hâline gelir. Bu dönemin Şaban’ı alaya alınmaz; sevilir, sahiplenilir ve izleyici onda kendini bulur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1976-1981: Köylü Şaban Şehirde” title_font_size=”13″]

    1976-1981 yılları arasında çekilen “Kapıcılar Kralı”, “Süt Kardeşler” ve “Umudumuz Şaban” gibi filmlerle Kemal Sunal sinemasının etkisi zirveye ulaşır. Geniş kitlelerin sevgisini kazanan bu filmlerde köylü Şaban şehirle tanışır. O artık sadece saf biri değildir; dürüstlüğünü korurken, sistemin açıklarını görebilecek kadar da deneyimlidir. Maddi zorlukları, sınıfsal uçurumları ve küçük insanların büyük mücadelelerini hem komik hem de anlamlı bir şekilde yansıtan Şaban; uyanıklığı, aklı ve vicdanı sayesinde çoğu zaman çevresine ders verir, seyirciye ise ilham kaynağı olur. Bu yıllar, Şaban’ın büyüyüp toplumla daha doğrudan konuşmaya başladığı, sokaktaki herkesin sesi olduğu, halkın vicdanı ve mizahı hâline geldiği bir dönemin başlangıcıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1982-1989: Şaban Sadece Güldürmüyor” title_font_size=”13″]

    1982-1989 yılları arasında, “Şendul Şaban”, “Düttürü Dünya” ve “Deli Deli Küpeli” gibi filmlerle Kemal Sunal sinemasındaki dönüşüm derinleşir ve genişler. Bu dönemde mizah; artık sadece güldürmekle kalmaz, sorgulamak, rahatsız etmek ve düşündürmek için de bir araç hâline gelir. Sunal, güldürünün ardına saklanmadan, onu açık bir toplumsal eleştiri aracına dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1990-2000: Şaban’ın Vedası ” title_font_size=”13″]

    1990’lı yıllar hem Türk sinemasının hem de Kemal Sunal’ın kariyerinde önemli bir kırılma noktası olur. Özel televizyonların yükselişi, video-kaset kültürünün yaygınlaşması ve Hollywood’un etkisiyle popüler sinema anlayışı hızla değişir. Kemal Sunal, bu dönemde “Koltuk Belası”, “Varyemez”, “Boynu Bükük Küheylan” gibi oynadığı filmlerde daha ciddi, doğrudan ve dramatik bir anlatıma yönelir. Ayrıca dizilerde rol alarak televizyon izleyicisiyle de buluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şaban: Sinemamızın Gülümseyen Tarihi” title_font_size=”13″]

    Kemal Sunal hayat verdiği karakterlerle sadece bir oyuncu değil, halkın sesi olmayı başaran bir anlatıcıdır. Bu yönüyle, filmleri yıllar geçse de toplumun belleğinde canlı kalan bir ayna ve kalplerde yer eden bir kültür mirasıdır.

  • ASFALT ÜZERİNDE MÜZİK: MELODİLİ YOLLAR

    Hiç beklemediğiniz bir anda, bir otoyolda 100 kilometre hızla giderken aracınızın altından Mozart’ın “Türk Marşı” çalmaya başlasa ne hissedersiniz? Şaşkınlık mı, hayranlık mı yoksa neşe mi? Bu yazıda, sadece teknolojik bir yenilikten değil, aynı zamanda yolculuğa farklı bir anlam katmanın deneyiminden bahsedeceğiz. Gelin, melodili yolların dünyadaki ve Türkiye’deki hikâyesini birlikte keşfedelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Melodili Yol Nedir? ” title_font_size=”13″]

    Melodili yollar, araçların belirli bir hızda üzerinden geçerken yüzeydeki özel olarak tasarlanmış oluklar, kabartılar veya işaretlemeler sayesinde melodi üreten yenilikçi yollardır. Araç lastiklerinin bu yüzeylerle etkileşimi, titreşimler yoluyla belirli frekanslarda sesler oluşturur ve yol, sürücülere bir melodi dinletisi sunar. Bu sistem sadece eğlence için değil, aynı zamanda sürüş güvenliğini artırmak, sürücülerin dikkatini toplamak ve uzun yolculukları daha az monoton hâle getirmek amacıyla kullanılmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Melodili Yolun Keşfi ve Serüveni” title_font_size=”13″]

    Melodili yol teknolojisinin kökeni 1995 yılına dayanır. Japon mühendis Shizuo Shinoda, asfalt üzerindeki işaretlemelerin araçlar geçerken ses çıkardığını fark ederek bu alanda ilk teknik adımı atar. Aynı yıl, Danimarkalı sanatçılar Steen Krarup Jensen ve Jakob Freud-Magnus, dünyanın ilk müzikli yolu olan “The Asphaltophone”u sanatsal bir proje olarak hayata geçirir. Bu özel yol, araç geçişlerinde Fa majör tonunda arpej çalarak benzersiz bir işitsel deneyim sunar. Bu girişimi, 2000 yılında Fransa’nın Villepinte şehrinde yapılan ikinci bir uygulama izler ancak bu yol, iki yıl sonra yeniden asfaltlandığı için melodik özelliğini kaybeder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Melodili Yolun Küresel Yolculuğu” title_font_size=”13″]

    Melodili yol teknolojisinin doğduğu ülke olan Japonya’da “Neon Genesis Evangelion” animesinin açılış teması gibi popüler kültür unsurlarından, “Spirited Away” (Ruhların Kaçışı) filminden “Always With Me” gibi duygusal melodilere kadar uzanan en az otuz farklı müzikli yol hayata geçirilmiştir. Japonya’dan ilham alan ülkelerden biri olan Endonezya’da, sürücülerin uyanık kalmasını sağlamak amacıyla “Happy Birthday” melodisini çalan yollar inşa edilmiş ve bu uygulamanın trafik kazalarını %29 oranında azalttığı ölçümlenmiştir. Çin ise ulusal marşlar ve tanınmış klasik eserleri (örneğin Beethoven’in “Ode to Joy”u, Bizet’nin “Carmen”i) kullanarak melodili yollarla, sürücüleri sabit hızda ilerlemeye teşvik etmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kıtalararası Melodili Yol” title_font_size=”13″]

    Melodili yollar dünyanın dört bir yanında farklı amaçlarla da kullanılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, bu alandaki ilk adımını 2008 yılında Kaliforniya’nın Lancaster kentinde atmış, daha sonra, 2014 yılında New Mexico eyaletindeki Route 66 üzerine “America the Beautiful” melodisi kazınmıştır. Ancak yüksek bakım maliyetleri ve çevreden gelen şikâyetler yüzünden bu yol zamanla terk edilmiştir. Şu anda ABD’de hâlâ aktif olan melodili yollardan biri, Alabama’daki Auburn Üniversitesi kampüsünde yer almaktadır. Bu özel yolda üniversitenin savaş marşı olan “War Eagle”ın ilk yedi notası çalmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Müzikle Anıları Yaşatan Macaristan” title_font_size=”13″]

    Melodili yolları kullanan bir diğer ülke olan Macaristan, bu yolları sadece eğlence veya güvenlik için değil, aynı zamanda kültürel bir anma aracı olarak da kullanmaktadır. Ülkedeki ilk melodili yol, 2019 yılında, ünlü Republic grubunun solisti László Bódi’nin anısına, 67 numaralı yol üzerine yapılmıştır. Bu yol boyunca sürücülere yaklaşık 30 saniyelik bir melodiyle Bódi’nin şarkıları eşlik eder. 2022’de, Szerencs ilçesindeki 37 numaralı yola ikinci bir melodili yol daha eklenmiştir ve bu yolun 513 metrelik bölümünde, “Üzümler Olgunlaşıyor” adlı geleneksel bir Macar çocuk şarkısı çalmaktadır. 2024’te ise, 21 numaralı kara yolunda 550 metrelik bir başka müzikli yol yapılmıştır. Bu yolda, Ismerős Arcok grubunun Macar halkı için anlamlı olan “Nélküled” adlı şarkısı duyulmaktadır. Bu üç örnek, Macaristan’ın melodili yolları, yalnızca ilgi çekici bir sürüş deneyimi değil, aynı zamanda kültürel hafızayı yaşatan bir araç olarak gördüğünü göstermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Türkiye’de Bir İlk: Ankara’nın Melodili Yolu” title_font_size=”13″]

    Türkiye’deki ilk melodili yol ise 2025 yılında Ankara’nın Nallıhan-Beypazarı Devlet Yolu üzerinde, Eymir köyü yakınlarında hayata geçirildi. 12 Mayıs’ta başlayan çalışmalar sadece dört günde tamamlandı. Bu özel yolda, sürücüler saatte ortalama 100 kilometre hızla ilerlediğinde araçlarının altından Mozart’ın “Türk Marşı” melodisi duyulmaktadır. Melodinin net ve doğru bir şekilde çalınabilmesi için yolun düz, pürüzsüz, sağlam zeminli ve düşük trafik yoğunluğuna sahip bir bölgede inşa edilmesi özellikle tercih edilmiştir. Aynı zamanda, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, projeyi yerleşim alanlarından uzakta konumlandırarak yurt dışındaki örneklerde görülen gürültü şikâyetlerini önlemeyi amaçlamıştır. Yolun 187 kuş türüne ev sahipliği yapan Davutoğlan Yaban Hayatı Geliştirme Sahası’na zarar vermeyecek bir mesafede seçilmesi de önemli bir detaydır. Bakanlığın son açıklamasına göre, Türkiye’de bir ilk olan bu uygulamanın ikinci etabı ise Eskişehir-Ankara Devlet Yolu’nda başlatılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şikâyetler Nedeniyle Susan Melodi” title_font_size=”13″]

    Melodili yollar her ne kadar yenilikçi ve eğlenceli görünse de her zaman aynı coşkuyla karşılanmaz. Özellikle sürekli tekrar eden melodiler, bu yolların yakınında yaşayanlar için zamanla rahatsız edici bir gürültüye dönüşebilir. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri Hollanda’da görülür. 2018 yılında Friesland bölgesine eyaletin resmî marşı olan “De âlde Friezen” (Yaşlı Frizyalılar) çalacak şekilde bir melodili yol yapılır. Amaç, bölgenin “Avrupa Kültür Başkenti” seçilmesini kutlamaktır. Ancak kısa sürede çevre sakinleri, aynı melodiyi sürekli duymaktan rahatsız olduklarını ve uyuyamadıklarını dile getirir. Gelen şikâyetler üzerine proje birkaç hafta içinde kaldırılır.

  • Klasik Müzik Tarihinden Rüzgâr Gibi Geçen Mozart

    Klasik Müzik Tarihinden Rüzgâr Gibi Geçen Mozart

    Gelmiş geçmiş en iyi bestecilerin; Chopin’in, Schubert’in, Çaykovski’nin, Schumann’ın ve daha nicesinin, “en iyi bestelerin sahibi” olarak gösterdiği kişiydi Mozart. Sadece müzikte değil 35 yıllık yaşamıyla hayatın içinde de kısa bir süre var olabilmişti. Fakat bu durum, olağanüstü yeteneğinin müzik tarihine damgasını vurmasını engelleyemeyecekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    1756-1791 yılları arasındaki yaşamının 3’üncü yılında piyano çaldığını, 5’inci yılında ilk bestesini yaptığını, 6’ıncı yılında konser seyahatlerine çıkmaya başladığını söylersek, 8 ile 19 yaşları arasında çok sayıda senfoni yazdığı bilgisi sizi şaşırtmayacaktır. Bunda yeteneğinin yanı sıra, babasının kendisini geliştirmesi için gösterdiği özel ilginin payı da büyüktü elbette… Ve 35 yaşında hayata veda ettiğinde ise arkasında altı yüzden fazla beste bırakan dahi bir müzisyendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    Şairin yolun yarısı dediği bir zamanda hayatını kaybeden Mozart, kısa ama kendinden sonrakilere ciltler dolusu kitaplar yazdıracak kadar yoğun yaşamıştı. Evli ve çocuklu bir müzisyen olarak yaşamının 14 yılını evinden ayrı bir şekilde seyahatlerde geçirdi. O, besteci kimliğinin yanı sıra aynı zamanda keman sanatçısı ve tenordu da.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    Enstrümantal müzik yanında yazdığı operalarla da dünyanın akışını değiştirdi. Figaro’nun Düğünü, Sihirli Flüt gibi operaları yüzyıllar geçtikçe değerlenen Mozart’ın, Saraydan Kız Kaçırma operası ise Osmanlı’da geçmesi nedeniyle bizler için ayrı bir önem taşır. Hemen burada küçük bir bilgi girelim ve operada geçen sarayın bilinenin aksine Topkapı Sarayı olmadığını belirtelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    Bütün verimliliğine rağmen Mozart’ın kendi döneminde gördüğü ilgi ve değer bugünkü gibi değildi. Öyle ki, 35 yaşında hayatını kaybettiğinde cenazesine katılan kişilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmemiş, Viyana’da orta sınıfın gömüldüğü St.Marx Mezarlığı’na bir mezar taşı olmadan defnedilmişti. Bugün mezar yeri hala tam olarak bilinemeyen sanatçının en güzel eserlerinden olan Requiem, ölümüyle yarım kalan son eseriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    Mozart’ın hayatına ilişkin en çok merak edilen konulardan biri de kendisiyle aynı dönemde yaşamış İtalyan müzisyen Antonio Salieri ile olan rekabete dayalı ilişkisidir. Beethoven, Schubert ve Liszt’in hocası olan Salieri’nin, Mozart hasta yatağındayken Requiem’i notalara dökmesine yardımcı olan kişiler arasında olduğu, bunun da ötesinde Mozart’ı zehirle öldürmüş olabileceği iddiaları günümüze kadar ulaşmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    mozart heykeli

    Kulaklardan zihinlere ve nihayet ruhlara dolan müzikler üreten Mozart, dünyanın farklı yerlerinde adına dikilmiş heykeller, anısına açılmış müzelerle sevenlerinin hayatında olmayı sürdürüyor. Örneğin Salzburg ya da Viyana’daki Mozart Evi, Prag-Bertramka’da Mozart anısına ithaf edilen villa, tabii Viyana Burggarten’daki ünlü Mozart Heykeli…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    klasik müzik

    Mozart, günümüzde sadece müziği değil tüm sanat dallarını ilgilendiren, ilham veren bir kimliğe bürünmüş durumda. Hayatının anlatıldığı 1984 yapımlı sinema filmi Amadeus da bunlardan biri.  Yönetmenliğini Miloš Forman’ın yaptığı film gösterime girdiği dönemde büyük bir ilgiyle karşılaşmış ve aday olduğu Akademi Ödülleri’nde tam 8 Oscar’ın sahibi olmuş.

  • DÜNYANIN EN BÜYÜK ATATÜRK HEYKELİ

    Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün heykeli sadece ülkemizde değil, dünyanın birçok ülkesinde bulunuyor. Yalnız öyle bir heykel var ki dünyanın en büyük Atatürk heykeli olma özelliği taşıyor. 22 metre yüksekliği ve 60 ton ağırlığı ile Artvin’in eşsiz doğasında tüm ihtişamıyla görenlere gurur dolu anlar yaşatan bu heykel, 2012 yılında Atatürk’ün gençliğe armağan ettiği 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nda törenle açıldı. Artvin Atatürk Heykeli’nin özellikleri yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gürcü heykeltıraş Jumber Jikia tarafından yapılan heykelin kaidesi 500 m2 taban alanı kaplamaktadır. Bu bir heykel için oldukça büyük bir zemin alanı anlamına gelmektedir. Alanda Atatürk’ün özel fotoğrafçısı Etem Tem tarafından Atatürk’ün Afyon Kocatepe’de Büyük Taarruz’un emrini verdiği sırada çekilen fotoğrafının heykeli yer almakta ve heykel, Atatürk’ün Dumlupınar’da kayaların üzerinde yürüdüğü anı canlandırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    On altıgen çelik çatısı olan bir yapının üzerine yerleştirilen bu devasa heykeldeki 16 rakamı tarihteki önemli 16 Türk devletini simgelemektedir. Bu devletleri ise Büyük Hun, Batı Hun, Avrupa Hun, Ak Hun, Göktürk, Avar, Hazar, Uygur, Karahan, Gazneliler, Büyük Selçuklu, Harzemşahlar, Altınordu, Timur, Babür ve Osmanlı İmparatorluğu oluşturmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Yapımında yaklaşık 100 kişinin çalıştığı heykelin inşası yaklaşık bir yıl sürmüştür ve heykeldeki Ata’mızın kıyafeti on iki parçanın bir araya gelmesiyle tasarlanmıştır. 50 ton ağırlığında 52 adet çelik borudan 1480 parça çelik konstrüksiyon yapılarak heykelin iç kısmı tamamlanmıştır. Heykelin bacaklarının ağırlığı 19, gövde ağırlığı 18, kafa ağırlığı ise 9 tondur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Heykelin yanında tabana 70 ton beton dökülerek 60 metre uzunluğa sahip bayrak direği mevcuttur ve 264 metrekarelik şanlı bayrağımız dalgalanmaktadır. Bayrağımız kilometrelerce öteden görülebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yaklaşık 4 dönümlük arazideki alanda heykelin dev boyutlardaki prova kalıpları da sergilenmektedir. Atatürk Heykeli ve bayrağımızın bulunduğu Atatepe, Artvin turizmi için önemlidir. Çok sayıda yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği Atatepe, Artvin’de en çok ziyaret edilen mekân olma özelliğine sahiptir.