Yazar: admin

  • Böceklerden Korunmanın 9 Organik Yolu

    Böceklerden Korunmanın 9 Organik Yolu

    Havaların ısındığı bahar ve yaz aylarında böcekler, sinekler her türlü haşerat ortaya çıkar ve bazen hayatımızı zorlaştırabilirler. Onları evlerimizden uzak tutmanın kimyasal yöntemleri bulunsa da, hem bizlere hem de aslında hiçbir suçu bulunmayan haşeratlara zarar vermeyecek yöntemleri tercih etmek her zaman en güzeli, en doğrusu… Yaşam alanlarımızı böcek ve sineklerden korurken kimseye zararı olmayacak organik yöntemleri listemizde derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bodrum evlerinde kapı ve pencerelerin kenarındaki mavi çizgiler göze güzel göründüğü için değil, evlere akrep girmesini engellemek için kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Balkonunuza, bahçenize ekeceğiniz minik yapraklı bir fesleğen, sinekleri uzak tutmanın en doğal yollarından biri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İkiye kesilmiş limonun özellikle de yeşil limonun içine karanfil saplayarak da sivrisinekleri uzak tutabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Hem yiyecek olarak hem de temizlik malzemesi olarak birçok kullanım alanı olan sirke, haşeratları uzaklaştırmak için de en büyük yardımcılarınızdan biri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İnsanların kokusunu en sevdiği bitkilerden biri olan nane konusunda haşeratlar bizim gibi düşünmüyor olmalı ki, nane bitkisi ve nane yağı böceklerden korunmanın yolları arasında bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yaz kış, hava koşullarına aldırmaksızın hayatta kalabilen nadir bitkilerden biberiye, kendine has kokusuyla böcek ve sinekleri doğal yollarla kaçırmak için yararlanabileceğiniz bir alternatif.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Mis gibi kokusu ile insanın içine ferahlık veren lavantayı evinizde bulundurmak için bir neden de kokusuyla böcekleri uzak tutması…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yoğun kokusuyla içimizi açıp şekerlemelere, pastillere bile eklenen okaliptüs, böcekleri de kaçırmanın etkili bir yolu…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    En sevdiğimiz içeceklerden biri olan kahvenin telvesi karıncaların uzak durmayı tercih ettiği maddelerden biri…

  • Alışkanlık Haline Getirmemiz Gereken Hijyen Detayları

    Alışkanlık Haline Getirmemiz Gereken Hijyen Detayları

    Hijyen kelimesini her ne kadar çoğunlukla temizlik anlamında kullanıyor olsak da, aslında sağlığa zarar verecek etkenlerden korunmak için yapılabilecekler, ya da özet bir ifadeyle “sağlık bilgisi” anlamına geliyor. Sağlıklı olmak ve çevremizin sağlıklı olmasına katkı sunmak için alabileceğimiz çok basit önlemler bulunmakta. Hepsini bildiğimiz ama tekrar hatırlamanın da yararlı olabileceği önlemleri tek tek sıralayalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”El yıkamak kişisel hijyen için ilk ve en önemli aşamadır” title_font_size=”13″]

    El yıkamanın en önemli amacı bulaşıcı hastalıklara neden olan mikroorganizmalardan arınmaktır. Çevremizle fiziksel bağlantı kurmamızı sağlayan ellerimizin gerçekten arınmış olması için su ile birlikte mutlaka sabun da kullanmalıyız. Ellerimizin ön ve arka yüzlerini, parmak ve parmak aralarını 20 saniye kadar ovarak yıkadığımızda amacına uygun olarak temizlemiş oluruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Elleriniz gerçekten temiz değil ise kendinizle de temas etmeyin” title_font_size=”13″]

    Yapılan çalışmalar normal şartlarda gün içerisinde ellerimizde santimetrekarede 100-1000 adet arasında mikroorganizma olduğunu ortaya koymuş. Ellerimizi yıkamadan yüz bölgemize götürmenin enfeksiyonlara neden olabileceğini aklımızdan çıkarmamalı, elleri sık yıkama alışkanlığı edinirken yüzümüzle mümkün olduğunca az temas etmeyi de yine alışkanlık hâline getirmeliyiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bir kere kullandığınız mendili ikinci kez kullanmayın” title_font_size=”13″]

    Enfeksiyon uzmanları hafif bir gribe yakalandığımızda dahi öksürürken ve hapşırırken ağzımızı ellerimizle değil kâğıt bir mendille kapamamız gerektiğini söylüyor. Ve o an kullandığımız kâğıt mendili ikinci kere kullanmayarak mutlaka hemen çöpe atmamız gerektiğini de. Kâğıt mendil taşımayı alışkanlık haline getirmek de yolculuk esnasında çaresiz kalmamak için önem arz ediyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Maske kullanmak her zaman doğru seçenek olmayabilir” title_font_size=”13″]

    Dünya Sağlık Örgütü kişisel hijyene dikkat edilmediği takdirde maske kullanmanın doğru olmayacağı uyarılarını sürekli yapıyor. Elbette solunum yolu enfeksiyonu almış iseniz çevrenizi korumak ya da tam tersi olarak böyle bir ortamdan kendinizi korumak için maske de yardımcı bir araç olacaktır. Fakat yüzde yüz koruma sağladığı konusunda bir veri bulunmamakta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çantamızda dezenfekte edici bir ürüne de yer olmalı” title_font_size=”13″]

    Özellikle anneler için çocukları suya ulaşmakta zorluk çekecekse okul çantasına koydukları antibakteriyel ürünler rahat bir nefes alma sebebidir. Yetişkinlerin de su ve sabuna bir süre ulaşamama ihtimaline karşılık çantasında dezenfektan bulundurması faydalı olacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta etiket okuma alışkanlığı edinmek ve aldığımız ürünün içindeki maddeler ile oranlarını gözden geçirmek olmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Dışarıdaki bakterileri evlerden uzak tutmanın ilk yolu” title_font_size=”13″]

    Arizona Üniversitesinin yaptığı bir araştırmaya göre dışarıda giyilen ayakkabılarla eve girilmesi yarım milyon kadar bakterinin eve taşınmasını sağlıyormuş. İnsan sağlığı açısından bu denli önemli olan bir konuda önlem almayı ihmal etmemeliyiz. Dışarıda giydiğimiz ayakkabıları kapının dışında çıkararak dolaba yerleştirmek en uygun çözüm olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bedensel arınma için banyo yapmak önemli ” title_font_size=”13″]

    Vücudumuzu kaplayan deri üstünde bütün gün biriken mikroorganizma ve kirlerden arındırmanın en iyi yolu da elbette 35-40 derece sıcaklıktaki su ve sabun eşliğinde banyo yapmaktır. Buradaki önemli husus ise sabun, kese, havlu gibi banyo araçlarının kişisel olması gerekliliğidir. Ayrıca iç çamaşırları ütülemenin mikroplardan arındırdığı bilinmekte ve bu nedenle banyo sonrasında ütülenmiş çamaşırlar giymek de oldukça sağlıklı bir davranıştır.

  • TEKNOLOJİ TRENDLERİ

    Çok değil, bundan 50 sene öncesinde filmlerde izlediğimiz, kitaplarda okuduğumuz, gerçekleşmesi hayal gibi duran birçok teknolojik yenilik artık hayatımızda. Hızla ilerleyen ve yaşamımızın bir parçası olma yolunda büyük yatırımlar alan son teknolojileri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Son dönemlerde, özellikle pandemiden sonra insanların doğa ile kopmaz bağlarının bir parçası olan yaşam alanlarında bitki yetiştirmek çok moda oldu. İç mekânlarda yetiştirilen bitkilerin ciddiye alınması gereken bakım süreçleri bulunuyor. Bitkilerin topraklarından alacakları besin ve mineraller bitkilerin gelişimi için çok önemli. Bu konuyla ilgili satışa sunulan dönüştürücü makineler işleri bir hayli kolaylaştırıyor. %100 organik kompost hazırlayan bu makinenin kullanımı ise oldukça şaşırtıcı. Mutfaktan çıkan yemek artıkları ile diğer tüm organik atıklar çöp yerine cihazın bölmesine atılıyor ve saatler sonra bitki ya da bahçe toprağı için sağlıklı kompost gübre elde ediliyor. Etli yemek artıkları ya da meyve ve sebzelerin kullanılmayan kısımlarını dönüştürerek organik gübre elde ederken, doğaya zarar vermeden çöpleri de öğütmek mümkün oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    “Boston Dynamics” sıkça duyduğumuz şirketlerden biri olma yolunda hızla ilerliyor. Yapay zekâ ve robotlar üzerine çalışan bu firma, tasarımında köpek anatomisinden esinlediği robotu “Spot” ile yaşamı kolaylaştırmayı hedeflerken; Çinli teknoloji firması Welian, “Alphadog” isimli benzer ürününü satışa sundu. Ev işlerinde yardım eden, ateş ölçme gibi sağlık verilerini uzaktan algılayıp herhangi bir tehlike anında uyarı veren bu robot köpekleri ilerleyen yıllarda sıkça göreceğiz gibi duruyor. Denge konusunda testlerden başarıyla geçen bu robot köpekleri bir tablet aracılığıyla kontrol etmek mümkün. Boston Dynamics’in spot robotlarının fiyatı 74.500 dolar olarak sadece ABD sınırları içerisinde resmî internet sitesi üzerinden satılmaya başlarken, Çinli robotun fiyatı 1000 dolar gibi muadiline kıyasla oldukça ucuz bir fiyattan satışa sunuldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Amerikalı Xwing, elektrikli ve pilotsuz çalışan hava taksileri ile seyahat etmenin mümkün olduğu bir gelecek için hazır. Silikon Vadisi’ndeki yoğun çalışmalar üzerine; hava yoluyla seyahat etmeyi daha ucuz ve verimli bir ulaşıma dönüştürmek için çalışmalar üreten Xwing’e göre sadece birkaç yıl içerisinde bölgesel ve küresel uçuşları görmeye başlayacağız. Şirketin geliştirdiği yazılım ile bu uçakların iniş, kalkış ve sürüşünü otomatikleştiren uçuş kontrol sistemleri ile birleşerek hem temiz enerji ile çalışan hem de iş gücü maliyetleri düştüğü için daha ucuza uçmamızı sağlayacak teknolojiler kapımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Nesnelerin interneti (Iot), kullanılan birçok teknolojik ürünün Wi-Fi bağlantısı ile internete ve birbirine bağlanabilmesine olanak sağlayan yeni bir teknoloji. Cihazları, ev aletlerini, arabaları vb. ürünleri uzaktan kontrol etmemizi sağlayan bu teknoloji ile işe gittiğimizde evimizin kapısını kilitlemeyi unutsak bile, uzaktan verilen bir komut ile ev anahtarının kilitlenebilmesi sağlanmakta. Örneğin, dışarıdan evinize döneceksiniz ve eve girer girmez sıcak bir kahve içmek istiyorsunuz… İşte Iot teknolojisi ile sadece bir tuşa basarak eve ulaştığınızda sıcacık kahve sizi karşılıyor olacak. Bu yeni teknoloji trendinin sadece başlangıç aşamasındayız. Tahminler 2030 yılına kadar dünya çapında yaklaşık 50 milyar Iot cihazının kullanılacağını ve akıllı telefonlardan mutfak aletlerine kadar her şeyi kapsayan büyük çapta birbirine bağlı cihaz ağı oluşacağını öngörüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Son dönemin en çok tüketilen teknolojileri giyilebilir teknoloji oldu. Akıllı saatler, bluetooth ile çalışan kulaklıklar gibi ürünler gündelik hayatta sıkça kullanılırken, bazı teknoloji firmaları bu yenilikleri sağlık alanına taşımayı planlıyor. Kalp atış hızı, yakılan kalori miktarı, kan basıncı, bazı biyokimyasalların salınımı ve geçirilen nöbetleri bile tespit edebilen cihazlar sağlık alanında takibi mümkün kılarken; Hong Konglu bir firma ise Alzheimer hastalığı ile mücadele eden bir ürün geliştirmek için yoğun çaba sarf ediyor. “Health@InnoHK” ile sağlık alanına odaklanırken, “Air@InnoHK” ile yapay zekâ ve robotik teknolojilerinde uzman ekiplerden oluşuyor. Alzheimer hastalığı için kan bazlı bir biyo-işaretleme sistemi üzerine çalışan proje, yaşlanan dünya nüfusunun yaşayacağı nörodejeneratif hastalıkları öngörmek ve önlemek adına giyilebilir teknolojiler alanında ürünler için çalışıyor. Hatta bu fikri kişiselleştirilmiş aşıya kadar götüren projeler bile mevcut. Gelecekte sağlığımız yapay zekâya emanet edilecekmiş gibi duruyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Amerikalı teknoloji devi Apple, otomotiv sektöründe iddialı yeni ürünü ile gündemin bir kez daha hâkimi oldu. Apple Car 2014’te ürettiği akıllı araba fikrini hayata geçirmeye hazırlanırken, farklı ülkelerdeki mühendislerle de iş birliği yapıyor. “Project Titan” ekibi sürücüsüz otomobiller için yazılım ve tasarım çalışmalarını yoğun bir şekilde gerçekleştiriyor. Minimal bir tasarıma sahip olacak olan Apple arabaları, elektrikli araç piyasasında en uzun menzilli otomobil olurken; bu otomobilleri sürmek için bir şoför gerekmeyecek. Parmak iziyle sürücüsünü tanıyacak olan “icar”lar yapay zekâya dayalı bir sisteme bağlı olacak. Bilim kurgu filmlerini aratmayan bu teknoloji ile sürücüsüz otomobilleri en geç 2027’de yollarda görmek mümkün gibi gözüküyor.

  • FARKLI SPOR DALLARINA ÖZGÜ TOPLAR

    Başrolünde top olan birçok spor dalı bulunuyor. Kimi bir kale ya da potaya atılmaya kimi fileden aşırılmaya çalışılırken kimi bir araçla en uzağa atılmak üzere oyunda yer alıyor. Boyutları, biçimleri, renkleri birbirinden farklı o toplardan bazılarını aşağıda görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Farklı renklerde olabilen bovling topunun ağırlıkları 2,7 ile 7,2 kilogram arasında değişir. Kauçuk, üretan, plastik ve reçineden yapılabileceği gibi bunların karışımından da imal edilebilir. Üstünde üç delik bulunur, alttaki deliğe başparmak, üstteki iki deliğe ise yüzük ve orta parmaklar yerleştirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Günümüz geleneksel beyzbol topları ise makineler yardımıyla sıkı bir yumağa dönüştürülmüş iplerin dana derisiyle kaplanmasından oluşur. Beyzbol topundaki en önemli detay ise dana derisinin kırmızı renkli iplikle ve 108 adet çift dikişle elde dikilmesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Genellikle beyaz olan golf topu, ortalama 46 gram ağırlıktadır. Esnek kauçuğun hamur hâline getirilmesi ve çeşitli işlemlerden geçirilmesiyle yapılır. Son aşamada topun üstü yüzlerce küçük çukurla kaplanır. Bu çukurlar topun havada rahat süzülmesi ve daha uzak mesafeye ulaşabilmesi içindir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Zaman içinde tahta, fildişi, plastik gibi malzemelerden üretilen bilardo topunun günümüzdeki ham maddesi melamin reçinesidir. Ağırlığı 220 gram ve çapı 62,2 milimetre olan 16 bilardo topu bulunur. Farklı renklere veya aynı renklerin farklı şeritlerine sahip bu topların, bilardo oyunu türüne göre tümü veya bir kısmı kullanılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    10 yaş ve altındaki sporcular için renkli toplar kullanılmakla birlikte, profesyonel alanda sarı-yeşil karışımı fosforlu rengi tercih edilen tenis topları kauçuktan yapılmış, üzeri lifli keçeyle kaplanmıştır. Üst ve alt tarafı iki kalın beyaz çizgiyle çevrelenen bu toplar 56,70-58,47 gram ağırlığındadır. Çapı ise 6.35-6.67 santimetredir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Esnek deri veya sentetik deriyle kaplanmış olan voleybol topunun ortalama ağırlığı 260-280 gram, çapı ise 65-67 santimetre arasında olmalıdır. FIVB Voleybol Oyun Kuralları çerçevesinde standartlar belirlenmiş fakat renk konusunda özellikle bir vurgu yapılmamıştır. Beyaz, turuncu, sarı, mavi, yeşil gibi tek renk veya bunların kombinasyonu olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    En ilginç toplardan biri, ileriye fırlatılmasını ve döne döne yol almasını sağlayan mekik biçimindeki görüntüsüyle Amerikan futbolu topudur. Dış kısmı deriyle kaplıdır ve üstünde oyun kurucunun parmaklarıyla rahat kavramasına izin veren kabarık dikişler bulunur.

  • Yaşasın Yaşam Dedirten Ressam Frida Kahlo

    Yaşasın Yaşam Dedirten Ressam Frida Kahlo

    Hem fiziksel hem duygusal acıyı birçok resminde açıkça görebileceğiniz Frida Kahlo’nun sağlık sorunlarına rağmen canlılığını koruması ve hayata sıkı sıkı tutunması “yaşasın yaşam” dedirtmeye yetecektir. Hayatını 47 yaşında kaybeden sanatçının son yaptığı resmin adı da “Yaşasın Yaşam”dır. Kültür ve Yaşam’ın şimdiki konuğu Frida Kahlo…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Henüz 6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci ve büyük yara aldığı trafik kazası hayatının çoğunu hastaneler, doktorlar ve ameliyatlarla geçirmesine neden olmuştu. Frida Kahlo için tüm dünyada resimleri kadar bu dramatik yaşam öyküsüyle tanınıyor dersek abartmış olmayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo

    Sanat, felsefe ve edebiyatla ilgilenen Frida, yatağa bağlı kaldığı zamanlarda kendi portrelerini yaparak resim yapmaya başlamış, sanatla bağı acılarıyla paralel bir seyir izlemişti. Çoğunlukla yatağının tavanındaki aynaya bakarak yaptığı ilk otoportre 1926 yılına aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo

    Frida Kahlo’nun filmlere konu olan hikâyelerinden biri de Meksikalı Michelangelo olarak anılan ressam Diego Rivera ile yaptığı evlilikti. Çiftin ilişkisi cüsselerinden dolayı “fil ile güvercin’in aşkı” olarak nitelenmiş, Frida sık sık resimlerinde Diego’ya yer vermişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo

    Diego için “O benim çocuğum, oğlum, annem, babam, sevgilim, kocam, her şeyim.” diyen Frida, “Düşüncelerimde Diego” ya da “Diego’nun Düşünülmesi” olarak isimlendirilen bu çalışmasına 1940 yılında başlayıp 1943’te bitirmişti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sanatçının uluslararası üne kavuşması 1938 yılında New York’taki sergisiyle olmuş, 1939’da Paris’te açtığı sergiyle de dünyaca ünlü ressamların takdirini kazanmıştı. Frida, eserlerinin sürrealist olarak tanımlanmasına karşı çıkarak çalışmalarını gerçekçi olarak nitelemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo

    Yeni açılan bir sanat okulunda 10 yıl boyunca ders veren Frida Kahlo sağlığı kötüleştiğinde dersleri evinde vermeyi sürdürmüştü. Otoportrelerini sık sık çiçek ve hayvanlarla paylaşan sanatçının 1943 yılında yaptığı “Maymunlarla Otoportre” tablosundaki maymunların hayranları ya da öğrencilerini temsil ettiği söylenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo

    Meksikalı ressamın yaşam öyküsünün ilgi çeken diğer kısmı da ülkesine duyduğu sevgiden ileri gelir. Bu konudaki düşüncelerini de resimlerine yansıtan Frida, 1932 yılında yaptığı tabloda Meksika ve ABD arasındaki sınır çizgisinde kendisini resmetmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    frida kahlo, diego

    Yaşamı boyunca 143 resim yapan Frida Kahlo, tutkuyla bağlı olduğu ülkesindeki ilk kişisel sergisini ise ölümünden bir yıl önce yani 1953’te açmış, yatağa bağlı olduğu hâlde karyolası ile bu sergi açılışına katılmıştı. Çocukluğunu geçirdiği, Diego’yla bir süre yaşadığı Mavi Ev ise günümüzde müze olarak ziyaret ediliyor.

  • 6 MADDE İLE TELGRAFIN TARİHİ

    Günümüzde dünyanın bir ucundan diğer ucuna iletişim kurabilmek kolay… Dilediğimiz an iletişim kurmak istediğimiz herhangi biriyle akıllı telefonlarımızın bir tuşuna basmamız yeterli. Dilersek görüntülü dilersek sesli ya da yazılı şekillerde birbirimizle iletişim kurabiliyoruz hem de tüm bunları saniyeler içinde gerçekleştirerek. Telekomünikasyon aletleri ilk olarak evlerimize sabit telefonlarla girdi, ardından bu sabit telefonlar kablosuz hâle geldi derken çağımızı köklü bir şekilde değiştiren cep telefonları ve internet… Peki atalarımız eskiden birbirinden haber alabilmek için hangi teknolojileri kullanıyordu? Uzak mesafeleri yakınlaştıran ilk telekomünikasyon cihazı olan telgrafın icadını yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    18. yüzyıla kadar mesafeler arası iletişim ilkel diyebileceğimiz yöntemlerle gerçekleşiyordu. Ayna, posta güvercini, ateş yakma ve sonrasında posta gibi yöntemler kullanılırken, bir cihazın başına geçerek iletişim kurulmaya bu tarihten sonra başlandı. Fransız bilim insanı Claude Chappe, 1792’de tepelerin üzerine kurulmuş kulelerde iletişim sistemi kurarak bir ağ oluşturdu ve 49 değişik konuma ayarlanabilen iki uzun kola sahip bir makine geliştirdi. Her konum bir harfe ve rakama karşılık geliyordu. Bu sistem Fransa’da kısa zamanda popülerleşti ve 19. yüzyılda yaklaşık olarak 4838 kilometreye ulaştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    19. yüzyıl için, farklı ülkelerden farklı bilim insanlarının mesafeler arası iletişimi sağlayacak cihazları icat etme yüzyılı diyebiliriz. 1830’da Amerikalı Joseph Henry, elektrik akımını teller vasıtasıyla ileterek uzak bir noktadaki zili çalmayı başarır. Bu zil bir elektromıknatısa bağlıdır ve ilerleyen yıllarda Samuel Morse’un icadının altın anahtarı olur. Yine bu tarihlerde İngiliz mucitler Sir Charles Wheatstone ve William Fothergill Cooke basit bir haberleşme düzeneği üzerine çalışmalar yürütür. Aslında bir tıp doktoru olan Cooke, Hindistan Madras’ta telgraf sistemine benzer bir cihazla gerçekleşen bir haberleşmeye tanık olur ve tüm tıp çalışmalarını sonlandırarak bu çok etkilendiği haberleşme sistemi üzerine çalışmalarına yoğunlaşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1837’de Londra’ya dönen Cooke, 3 iğneli bir telgraf sistemi geliştirir ancak sistemsel sorunlardan dolayı araştırmalarına yoğun bir şekilde devam eder. Michael Faraday ile görüşerek konu hakkında tavsiye ister ancak Faraday onu Sir Charles Wheatstone’a yönlendirir. Çeşitli aletlerin özellikle de müzik aletlerinin mucidi olan Wheatstone ile Cooke iş birliğinden ilk pratik telgraf sistemi ortaya çıkar. Ancak bu iş birliği Cooke’un bu icattan ünlü olma ve çok para kazanma sevdası sebebiyle çok da ilerleyemez. Yatırımları için gerekli bütçeleri bulamamaları ve fikirsel ayrılıklardan dolayı uzun vadede Morse’un telgrafı tüm dünyaya hâkim olur. Aslında bir ressam olan Samuel F. B. Morse için elektriği kullanarak uzak mesafelere bilgi aktarabilen sistemin mucidi ve patent sahibi diyebiliriz. Bir yolculuk sırasında tanıştığı kişinin Joseph Henry’nin icadı olan elektromıknatıstan bahsetmesi üzerine, yıllardır Alfred Lewis Vail ile beraber üzerinde çalıştıkları elektrikli telgraf sistemi için eksik parçayı bulan Morse, arkadaşı ile beraber bu sistemin gelişmesini ve ticarileşmesini sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1835 yılında Samuel Morse ilk elektromıknatıslı telgrafın tasarımını gerçekleştirir. Telgrafta bulunan elektromıknatısa bağlı kalem, kâğıt bir şerit üzerinde mıknatıstan aldığı sinyal ile zig zag çizgiler çizer ancak Morse bu sistemi başarılı bulmaz. Morse alfabesi olarak bildiğimiz alfabenin doğuşu da bu başarısızlık üzerine ortaya çıkar. Morse ve Vail bu şeritlerden bir kodlama sistemi oluşturur ve kısa bir sürede tüm dünyada kullanılır duruma gelir. İlk telgraf hattı ise 1843’te Washington ile Baltimore arasına çekilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Telgrafın çalışma prensibi; bir elektrik kaynağından elde edilen akımın kesikli bir biçimde bir kablo yardımı ile uzak bir noktaya iletilmesi ile gerçekleşir. Bu iletililer ‘vurular” şeklindedir ve iletil yani vuru, gönderen kişinin bir elektrik anahtarını açıp kapatmasıyla oluşur. Göndericiden alıcıya gönderilen elektrik akımı, alıcının telgrafında bulunan elektromıknatısa bağlı kalemi çekerek hareket etmesini sağlar. Bir kâğıt üzerinde uzun ve de kısa çizgilerden oluşturarak izler bırakan telgraf sisteminde çizgiler kodlanmış bir hâldedir ve her çizgi alfabede bir harfi temsil etmektedir. İşte bu kodlanmış alfabe mors alfabesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1895’te Rusya’da radyonun icat edilmesiyle birlikte haberleşme teknolojilerinde yeni bir dönem başlar. Elektromıknatıslı telgraf, yerini radyo dalgaları ile çalışan kablosuz telgraflara bırakır. Bu sayede alıcı ve gönderici arasında kablo bulunmasına gerek olmaz. Yani telgraflarla kablosuz iletişim de radyo dalgaları sayesinde başlamıştır. Bu dönemden itibaren açık denizlerde bulunan gemilerle karalar arasında haberleşmenin yolu sağlanmış, kıtalar arasındaki mesafeler önemsiz ve bugün bildiğimiz son teknolojilerin de öncüsü olmuştur.

  • DUYGULARIMIZA HİTAP EDEN ŞİİRLERİN 5 TÜRÜ

    DUYGULARIMIZA HİTAP EDEN ŞİİRLERİN 5 TÜRÜ

    Edebiyatın adı henüz ortalarda yok iken insanların dilinde şiirler varmış ama bugüne kadar şiir nedir sorusunun net bir tanımı yapılamamış. Daha doğrusu her şairin şiirle ilgili kendi tanımlaması olmuş. Örneğin Cahit Sıtkı Tarancı, “Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır… Hangi sözcük, hangi sözcükle yan yana geldiğinde nasıl bir ışık ortaya çıkar? Bunu bilmek gerek” demiş. İlhan Berk’e göre “Ustalık kazanılır; ama çocuk olmak yitirilirse, şiirin büyük damarlarından biri yok olur”muş. Şiir üstüne söylenmiş böyle binlerce söz var… Peki şiirin çeşitleri neler, hangi türleri içerir? İşte bu sorunun net cevabı sayfanın devamında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Lirik Şiir” title_font_size=”13″]

    Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Karadut şiirine ait bu dizeler lirik şiire bir örnek… Kelime anlamı “ilhamla dolu” olan lirik şiirde coşan duygular ön plandadır. İllaki aşkla ilgili olması da gerekmez, bireysel duyguların çoğu lirik şiirin konusu olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Didaktik Şiir” title_font_size=”13″]
    didaktik şiir

    Yukarıdaki Karacaoğlan dizeleri Dinle Sana Bir Nasihat Edeyim şiirinden… Didaktik şiir tam da böyledir, yani herhangi bir konuda öğüt verir, bir düşünceyi aşılamaya çalışır ve ahlak açısından dersler çıkarmaya teşvik eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Epik Şiir” title_font_size=”13″]

    Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiiri bir epik şiir örneğidir. Bu türde kahramanlık öyküleri, vatan sevgisi ya da tarih konuları destansı bir dille anlatılır. Doğal ve yapay epik olarak ikiye ayrılır. Eski çağlarda yazılmış destanlar doğal epik iken daha yakın tarihlerde yazılanlar yapay epik kabul edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pastoral Şiir” title_font_size=”13″]

    Behçet Necatigil’in Kır Şarkısı pastoral bir şiir türüdür. Pastoral şiirde doğa anlatılır ve insanda tabiat sevgisi uyandırmak istenir. İki türü bulunur… İdil, doğa karşısındaki duygulanmayı içeren epik şiirlerdir. Eglog ise bir çobanla konuşuyormuşçasına yazılan şiirleri içerir, diğer adı da çoban şiiridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Satirik Şiir” title_font_size=”13″]

    Ziya Paşa, Terkîb-i Bend şiirindeki bu dizelerde, “kişiyi anlatan sözleri değil işleridir, ne ürettiğine bakmalı” diyor. İşte, eleştirel içeriğe sahip bu gibi şiirlere satirik tür denir. Satirik şiirde iğneleme, taşlama hatta alay içeren ifadeler yer alabilir.

  • Renklendirilmiş 7 Eski İstanbul Fotoğrafı

    Renklendirilmiş 7 Eski İstanbul Fotoğrafı

    Maziden kalan fotoğraflar geçmişi günümüze kusursuz ve katıksız taşıyan en güzel araçlardır. Onlara bakarak yeniyi eskiyle kıyaslayabilir, her bakışımızda geçmişe derin bir özlem duyabilir ya da şimdinin değerini daha iyi anlayabiliriz. İstanbul’un geçmişini yansıtan fotoğraflar ise bu şehrin her dönem farklı cazibeler barındırdığını, eşsiz ve yaşayan bir yer olduğunu anlatırlar bize… Buyurun, renklendirilmiş hâlleriyle 7 eski İstanbul fotoğrafı listemizde!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kağıthane Deresi” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kabataş” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Çatladıkapı” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kadıköy” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İstanbul Boğazı” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kağıthane Deresi ” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rumeli Hisarı” title_font_size=”13″]
  • BİNLERCE YILLIK ZANAAT KÜLTÜRÜ VE TARİHİ İLE MARDİN

    Tarihi boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan Mardin, kendine özgü mimarisi, antik şehirleri, doğal güzellikleri ve kültürel mirası ile ülkemizin en özel şehirleri arasında yer alıyor. Taş işçiliğinin nadide örneklerine ve binlerce yıllık zanaat kültürüne sahip Mardin’in kent kimliğinde iz bırakan mekânları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mardin Kalesi ” title_font_size=”13″]

    Mardin Kalesi, Mezopotamya’nın bereketli topraklarına hâkim 1200 metre yüksekliğindeki bir tepede taştan yapılmış surlarla çevrilidir. Sümer, Asur, Pers, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi birçok medeniyet tarafından kullanılan kale, Orta Çağ boyunca özellikle de Artuklu Beyliği Dönemi’nde büyük önem kazanmıştır. Bu dönemde hem askerî hem de ticari yolların kontrolü açısından stratejik bir rol oynamış, İpek Yolu üzerinde bulunması nedeniyle ticaretin gelişmesine de katkı sağlamıştır. Bölgenin doğal kaya yapısı ile uyumlu bir şekilde inşa edilen kalenin içinde sarnıçlar, depolar, kuleler ve çeşitli yaşam alanları bulunmaktadır. Bu yapılar kalenin kuşatma altındayken bile uzun süre ayakta kalmasını sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tarihî Mardin Evleri ” title_font_size=”13″]

    Mazıdağı ilçesinin güney yamacında 2,5 kilometrelik bir alan üzerine sıralanan tarihî Mardin evleri, kentin kimliğini yansıtan, tarihin ve kültürün iç içe geçtiği yaşam alanlarıdır. Mardin evlerinin en belirgin özelliği, sarı kireç taşından yapılan duvarlarıdır. Yerel taş ustalarının el işçiliğiyle şekillenen bu taşlar, evlerin karakteristik görünümünü oluşturur. Evler genellikle iki veya üç katlıdır ve dar sokaklar boyunca sıralanmıştır. Alt katlar ardiye ve ahır olarak, üst katlar ise yaşam alanları olarak kullanılır. Bölgenin sıcak ve kurak iklimine uyum sağlayacak şekilde tasarlanan evlerin kalın taş duvarları ve küçük pencereleri, yaz aylarının yakıcı güneşini azaltırken içeriyi ferah ve serin tutar. Evlerin bir kısmı toprağa gömülüdür; bu da doğal bir ısı yalıtımı yöntemidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zinciriye Medresesi” title_font_size=”13″]

    Selçuklu ve Artuklu mimarisinin izlerini taşıyan Zinciriye Medresesi, 1385 yılında Artuklu Sultanı Melik Necmeddin İsa bin Muzaffer Davut Bin Malik Salih tarafından yaptırılmıştır. İki katlı olarak inşa edilen medrese dikdörtgen bir yapıya sahiptir. Ana yapı bir iç avlu etrafında şekillenir ve bu avluda derslikler, öğrenci odaları ve diğer hizmet alanları yer alır. Anadolu’nun en saygın eğitim kurumları arasında gösterilen Zinciriye Medresesinde İslam dini, felsefe, matematik, astronomi ve edebiyat gibi çeşitli bilim dallarında eğitim verilmiştir. Öğrenciler burada hem dinî bilgiler edinmiş hem de dönemin ileri gelen bilim insanlarının derslerine katılarak çeşitli ilim dallarında kendilerini geliştirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mardin Çarşıları” title_font_size=”13″]

    Artuklu ilçesinde yer alan ve hâlâ faaliyette olan Kayseriye Pasajı, Revaklı Çarşısı, Bakırcılar Çarşısı ile 1. Cadde üzerinde bulunan Kuyumcular Çarşısı, Mardin’i ziyaret edenlerin alışveriş yapmak için uğradığı yerlerin başında gelmektedir. Bu çarşılar aynı zamanda Mardin’in ruhunu, tarihini ve kültürünü yansıtan mekânlardır. Yüzlerce yıldır hizmet veren ve içerisinde onlarca kuyumcu dükkânının bulunduğu Kuyumcular Çarşısında el işçiliği ile işlenen altın ve gümüş ürünler, kentin sanatsal birikimini gözler önüne sermektedir. Mardin’in en eski ve en ünlü çarşılarından biri olan Bakırcılar Çarşısında bakır ustalarının el emeği göz nuru eserler, bakır tepsiler, kahve cezveleri, süs eşyası ve mutfak gereçleri gibi birçok geleneksel ürün bir aradadır. Sabuncular Çarşısında Mardin’in ünlü doğal ve el yapımı sabunları satılırken, telkâri dükkânlarında ince işçilikleri ile dikkat çeken küpe, kolye, bilezik, broş gibi takılar ve telkâriden yapılmış dekoratif eşya yer almaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mardin Ulu Camii” title_font_size=”13″]

    Mimarisi ve tarihi ile Mardin’in kültürel dokusunun ayrılmaz bir parçası hâline gelen Ulu Camii, 12. yüzyılın sonları ile 13. yüzyılın başlarında, Artuklu Beyliği Dönemi’nde inşa edilmiştir. Zaman içinde farklı dönemlerin izlerini taşıyan çeşitli onarımlar ve eklemeler görmüştür. En dikkat çekici özelliği taş işçiliğidir. Caminin yapımında kullanılan kesme taşlar, taş duvarlar, kubbeler ve minareler dönemin mimari anlayışının ve taş işçiliğinin zirvesini yansıtır. Avlusu hem ibadet öncesi hazırlıkların yapıldığı hem de sosyal etkileşimlerin yaşandığı bir mekândır. Avlunun ortasında yer alan ve abdest almak için kullanılan şadırvan, zarif mimarisiyle dikkat çekmektedir. Yüksek tavanı, geniş kemerleri ve taş duvarları ile ziyaretçilerine huzur dolu bir ibadet ortamı sunan caminin mihrabındaki süslemeler ve hat işlemeleri, İslam sanatının en güzel örneklerini sergiler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mardin Müzesi ” title_font_size=”13″]

    1895 yılında inşa edilen, 1995 yılında müzeye dönüştürülen tarihî taş binada Mardin ve çevresinde hüküm sürmüş onlarca medeniyete ait tarihî eserler, kazılardan elde edilen buluntular ve çeşitli dönemlere ait çömlekler, taş aletler, heykeller ve süs eşyası sergilenmektedir. Arkeolojik kazılardan çıkarılan eserlerin yanı sıra geniş bir etnografik koleksiyona sahip müzede geleneksel kıyafetler, el yapımı takılar, ev eşyası ve tarım aletleri gibi eserler bulunur. Farklı dönemlere ait mozaik mezar taşları ile Selçuklu, Urartu, Asur, Bizans, Pers, Roma, Artuklu ve Osmanlı dönemlerine kadar uzanan benzersiz bir koleksiyona sahip müze, Türkiye’nin en zengin arkeoloji müzelerinden biridir.

  • TOSTUN ÇITIR HİKÂYESİ: TOST MAKİNESİNİN İCADI

    Ekmeğin kızarırken yaydığı koku iştahımızı açar değil mi? Peki, bu güzel kokunun bugün neredeyse her öğünümüzde yer bulan bir icadın habercisi olduğunu söylesek? Evet, tahmin ettiğiniz gibi: İki ekmek dilimi arasında eriyen peynir, sucuk, baharat ve sebzelerle zenginleşen o vazgeçilmez lezzetten, yani tosttan bahsediyoruz. Haydi gelin, tostun tarihine birlikte göz atalım ve bu çıtır hikâyenin icadı olan tost makinesinin izini birlikte sürelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Tost” kelimesi, Latince “torrere” fiilinden türemiştir ve “yakmak”, “kavurmak” ya da “kızartmak” anlamlarını taşır. İlk medeniyetler, ekmeği açık ateşte hafifçe yakarak hem lezzetini artırır hem de küflenmesini önlerdi. Romalılar bu yöntemi Antik Mısır’dan öğrenip MÖ 500’lerde kendi mutfaklarına taşıdılar. MS 44 yılına gelindiğinde ise Britanya’ya ulaştıklarında bu alışkanlığı sürdürerek tost geleneğini orada da yaygınlaştırdılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Elektrikli tost makinesinin icadından önce, ekmekler ateşin ya da mutfak ızgarasının yakınında tutulan metal çerçeveler ve uzun saplı çatallar yardımıyla kızartılırdı. Bu uzun saplı tost çatalları 16. yüzyılda yaygın hâle geldi. 17. yüzyılda İskoçya’da kıvrımlı süslemelere sahip el yapımı ekmek kızartma makineleri üretildi; 18. yüzyılda ise benzer tasarımlar İngiltere’de de görülür oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1880’lerde odun ve kömür sobalarının kullanımı artınca ekmeği daha pratik şekilde kızartacak yeni yöntemler geliştirildi. Bu dönemde teneke ve telden yapılmış piramit biçimli küçük düzenekler ortaya çıktı; ekmek bu aletlerin içine yerleştirilip ocak üzerinde ısıtılıyordu. Ancak bu cihaz otomatik değildi; ekmeğin yanmaması için sürekli başında durmak gerekiyordu. Ayrıca sık sık kısa devre yaptığı için yaygınlaşamadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Tost makinelerinin modern hâline kavuşması elektriğin yaygınlaşmasıyla mümkün oldu. Elektrikli tost makinesinin yolculuğu, 1893 yılında üretilen ilk modellerle başladı. Bu cihazlar, ekmeği tek tek kızartan çıplak tellere sahipti. 1905 yılında ısıtma elemanlarında yapılan yenilikler daha dayanıklı ve verimli tellerin geliştirilmesini sağladı; bu sayede elektrikli tost makineleri daha güvenli ve kullanılabilir hâle geldi. Ticari olarak başarılı olan ilk elektrikli tost makineleri, 1909 yılında piyasaya sürüldü. Bu modellerde tek bir ısıtma elemanı bulunuyor ve ekmeğin her iki tarafını kızartmak için elle çevrilmesi gerekiyordu. Her ne kadar çığır açıcı olsalar da ekmeğin yalnızca bir tarafını kızartabilmeleri ve yanmayı önlemek için sürekli gözetim gerektirmeleri otomatik tost makinelerinin geliştirilmesine ilham verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Başlangıçta elektrikli ekmek kızartma makineleri çoğunlukla restoranlarda kullanılıyordu, çünkü evlerde elektrik henüz yaygın değildi. Cihazların ev mutfaklarına girebilmesi için hem talebin artması hem de elektrik şirketlerinin 24 saat hizmet vermeye başlaması gerekiyordu. 1919’da Amerikalı Charles Strite, ayarlanabilir bir zamanlayıcı ve yay mekanizmasıyla ekmek piştiğinde dilimin otomatik olarak fırlamasını sağlayan pop-up ekmek kızartma makinesini geliştirdi. Strite bu icadı için patent aldı ve makineleri önce restoranlara sattı. 1926’da ev tipi pop-up ekmek kızartma makinesi seri üretime geçmeye başladı ve bu gelişmeler, bu makinelerin kısa sürede modern mutfakların vazgeçilmezlerinden biri hâline gelmesini sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ekmek dilimleme makinesinin icadı, ekmek kızartma makinelerine olan talebi daha da artırdı. 1930’lu yıllardan itibaren, özellikle Amerika’da, bu makineler ev mutfaklarında yaygın hâle geldi. Ekonomik fiyatları ve kullanım kolaylığı sayesinde kısa sürede mutfak demirbaşı oldu. Aynı dönemde dilimlenmiş ekmeklerin piyasaya sürülmesi bu işlemi daha da pratik hâle getirdi. 1960’a gelindiğinde ekmek kızartma makinesi artık mutfakların vazgeçilmeziydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    1980’lerde ısıya dayanıklı plastiklerin yaygınlaşmasıyla birlikte, klasik ekmek kızartma makineleri yerini daha modern, çok işlevli tost makinelerine bırakmaya başladı. Yuvarlak kenarlı ve renkli modeller trend oldu. Simit ve kalın ekmek dilimleri için geniş yuvalar tasarlandı; bazı modellerde aynı anda birden fazla ürün kızartılabiliyordu. Bu gelişmeler, tost makinelerinin yalnızca tasarım açısından değil, fonksiyonellik açısından da sürekli gelişmesine zemin hazırladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    21. yüzyılda ise “akıllı tost makineleri” ortaya çıktı. Mikroçip teknolojisi sayesinde bu cihazlar, simitlerden keklere ve dondurulmuş hamur işlerine kadar çeşitli unlu mamulleri hassas ve kolay şekilde kızartabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde tost makineleri artık yalnızca mutfak aleti olarak değil; kıyafetlerde, CD kapaklarında, tuzluk-biberlik tasarımlarında ve sanat eserlerinde de karşımıza çıkıyor. En çarpıcı örnek, İtalyan bir sanat galerisinde sergilenen; beyaz, bej, ten rengi, toprak sarısı, pas ve siyah tonları da dâhil olmak üzere farklı kızarma derecelerine sahip 3.053 dilim ekmek kullanılarak oluşturulan mozaik çalışmasıdır. Ingrid Falk ve Gustavo Aguerre imzalı bu eser, tamamen kızarmış ekmeklerden yapılmış; mozaik oluşturmak için gereken renk tonlarını elde etmek amacıyla, ekmek dilimleri sıradan tost makinelerinde farklı sürelerde kızartılmıştır.