Yazar: admin

  • TATLIDAN ACIYA ÇEŞİT ÇEŞİT EZMELER

    TATLIDAN ACIYA ÇEŞİT ÇEŞİT EZMELER

    Ürünleri ezmek suretiyle yapılan çeşit çeşit ezmeleri sizin için listeliyoruz. Kimi şekerli mi şekerli kimi bol acı biberli… Birçoğunu evde kendiniz de yapabilir, damak tadınıza uyacak şekilde tarifi biçimlendirebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kimilerimiz için kaşık kaşık fıstık ezmesi yemek mutlu olma biçimlerinden biridir. Siz böyle tüketmeyi sevmeyenlerdenseniz, sabah kahvaltısında yapacağınız kreplere sürerek ya da günün her saati içebileceğiniz bir smoothie içine katarak da tüketebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Fındık zengini ülkemizde taze ya da kavrulmuş fındık yemeyi hepimiz severiz. Öğütülerek ezme haline getirilen fındığın tadı da apayrı bir keyiftir. Market raflarında fındık ezmesini ya da daha fazla öğütülerek krema kıvamına getirilmiş halini bulmak mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kendi mutfağınızda öğüttüğünüz cevizlerle fındık ya da fıstık ezmesine benzer bir ceviz ezmesi yapabilirsiniz. Bununla birlikte bir de ceviz ezmesi tatlısı vardır ki özellikle Burdur ilimizle öne çıkar. O da cevizin irmik ve şekerle kaynatılmasıyla elde edilen özgün bir lezzettir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şekerli, şekersiz, çikolata kaplı ya da sade badem ezmelerini sevmeyenimiz var mı? Masapan ya da marzipan adıyla da bilinen, Doğu mutfağından Batı’ya Türkler tarafından götürülen lezzet, temelde bademlerin haşlanıp ezilmesini içerir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tropikal iklimlerde yetişen kaju, aslında bir meyvenin ürünü. Bu ürünlerin kavrulmasıyla elde edilen kaju fıstığının ezmesi ise tam bir protein kaynağı. Bu yüzden de özellikle veganların gözde yiyeceği. Dilim ekmeğin üstüne sürülerek, tatlı ya da tuzlu hamur işlerinin içine katılarak tüketilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bakla ezmesi hepimizin yakından tanıdığı, daha çok fava adıyla bilinen bir meze çeşididir. Kuru baklaların yöreye göre farklı malzemeler eşliğinde haşlanıp ezilmesiyle yapılan meze, üzerine genellikle zeytinyağı ve dereotu koyularak servis edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ezme yöntemiyle yapılan bir meze daha… Balık ezmesi ya da bilinen adıyla tarama. Taramada balık yumurtaları ezilerek içine limon suyu, zeytinyağı ve bayat ekmek ilave ediliyor. Restoranlarda sıcak balık ve deniz ürünlerinin yanında servis edilen lezzeti dilerseniz evinizde de kolaylıkla yapabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Ve kebap servis edilen bir masada olmazsa olmaz diyebileceğimiz acılı ezme… Bu da bir meze türü. Adı ezme olsa da genellikle domates ve biberlerin incecik kıyılmasıyla elde ediliyor. Ama domateslerin tamamen ezilerek sos haline getirildiği ve özellikle köfte yanında servis edilen acılı ezmeler de bulunmakta.

  • ORTA ASYA TÜRKLERİNİN GELENEKSEL ZEKÂ OYUNU DOKUZ KUMALAK

    Dokuz kumalak, Orta Asya Türk halklarına ait köklü bir geçmişe sahip, geleneksel bir zekâ ve strateji oyunudur. Özellikle Kazak, Kırgız, Türkmen ve diğer Orta Asya Türk toplulukları arasında oynanan bu oyun, 2020 yılında UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne dâhil edilmiştir. Kazakistan, toguz kumalak veya dokuz kumalak adıyla bu oyunu eğitim sistemine entegre ederek her yıl düzenli olarak turnuvalar düzenlemektedir. Moğolistan’da eson korgool adıyla ülkemizin farklı bölgelerinde ise dokuz korgol, mankala, mangala, kale ve meneli taş gibi adlarla da bilinen bu oyun hakkındaki bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dokuz kumalak, Orta Asya’da koyun çobanları tarafından zekâ ve strateji oyunu olarak oynanmaya başlanan, yüzyıllardır Türk dünyasında kültürel miras olarak yaşatılan geleneksel bir Türk oyunudur. Bozkırlarda yaşayan göçebe topluluklar tarafından geliştirilen bu oyun hem eğlence hem de zihinsel becerileri geliştirme amacı taşır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Matematiksel düşünmeyi eğlenceli bir rekabete dönüştüren zekâ oyunu dokuz kumalak, iki kişiyle oynanır. Oyuncuların mantıksal çıkarımlar yaparak hamlelerini planlamasını ve rakibin stratejisini öngörmesini gerektirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Oyun, her biri dokuz gözden (kuyudan) oluşan iki sıra ve her oyuncuya ait birer hazne (kazanç çukuru) bulunan, toplam 18 gözlü özel bir tahta üzerinde oynanır. Başlangıçta her bir gözde dokuz taş olmak üzere, tahtada toplam 162 taş bulunur. Oyuna, kura ile belirlenen oyuncu başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Oyunda iki oyuncu sırayla hamle yapar. Sırası gelen oyuncu, kendi tarafındaki dokuz gözden birini seçer ve o gözdeki tüm taşları alır. Bu taşları, saat yönünün tersine olacak şekilde, her göze birer tane koyarak sırayla dağıtır. Hamle sonunda bırakılan son taş, rakibin tarafındaki bir göze denk gelir ve bu taşla birlikte o gözdeki toplam taş sayısı çift olursa (örneğin 2, 4, 6 gibi), o gözdeki tüm taşlar oynayan oyuncunun haznesine (kazanç çukuruna) aktarılır. Eğer son taş, rakibin bir gözünde toplamda 3 taş olmasını sağlarsa, o göz artık “tuz” (tuzak göz) olarak adlandırılır. Tuz yapılan göze düşen her taş, doğrudan o tuzu kuran oyuncunun hanesine gider. Her oyuncunun yalnızca bir kez tuz yapma hakkı vardır. Tuz yapılan göze rakip bir daha dokunamaz ve oradan taş alamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Oyunun sonunda, oyuncular topladıkları taşları sayar. Bir oyuncunun kazanabilmesi için en az 82 taş toplaması gerekir. Eğer her iki oyuncu da 81 taş toplarsa oyun berabere biter. Dokuz kumalak, yalnızca bir strateji oyunu değil, aynı zamanda geleneksel el sanatlarıyla da yakından ilişkilidir. Özellikle Kazak, Kırgız ve diğer Orta Asya halkları, oyunun tahtasını ve taşlarını üretirken ahşap oymacılığı, taş işçiliği ve kuyumculuk gibi geleneksel zanaatları kullanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yüzyıllardır Orta Asya bozkırlarında taşlarla oynanan bu oyun, sadece zaman geçirmek için değil; düşünmek, planlamak ve paylaşmak için oynandı. Bugün hâlâ birçok yerde oynanması, onun değerli bir kültür mirası olduğunu gösteriyor. Her oyun, geçmişle kurulan bir bağdır. Dokuz kumalak oyununu tanımak, bu bağı yaşatmak demektir.

  • ÜLKEMİZİN KUZEYDOĞU UCU: ARDAHAN

    ÜLKEMİZİN KUZEYDOĞU UCU: ARDAHAN

    Doğu Anadolu Bölgesi’nde yer alıp Karadeniz Bölgesi’ne komşu olan, hem Karadeniz iklimi hem de karasal iklimin görüldüğü bir şehrimiz Ardahan. Yalnızçam Dağları, Allahuekber Dağları, Ilgar Dağı, Akbaba Dağı, Kısır Dağı, Arsıyan Dağı ile toprakları yüksek bir şehrimiz. Birbirinden güzel ve ünlü yerleri arasında Allahuekber Dağları’ndan doğan Kura Nehri başı çekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kura Nehri Göle sınırları içinde başlıyor, ülkemizde 189 km. kat ettikten sonra Gürcistan’a oradan da Azerbaycan’a geçerek Aras Nehri’yle birleşiyor ve en sonunda Hazar Denizi’ne katılıyor. Kura’nın toplam uzunluğu yaklaşık 1515 km.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Şehrin ilçeleri Göle, Merkez, Hanak, Damal, Posof ve Çıldır. Turistik açıdan en çok ilgi gören bölgesi şüphesiz ki Çıldır. Özellikle buradaki Şeytan Kalesi hem coğrafi konumu hem de mimari özellikleriyle dikkat çekiyor. Üç tarafı uçurum olan asimetrik planlı kaleye birkaç km’lik bir yürüyüşten sonra ulaşılabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ardahan’la birlikte Kars sınırları içine de giren Çıldır Gölü 25 km2’lik bir alanı kaplıyor.  Burası Van Gölü’nden sonra Doğu Anadolu’nun en büyük gölü. Soğuk kış aylarında tamamen donan göl en renkli fotoğrafları da bu zamanlarda veriyor. Bir metreyi bulan buz kalınlığı üstünde kızaklarla dolaşan insan manzaralarını mart ayı sonlarına kadar görmek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Şehrin kuzeyinde, deniz seviyesinden yaklaşık 1.585 metre yükseklikte yer alan Posof ilçesi ve yaylaları, Karadeniz ikliminin hâkim olduğu, güney bölgelere kıyasla daha ılıman yerlerdir. Adını Posof çayından alan bölgede rafting, sportif olta balıkçılığı gibi aktiviteler yapılabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Damal ilçesinde nüfusun çoğunluğunu Türkmenler oluşturmaktadır. Türkmen kadınların çocukları için yaptığı fakat zamanla kültürel bir öğeye dönüşen yöresel kıyafetli oyuncak bebekler de ilçenin simgesi, hatta bu oyuncaklar Japonya’daki bir yarışmada birincilik kazanmış. Bölgeden anı ya da hediyelerle dönmek isteyenler için bu bebeklerden almalarını tavsiye edebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ardahan, kaz etli iç pilavdan yarpuz isimli otla yapılan yarpuzlu köfteye, yeşil mercimek ve kıymayla yapılan helle aşından, buğday ve sarımsaklı yoğurtla yapılan haşıla mutfağında birçok özgün yemek barındırır. Taş ocakta yapılan ekmekleriyle ünlü olan şehirde, tereyağlı bir ekmek çeşidi olan kete de bolca tüketilir.

  • 8 Madde ile Sanat Tarihimize Damgasını Vuran Osman Hamdi Bey

    8 Madde ile Sanat Tarihimize Damgasını Vuran Osman Hamdi Bey

    İlk Türk arkeolog ve ilk Türk ressamlarından olan Osman Hamdi Bey, çağdaş müzeciliğin ülkemizdeki hamisi olarak da sanat tarihimizde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Diplomatik görevlerde de bulunan Osman Hamdi’nin bu çok yönlülüğü diğer aile bireylerinde de görülebilir. Örneğin, sadrazamlığa kadar yükselen babası İbrahim Ethem Paşa, ilk maden mühendislerinden olduğu gibi Sultan Abdülmecit’in de Fransızca öğretmenidir. Aşağıdaki 8 maddede Osman Hamdi Bey’in 1842-1910 yılları arasında geçen ve ardında önemli izler bırakan hayatından kesitler bulacaksınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Osman Hamdi Bey’in resim tutkusu 16 yaşında kara kalem çizimleriyle başlamış, babasıyla birlikte gittiği Viyana müze ve sergilerinde kök salmıştı. Hukuk eğitimi için 12 yıl kaldığı Paris’te, önemli ressamların atölyelerinde çıraklık yaparak resim eğitimi de aldı. Henüz 25 yaşında iken Paris Dünya Sergisi’ne bugün nerede oldukları hala bilinmeyen üç eserini yollamıştı. Bu resimler Pusuda Zeybek, Zeybeğin Ölümü ve Çingenelerin Molası’ydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Devlet kademesinde çeşitli görevlerde bulunan Osman Hamdi Bey, memurluğu bırakınca Osmanlı’daki ilk müze oluşumu Müze-i Hümayun’un müdürü ve Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucu müdürü yapıldı. Ölümünden 100 yıl sonra bile takdirle anılacak çalışmaları bu görevleri sırasında gerçekleştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İlk iş olarak eski eserler tüzüğünü yeniden düzenledi ve Osmanlı topraklarında bulunan eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklattı. Nemrut Dağı’ndan Lagina’ya, Alacahöyük’ten Rodos’a kimine kendisinin de katıldığı arkeolojik kazılar yaptırdı. Ortaya çıkarılan tarihi eserler Aya İrini’deki alana sığmayınca Çinili Köşk’e taşıttı, burası da yetersiz kalınca İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin inşa edilmesini sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    osman hamdi bey

    Sayda Kral Mezarlığı kazısı gerçekleştirdiği kazılardan en önemlisi oldu. Lübnan’da yapılan ve dünyada yankı uyandıran bu kazıda, bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte olan İskender Lahdi gün yüzüne çıkarıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Osman Hamdi Bey hepsinin ötesinde bir ressamdı, bütün bu çalışmaları sürdürürken eserler üretmeye devam etti. Coğrafyamızda figürlü kompozisyon kullanan ilk ressam oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kendisini tanımayanların dahi aşina olduğu eseri Kaplumbağa Terbiyecisi isimli resimdir. 1906’da tamamladığı resim için, Osman Hamdi’ye, Bağdat’taki görevi sırasında babasının gönderdiği Tour de Monde dergisindeki bir makale ve orada anlatılanları betimleyen bir gravürün ilham verdiği düşünülmektedir. Bu makale Aimé Humbert adındaki İsviçreli diplomata aittir ve yazısında Japonya’da gördüğü kaplumbağa terbiyecilerinden söz etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Osman Hamdi Bey’in resimlerindeki üslubu oryantalizme yakın bulunur. Oryantalist izler taşıyan en ünlü eserlerinden biri Kahve Ocağı isimli tablosudur. Pek çok nişan, madalya ve ödül sahibi Osman Hamdi Bey’in eserlerine günümüzde biçilen değerler kendi rekorlarını kırmaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Osman Hamdi Bey’in 1884 yılında yaptırdığı ve bir dönem yaşadığı Gebze Eskihisar’daki köşkü 1987 yılından bu yana Osman Hamdi Bey Müzesi olarak ziyaretçilere açıktır. Bu köşkün giriş katındaki ahşap kapılara kendi yaptığı çiçek resimlerine ise bugün paha biçilememektedir.

  • SESSİZ FİLMLERDEN DİJİTAL ÇAĞA DUBLAJIN TARİHİ

    Dublaj, yani bir yapımın orijinal seslendirmesinin başka bir dilde veya farklı bir ses formatında yeniden kaydedilmesi, sinema ve televizyon tarihinin önemli tekniklerden biridir. Sesli sinemanın ortaya çıkışıyla gelişmeye başlayan bu teknik, başlangıçta farklı dillerdeki izleyicilere ulaşmayı amaçlarken, zamanla yalnızca çeviri değil, kültürel uyarlama açısından da önemli bir rol üstlenmiştir. Sessiz sinema döneminden günümüzün yapay zekâ destekli seslendirmelerine kadar uzanan bu süreci yazımızda ele aldık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Dublaj; bir film, dizi, belgesel veya animasyonun orijinal seslerinin, farklı bir dilde ya da formatta yeniden kaydedilmesi işlemidir. Profesyonel dublaj süreci birkaç aşamadan oluşur ve oldukça teknik bir çalışma gerektirir. İlk adım, orijinal diyalogların anlamı büyük ölçüde korunacak şekilde hedef dile çevrilmesidir. Ancak yalnızca çeviri yeterli değildir. Senaryo, karakterlerin dudak hareketlerine (lip-sync) uyum sağlayacak şekilde özel olarak adaptasyon sürecinden geçirilir. Bu süreçte bazı kelimeler, dudak hareketlerine daha iyi uyum sağlayan ifadelerle değiştirilir. Örneğin İngilizce “what?” kelimesi doğrudan “ne?” olarak çevrilebilir; ancak dudak uyumu açısından bazen “ne dedin?” gibi daha uzun bir versiyon tercih edilebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Dublaj yönetmeni, karakterlerin kişiliklerine ve tonlamalarına en uygun ses sanatçılarını seçer. Ses sanatçıları ise diyalogları, karakterin hareketlerine ve duygularına uygun şekilde seslendirir. Bu süreçte sanatçı, karakterin sahnedeki jest ve mimiklerini izleyerek performansını şekillendirir. Dublaj kaydı tamamlandıktan sonra karakterin sesi; arka plan müziği ve ses efektleriyle dengelenerek son hâline getirilir. Peki, bu kadar teknik ayrıntı barındıran dublaj sanatı nasıl ortaya çıkmıştır?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Sessiz Sinema Dönemi”, yani 1890’lardan 1920’li yıllara kadar olan süreçte, dublaj kavramı henüz yoktu. Filmler, genellikle yerel anlatıcılar ya da canlı orkestralar eşliğinde izleyiciye sunulurdu. Diyalog yerine ara yazılar (alt yazı panoları) kullanılır ve bu yazılar her ülkenin diline göre değiştirilirdi. 1927 yılında sinema dünyası, konuşmaların senkronize biçimde duyulduğu ilk uzun metraj sesli film olan “The Jazz Singer” ile bir dönüm noktasına ulaştı. Ancak bu yeni teknoloji, filmlerin farklı ülkelerde nasıl gösterileceği sorusunu da beraberinde getirdi. 1927-1929 yılları arasında stüdyolar, bu soruna çözüm olarak aynı filmin farklı oyuncularla farklı dillerde versiyonlarını çekmeye başladı. Ancak bu yöntem hem çok maliyetli hem de oldukça zahmetliydi. İşte tam bu noktada, daha pratik ve ekonomik bir çözüm gündeme geldi: Dublaj.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1929 yılına gelindiğinde, Hollywood stüdyoları bazı filmleri dublaj yoluyla farklı dillere çevirmeye başladı. “Rio Rita” ve “The Love Parade”, bu tekniğin ilk örnekleri arasında yer aldı. Oyuncuların orijinal sesleri, stüdyolarda başka dillerde kaydedilen seslerle değiştirilerek dublaj yapıldı. Dublaj, bu sayede sinema sektörünün küreselleşmesinin de önünü açtı. Türkiye’de ise “Sesli Sinema Dönemi”, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği 1931 yapımı “İstanbul Sokaklarında” filmi ile başladı. Özellikle İstanbul’da kurulan stüdyolarda hem yerli hem de yabancı filmler için seslendirme çalışmaları yapıldı. Tiyatro sanatçılarının yoğun olarak seslendirme yaptığı bu dönemde, dublaj giderek profesyonelleşti ve bir meslek hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1930’lardan itibaren ses mühendisliği ve kayıt teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, dublaj sanatı daha başarılı ve gerçekçi bir hâl almaya başlar. Özellikle Avrupa ülkelerinde, aktörlerin dudak hareketleriyle eş zamanlı çeviri yapılan yöntemler benimsenir. Başta ülkemiz olmak üzere Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler, alt yazı yerine dublajı tercih etmeye başlar. Hollywood’un küreselleşmesiyle birlikte stüdyolar, profesyonel dublaj sanatçılarından oluşan ekipler kurar. 1950’li yıllardan itibaren ise daha özenli ve yüksek kaliteli dublaj çalışmaları yapılır. Dublaj sanatçıları ile ses mühendisi ekipleri, profesyonel stüdyolar bünyesinde bir araya getirilir ve dublaj sanatı, pek çok ülkede profesyonel bir iş alanına dönüşür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1970’lerden sonra televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte dublaj artık sadece sinema filmleri için değil; televizyon dizileri, çocuk programları ve reklamlar için de temel bir teknik hâline gelir. Özellikle Latin Amerika, Avrupa ve Asya’da dublaj sektörü büyük bir endüstriye dönüşür. Bu dönemdeki teknolojik gelişmeler, dublajın daha doğal, kaliteli ve gerçekçi yapılmasını mümkün kılar. Gelişen ses senkronizasyon teknikleri sayesinde dublajın, oyuncuların dudak hareketleriyle daha uyumlu olması sağlanır. 1980’li yıllardan itibaren Japon animelerinin dünya genelinde yükselişe geçmesi, dublajın küresel etkisini daha da artırır. Bu animelerin farklı dillerdeki izleyicilere ulaşmasında dublaj önemli bir rol üstlenir. Örneğin “Dragon Ball Z” gibi popüler yapımlar, özellikle Amerika’da geniş bir izleyici kitlesi edinir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    2000’li yıllarla birlikte bilgisayar destekli ses düzenleme, yapay zekâ ile dudak senkronizasyonu ve yüksek kaliteli mikrofon teknolojileri, dublajı çok daha profesyonel bir seviyeye taşımıştır. Ses efektleri, ses temizleme ve otomatik senkronizasyon gibi teknikler, dublaj sanatçılarının işini hem kolaylaştırmış hem de daha gerçekçi sonuçlar alınmasını sağlamıştır. Yapay zekâ destekli seslendirme teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, yerelleştirilmiş içeriklerin izlenme oranları da dünya genelinde artmıştır. Günümüzde yapay zekâ, oyuncuların seslerini taklit edip seslendirme sürecini kısmen otomatikleştirmeye başlamıştır. Sonuç olarak dublaj, yalnızca bir çeviri yöntemi değil; oyunculuğun, teknolojinin ve kültürel uyarlamanın birleşiminden doğan bir sanat formu hâline gelmiştir. Sessiz filmlerden yapay zekâ destekli dublaj teknolojilerine uzanan bu yolculuk, sinemanın evrensel bir dil hâline gelmesinde büyük bir rol oynamaktadır.

  • 7 Maddede 12.000 Yıllık Tarihiyle Dünyanın İlk Tapınağı Göbeklitepe

    7 Maddede 12.000 Yıllık Tarihiyle Dünyanın İlk Tapınağı Göbeklitepe

    Göbeklitepe’de 1995’te başlayan kazı çalışmaları hala devam ediyor ve arkeologlar nefeslerini tutarak her geçen gün güncellenen araştırma sonuçlarını bekliyor. 12.000 yıllık tarihiyle insanlık hakkında yepyeni bilgiler sunan Göbeklitepe’yi 7 madde ile huzurlarınıza getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Şanlıurfa’nın 22 km doğusunda bulunan bölgenin, tarihin en eski tapınaklarına ev sahipliği yaptığı ortaya çıkınca, Göbeklitepe sadece arkeoloji çevresinin değil bütün dünyanın en ilgi çeken konularından biri haline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İnsanlığın çanak çömlek kullanımıyla henüz tanışmadığı dönemlerden kalan buluntunun Neolitik Dönem’de, MÖ 9.600 ile 7.300 yılları arasında inşa edilmiş olduğu düşünülüyor. O dönem böyle yapıların nasıl inşa edilebildiği ise hala zihinleri meşgul eden konuların başında geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Göbeklitepe kazı alanı, bir tepe üzerine inşa edilmiş birçok yuvarlak yapıdan oluşuyor. Tepenin üzerinde 20 adet üzeri açık yapı bulunduğu fakat henüz bunların sadece 6 tanesinin gün yüzüne çıkarıldığı biliniyor. Çatısı bulunmayan yuvarlak yapıların yerleşim amacıyla değil, ibadet amacıyla kullanıldığı düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Her bir yuvarlak yapı T biçiminde sütunlarla çevrilmiş ve yapıların ortasında da ikişer adet T biçiminde sütun bulunuyor. Yüksekliği 3 ile 6 metre arasında değişen T biçimli sütunların 40 tona yakın ağırlıkları uzmanları hayret içinde bırakıyor. Bu sütunların insanı sembolize ettiği ve üzerindeki kabartmaların çizimlerinde büyük bir ustalık yattığı da dile getiriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mısır Piramitleri’nden bile eski olan Göbeklitepe’nin varlığı şimdiye dek doğru kabul ettiğimiz tarih bilgilerini sorgulamamıza sebep oldu. Bazı uzmanlara göre bu kalıntılar insanların yerleşik yaşama geçmesinin tek sebebinin barınma ve savunma değil, aynı zamanda ibadet etme ihtiyacı ve dinler olduğunu da gösteriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1963 yılından beri İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi tarafından varlığı bilinen Göbeklitepe’nin ciddi anlamda fark edilmesi 90’lı yıllara denk geldi ve UNESCO tarafından da 2011 yılında Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Kazı alanındaki toprağın incelenmesi ile bulunan yabani buğday kalıntıları ve tapınakların etrafındaki hayvan kemikleri insanlığın tarım ve hayvancılığa başlama tarihleriyle ilgili fikirleri de değiştirebilir. Günümüzde 20 tapınağının sadece 6 tanesinin incelenmiş olduğunu düşünürsek, Göbeklitepe gelecekte bizleri daha da çok şaşırtacak bulguları karşımıza çıkarabilir.

  • HALİT AKÇATEPE’NİN FİLMLERCE HAYATI

    HALİT AKÇATEPE’NİN FİLMLERCE HAYATI

    Hani bir filmde yüzünü gördüğünüz an kendinizi iyi hissettiğiniz oyuncular vardır. Hatta film hakkında hiçbir şey bilmeseniz de o yüzü görür görmez referans kabul eder ve izlemeye koyulursunuz. Herhangi bir filmde Halit Akçatepe’yi görmek çoğumuza bunları hissettirmiştir öyle değil mi? Aşağıdaki 7 madde hem o filmleri hem de usta oyuncu Halit Akçatepe’yi tekrar hatırlamak için…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5 Yaşında Sinema Perdesinde” title_font_size=”13″]

    Yaşını hiç belli etmeyen insanlardan biriydi Halit Akçatepe… Farklı yaşlarda onlarca filmde rol aldı ama biz izleyiciler için 60’ını geçene kadar neredeyse hep aynı yaş, aynı boy ve aynı kilodaydı. Tabii ilk sinema filmini saymazsak… Çoğumuzun hiç görmediği o filmin yapım yılı 1943’tü ve Halit henüz 5 yaşındaydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sahne Tozundan Sonra Gelen Ün” title_font_size=”13″]

    Küçük yaşlarında küçük roller aldığı yapımlar, lise yıllarında tanıştığı tiyatro sahnesi derken 1970’lerin başında buluştuğu filmler kendisine şöhreti getirdi. Tarık Akan ve Filiz Akın’ın başrolleri aldığı Tatlı Dillim’de dilsiz delikanlı çoban, Tarık Akan ve Hülya Koçyiğit’li Sev Kardeşim’de hala oğlu Ali gibi rolleri canlandırarak seyircinin ilgisini çekti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sinema Onu Hep İyi Bilirdi” title_font_size=”13″]

    Ona yakıştırılan rollerin tümü iyi insan karakterleriydi. Yalancı Yarim’de, Mavi Boncuk’ta, Salak Milyoner’de, Oh Olsun’da, Köyden İndim Şehire ve tabii ki Canım Kardeşim’de… Süt Kardeşler ya da Ah Nerede filmlerinde canlandırdığı haylaz, muzip ya da açıkgöz tiplemeler bile özünde ve sonunda illaki hep iyinin yanında olan karakterlerdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Namıdiğer Güdük Necmi” title_font_size=”13″]

    Halit Akçatepe’nin seyircinin gönlündeki yerini pekiştiren asıl film ise elbette Rıfat Ilgaz’ın aynı isimli romanından uyarlanan ve Ertem Eğilmez’in yönetmenliğini yaptığı Hababam Sınıfı oldu. Bu film serisi ile oyuncunun ikinci bir adı daha olmuştu, Güdük Necmi. 6 Edebiyat A sınıfının bu haylaz öğrencisi derslerinde başarısız ama İnek Şaban ile hocalarına çok ince espriler üretecek kadar da zekiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Babası ile Aynı Filmde” title_font_size=”13″]

    Halit Akçatepe’nin annesi Leman Hanım ve babası Sıtkı Bey de oyuncuydu. 5 yaşında bir sinema filminde rol almasının da bu camianın içine doğmasıyla doğrudan ilgisi vardı. Aslında Sıtkı Akçatepe’yi hepiniz iyi tanıyorsunuz… Çünkü o, ne zaman sınav yapmak istese kendini Hababam Sınıfı’nın omuzlarında bulan fizik hocası Paşa Nuri’den başkası değildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kalabalık Aile Filmlerinden Aile Dizilerine” title_font_size=”13″]

    Kalabalık aile filmlerinin vazgeçilmez oyuncularından olan Halit Akçatepe onlarca filmde rol aldıktan sonra 90’lı yıllara doğru televizyon ekranına geçiş yapmış ve 2000’lerde de devam eden bu dizilerde artık baba hatta büyükbaba rollerini canlandırmaya başlamıştı. Bizimkiler, Kaygısızlar, Geniş Aile, İki Aile, En Son Babalar Duyar dizilerinden bazıları…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sinema ve Televizyonla Geçen Bir Ömür” title_font_size=”13″]
    hasret filmi

    Halit Akçatepe’nin bilinmeyen yönlerinden biri Şaban Pabucu Yarım, Gurbetçi Şaban gibi filmlerin senaryo yazarlığını ve 1974 yapımlı Hasret filminin yardımcı yönetmenliğini yapmış olmasıdır. Rol aldığı son yapım ise 2013 tarihli Babam Sınıfta Kaldı dizisi oldu. 1938 yılında dünyaya gelen sanatçı hayatının son dönemlerine kadar üreterek 2017 yılında hayata veda etti.

  • 8 Suluboya Resimle Şiirsel Kapadokya Manzaraları

    8 Suluboya Resimle Şiirsel Kapadokya Manzaraları

    Kapadokya’yı şiirsel hale getirmek için ekstra bir gayrete gerek olmadığının farkındayız; zira ülkemizin orta yerindeki bölge dünyanın en etkileyici yerlerinin başında geliyor. Gizemli, romantik, mistik ya da ürpertici… Buradaki doğal oluşumun fotoğraflara yansıyan hali her birimizde farklı duygular uyandırıyor. Bakalım klasik fotoğraflarına alışık olduğunuz bölgeyi suluboya eşliğinde gördüğünüzde neler düşüneceksiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
  • YABANCISI OLDUĞUMUZ EGZOTİK MEYVELER

    YABANCISI OLDUĞUMUZ EGZOTİK MEYVELER

    Egzotik kelimesinin Fransızca kökenli olduğunu ve “yabancıl” anlamına geldiğini biliyor muydunuz? Başka bir anlatımla, çok uzak ülkelere ait olan ve yabancısı olduğumuz her şey için egzotik kelimesini bir sıfat olarak kullanabiliyoruz. Şimdi kullanacağımız yer ise birbirinden farklı görüntüleriyle kültürümüze oldukça yabancı kalan meyveler olacak. Fakat şöyle de hoş bir gerçek var ki bu meyveleri görmek ve yemek için illa ki memleketine gitmek gerekmiyor… Nadir de olsa kimi marketlerin raflarında bulabiliyor veya kimi butik işletmelere internet üzerinden sipariş verebiliyoruz. Hatta birkaç tanesi güney illerimizde yetiştirilmeye başlandı bile…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • SİYAH BEYAZ RENKLERİ İLE HAVALI MI HAVALI GÖRÜNEN HAYVANLAR

    SİYAH BEYAZ RENKLERİ İLE HAVALI MI HAVALI GÖRÜNEN HAYVANLAR

    Doğanın çeşitliliğinden söz etmeye kalkışıldığında bunun ucu bucağı olmayan bir konu olduğunu anlamak çok da zaman gerektirmiyor. Gerçekten de göz kamaştıran bir dünyada yaşıyoruz… Hayat koşturmacasına kapılıp da bu güzellikleri es geçmek, fark etmemek veya ilham alıp beslenmemek kendimize yapabileceğimiz kötülüklerden biri olsa gerek. Tüm bu içerikler biraz da bunun için… Daha önce simsiyah ve bembeyaz hayvanları karşınıza getirmiştik, şimdi sıra siyah-beyaz renkleriyle gayet havalı görünen canlılarda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#1″ title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#2″ title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#3″ title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#4″ title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#5″ title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#6″ title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”#7″ title_font_size=”13″]