Yazar: admin

  • SİNÜZİTİN ŞİFASI MUCİZEVİ YAĞLAR

    Latince anlamı “Sığ boşluk” olan sinüs, başımızda bulunan dört çift hava dolu boşluğa verilen addır. Sinüzit ise bu hava boşluklarının enfeksiyonu ile oluşan rahatsızlığa denir. Sinüsler normal şartlar altında soluduğumuz havayı nemlendirerek ısıtır ancak sinüslerin içi bakteri ve virüslerin etkisiyle enfeksiyon oluşturarak ağrılı bir rahatsızlığa, dolayısıyla da üst solunum yolları enfeksiyonuna yol açabilmektedir. Özellikle kış aylarında kendini gösteren sinüzit ile bitkiler, çaylar ve yağların şifalı dünyasından faydalanarak mücadele etmek mümkündür. Bu yazımızda daha çok kronik sinüzit ağrısı çekenler için kullanabilecekleri esansiyel yağları listeledik. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki her hastalığın tedavisi bütüncül yöntemlerle olasıdır ve bu yağlar sinüzitin çözümünde yardımcı olabilecek kalemlerden sadece bir tanesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Papatya yağı, antiseptik özelliği sayesinde sinüzit rahatsızlığında işe yarayan yağlar listesinde ilk sıralarda yer alır. Sinüslerdeki gerilimi yatıştırmakta oldukça işe yarayan papatya yağı, sinüslerin boşalmasında da etkilidir, enfeksiyonun kaynağı olan virüsleri de yok eder. Papatya yağını kaynayan bir litre suya dört ya da beş damla damlatarak çıkan buğudan yararlanabilir ya da papatya yağını seyreltip alın ve yanaklarınıza uygulayarak hafifçe masaj yapıp sinüslerinizi rahatlatabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tatlı fesleğen yağı, lavantada da bulunan linalool içerir ve bu madde strese iyi geldiği gibi dolan sinüslerin oluşturduğu ağrıyı gidermek için de kullanılabilir. Sinüs boşluklarının dolması, çoğunlukla baş ağrısına neden olmaktadır. Bu ağrıları azaltmak için tatlı fesleğen yağı şişesinden derin bir nefes alabilir, sıcak suya eklenerek buğu yapabilir ya da bir oda difüzörüne damlatarak kullanabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Antiviral, antienflamatuvar ve antibakteriyel özellikleri sayesinde bağışıklık sisteminiz üzerinde de etkili olan çay ağacı yağı, sinüs enfeksiyonlarının semptomlarını yatıştırır. Tıkanıklığın giderilmesine ve solunum yollarının normal solunum için açılmasına yardımcı olur. Çay ağacı yağını, tatlı badem yağı veya Hindistan cevizi yağı ile seyrelterek burnun hemen altına küçük bir miktar sürebilir, şakaklara ve sinüslere masaj yaparak uygulayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Solunum yolları problemlerinde sıkça kullanılan okaliptüs yağı, içeriğindeki sineol sayesinde sinüzit tedavisinde de oldukça fayda sağlamaktadır. Okaliptüs yağını kaynayan suya 20 damla damlatarak buharını teneffüs edebilir; bir miktar zeytinyağı veya Hindistan cevizi yağı ile karıştırarak göğüs, şakak ve sinüslere masaj yapabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Aromaterapi seanslarının vazgeçilmezi lavanta yağı, rahatlatıcı etkisiyle tıkanıklığa, baş ağrılarına ve sinüzit semptomlarının tedavisinde sıkça kullanılmaktadır. Boğaz enfeksiyonları, soğuk algınlığı, sinüzit ve bronşit gibi çeşitli solunum yolu rahatsızlıklarında kullanılan lavanta yağını boyuna, göğse ve sinüs bölgelerine uygulayarak masaj yapabilir ya da kaynayan suda buğusu solunabilir. Lavanta yağı buharı solunum yolu enfeksiyonlarıyla savaşabilen antibakteriyel özelliklere sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hoş kokusuyla bilinen ıtır yağı, solunum yolu enfeksiyonlarıyla savaşmada da oldukça faydalı. Birkaç damla ıtır yağı soğuk algınlığı semptomlarını hafiflettiği gibi, birkaç damla ıtır yağını başın ön tarafı, elmacık kemikleri, burun kenarı ve şakak bölgesine uygulayarak masaj yapabilirsiniz. Dilerseniz banyo suyunuza ekleyebilir, yine diğer yağlar gibi kaynayan suya ekleyerek buğu yöntemi uygulayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Sinüs enfeksiyonu için en iyi esansiyel yağlardan biri olarak bilinen karanfil yağı; astım, bronşit, öksürük gibi solunum yolları enfeksiyonlarına iyi gelmektedir. Anti-enflamatuvar, analjezik, balgam söktürücü, antiseptik ve antioksidan özelliklere sahiptir, yani sinüs enfeksiyonlarının semptomlarını tedavi etmekten enfeksiyonların altında yatan patojenleri araştırmaya ve yok etmeye kadar her şeyi yapabilir. Karanfil yağını, zeytinyağı ve badem yağı gibi cilde iyi gelen yağlarla karıştırarak; yine şakak, burun kenarı ve elmacık kemiklerinin olduğu bölgeye masaj yoluyla uygulayabilirsiniz. Ayrıca odanızda difüzör ile seyrelterek nefes yoluyla şifasından faydalanabileceğiniz gibi, bulunduğunuz mekânın da hoş kokmasını sağlayabilirsiniz.

  • Star Değil Süperstar Ajda Pekkan

    Star Değil Süperstar Ajda Pekkan

    Bir toplantı sırasında Ajda Pekkan için “O star değil, superstar!” ifadesini kullanan Erol Simavi bu unvanı sanatçıya kazandıran kişi olmuş. Haykıracak nefesim kalmasa bile; yaz yaz yaz bir kenara yaz; uykusuz her gece; hoş gör sen affet gitsin aldırma… İşte, müzik dünyasına kazandırdığı şarkılarla Süperstar Ajda Pekkan karşınızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    SES dergisinin 1960 ve 70’li yıllarda düzenlediği yarışmalarla müzik ve sinema dünyamıza kazandırdığı isimlerin her biri büyük başarılara imza attı ve bunlardan biri de Ayşe Ajda Pekkan’dı. 1963 yılında katıldığı ve 1. olduğu yarışmanın erkekler dalındaki birincisi ise Ediz Hun’du.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kariyerine sinemayla başladı ama daha ilk filminde seslendirdiği “Göz Göz Değdi Bana” şarkısıyla dikkatleri sesine çekti. Ajda Pekkan aynı şarkıyı, rol arkadaşı Öztürk Serengil Abidik Gubidik Twist’i seslendirerek bir 45’lik doldurdular. Tamamen kendine ait ilk 45’liğiyse “Her Yerde Kar Var” oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    “Boşvermişim dünyaya”, “Kimler geldi kimler geçti”, “Palavra palavra”, “Nasılsın iyi misin?” şarkıları derken 70’li yılların en popüler ismi hâline gelen Pekkan, Fransızca şarkıların Türkçe çevirilerini ve hatta Fransızca şarkıları seslendirerek büyük bir başarı elde etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Süperstar lakabıyla anılmaya başlanan sanatçı bu iltifatı albümlerine taşıdı ve Süperstar ismini verdiği bir albüm serisi yayınladı. 1970’ler boyunca en çok liste başı olan ya da yılın sanatçısı seçilen kişilerden biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fransızca dışında İngilizce, İtalyanca, Arapça hatta Japonca şarkılar seslendiren sanatçı 1980 Eurovision Şarkı Yarışması’nda ülkemizi “Petrol” isimli şarkıyla temsil etti. Müziğe verdiği kısa bir aranın ardından 1990’larda yepyeni şarkılar ve konserlerle dinleyicisiyle buluşmaya devam etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2000 yılında “Diva”, 2006’da “Cool Kadın” isimli bir albüm çıkardı. 2000’lerde de üretmeyi sürdüren Ajda Pekkan pop müziğin hem “Süperstar”ı hem “Diva”sı hem de görüntüsünü sürekli yenileyen tarz sahibi sanatçısı olarak Türk müzik tarihindeki yerini aldı.

  • OPERAYI DÜNYAYA SEVDİREN SES

    Sahnede elinden düşürmediği beyaz mendiliyle simgeleşen Luciano Pavarotti, İtalya’nın modern opera döneminde yetiştirdiği en büyük sanatçılardan biridir. Operayı geniş kitlelerle buluşturan sesi ve yorum gücüyle tüm zamanların en ünlü tenoru olarak kabul edilir. Yazımızda, yalnızca sesiyle değil, operayı evrenselleştiren etkisiyle de hafızalara kazınan Pavarotti’nin yaşamına birlikte göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    1935 yılında İtalya’nın Modena kentinde doğan Luciano Pavarotti, müziğe babası Fernando’dan aldığı derslerle başladı. 1954 yılında ilk profesyonel şan eğitmenleri, maddi durumu yetersiz olan Pavarotti’den ücret almayan tenor Arrigo Pola ile; teknik, duygusal ifade ve sahne konsantrasyonu konusunda yol gösteren Ettore Campogalliani oldu. O dönemde Pavarotti, yarı zamanlı öğretmenlik ve sigorta satıcılığı yaparak geçimini sağlıyordu. Genç yaşta kazandığı deneyimlerin yanı sıra, 1955 yılında Modena’daki erkek korosu Corale Rossini ile İngiltere ve Galler’de düzenlenen uluslararası koro yarışmasında birincilik kazanması, müzik kariyerinde önemli bir dönüm noktası oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Luciano Pavarotti, profesyonel olarak 1961’den itibaren La Bohème, La Fille du Régiment, Tosca ve L’elisir d’Amore gibi operalarda sahne alarak hızla yükseldi. 1963’te Londra Covent Garden’da hasta tenor Giuseppe Di Stefano’nun yerine sahneye çıkıp uluslararası ün kazandı. Aynı yıl “Sunday Night at the London Palladium” (Palladium’da Pazar Gecesi) programına katılarak geniş kitlelere ulaştı. Decca Plak Şirketinin ilgisini çeken Pavarotti, şef Richard Bonynge’in davetiyle soprano Joan Sutherland’le Avustralya turnesine çıktı; bu iş birliği kariyerinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1960’lı yıllarda bir resital sırasında sahne heyecanından ne yapacağını bilemez hâle gelen Pavarotti’nin imdadına menajeri yetişti ve elinde bir mendil tutmasını önerdi. Bu basit öneri, Pavarotti için sahnedeki heyecan ve gerginliği yatıştırmanın bir yolu oldu. Zamanla bu beyaz mendil, onun karakteristik sahne imzasına dönüştü. Bu alışkanlık, 2019 yapımı ve Ron Howard’ın yönetmenliğini üstlendiği Pavarotti belgeselinde de açıkça vurgulanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1966 yılında Donizetti’nin La Fille du Régiment (Alayın Kızı) operasında Tonio rolündeyken, “Quel destin” aryasında tam sesiyle dokuz yüksek “tiz Do” notasını söyleyen ilk tenor oldu. Bu başarıyla dikkatleri üzerine çekti. 1972’de New York’taki Metropolitan Operasında aynı performansı tekrarladı ve eleştirmenlerden büyük övgü aldı. O günden sonra “Tiz Do’ların Kralı” olarak anıldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    1977 yılında La Bohème’de Metropolitan Operasından ilk “Met’ten Canlı” yayını olarak Rodolfo rolünü seslendirdi ve televizyon aracılığıyla yayınlanan operalar arasında o zamana kadar en büyük izleyici kitlesine ulaştı. Bu, Pavarotti’nin Amerika’da operayı geniş kitlelere yayma hayalinin başlangıcı oldu. 1988’de Almanya’nın Berlin kentindeki Deutsche Oper’de Gaetano Donizetti’nin L’elisir d’Amore adlı balesinde Nemorino rolünü seslendirdikten sonra sahneye 165 kez çağrılan Pavarotti, 1 saat 7 dakika boyunca alkışlandı ve bu performans Guinness Dünya Rekorları’na girdi. 1993’te New York Central Park’ta verdiği açık hava konserini 500.000 kişi canlı izlerken, milyonlarca kişi de televizyon ekranından takip etti. Ayrıca, José Carreras ve Plácido Domingo ile kurduğu The Three Tenors grubu, klasik müzik tarihinin en çok satan albümünü gerçekleştirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Pavarotti’nin albümleri sadece klasik değil, pop listelerinde de başarı yakaladı. “Essential Pavarotti” İngiltere’de beş hafta boyunca bir numara oldu. 1984’te Madison Square Garden’daki konseri ve 1990 Dünya Kupası öncesi Roma’da José Carreras ve Plácido Domingo ile verdiği konser, klasik müziği geniş kitlelere taşıdı. Bu konserin gördüğü büyük ilgi, dünyaca ünlü “Üç Tenor” serisine dönüştü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Luciano Pavarotti sadece sahnedeki başarılarıyla değil, yardımseverliğiyle de tanındı. Modena’daki “Pavarotti & Friends” konserlerinden elde edilen gelirle Birleşmiş Milletler projelerine maddi destek sundu. 1995’te U2 ve Bono ile seslendirdiği Miss Sarajevo parçası sayesinde “Bosna Konseri” kapsamında bağış topladı; ardından Bosna’da Pavarotti Müzik Merkezini kurdu. Bu sebeple 2006 yılında Saraybosna şehri kendisine fahri hemşerilik ödülü verdi. Ayrıca Afganistan ve Kosova’daki mülteciler için de yardım konserleri düzenledi. “Müziği ve operanın mesajını olabildiğince çok insana ulaştırmak istiyorum!” diyen Pavarotti, umut vadettiğine inandığı gençlere ücretsiz şan dersleri verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Pavarotti iki kez evlendi. İlk evliliğini 1961 yılında şarkıcı Adua Veroni ile; ikinci evliliğini ise 2003 yılında Nicoletta Mantovani ile yaptı. Aralarındaki yaş farkı 34 yıldı. Nicoletta ile olan ilişkisi, bazı hayranları ve kamuoyu tarafından eleştirilse de Pavarotti bu yorumları önemsemedi; söyleşilerinde sık sık aşkın olasılıklarından ve sınır tanımaz doğasından söz etti. Bu evlilikten ikiz çocukları oldu. Ancak erkek çocukları Riccardo, doğum sırasında hayatını kaybetti. Pavarotti, bu büyük kaybı derin bir acıyla yaşadı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Operayı geniş kitlelere sevdiren Luciano Pavarotti’ye, 2004 yılında başlayan 40 şehirlik veda turnesi sırasında pankreas kanseri teşhisi kondu. Son halka açık performansını 2006 yılında Torino’daki Kış Olimpiyatları açılış töreninde, Puccini’nin Turandot Operası’ndan “Nessun dorma” aryasını seslendirerek gerçekleştirdi. Aynı yıl ameliyat oldu ve konserlerini sağlık sorunları nedeniyle iptal etmek zorunda kaldı. 6 Eylül 2007 tarihinde Modena’daki evinde hayatını kaybetti. Cenazesi, Modena yakınlarındaki Montale Rangone’de bulunan aile mezarlığına defnedildi.

  • 8 Madde İle Geleneksel Türk Sporu Atlı Cirit

    8 Madde İle Geleneksel Türk Sporu Atlı Cirit

    Türk kültürüne göre şekillenmiş olan geleneksel sporlar, tarihimizi ve kültürel değerlerimizi ortaya koyan uzun geleneklerin sonucunda oluşmuştur. Atlı cirit, bu geleneksel Türk sporlarından biridir; kültürümüzü yansıtan bu sporu yakından tanımak için buyurun 8 maddelik atlı cirit listemize…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    At üzerinde oynanan bu oyunun kökeni atalarımızın göçebe geçmişine dayanır. Bilindiği üzere, at kültürümüzde önemli bir yer tutar ve bu etki spor hayatımızda da karşılık bulmuştur. Bu oyunun ilk olarak Türkler tarafından, Orta Asya’da oynanmaya başladığı düşünülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Atlı ciritin, askerleri ve atları barış zamanında da formda tutmak, savaş antrenmanı yapmalarını sağlamak için oynatıldığı düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Atlı cirit oyununda sporcu at üzerindedir ve elindeki cirit yani mızrak ile rakibini vurmaya çalışır. Rakiple karşılaşıldığında at üzerindeki hâkimiyeti kaybetmemek bu oyunun bir diğer zorlu yanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Oyun sırasında ciddi yaralanmaların olmasını engellemek için ciritler özel bir şekilde üretilir. 70 ile 100 santimetre arasındaki ciritlerin yapımında hurma, meşe ya da kavak ağacı kullanılır. Ciritlerin ucu iyice yuvarlatılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Atlı cirit sporu ile ilgili ilginç bir detay, oyunun merhamet duygusunu ödüllendiren kurallara sahip olmasıdır. Rakibiyle karşı karşıya kaldığı anda ona vurma şansı olmasına rağmen ona vurmayan sporcu fazladan puan kazanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Atlı cirit, Osmanlı Devleti zamanında da oldukça popüler bir spordu. Hatta padişahın kendisinin bile zaman zaman atlı cirit oyunlarına katıldığı bilinmektedir. Hafta boyunca antrenmanlar ve oyunlar devam etse de esas müsabakalar Cuma namazından sonra gerçekleştirildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    İstanbul’da At Meydanı (Sultanahmet), Süvari ya da Cündi Meydanı (Kadırga – Küçük Ayasofya arası) gibi alanların dışında saraylarda da atlı cirit oynanırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    atlı sporlar

    Günümüzde atlı cirite olan ilgi devam etmektedir. 1957 yılında atlı cirit alanındaki ilk ihtisas kulübü kurulmuştur. Özellikle Erzurum, Erzincan, Uşak, Bayburt, Ankara, Manisa, Kars gibi şehirlerimizde bu geleneksel spor hâlâ sevilerek yapılmaktadır.

  • SAMANYOLU GALAKSİSİNDEKİ EN PARLAK YILDIZLAR

    Yıldızlar, hidrojen ve helyumdan oluşan devasa gök cisimleridir. Tarih boyunca birçok medeniyeti etkileyen yıldızlar yön bulmadan mevsimleri tahmin etmeye, mitolojiden dinî törenlere kadar pek çok alanda karşımıza çıkıyor. Pek çoğumuz gökyüzündeki en parlak yıldızın Kuzey Demirkazık veya Polaris adıyla da anılan Kutup Yıldızı olduğunu bilse de aslında Kutup Yıldızı ilk 40’a bile giremiyor. Dünya’dan çıplak gözle baktığımızda yaklaşık 6 bin yıldız görebiliyoruz ancak bu yıldızlardan kaçını biliyoruz? Yazımızda gök atlasımızdaki en parlak yıldızları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sirius” title_font_size=”13″]

    Gökyüzüne bakınca görebileceğimiz en parlak yıldız Sirius’tur. Büyük Köpek (Canis Major) takımyıldızında olduğu için “Köpek Yıldızı” olarak da bilinir. Güneş’ten 8,6 ışık yılı uzaklıktadır ve Güneş’in kütlesinden iki kat daha büyüktür. Eski uygarlıklarda önemli bir yere sahip olan Sirius, bolluğun ve bereketin sembolüdür. Pek çok Antik Mısır tapınağının iç odaları Sirius’u görecek biçimde inşa edilmiştir. Örneğin; Keops piramidindeki kraliçe odasının duvarında açılan bir kanal yalnızca Sirius’a göre planlanmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Canopus” title_font_size=”13″]

    Canopus, gökyüzünün ikinci en parlak yıldızıdır. Güneş’ten 310 ışık yılı uzaklıkta, 10 bin kat daha parlak ve 70 kat daha büyüktür. Konumundan dolayı sadece Güney Yarım Küre’den ve Ekvator’dan 30 derece enleme kadar olan ülkelerde görülebilir. Kuzey Yarım Küre’de yer alan Arabistan, Yemen, Hindistan, Filipinler, Meksika, Nijerya, Çad, Sudan, Mali ve Kolombiya gibi Ekvator ülkeleri ile 30 derece kuzey enlemi arasında kalan ülkelerin görebildiği Canopus’u ülkemizin güney ucunda kalan yüksek dağ zirvelerinden görebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Arcturus ” title_font_size=”13″]

    Göğün üçüncü parlak yıldızı Arcturus, Çoban takımyıldızının alfa yıldızıdır. Kozmolojide alfa en parlak, beta ise ikinci en parlak yıldızdır. Sirius ve Canopus’tan sonra gökyüzünün üçüncü parlak yıldızı olan Arcturus’un kütlesi Güneş ile aynıdır. Güneş’ten 37 ışık yılı uzaklıkta, 25 kat büyüklükte ve 170 kat daha parlaktır. Arcturus, tam dört buçuk milyar yaşındadır ve bu yaşlı yıldızın yaklaşık 2 milyar yıl sonra ömrünü tamamlayacağı tahmin edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alpha Centauri” title_font_size=”13″]

    Alpha Centauri, üç ayrı yıldızdan oluşur: Rigil Kentaurus (Alfa Centauri A), Toliman (B) ve Proxima Centauri (C). Erboğa takımyıldızının güneyinde bulunan bu yıldız sistemi 4 ışık yılı uzaklığı ile Güneş’e en yakın yıldızlardır. Alfa Centauri A ve Toliman, Güneş benzeri yıldızlardır ve ikili yıldız sistemini oluşturur. Ancak çıplak gözle bakıldığında tek bir yıldız gibi görünür ve gökyüzündeki en parlak dördüncü yıldızdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Vega” title_font_size=”13″]

    Çalgı takımyıldızının en parlak yıldızı Vega, Güneş’e 25 ışık yılı uzaklıktadır. Dünya’nın dönüş eksenindeki yalpalama nedeniyle yaklaşık 13.700 yıl sonra tıpkı MÖ 12.000’li yıllarda olduğu gibi tekrar gezegenimizin Kutup Yıldızı olacaktır. İsmi Arapçada “düşen” ya da “iniş yapan” anlamına gelir. Yazın habercisi olan yaz üçgeninin bir parçasıdır. Yaz üçgeni, astronomide Çalgı, Kartal ve Kuğu takımyıldızlarında bulunan Vega, Altair ve Deneb yıldızlarının oluşturduğu yıldız grubudur. Üçgene benzer bir şekil oluşturması ve yaz mevsiminde görünmesinden “yaz üçgeni” adını almıştır. Özellikle ülkemizin bulunduğu enlemlerde bu üç yıldız gece saatlerinde tam tepemizden geçer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Capella” title_font_size=”13″]

    Capella, Auriga takımyıldızındaki en parlak yıldızdır. Çıplak gözle tek bir yıldız gibi görünse de Capella Aa, Capella Ab, Capella H ve Capella L yıldızlarından oluşan iki ikili olacak şekilde dörtlü yıldız sistemidir. Capella Aa ve Capella Ab, Güneş’ten iki buçuk kat daha büyüktür ve ikisi de sarı parlak yıldızdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rigel” title_font_size=”13″]

    Orion (Avcı) takımyıldızındaki Rigel, dev bir mavi süper yıldızdır ve bu takımyıldızın en parlağıdır. Dünyadan yaklaşık 680 ışık yılı uzaklıktadır. Tam bilinmese de Güneş’ten 60 bin kat daha parlak olduğu tahmin edilmektedir. Genç bir yıldız olan Rigel’in dış tabakalarındaki sıcaklık Güneş’in sıcaklığının yaklaşık üç katıdır ve Kuzey Yarım Küre göğünde kışın Sirius’tan sonraki en parlak yıldızdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Betelgeuse ” title_font_size=”13″]

    Orion takımyıldızında yer alan Betelgeuse, “değişen yıldızlar” arasında yer alır. Değişen yıldız, parlaklığı sabit olmayan, zaman içinde değişen yıldızlara denir. Büyük kütleye sahip bu yıldız, süpernova olarak bilinen yıldız patlaması aşamasına adım adım yaklaşmaktadır. Eğer patlarsa, gündüz bile gökyüzünde görülebilir bir parlaklığa erişecektir. Bu kozmik olay şu anda olabileceği gibi, binlerce yıl içinde de gerçekleşebilir.

  • 4 Bin Yıl Geçti Hala Dünyanın Gözbebeği

    4 Bin Yıl Geçti Hala Dünyanın Gözbebeği

    Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri Mısır’ın Gizze şehrinde bulunan Keops Piramidi’dir. Ama sadece o da değil, Mısır’da inşa edilen tüm piramitler tam da başlıkta söylediğimiz gibi dünyanın gözbebeği olmaya devam eden antik yapıların başında geliyor. Sayfamız bu konuyla ilgili…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    mısır piramitleri, gizze, keops

    Mısır Piramitleri denince akıllara hemen Gizze’de bulunan Keops, Kefren ve Mikerinos Piramitleri gelse de aslında büyük kısmı Eski ve Orta Krallık Dönemi’nde yapılmış 100’ün üzerinde piramitten söz edilmekte…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    mısır piramitleri, büyük piramit

    Khufu Piramidi ya da Büyük Piramit olarak da bilinen Keops Piramidi, 145,75 metre yüksekliği ile 4 bin yıl boyunca dünyanın en uzun yapısıydı. 1900’lü yıllar başlayana kadar da yeryüzündeki en büyük ve görkemli insan ürünü yapı olarak kabul gördü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    mısır piramitleri, gizze, keops

    Mısır Piramitleri’nin ilki MÖ 2630’larda yapılan ve basamaklı yapısı nedeniyle Adım Piramidi olarak da bilinen Zoser Piramidi’dir. Bu tarihi yapının mimarı ise Eski Mısır’ın önemli isimlerinden, yazar, heykeltıraş ve astronom İmhotep’ti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    mısır piramitleri, büyük piramit

    Mısır Piramitleri’nin ilgi odağı olmasının en büyük nedeni nasıl inşa edildiğinin anlaşılamaması ve içinde birçok gizem barındırmasıydı. Dünya dışı varlıklar tarafından yapıldığı senaryoları üzerinde bile duruldu ama sonra, çok sayıda insan gücü ile matematik, geometri ve fizik kurallarının mükemmel şekilde uygulanmasının sonuçları olduğu düşüncesi kabul gördü.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    mısır piramitleri, adım piramidi

    4 bin yıl önce yapılmış piramitlerdeki matematiksel deha 21. yüzyıl insanını da şaşırtmaya devam ediyor. Örneğin, Keops Piramidi’nin taban köşelerinin birleştirilmesiyle bütün kenarları 229 metre olan bir kare elde ediliyor ve bu kenar uzunlukları arasındaki hata oranı % 0,1 bile değil!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    mısır piramitleri, kefren, mikeriros

    Gizze’deki üç piramitte kullanılan taşlar yan yana dizilecek olsa 3 metre yükseklik ile 30.48 santimetre kalınlığında bir duvar olarak Fransa’yı çevreleyebiliyor. Piramitleri oluşturan taş blokların 2 milyon adeti bulduğu düşünülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    mısır piramitleri, kefren, mikeriros

    Birkaç ton ağırlığındaki taş blokların nasıl taşınıp yerleştirildiği konusu da uzun süre tartışıldı. Tahminler, her taşın 20 kişi tarafından kaldırılmış ve inşa sırasında 10 bin kişinin çalışmış olabileceği yönünde…

  • E-TİCARET HAKKINDA EN TEMEL BİLGİLER

    E-TİCARET HAKKINDA EN TEMEL BİLGİLER

    1995 yılında ortaya çıkan elektronik ticaret, kısaca e-ticaret, ülkemiz 1997 yılında merhaba dedi ve zamana yayılan bir süreçte alışveriş alışkanlıklarımızı büyük oranda değiştirdi. Sadece bizde değil tüm dünyada hem satıcı hem de alıcı açısından alışveriş alışkanlıkları âdeta yeniden yazıldı. Yıllar içinde bu pazara ilgi o kadar arttı ki 2020’ye gelindiğinde e-ticaret sitesi sayısı 24 milyonu geçmişti. Yine de aramızda e-ticaret ile yeni tanışanlar olabileceğini düşünerek konuya en temel bilgilerden başlayalım istiyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • ÖNEMLİ BELGESELLERE İMZA ATAN İSİM

    Doğa belgesellerinin yapımcısı David Frederick Attenborough’nun hayatını keşfetmeye hazır mısınız? Yıllarca dünyanın en uzak köşelerinde vahşi doğanın sırlarını açığa çıkaran bu efsanevi ismin doğa sevgisi ve gezegenimizi koruma çağrısı her geçen gün daha büyük kitlelere ulaşıyor. Doğanın ilham veren hikâyelerini hafızalara kazınan sesi ile anlatan David Attenborough yazımızda…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sir David Attenborough ismine, belgesel izliyorsanız denk gelmemeniz imkânsız. 1950’lerden itibaren Afrika’dan Güney Amerika’ya dünyanın en uç noktalarına giden; vahşi yaşamı, gezegenimizin yaşadığı değişimi ve sorunları ortaya koyan, farklı coğrafyalardaki insanların birbirini tanımasını sağlayan bir isim. Son belgeseli “Gezegenimizden Bir Yaşam” ile hem kendi hayatını hem de iklim krizinin sonuçlarını gözler önüne seren Attenborough’nun Instagram’da yaklaşık 6 milyon takipçisi var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bilim ve doğasever bir insan olacağı daha çocukken belli olan David Attenborough, 8 Mayıs 1926’da Londra’da doğar. Kariyerinin 60. yılında İngiliz monarşisinin “Sir” ünvanı verdiği Attenborough, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası Leicester Üniversitesinde yöneticidir ve bu sayede çocukluğu üniversitenin kampüsünde fosil ve taş örnekleri inceleyerek geçer. Yaklaşık 11 yaşındayken babasından zooloji departmanının büyük miktarda semender tedarikine ihtiyacı olduğunu duyar ve üniversite ile anlaşarak her bir semender karşılığında 3 peni kazanır. O zamanlar bir sır gibi sakladığı semender kaynağı ise üniversite yakınındaki bakanlıkta bulunan gölettir. Bir yıl sonra, üvey kız kardeşi Marianne ona tarih öncesi canlıların bulunduğu bir kehribar parçası verir. Tüm bu süreç ünlü belgeselcinin kaderini çizer. Bu kehribar ileride hayata geçireceği “The Amber Time Machine” programının odak noktası olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1945’te Cambridge’deki “Clare College”dan jeoloji ve zooloji eğitimi almak için burs kazanır ve 1952’de Doğal Bilimler Fakültesinden mezun olarak ünlü İngiliz kanalı BBC’de çalışmaya başlar. Hayvanların yaşamıyla ilgili ilk TV programını bu dönemde çekmeye başlayan Attenborough’nun kariyerinin dönüm noktası ise yine aynı kanaldaki “Life On Earth” belgesel serisidir. 1979’da 13 bölüm yayımlanan bu belgesel serisinin dünya genelinde 500 milyon kişi tarafından izlendiği tahmin ediliyor. Henüz internet ve sosyal medya olmamasına rağmen Ruanda’da bir grup vahşi goril ile karşılaşma anı dünyada büyük yankı uyandırır. Bu anlar 1999’daki “En Güzel 100 TV Anı”nın belirlendiği kamuoyu araştırmasında Kraliçe II. Elizabeth’in taç giyme törenini bile geride bırakarak 12. sırada yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ara vermeden çalıştığı kariyeri boyunca BBC’nin en tanınan yüzü haline gelen Attenborough, 1985’te şövalye, 2005’te İngiliz Kraliyetinden “Liyakat Nişanı” alır. Doğa belgeseli tutkunlarının başucu programları olan “Yeryüzü”, “Mavi Dünya” ve “Gezegenimiz” parçası olduğumuz doğanın tüm gerçekliğini milyonlarca insana ulaştırdı. Neredeyse bir asırlık yaşına rağmen emekli olmayı düşünmediğini her fırsatta belirten Attenborough, son olarak BBC için “İnsanlığın Sonu” adlı bir belgeselde ekran karşısına çıktı. Bu belgesel birçok hayvan türünün insan eliyle yok edilmesini konu alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2006’da çektiği iklim değişikliği ile ilgili TV belgeseli için BBC’ye verdiği röportajında “İlk TV programımı yaptığımdan bu yana gezegendeki insan sayısı üçe katlandı, verdiğimiz zararın şimdi farkına varıyoruz. Aldığımız her nefes, yediğimiz her yemek doğal yaşamdan geliyor. Dolayısıyla doğaya zarar verirsek kendimize zarar vermiş oluruz.” sözleriyle iklim krizinin önemine bir kez daha dikkat çekti. Hükümetlerden ve üniversitelerden çok sayıda ödül ve fahri doktorluk alan Sir David Attenborough’nun ismi, keşfedilen birçok hayvan türüne verildi. Yabani otlardan böcek türlerine, memeli hayvanlardan dinozorlara kadar 20’den fazla canlının ismi bu doğa tutkununun ismi ile anılırken son olarak yakın zamanda keşfedilen bir deniz dinozoru “Attenborough conybeari” ismini aldı.

  • AĞAÇLARIN ARALARINDAKİ İLETİŞİM MEKANİZMASI

    Bilimsel araştırmalarla ortaya çıkarılan bu gerçek, bir hayli ilginç… Dalları gökyüzünde buluşsa da gövdeleri birbirine mesafeli duran ağaçları, meğer yer altında da buluşturan bir sistem varmış. Yılda bir tona yakın karbondioksiti absorbe edebilen yaşam dostu ağaçların bu ilginç hikâyesine gelin kısaca göz atalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • KUSURLARI SEVDİREN BİR YAŞAM FELSEFESİ: WABİ-SABİ

    “Kusursuz, mükemmel, eksiksiz” gibi kelimelerle ifade edilen güzellik algısını ters yüz eden ve yerine “kusurlu güzellik” kavramını öneren Wabi-Sabi, 1500’li yıllardan beri yaşayan, temelini Budist öğretiden alan bir felsefedir. Yavaşlamayı, sakinleşmeyi ve mütevazılığı öğütleyen, kusurlardaki kusursuzluğu görebilmeyi teşvik eden bu Uzak Doğu felsefesi hayatın farklı alanlarına uygulanabilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]