Yazar: admin

  • YİYEBİLDİĞİMİZ TOHUMLAR VE KULLANIM ALANLARI

    YİYEBİLDİĞİMİZ TOHUMLAR VE KULLANIM ALANLARI

    Genelgeçer bilgi, tohumların bitkilerin yetişmesini sağladığı ve o bitkilerin yenebilecek kısımlarının insanlar tarafından değerlendirildiği yönündeydi. İstisnalar kaideyi bozmaz elbette… Ama bu sayfanın konusu bilhassa tohumlarını yiyebildiğimiz bitkiler. Kimini yakından tanıyorsunuz kimiyle belki daha yeni tanışacaksınız, o hâlde lafı uzatmadan başlayalım…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Meksika ve Guatemala menşeili çiya (chia) tohumuna genellikle diyet menülerinde rastlıyor olsak da asıl alametifarikası Omega 3 zengini olması, kalp ve beyin sağlığına sunduğu katkılar… Uzmanlar salatanıza ya da yoğurdunuza katacağınız günlük iki kaşık çiya tohumunun sağlık için faydalı olduğunu fakat kesinlikle çiğnemeden yutulmaması gerektiğini belirtiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Fonksiyonel gıda olarak tanımlanabilecek besinlerden biri de keten tohumu. Bir metreye kadar boy verebilen ve mavi çiçekler açan keten bitkisinin tohumları günümüzde farklı biçimlerde tüketime sunuluyor: yağı, tozu hatta tabletleri… Günde bir yemek kaşığı keten tohumunu yaptığınız salata, smoothie ya da bir kâse yoğurt içine katarak tüketebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Aslında kinoa, anavatanı olan Güney Amerika’da ta İnkalar Dönemi’nde tarımı yapılan bir bitkiymiş. Protein zengini, karbonhidrattan fakir, lifli olduğu için de sindirim sistemini iyi çalıştıran tohumları ise diyet menülerinin en gözde ürünlerinden… Kinoa tohumlarını ister pilav yaparak, ister salatanıza katarak farklı lezzetlerle birlikte yiyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Gelincikler familyasından olan mavi haşhaş bitkisi, Ege’nin doğu tarafındaki topraklarımızda özellikle Afyon, Kütahya, Isparta, Denizli illerimizde yetiştirilmekte. Tohumlarını yiyebildiğimiz bitkiler arasında fakat tüketim alanı sağlık açısından dikkat istiyor. Mavi haşhaş tohumları Anadolu’da en çok börek, ekmek, kek gibi hamur işlerinde kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İnsan sağlığına sağladığı farklı faydalar ile çok yönlü gıdalar arasına alınabilecek susam tohumu beyaz çiçekler açan ve sıcak yerlerde yetişen bir bitkiye ait. Susam tohumlarıyla kurabiye, krokan, simit yapılabileceği gibi yüksek besin değerine sahip bir ürüne, yani tahine de dönüştürülebiliyor. Bildiğiniz gibi tahin temelde susamın ezilip kavrulmasıyla elde edilen bir lezzet.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Amerika’dan dünyaya yayılan hardalın en çok sos şeklinde kullanılmasına aşinayız ama baharat olarak da sıkça kullanılan bir ürün. Sarı çiçekli bir bitkinin tohumu olan hardal en çok da et ve balık yemeklerine yakıştırılıyor. Fakat Kızılderililer tarafından ilaç olarak da kullanılmış olan hardal tohumlarının kullanım alanlarına dikkat etmek gerekiyor, örneğin sıcak suya eklenerek tüketilmesi önerilmiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Listemizin sonuna almış olsak da tabii ki tohumlarını -ya da kulağımıza daha yakın gelecek bir tabirle- çekirdeklerini tüketmeyi en sevdiğimiz bitkilerin başında kahve ağacı meyveleri geliyor. Kahve ağacının onlarca farklı türü bulunuyor ama çekirdeğinden kahve üretebildiğimiz türlerinin anavatanı Etiyopya… 600 ile 1800 metre yükseklikte yetişen bu ağaçlardan kahve meyveleri toplanıp çekirdeklerinden ayrıştırılarak uzun bir yol kat ettikten sonra fincanlarımıza giriyor.

  • AKILLI SU KULLANIMI: BİLİNÇLİ KULLANIMLA SU AYAK İZİNİ AZALT

    Hititlerin suyun kirletilmeden kullanılması ve adil bir şekilde paylaşılması konusunda cezai yükümlülükleri 3.600 yıl önce kanunlarına koyduklarını biliyor musunuz? Binlerce yıl önce Hititlerin de anladığı ve korumaya çalıştığı gibi su, yaşamın temel kaynağı. Bu nedenle, suyu verimli kullanmak ve su ayak izimizi azaltmak büyük önem taşıyor. “Su ayak izi”, bir ürünün ya da bireyin tüm yaşam döngüsü boyunca doğrudan veya dolaylı olarak kullandığı toplam su miktarını ifade ediyor. Peki, günlük yaşamda tükettiğimiz ürünlerde ne kadar su harcandığını biliyor muyuz? Yazımızda, su ayak izimizi küçültmenin pratik yollarını ve bilinçli su tüketimi için atabileceğimiz basit ama etkili adımları derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Su ayak izimizi fark etmek, aslında suyun değerini fark etmektir. Çünkü dünya üzerindeki suyun %97,5’i tuzlu, yalnızca %2,5’i tatlı sudur. Üstelik bu tatlı suyun büyük bir kısmı buzullarda ve yer altındadır. Yani, bize kalan kullanılabilir su miktarı sandığımızdan çok daha az. Bu nedenle suyun sınırlı bir kaynak olduğunu unutmadan yaşamak, gelecekte olası su krizlerini önlemenin en güçlü adımıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Gezegenin sınırlı kaynaklarını koruyabilmek için suyla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmemiz gerekiyor. Küçük bir damla bile yılda 6 ton su kaybına yol açabilir. Bu nedenle sızdıran muslukları ve akan sifonları su tasarruflu modellerle değiştirmek hem çevreyi korur hem de faturalarınızı düşürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Evde su tasarrufu sağlamanın en pratik yollarından biri, meyve ve sebze yıkarken kullandığımız suyu boşa harcamamak. Bu suyu, tuvalet sifonunda veya bitki sulamada yeniden kullanabiliriz. Örneğin Japonya’da, tuvaletlerdeki su depolarının üzerine küçük lavabolar yerleştirilmiştir. Elinizi yıkarken kullandığınız su, doğrudan sifon haznesine dolar ve bir sonraki kullanımda değerlendirilir. Basit ama etkili bu sistemi kendi evimizde de uygulamak mümkün. Yeni inşaat planlamalarında veya küçük tadilatlarda bu tür tasarruf odaklı fikirler giderek daha çok önem kazanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kirlilik, bugün su kaynaklarımızı etkiliyor; gelecekte ise etkisi çok daha derin olacak. Bu nedenle öncelikle suyu kirletmemek gerekiyor. Islak mendiller ve tek kullanımlık ürünler hem kimyasal içerikleriyle suyu kirletir hem de doğada kolayca çözünmez. Bunun yerine eski usullere dönmek, yani havlu veya temizlik bezi kullanmak en basit ama etkili çözümlerden biridir. Özellikle kâğıt peçeteleri tezgâh silmek için kullanmak büyük bir israftır; çünkü tek bir peçetenin üretimi ortalama 10 litre suya mal olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Duş alırken, diş fırçalarken veya tıraş olurken suyu gereksiz yere akıtmak yerine kapatmak önemlidir. Özellikle banyoda suyun ısınmasını beklerken yalnızca 1-2 dakikada 10-15 litre su boşa akabilir. İdeal bir duş süresi 3-5 dakika arasında olmalıdır; bu süre hem temizlik hem de tasarruf açısından yeterlidir. Küvet doldurmak yerine kısa duşlar tercih etmek ise, tek seferde onlarca litre suyun boşa gitmesini önler. Küçük görünen bu alışkanlıkları değiştirmek hem su tasarrufu sağlar hem de sürdürülebilir bir yaşam için önemli bir adım oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Evdeki kullanılmış yağlar, boya solventleri, akümülatör yağları gibi atıklar lavabo veya tuvalet sistemine dökülmemelidir. Çünkü bu tür atıklar arıtma sistemlerinde tamamen ayrıştırılamayabilir ve nehirler, göller ya da yer altı sularına ulaşarak ekosisteme ve içme/kullanma sularına zarar verebilir. Bu nedenle bu tür atıkları evsel atıktan ayrı olarak yetkili toplama sistemlerine teslim etmek suyun kirletilmemesi için en doğru yaklaşım olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yarım dolu makinede yapılan her yıkama, gereksiz su ve enerji tüketimi anlamına gelir. Bu yüzden çamaşır ve bulaşık makinelerini tam dolduğunda çalıştırmak hem suyu hem de elektriği verimli kullanmanızı sağlar. Ayrıca kimyasal içerikli deterjanlar yerine çevre dostu temizlik ürünleri tercih etmek, su kirliliğini azaltır ve doğaya daha az zarar verir.

  • 8 Madde İle Birbirinden İlginç Soyadı Hikâyeleri

    Şubat 2018 tarihinde e-Devlet üzerinden vatandaşların kullanımına açılan Soy Ağacı Sorgulama uygulaması o kadar büyük ilgi gördü ki daha ilk birkaç günde siteye 4 milyon kişinin girdiği açıklandı. Tabii yıllarca aile büyüklerinden öğrenmeye çalıştığımız bilgilerin doğrusunu öğrenecek olmak hepimizi heyecanlandırmıştı. Ama hala çözmeye çalıştığımız başka bir mesele daha var! O da soyadı meselesi… Çoğumuz, “Neden bu soyadını almışız?” sorusunu aile büyüklerine yönlendirmeye devam ederken, gerçeğe dayanan hikâyelerle insanlar soyadlarını nelerden esinlenerek belirlemiş konusuna 8 maddelik listemizde yer veriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Etrafına bol bol akıl ve fikir dağıtan aile büyüğü nedeniyle uygun görülmüş bir soyadı “Fikircioğlu”…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Köy meydanında yakılan ateşin dumanı rüzgârın da etkisiyle sürekli aynı yöne yönelirmiş. Dumanla boğuşmaktan şikâyetçi olan aileye yine böyle bir sinir harbi sırasında sorulan, “Soyadınız ne olsun?” sorusuna “Duman” cevabının verilmesi de kimseyi şaşırtmamış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Elektrik henüz ulaşmış bir köyde ilk ışığı siz kullanırsanız soyadınızın “Işıklılar” olması da kaçınılmazdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    “Çelikmakas” soyadı ancak iyi bir terzinin alacağı soyadıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bir çilingirin “Soyadınız ne olsun?” diye soran nüfus memuruna, her gün işini yaparken söylediği “Hadi açıl artık!” sözünden yola çıkarak “Açıl” cevabını vermesi de gayet makul…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bazen de bizim adımıza yakınlarımızın uygun gördüğü soyadlarını almışız. Kimsenin işine karışmayan bir insan için yanındaki arkadaşı, “O kimsenin işine karışmaz, öylece durur…” dediğinde nüfus memurunun soyadını “Duran” olarak kaydetmesi bir şans meselesi değil de nedir?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hırslı ve inatçı kimseler için söylenen “Tırış” sözcüğünü soyadı olarak alan kişilerin hırs ve inatla ilgili bir mevzusu olduğu muhakkak…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Her gün ekmeklerinin çıtır çıtır olması için uğraşan bir fırıncının soyadı için ilk tercihi ne olmuş dersiniz: Tabii ki “Çıtır”…

    Kaynak:
    
    Cumhuriyet Tarihi Soyadı Hikâyeleri, Emine Gürsoy Naskali
  • TEK MEDENİYETE ADANAN DÜNYANIN EN BÜYÜK MÜZESİ: BÜYÜK MISIR MÜZESİ

    Mısır’ın başkenti Kahire’nin batısında, Giza Piramitleri’nin hemen yakınında yer alan ve mimarisiyle “dördüncü piramit” izlenimi veren Büyük Mısır Müzesi (Grand Egyptian Museum /GEM) yirmi yıldan fazla süren inşa ve hazırlık sürecinin ardından görkemli bir törenle resmen ziyarete açıldı. Modern teknolojiyle donatılan müze, Tutankhamun’un hazineleri başta olmak üzere 100.000’den fazla esere ev sahipliği yapıyor. Açılış, Mısır’ın kültürel mirasını dünyaya tanıtma yolunda tarihî bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Yazımızda, Büyük Mısır Müzesinin dikkat çeken özelliklerini ve öne çıkan detaylarını sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Proje, ilk kez 1990’lı yıllarda dönemin Kültür Bakanı Faruk Husni tarafından gündeme getirildi; temeli ise 2002 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek tarafından atıldı. 2005’te hazırlık çalışmalarına başlanmasına rağmen çeşitli nedenlerle uzun süre duraksayan proje, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin 2014’te verdiği talimatla yeniden hız kazandı. Bu dönemde müze, “medeniyet tarihinin en büyük müzesi” vizyonuyla baştan tasarlandı. İçindeki koleksiyon ise tek bir uygarlığa adanmış, bugüne kadar oluşturulmuş en kapsamlı sergi olma özelliğini taşıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Toplam 490.000 metrekarelik alanıyla dünyanın en büyük arkeoloji komplekslerinden biri olan Büyük Mısır Müzesi, piramitlerin doruklarından yansıyan güneş ışınlarını simgeleyen üçgen bir mimari anlayış üzerine inşa edildi; eğimli çatısı, piramitlerin tepesiyle aynı hizada konumlanıyor. Giza Piramitleri’ne bakan cam cephesi, ziyaretçilerin müze içerisinden bu görkemli yapıları izlemesine imkân tanıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Müzede geçici sergi alanlarının yanı sıra 12 ana sergi salonu yer alıyor. Bu salonlarda sergilenecek kapsamlı koleksiyonlar için Mısır Hükûmeti, müze inşa edilirken Mısır Müzesi ve diğer koleksiyon alanlarından on binlerce eseri transfer etti. Bu eserlerin bir kısmı, bugün Büyük Mısır Müzesinin en dikkat çekici parçaları arasında yer alıyor. Bunlar arasında Kraliçe Hetepheres’in blok heykeli, Kraliçe Nefertiti’nin siyah granit heykeli, Kral I. Senusret’in heykeli ve Amenhotep III’ün pembe granit heykeli bulunuyor. Müzede ayrıca, Kral Khufu’nun 4.600 yıllık güneş teknesine ayrılmış özel bir bölüm de yer alıyor. Bu mezar gemisi, firavunu öteki dünyaya taşımak için hazırlanmış ve dünyanın en eski, en iyi korunmuş deniz araçları arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Müzenin girişinde ziyaretçileri Büyük Ramses’in 3.200 yıllık dev heykeli karşılıyor. Bu görkemli eser, yeni yuvasına kavuşmadan önce tam 51 yıl boyunca Kahire’nin ana tren istasyonu önünde sergilendi ve ardından büyük bir geçit töreniyle müzeye taşındı. Müzede buna ek olarak, yaklaşık 6.000 metrekarelik bir alana yayılan ve 6 kat yüksekliğinde olan “Büyük Merdiven” bölümü de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Müzenin en dikkat çeken bölümü, yaklaşık 7.500 metrekarelik alanda sergilenen Kral Tutankhamun’un 5.000’den fazla parçadan oluşan hazineleri. Bu eserler, 1922’de mezarının keşfinden bu yana ilk kez bir arada ziyaretçilerle buluşuyor. Altın mezar maskesi, ahşap heykeller ve diğer parçalar, Antik Mısır’ın sanat anlayışını, inanç sistemini ve gündelik yaşamını ayrıntılı biçimde yansıtıyor. Müzenin özel bölümünde yer alan Tutankhamun’un altından yapılmış tabutu ve altın cenaze maskesi, ziyaretçilerin en çok ilgi gösterdiği eserler arasında bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Müzede, Yunan ve Roma Dönemi’ne ait eserlerin yanı sıra, ana kütüphane, Orta Doğu’nun en büyük tarihî eser restorasyon merkezi, çok amaçlı salonlar, kültür merkezi, restoranlar, yemek alanları ve ticari işletmeler yer alıyor. Ayrıca, özel çocuk alanı erken yaşta arkeolojiye ilgi uyandırmayı ve tarih bilincini geliştirmeyi hedefliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Fiziksel yapısının yanı sıra, müzenin kimliğini yansıtan görsel ögeler de dikkat çekiyor. Müzenin logosu, UNESCO ve Uluslararası Mimarlar Birliğinin düzenlediği uluslararası bir yarışma sonucunda tasarlandı; yatay perspektife uygun çizilen logo, Giza Platosu’ndaki gün batımının turuncu tonlarını ve çöl kumlarını andıran Arapça yazı stilini yansıtıyor. Müze, yılda 5 milyon ziyaretçi ağırlamayı ve böylece Antik Mısır’ın zengin mirasını dünya ile buluşturmayı hedefliyor.

  • ANADOLU ŞEHİRLERİ VE ALAMETİFARİKALARI

    ANADOLU ŞEHİRLERİ VE ALAMETİFARİKALARI

    Bazen tek bir doğa harikası ya da tek bir tarihî eserin ünü, içinde bulunduğu şehrin ününü bile aşıp gidebiliyor. Bunun dünyada da birçok örneği var, mesela Paris ünlü bir şehirdir ama Eyfel Kulesi’nin ünü Paris’le yarışacak boyutlardadır. Bakalım ülkemizdeki hangi doğal ya da insan ürünü yapılar, içinde yer aldığı şehrin adı kadar öne çıkabiliyor?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Karadeniz’in asırlık evleriyle ünlü şehri Karabük” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde ilk demir-çelik fabrikasının kurulduğu şehir Karabük’tür ama adı geçer geçmez akla önce Safranbolu ilçesi gelir. Safranbolu’yu böylesine ünlü yapansa özgün mimarisiyle dikkat çeken, 18,19 ve 20. yüzyılların başlarında yapılmış geleneksel Türk evleridir. Sayısı 2000’i bulan evlerden 800 tanesi günümüzde yasal koruma altındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İç Anadolu’nun göbeğindeki cevher Aksaray” title_font_size=”13″]

    Konya, Niğde, Nevşehir, Kırşehir, Ankara ve Tuz Gölü ile çevrelenmiş Aksaray’ın en ünlü alametifarikası Ihlara Vadisi’dir. Yüksekliği 100 metreyi aşan kanyon benzeri bu vadinin içine girdiğinizde, tarihî ve doğal güzelliklerle dolu 14 kilometrelik bir yolculuğa çıktığınızı da aklınızda bulundurmalısınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Saklı kalmış güzellik Bartın” title_font_size=”13″]

    Karadeniz’in kıyısındaki Bartın’a gezi için gidenler soluğu ilk önce Amasra ilçesinde alır. Amasra şahsına münhasır, turistik ve aynı zamanda 3000 yıllık geçmişi olan tarihî bir yerleşimdir. Kalesi, evleri, anakaraya bağlı adaları ile eşsizdir. İki mahalleyi deniz üstünde birbirine bağlayan Kemere Köprüsü ise Bartın’ın da Amasra’nın da simgesidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğu Anadolu’nun tarih yüklü şehri Erzurum” title_font_size=”13″]

    Sarıkamış’tan Palandöken’e ya da Üç Kümbetler’den Çift Minareli Medrese’ye Erzurum’un akla getirdiği yerler şüphesiz ki oldukça fazla. Yine de 48 metre yükseklikten dökülen 21 metre genişliğindeki Tortum Şelalesi, dünyanın en büyük şelalelerinden biri olarak Erzurum’un alametifarikası diyebileceğimiz bir doğal güzelliktir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Eski medeniyetlerin büyük mirasçısı Adıyaman” title_font_size=”13″]

    Hititlerden tutun da Asur, Pers, Roma, Bizans gibi medeniyetlerin yaşam alanlarından olmuş Adıyaman, topraklarında barındırdığı tarihle geçmişin bilgisini geleceğe taşıyan bir köprü gibidir. Şehri uluslararası üne kavuşturan değeri de Nemrut Dağı’dır. Görkemli Nemrut’u özelleştiren ise Kommagene Kralı tarafından yaptırılmış devasa büyüklükteki anıtsal heykellerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Masmavi sularla şenlenen şehir Sakarya ” title_font_size=”13″]

    Marmara Bölgesi’nde yer alan ama Karadeniz ile kıyısı da bulanan Sakarya ülkemizin kalabalık şehirlerinden biridir. Diğer illerimiz gibi onun da birden çok alametifarikası var elbette, örneğin adını aldığı Sakarya Nehri. Fakat insanlara kıyılarında sunduğu aktivite olanakları, uçsuz bucaksız gibi görünen manzarasıyla Sapanca Gölü bir adım daha öne çıkmakta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Doğa, tarih, kültür şehri Akdenizli Burdur” title_font_size=”13″]

    Kendi adıyla anılan Burdur Gölü, en berrak göllerimizden Salda, ülkemizin turizme açılan ilk mağarası İnsuyu hepsi Burdur’da yer alır… Şehir dünyanın ilgisini ise içinde Roma Dönemi’ne ait muhteşem yapılar barındıran Sagalassos Antik Kenti ile üstünde tutar. Bu tarihî bölge 2009 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şiirler yazdıran şehir Kastamonu” title_font_size=”13″]

    Cideli Rıfat Ilgaz mı diyelim İnebolulu Oğuz Atay mı, Horna Kanyonu mu diyelim Gideros Koyu mu? Karadeniz’in büyük mü büyük şehri Kastamonu’da sayacak öyle çok özellik var ki, seçmesi zor. Fakat “Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın / Baharda yeryüzünde o cennetin bağısın…” dizeleriyle zihnimize yerleşen şarkısıyla da Ilgaz Dağları sadece bu şehrin değil Anadolu’nun alametifarikalarından biridir.

  • HELEN KELLER: AZMİYLE SESSİZLİĞİ VE KARANLIĞI AŞAN KADIN

    Amerikalı eğitimci Helen Keller, kör ve sağır olmanın zorluklarını aşarak hayatını başkalarına ilham vermeye adamış özel biriydi; parlak zekâsı, azmi, kararlılığı ve büyük başarılarıyla engelleri olan bireylerin sağlıklı ve üretken bir yaşam sürmelerine yardımcı oldu. Sözleri gibi yaşamı da cesaret ve umudun birlikteliğiyle geçti: “Unutmayın, güzel bir şeye ulaşmak için gösterdiğimiz hiçbir çaba boşa gitmez. Bir gün, bir yerde, bir şekilde aradığımızı bulacağız.” diyen Helen Keller’ın hayatını ve ilham veren yolculuğunu sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    27 Haziran 1880 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nin Alabama eyaletinde, küçük Tuscumbia kasabasında bir kız çocuğu dünyaya geldi: Helen Keller. Arthur H. Keller ve Katherine Adams Keller çiftinin ilk kızlarıydı; aile geçimini pamuk tarlalarından sağlıyordu. Helen, doğduğunda sağlıklı ve neşeliydi; 6 aylıkken konuşmayı, 1 yaşında yürümeyi öğrenmişti. Fakat 19 aylıkken geçirdiği gizemli bir hastalık her şeyi değiştirdi. Doktorların “beyin humması” dediği bu rahatsızlık, yüksek ateşin ardından küçük Helen’den hem görme hem işitme yetisini aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Helen büyüdükçe ailesinin çaresizliği derinleşiyordu. Onunla iletişim kurmak neredeyse imkânsızdı. Annesi Katherine ise pes etmedi. 1886’da Charles Dickens’ın “American Notes” adlı kitabında hem kör hem sağır bir çocuk olan Laura Bridgman’ın eğitim hikâyesini okudu. Bu satırlar annenin içinde yeniden umut yeşertti. Katherine hemen harekete geçti. Helen ve babası Arthur’u, Maryland’deki uzman Dr. J. Julian Chisolm’a götürdü. Doktor, o dönemde sağır çocuklarla çalışan Alexander Graham Bell’i görmelerini önerdi. Bell, aileye Boston’daki Perkins Körler Enstitüsünü tavsiye etti. Okulun müdürü Michael Anagnos, Helen’e özel bir öğretmen düşündü: Anne Sullivan. Bu tanışma, kısa süre sonra tüm dünyanın “mucize öğretmen” hikâyesi olarak anacağı bir yolculuğun başlangıcı olacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1887’de genç öğretmen Anne Sullivan, Keller ailesinin Alabama’daki evine ulaştı. Henüz 6 yaşında olan Helen’e, yanında getirdiği oyuncak bebekle birlikte ilk dersi verdi: Parmak harflerle “bebek” kelimesini öğretmeye başladı. Başta Helen meraklıydı ama kısa sürede sabrını yitirdi. Harflerle nesneler arasında hiçbir bağ kuramıyor, öfkesini bağırarak ve tekmeler atarak dışa vuruyordu. Sullivan pes etmedi. Eğitimlerini sürdürebilmek için aileden bir süreliğine ayrı kalıp bir kulübeye taşındılar. Günler süren çabanın ardından o unutulmaz an geldi. Sullivan, Helen’in elini su pompasının altına koydu ve diğer eline “su” kelimesini heceledi. O günün ardından Helen 30’dan fazla kelime öğrendi. Anne Sullivan’ın sabrı ve kararlılığı, Helen Keller’ın sessiz dünyasına açılan kapıyı aralamıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1890’da Helen Keller, Boston’daki Horace Mann Sağırlar Okulunda konuşma dersleri almaya başladı. Başkalarıyla iletişim kurmak için yıllarca çalıştı. 1894-1896 yılları arasında Wright-Humason Sağırlar Okulunda okudu, ardından Cambridge Genç Kızlar Okuluna geçti. Bu dönemde, ünlü yazar Mark Twain ile tanıştı; yıllarca süren bu dostluk, onu iş insanı Henry H. Rogers’la da buluşturdu. Rogers, Helen’in Radcliffe Kolejindeki eğitim masraflarını karşıladı. Yanında her zamanki gibi Anne Sullivan vardı. Keller, daktilo, dudak okuma, Braille ve parmak alfabesinde ustalaşarak karanlıktan bilgiye uzanan yolunu aydınlattı; 1904 yılında 24 yaşındayken Radcliffe Kolejinden onur derecesiyle mezun oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Anne Sullivan ve eşi John Macy’nin desteğiyle Helen Keller, ilk kitabı “Hayatımın Hikâyesi”ni yazdı. 1903’te yayımlanan eser, onun karanlıktan ışığa uzanan yolculuğunu anlattı. Hikâyesi kısa sürede ülke sınırlarını aştı; konferanslar verdi, engellilerin haklarını savundu ve görme engelliler adına konuştu. 1915’te şehir plancısı George Kessler ile “Helen Keller International”ı kurdu; körlük ve yetersiz beslenmeyle mücadele etti. 1920’de ise Amerikan Sivil Özgürlükler Birliğinin (ACLU) kuruluşuna katkı sağladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    1921’de Amerikan Körler Federasyonu kurulduğunda çabalarında ulusal bir platform kazandı. 1924’te üye olarak farkındalık geliştirme ve bağış toplama kampanyalarına katıldı. Ayrıca, daha az şanslılara yardım amacıyla kurulan Kalıcı Körler Savaş Yardım Fonu gibi kuruluşlarda da aktif oldu. 1946’da Amerikan Yurtdışı Körler Vakfının uluslararası ilişkiler danışmanı olarak atandı ve 1946-1957 yılları arasında beş kıtada 35 ülkeyi gezdi. 1955’te 75 yaşındayken çıktığı 64.000 kilometrelik Asya yolculuğunda, yaptığı konuşmalarla milyonlarca bireye ilham ve cesaret verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Helen Keller’ın otobiyografisi “The Story of My Life” 1957’de televizyon oyunu “The Miracle Worker”a ilham verdi. Bu hikâye, 1959’da Broadway sahnesine, ardından 1962’de Patty Duke ve Anne Bancroft’un başrollerini paylaştığı, ödüllü “The Miracle Worker” filmine uyarlandı. Keller, yaşamı boyunca çok sayıda ödül kazandı: 1936’da Theodore Roosevelt Üstün Hizmet Madalyası, 1964’te Başkanlık Özgürlük Madalyası ve 1965’te Ulusal Kadınlar Onur Listesi’ne kabul edildi. Ayrıca Temple ve Harvard başta olmak üzere dünyanın çeşitli üniversitelerinden fahri doktora ünvanları aldı ve İskoçya Eğitim Enstitüsü tarafından fahri üye seçildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Olağanüstü yaşamı; kararlılığın, sıkı çalışmanın ve hayal gücünün zorlukları nasıl aşabileceğinin güçlü bir örneği oldu. Keller, engelleri azmiyle aşarak, başkalarının iyiliği için çabalayan saygın ve dünyaca tanınmış bir insan olarak tarihe geçti. 1961’de geçirdiği felçten sonra hayatının geri kalanını evinde geçirdi ve 88. doğum gününden kısa bir süre önce, 1 Haziran 1968’de Connecticut’taki evinde uykusunda vefat etti.

  • Hello world!

    Welcome to WordPress. This is your first post. Edit or delete it, then start writing!

  • ZIRHLI DERİSİ VE DİĞER İLGİNÇ ÖZELLİKLERİYLE PANGOLİNLER

    Asya ve Afrika’daki tropik ve yarı tropik bölgelerdeki ormanlar, savanlar ve çalılık alanlarda yaşayan pangolinler, derisi pullarla kaplı tek memeli türüdür. Gece avlanan ve genellikle yalnız yaşayan pangolinler hakkında daha fazla bilgi yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Pangolinlerin pulları, tırnaklarımızı ve saçlarımızı, gergedanların boynuzlarını, balinaların dişlerini ve yırtıcıların pençelerini oluşturan keratin maddesinden meydana gelir ve onlara güçlü bir koruma sağlar. Sadece karınlarındaki küçük bir bölge dışında, vücutlarının tamamı bu güçlü pullarla kaplıdır. Bu pullar, pangolinlerin toplam vücut ağırlığının yaklaşık %20’sini oluşturur ve tırnaklarımız gibi sürekli uzar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Renkleri açık kahverengi, sarımsı kahverengi, zeytin yeşili ve koyu kahverengi arasında değişen pangolinlerin adı, uyguladıkları savunma tekniğinden gelir. Pangolinler, dokunulduklarında, yakalandıklarında ya da tehdit altında hissettiklerinde hemen yuvarlanarak başlarını, karınlarını ve ön ayaklarını kapatacak şekilde top hâline gelirler. Bu pozisyondayken kuyruklarını kullanarak saldırı yapabilirler. Yaptıkları bu savunma hareketi nedeniyle Malay dilinde ‘silindir’ anlamına gelen ‘penggulung’ olarak adlandırılmış ve zamanla bu isim ‘pangolin’ hâlini almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Pangolinlerin pençeleri uzun, kıvrık ve oldukça güçlüdür. Bu güçlü pençeler, karınca yuvalarını kazmalarına ve toprakta oyuklar açmalarına olanak tanır. Bazı pangolin türleri ise pençelerini ağaçlara tırmanmak için kullanır. Ancak ön pençelerindeki uzun tırnaklar, ön ayakları üzerinde yürümelerini zorlaştırır. Bu nedenle, genellikle arka ayakları üzerinde yürüyerek dengeyi sağlamak için uzun kuyruklarını kullanırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Pangolinlerin dişleri yoktur ve gözlerini, kulaklarını ve burun deliklerini karıncalardan korumak için kapatabilirler. Ana besin kaynakları karıncalar olduğundan “pullu karınca yiyen” olarak da anılırlar. Pangolinler, özel kazı teknikleri sayesinde toprak altındaki derin böcekleri bile kolayca avlayabilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Pangolinlerin yılda yaklaşık 70 milyon, günde ortalama 200 bin böcek yediği tahmin ediliyor. Ekosisteme büyük fayda sağlayan bu canlılar, termit ve karınca yuvalarını kazarken toprağın havalanmasını sağlayarak toprağın su ve besin maddelerini daha kolay almasına yardımcı olur. Bu sayede, hem zararlı böceklerin sayısını kontrol altında tutar hem de toprağın sağlığını korur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eteneliler (plasentalılar) takımına ait pullu memeliler olan pangolinlerin bilinen sekiz farklı türü vardır. Bu türlerden dördü Asya’nın farklı bölgelerinde, diğer dördü ise Afrika’nın çeşitli bölgelerinde yaşamaktadır. Asya türleri genellikle daha büyük pullara sahipken, Afrika türleri farklı ekolojik koşullara uyum sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Pangolinlerin boyutları türlerine göre farklılıklar gösterir. Küçük pangolin türleri yaklaşık 30-40 santimetre uzunluğunda olabilirken, daha büyük türler 1 metreye kadar uzayabilir. Ağırlıkları ise 1,5 kilogramdan başlayarak 33 kilograma kadar çıkabilir. Bu çeşitlilik, pangolinlerin yaşadığı farklı habitatlara ve beslenme alışkanlıklarına bağlıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Pangolinler iki yaşına geldiklerinde üreme yeteneği kazanır. 69 ila 150 gün süren bir gebelik döneminin ardından anne pangolin genellikle tek bir yavru dünyaya getirir. Doğduklarında 8 ila 450 gram arasında bir ağırlığa sahip olan bu yavrular, ilk üç ay boyunca yalnızca anne sütü ile beslenir. Yeni doğan pangolinlerin pulları başlangıçta yumuşak olur, ancak anne sütüyle beslendikçe sertleşir ve koruyucu özellik kazanmaya başlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Afrika ve Asya’da yaşayan sekiz pangolin türünün tamamı, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Uluslararası ticareti yasaklanmış olmasına rağmen, kaçak avcılık pangolinler için en büyük tehditlerden biri olmaya devam ediyor. Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından “hassas” türler arasında sınıflandırılan pangolinlerin, vahşi doğada tam olarak kaç tane kaldığı bilinmiyor, ancak popülasyonları ciddi şekilde azalmış durumda.

  • BU BÖCEKLER ÇİÇEKLER GİBİ RENGÂRENK

    BU BÖCEKLER ÇİÇEKLER GİBİ RENGÂRENK

    Sizce de insanların doğayı değerlendirme şeklinde bir gariplik yok mu? Karşı karşıya kalsak saniyeler içinde bizi etkisiz hâle getirebilecek aslan, kaplan, leopar gibi yırtıcı hayvanlara sempati duyarken, deyim yerindeyse nokta kadar böceklerden pek de haz etmiyoruz. Tabii konu hakkında birçok neden sıralanabilir… Bu arada böcek korkusuna “entomofobi” adı verildiği bilgisini de verelim. Ama konumuz bunlar değil, konumuz rengârenk hâlleriyle göz kamaştıran böcek türleri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Birbirinden farklı renk ve desenlerdeki kelebeklerden daha sevimli böcek türü var mıdır bilmiyoruz. Fakat bilinen şu ki aslında kelebeklerin kanatları zar gibi saydamdır ve yoğunlukları farklı olan pullarla kaplıdır. Bu pullar, ışığı kıran ve yansıtan yapıları ile de gözümüze binlerce desen şöleni sunarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çiçek gibi böcek demek biraz tuhaf kaçacak ama fotoğrafa bakınca bize katılacaksınız. Peygamberdevesinin 2400 türünden biri olan bu canlı en renkli böceklerden biri… Orkideye benzediği için orkide peygamberdevesi olarak da biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sevgiyle avucumuza aldığımız böceklerin başında uğur böcekleri gelir. Kendisi kırmızı rengi en iyi taşıyan canlılardan biridir. 0,5 cm boyları ve siyah benekli kabukları altından çıkardıkları kanatlarıyla pek bir sevimlidirler. Bu arada sadece kırmızı değil, sarı, pembe hatta mavi renginde uğur böcekleri bulunduğunu da ekleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bir kolyenin ucuna takılabilecek zariflik ve şıklıkta olan bu böceğin adı, mücevher. Adı üstünde mücevher böceği ışıl ışıl parlayan renkli kabuğuyla ünlü. Çok şaşırtıcı bilgi ise bu renkli böceklerin yumurtalarını yerleştirmek için yanmış hatta yanmakta olan ağaç kabuklarına ihtiyaç duyması ve bu nedenle orman yangınlarının izini sürmeleri!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kabul edelim ki kumaşlardan gıda ürünlerine kadar birçok şeye musallat olabilen güveler, evimizde karşılaştığımızda pek de sempatiyle baktığımız canlılar değildir. Fakat şu fotoğraftaki pembe güveye bakıp “ah canım ne tatlısın” dememek de elde değil…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Karşınızda, adını kübizmin ustası Picasso’dan alan bir böcek var. Pastel renkli, kübik desenli derisini iki ayda bir değiştiren Picasso böceği, Afrika’da yaşayan bir tür… Böyle naif, sakin göründüğüne bakmayın, öyle delici bir hortumu var ki beslendiği bitkilerde öz diye bir şey bırakmayabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yusufçuklar da göz alıcı renkleriyle ünlü olan böceklerdir. Ve incecik vücut yapılarına rağmen son derece güçlüdürler. Saatte 95 kilometre hız yapabilen yusufçuklar, başının çevresinde 360 derece dolanabilen gözleriyle de en iyi görme yetisine sahip böcek türleridir.

  • 8 Madde İle Anadolu’da Bolluk Ve Bereketin Simgesi Olan Turna Kuşu ve Kültürümüzdeki Yeri

    8 Madde İle Anadolu’da Bolluk Ve Bereketin Simgesi Olan Turna Kuşu ve Kültürümüzdeki Yeri

    Turna, uzun bacakları ve uzun boynu ile tanınan, dünyanın neredeyse her yerinde farklı türleri yaşayan bir kuştur. Yerkürenin dört bir yanında kültürün bir parçası hâline gelen ve farklı anlamlar kazanan bu tür, Anadolu topraklarında ise bolluğun ve bereketin sembolü olmuştur. 8 maddelik listemizde turna kuşunu konuk ediyor ve bu özel hayvanın kültürümüzdeki yerini inceliyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Turnanın dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan birçok farklı türü bulunsa da ülkemizde turna ailesinin sadece iki üyesi görülür. Göç mevsiminde ülkemizden sürüler hâlinde geçiş yapan turnalar, Türkiye’de yerleşik olmamalarına rağmen kültürümüzde derin izler bırakmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde görülen diğer turna türü ise telli turnadır. Fakat ne yazık ki bu gösterişli ve ilginç kuşların nesli yok olmak üzeredir, Türkiye’de 11 tane telli turna kaldığı düşünülmektedir. Telli turnalar Bulanık Ovası’nda yaşarlar ve şarkılarda, türkülerde, birçok kültürel üründe karşımıza çıkarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Turna, Çin, Japon, Kore gibi Uzak Doğu kültürlerinde ölümsüzlük anlamına gelmektedir. Türklerin göçleri sırasında bu kültürel motifi Batı’ya taşıdığı ve bu sebeple Anadolu topraklarında da turnanın ölümsüzlüğü simgelediği düşünülmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Alevi ve Bektaşi kültüründe ise turna, aynı Uzak Doğu kültüründe de olduğu gibi Tanrı’nın yeryüzündeki tecili olarak görülür. Bektaşilikte Hz. Ali ile ilişkilendirilen turna bu sebeple kutsaldır. Hatta semahlardan birine de turna adı verilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Turna Semahı, turnanın uçuşunu görselleştirir. Turnanın uçuşunu andıran hareketlerle semah dönülür ve bu şekilde Hak ile buluşulur. Turnanın sesinin Hz. Ali’nin sesine benzediğine ve turnanın uçarken Anadolu’nun bir ucundan diğerine selam taşıdığına inanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Eski Türklerde turna Gök Tanrı ile ilişkilendirilmiştir. Ölümden sonra gökyüzüne yükselen ruhun burada turna suretine büründüğüne ve bu surette gökyüzünde süzüldüğüne inanılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Turna figürü türkülerimizde de sık sık kullanılmıştır. Pir Abdal Sultan’dan Dadaloğlu’na, Hayali’den Erzurumlu Emrah’a birçok ozan türkülerinde turnalara yer vermiştir. Bu türkülerde turnalar genelde, dertleşilen ya da haber getiren karakterler olarak karşımıza çıkar. Güncel Türk Müziği’nde de sanatçılarımız sözlerine turna kuşu motifinin işlendiği şarkıları, türküleri söylemeye devam eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Günümüzde de Anadolu’da turnanın bolluk ve bereket getirdiğine inanılır. Gelinlerin saçına turna teli takılması da bu sebeptendir. Turna uçarken bir tarlaya konarsa bu o tarlaya bereket geleceğinin müjdesidir.