Yazar: admin

  • SAĞLIKLI METABOLİZMA İÇİN…

    Sağlıklı bir bedene sahip olmanın yolu, düzgün işleyen metabolizma ve bağışıklık sisteminden geçer. Bağışıklık sisteminin görevi yabancı organizmaların vücuda girmesini engellemek, eğer mikroplar vücuda girmişse bunları yok etmek, yayılmalarını önlemek ya da geciktirmektir. Bağışıklık sisteminin en önemli özelliklerinden biri de kendisine yabancı milyonlarca değişik mikrobu tanıma ve ayırt edebilme yeteneğine sahip olmasıdır. Vücudumuz karşılaştığı kötü bakterilerle bağışıklık sistemi sayesinde savaşmaktadır. Vücudumuza aldığımız gıda maddeleri sürekli bir yapım ve yıkım süreçleri sonucunda ya enerjiye ya da vücudumuzun yapıtaşlarına dönüştürülerek hücrelerimizin yapısına katılır. Bu sürece de metabolizma denir. Sonuçta, vücudumuzda her an maddelerin yapım ve yıkım reaksiyonları meydana gelmektedir. Metabolizmanın hızlı veya yavaş çalışması ise vücudumuza aldığımız besinler ve yaşam tarzıyla alakalıdır. Sağlıklı bir birey olmak için bilim insanlarının tavsiye ettiği maddeleri yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Uykusuzluk hastalıklara davetiye çıkarır. Yetişkin insanlar her gece en az yedi saat uyumalıdır. Uyku esnasında salgılanan hormonların çalışması için yatak odası sessiz ve karanlık olmalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bitkisel gıdalar, yani meyve ve sebzeler, hastalıklardan korunmamızı sağlayan antioksidanlar, C vitamini ve lif içermektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Şeker, bağışıklık sistemini baskılayan tip 2 diyabet, obezite ve kalp sağlığı sorunlarına yol açabilmektedir. Şekerden ve şekerli gıdalardan mümkün mertebe uzak durmak inflamasyonu ve hastalık risklerini düşürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yetişkin bir bireyin günde ortalama 2,5 – 3 litre su tüketmesi gerekir. Su, sağlığın ve gençliğin altın anahtarıdır. Susuz kalan bir vücut hastalıklara daha yatkın hâle gelmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yürüyüş, meditasyon, yoga, okçuluk… Hangi branşta olursa olsun bedeninizi ve zihninizi kontrollü bir şekilde odaklamak hem beyin hem beden sağlığı için çok faydalıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Fermente yiyecekler bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Yeteri kadar fermente besinler tüketemiyorsanız, bağırsak sağlığına çok iyi gelen probiyotik besinleri tercih edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığımız çağ, stresten uzak durmamıza pek imkân vermese de mevcut koşullarda stresi yönetebilecek teknikler geliştirebilirsiniz. Nefes egzersizleri, 10’dan geriye doğru saymak vs. içinde bulunduğunuz koşulların gerginliğini azaltmaya yardımcı olacaktır.

  • ÇOCUKLARA KİTAP OKUMAK NEDEN ÖNEMLİ?

    ÇOCUKLARA KİTAP OKUMAK NEDEN ÖNEMLİ?

    Uzmanlar çocuklara kitap okuma vakti olarak sadece uyku öncesini tercih etmenin birtakım olumsuzluklar doğurabileceğini söylüyorlar. İleriki yaşlarda kitap okurken alışkanlık olarak uykusunun gelme ihtimali bunlardan biri. Bu nedenle de çocuklara kitap okumak için -uyku öncesi de dâhil olmak üzere- farklı saatler seçilmesi, aktivitenin günün farklı dilimlerine yayılması önerilmekte. Kitap okumanın çocuklara sağlayacağı faydalara gelince…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Öncelikle, çocuğunuza kitap okumaya ne kadar erken başlarsanız onun zihinsel gelişimini de o kadar erken harekete geçirirsiniz. Mesela kitap okunan bebekler 1 yaşını doldurduklarında tüm sesleri öğrenmiş oluyorlar ve akranlarına göre konuşmaya daha çok yatkınlık gösteriyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çocuklara kitap okumak dinleme yeteneklerini geliştiriyor. Kitaptaki cümlelerin sonunu heyecanla bekleyen çocuklar karşısındakine kulak vermeyi, cümlesi bitene kadar dinlemeyi daha kolay yerine getiriyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kitap dinleyerek büyüyen çocukların kelime haznelerinin daha geniş olduğu bilinmekte. Farklı hikâyelerde karşısına çıkan kelimeleri “Bu ne demek?” diye soran ve cevabını alan bir çocuğun kelime haznesi genişlemekle kalmıyor hafızası da güçleniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kitapta galaksiler arası yolculuktan söz edildiğinde çocuk da zihninde uzayı, gezegenleri kurguluyor. Yani çocuklar bir taraftan okunan kitabı dinlerken diğer taraftan zihinlerinde canlandırma yapıyorlar ve bu da onların görsel hafızasını kuvvetlendiriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bir hikâye dinlediklerinde sonunun nasıl olacağını düşünüyor, öngörülerde bulunuyorlar. Böylece hem hayal kurma yetileri gelişiyor hem de yaratıcılıkları tetikleniyor. Bunu sağlamak için ise bir kitabı birden değil de günlere bölerek okumak daha etkili olabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Dinlediği her kitapta dışarıdaki dünya ile ilgili yeni bilgiler öğreniyor. Hiç deneyimlemediği ya da deneyimlemeyeceği durumlar hakkında fikir sahibi olmasının önü açılıyor. Dış dünya ile ilgili sorular sorduğunda ebeveynler de öğütler verebileceği anlar yakalamış oluyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tüm bu saydıklarımız olurken anne-baba ve çocuk arasındaki yakınlık da derinleştirilmiş oluyor. Bu yakınlık sayesinde çocuklar aklını kurcalayan soruları sorabiliyor, kendi ile ilgili bir konuyu ebeveyni ile daha rahat paylaşabiliyor.

  • Engellere Rağmen Büyük Başarılara İmza Atmış 7 İsim

    Engellere Rağmen Büyük Başarılara İmza Atmış 7 İsim

    Bu listemizde öyle isimler var ki karşılarına çıkan engelleri aşmakla kalmamış, o engelleri geçersiz kılmış ve yaptıklarıyla bilime, sanata önemli katkılarda bulunarak dünyayı değiştirmişler… Kültür ve Yaşam, engel tanımayan 7 büyük ismi ve insanlığa yaptıkları değerli katkıları listeliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Âşık Veysel” title_font_size=”13″]

    Bu toprakların gördüğü en büyük halk ozanlarından, âşıklık geleneğinin son temsilcilerinden biri olan Âşık Veysel, hem kendisinin hem de başka ozanların şarkılarını, şiirlerini seslendirdi. Küçük yaşta görme yetisini kaybeden büyük ozan Anadolu’nun sesi oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cemil Meriç ” title_font_size=”13″]

    Yazar ve tercüman kimlikleriyle Türk Edebiyatı’nın büyük isimleri arasında yer alan Meriç, aynı zamanda ülkemizin önemli sosyologları ve düşünürleri arasında yer aldı. Gençliğinden itibaren gözleri yüksek derecede miyop olan yazar görme yetisini tamamen kaybettikten sonra da üretmeye devam etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Frida Kahlo” title_font_size=”13″]

    Erken yaşta edebiyatla tanışan Frida’nın resim yeteneği ise ancak geçirdiği kazadan sonra hastane yatağına bağlı kaldığında keşfedilecekti. Frida dünyanın en tanınan ressamlarından biri oldu ve dünyanın dört bir yanında sergilenen eserleriyle, önemli sanat okullarında verdiği derslerle ölümsüzleşti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ludwig van Beethoven” title_font_size=”13″]

    İnanılmaz müzik yeteneği çok küçük yaşta babası tarafından keşfedilen Beethoven, genç yaşından beri yaşadığı ve giderek artan işitme sorunlarına rağmen dünyanın en büyük bestecilerinden biri oldu ve yüzlerce ölümsüz esere imza attı. Klasik müziğin klasik ve romantik evreleri arasında önemli bir figür oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Onur Güntürkün” title_font_size=”13″]

    2013 yılında büyük önemi olan Leibniz Bilim Ödülü’nü kazanan Ord. Prof. Onur Güntürkün’ün küçük yaşta geçirdiği felç nedeniyle yürüme engelli oldu fakat yaşadığı zorluklara rağmen henüz 35 yaşındayken profesör olmak gibi üstün bir başarı gösterdi. Beyin ve sinir sistemi üzerine çalışan Prof. Güntürkün sağ ve sol beynin nasıl beraber işlem yaptığına dair bulgular elde etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Thomas Edison” title_font_size=”13″]

    Henüz 12 yaşında deneylere başlayan Edison, 21 yaşındayken ilk icadının patentini almıştı bile… Küçük yaşta geçirdiği hastalık sonucu işitme yetisi zayıflamaya başlayan bilim insanının önemli buluşları arasında fonograf ses kaydetme cihazı yani gramofonun atası da bulunuyordu ama onu tüm dünyanın tanımasını sağlayacak asıl buluşu karbon flamanlı elektrik ampulü olacaktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Stephen Hawking” title_font_size=”13″]

    Ağzından her çıkanı tüm dünyanın dikkat kesilip dinlediği büyük fizikçi ve evrenbilimci ALS hastalığıyla mücadelesine genç yaşta başladı; 1986 yılından sonra ise koltuğuna monte edilmiş bir bilgisayar aracılığıyla dünyayla iletişim kurdu. Kuantum fiziği ve kara deliklerle ilgili çalışmalarıyla, özellikle de insanların uzayda koloni kurması gerektiği fikriyle büyük ses getirdi.

  • Mazide Kalan Müzik Dinleme Alışkanlığı: Kaset ve Kasetçalar

    Mazide Kalan Müzik Dinleme Alışkanlığı: Kaset ve Kasetçalar

    80’li ve 90’lı yıllara şahit olanlar çok iyi bilirler ki; eskiden müzik kasetten dinlenirdi. Birçoğumuz ilk albümünü kaset formatında satın almış, ilk hülyalara kasetten dinlediği müzikler eşliğinde dalmıştır. Size kasetten müzik dinlediğimiz o günleri hatırlatarak tatlı bir nostalji yaşatmak istedik ve kasetli hayata dair 10 güzelliği listemizde bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    doksanlar, seksenler

    Bir dönemin müzik dinleme şekli olan kasetleri çalmak için çeşit çeşit kasetçalar bulunurdu. Bunların en makbul olanı ise çift kasetçalarlardı. Hepimiz bir kasetten diğerine çekim yapmamızı sağlayan bu aletlerden almak isterdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    doksanlar, seksenler

    Müziği kasetten dinlediğimiz günlerin en samimi, en candan jesti karışık kaset hazırlamaktı. Kasete çekilecek şarkılar büyük bir titizlikle belirlenir ve çekim işlemine başlanırdı. Ama bu, o dönemin teknolojisiyle pek de kolay olmazdı. Karışık kaseti hazırlamak saatler sürerdi, yine de özenle hazırladığınız kaseti hediye ettiğinizde yaşattığınız mutluluğa değerdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    doksanlar, seksenler

    Kasetlerimizi özenle dizer, aynı bir kitaplık gibi düzenlerdik. Kendi çektiğimiz kasetlerin üzerine etiket yapıştırır, kasetin ismini en güzel yazımızla not düşerdik. Hatta üşenmez kasetlerimize kapak da yapardık. Kapağın üzerine kasetin içeriğini yazar, bazen yaratıcı çizimler ile kapağı süslerdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    doksanlar, seksenler, çocuk

    Kasetlerin bir başka kullanım alanı ise anıları ölümsüzleştirmekti. Kasetlerin hüküm sürdüğü yıllarda video kamera teknolojisi hayatımıza pek de girmemiş olduğu için çocukların ilk kelimeleri kasete kaydedilirdi. Çocukluk anılarıyla dolu bu kasetlere büyük değer verilir, itinayla saklanırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    doksanlar, seksenler

    Kasetçaları kullanmak büyük maharet ve pratik isterdi, zira çalmak istediğiniz şarkının tam başından başlamak için ileri ve geri sarma tuşlarını ustalıkla kullanmaya alışkın olmalıydınız. Kasetler seri ve kararlı hareketlerle sarılır, aranılan şarkı tam başından yakalanmaya çalışılırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    doksanlar, seksenler

    Kasetçaları ustalıkla kullandığımız gibi kasetlerimizi tamir etmeyi de bilirdik. Kasetlerin zamanla aşınan bantları koptuğunda bir cerrah hassasiyetiyle kasetimize baypas yapar, onu hayata döndürürdük.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    doksanlar, seksenler

    Bazen de kaset sarardı ve kasetin bandı içinden çıkardı, böyle durumlarda bir kalem alınır ve kaset eski haline dönene dek sabırla sarılırdı. Öyle ki, her kasetçaların yanında acil durumlar için bir kalem bulunurdu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    doksanlar, seksenler

    Kasetli hayatın bir diğer değeri ise boş kasetti. Boş kaset bulmak pek de kolay değildi, bu yüzden genelde artık dinlenmeyen eski kasetler boş kaset olarak kullanılır, üzerine yeni şarkılar çekilirdi.
    Tabii bazen kazalar da olurdu mesela yanlış kaseti boş kaset olarak kullanmak başınıza gelebilecek aksiliklerden biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    doksanlar, seksenler

    Kaset teknolojisinin son noktası ise belimize takıp müzik dinleyerek dolaşmamızı sağlayan Walkman’ler olmuştu. Kulaklıklarımızı takıp; çantamıza, cebimize kasetlerimizi doldurup gezerdik. Okula, işe, yürüyüşe giderken müzik dinlemek zamanın büyük lükslerinden biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    doksanlar, seksenler

    Kasetlerin hayatımıza bu kadar nüfuz ettiği zamanlarda kasetçiler de gündelik hayatın önemli bir parçası olmuştu. Kasetçiye giderek önceden hazırladığınız şarkı listesi verilirdi ve kasetçi birkaç gün içinde arzu ettiğiniz şarkılarla dolu kasetinizi size teslim ederdi.

  • Denizlerimizdeki Sualtı Sakinleri

    Denizlerimizdeki Sualtı Sakinleri

    Dünyanın yüzde 70’i suyla kaplı ve bu devasa alan adeta gezegenimizden uzakta bambaşka bir dünya gibi… Bu dünyanın sakinleri arasında balıklar, algler, sürüngenler, denizanaları, yumuşakçalar, su bitkileri, deniz memeleri gibi canlılar bulunuyor. Sayısı milyonları değil milyarları bulan canlılar bu gizemli dünyada yaşıyor ve biz onların yaşamları hakkında her geçen gün yeni şeyler öğreniyoruz. Bu bilgilerden biri de şu: Yanlış avlanma, kirlilik, kıyı tahribatı gibi çevresel nedenlerle ne yazık ki bazı sualtı canlılarının nesli tükeniyor. Biz de bu listemizde, denizlerle çevrili ülkemizin masmavi sularında yaşayan, dünyamızı ve ülkemizi paylaştığımız dostlarımızı ağırlamak istedik…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
  • ANTARKTİKA HAKKINDA ŞAŞIRTAN BİLGİLER

    Antarktika, Güney Yarım Küre’nin en güneyinde bulunan ve Güney Kutbu’nu da içeren buzlarla kaplı bir kıta… İçinde ülke olmayan tek kıta özelliğine sahip Antarktika, aynı zamanda dünyanın en kurak bölgesi. 1840’da keşfedilen; karla ve buzullarla kaplı kıtanın bazı bölgelerine iki milyon senedir yağmur yağmıyor. 14,4 milyon km yüz ölçümü ile neredeyse Afrika Kıtası’nın yarısı büyüklüğünde olan Antarktika’yı iki bin metre kalınlığındaki bir buz katmanı örtüyor. Yaz aylarında bile ortalama sıcaklığın -20 derece olduğu buzlar ülkesinin ilginç özelliklerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Antarktika’nın ismi, “Kuzey Kutbu’nun zıttı” anlamına gelen Yunanca kökenli “Antarktikos” kelimesinden türemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Antarktika aslında bir çöldür. Kutup şartları, buzullar ve nadiren yağmur yağması sebebiyle bir kutup çölü kabul edilir. Sahra Çölü’nün iki katı büyüklüğünde olduğu için Antarktika çölü, dünyanın en büyük çölüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Antarktika, 100 milyon yıl önce buzla kaplı değildi. Araştırmalar bir zamanlar bu kıtada kurbağaların, kuşların ve hatta dinozorların yaşadığını gösteren bulgular ve fosiller elde etti.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünya üzerinde Antarktika ve Grönland olmak üzere sadece iki tane buz tabakası bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Antarktika’da kalan insanların ünlü bir sözü vardır: “Terlersen ölürsün.” Çünkü Antarktika gibi kutup ortamlarında terleme hipotermiye neden oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Antarktika, yüz ölçümü bakımından neredeyse Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika’nın toplamından büyüktür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Arjantin ve Şili, Antarktika’daki araştırma istasyonlarına 11 hamile kadın göndererek kıtadaki bebek doğumlarına sebep olmuştur. Bunun sebebi ise iki ülkenin de Antarktika’da hak iddia etmeyi amaçlamasıdır ancak bu çabaları Antarktika Antlaşması nedeniyle gerçekleşmemiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Antarktika, dünyada vatandaşı olmayan tek kıtadır. Uluslararası yasalar, araştırma amacıyla giden bilim insanlarının bile yalnızca 3 ila 6 ay arasında kalmasına izin veriyor.

  • HAYATINDAN KESİTLERLE PEYAMİ SAFA: NAMIDİĞER SERVER BEDİ

    Fatih Harbiye, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya’nın Koltuğu ve Cingöz Recai’nin de aralarında bulunduğu sayısız esere imza atan Peyami Safa’nın baba tarafından soyunun Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin’e dayandığını biliyor muydunuz? Peyami Safa’yı ölümünün 61. yıl dönümünde Kültür ve Yaşam sayfalarında anıyor, hayatından kısa kesitler paylaşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Peyami Safa’nın hayatı” title_font_size=”13″]

    1899 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Peyami Safa aslen Trabzon kökenli olmasına karşın yaşamının ilk yıllarını Sivas’ta sürdürdü. Hayatı boyunca çeşitli hastalıklarla mücadele etti, bunlardan en bilineni sağ kolundaki kemik veremi hastalığıydı. Düzenli bir eğitim hayatı olmadı; son olarak Vefa Lisesi’ni bırakmak zorunda kaldığı bilinir. Her ne kadar geçerli bir diploması olmasa da kendisiyle yapılan mülakatlarda başarılı olarak dört yıl boyunca çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı; Rehber-i İttihad mektebine öğretmen olduğunda yalnızca 15 yaşındaydı. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra gazeteciliğe geçiş yaptı ve 43 yıllık yazarlık hayatı başlamış oldu. Bu süreçte Cumhuriyet, Milliyet, Son Havadis, Tasvir-i Efkâr, Tercüman gibi gazetelerde görev aldı ve daha sonra ağabeyi İlhami Safa ile 1917- 1918 yıllarında Yirminci Asır gazetesini, 1936 yılında ise Kültür Haftası dergisini çıkardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Namıdiğer Server Bedi” title_font_size=”13″]

    Sanat, edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi değişik alanlarda kalemini adeta bir mızrak gibi kullanan Peyami Safa, “Server Bedi” takma adıyla pek çok esere imza attı, özellikle polisiye romanları büyük tirajlara ulaştı. Takma adla kaleme aldığı polisiye romanların en önemli kahramanı Cingöz Recai o kadar popüler oldu ki bir süre sonra 10 kitaplık bir seri haline getirildi hatta daha sonra beyaz perdeye uyarlandı. Peyami Safa’nın en ünlü eserlerinden bir diğeri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’dur. Kitapta genç bir hasta çocuğun psikolojisi anlatılır. Çocukluğunun büyük bir kısmını iltihap kapan sağ kolunun kesilmesi endişesiyle geçen Peyami Safa’nın hayatından izler taşıyan kitap, yazarın bir nevi çıkış romanıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Âdem Baba ile dert dinleme köşesi” title_font_size=”13″]

    Bir yanda öğretmenlik, bir yanda gazetecilik ve roman yazarlığı derken onlarca rengi yelpazesinde barındırmayı başaran Peyami Safa’nın en ilginç denemelerinden biri “dert dinleme köşesi” olmuştur. Haftalık olarak yayımlanan Yeni Hayat isimli dergide, Âdem Baba takma adıyla insanların derdini dinleyerek mektuplarını cevaplamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=” Peyami Safa’nın eserleri” title_font_size=”13″]

    Peyami Safa’nın hayatı, yoksulluk ve hastalıklarla geçmiş olsa da bu kötü tecrübeler, eserlerine ilham oldu. Gençliğimiz, Siyah Beyaz Hikâyeler, Ateş Böcekleri, İstanbul Hikâyeleri, Sözde Kızlar, Mahşer, Canan, Yalnızız, Biz İnsanlar, Cumbadan Rumbaya gibi onlarca eseri bizlere kazandırdı.  Peyami Safa’nın hayatının dönüm noktası oğlu Merve’nin vefatı oldu. Oğlunun, tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalık nedeniyle vefatının ardından yalnızca dört ay dayanabildi ve 15 Haziran 1961 yılında henüz 62 yaşında hayata gözlerini yumdu.

  • Bulut Çeşitlerinin Oluşturduğu Gökyüzü Tabloları

    Bulut Çeşitlerinin Oluşturduğu Gökyüzü Tabloları

    Alt tarafı bir doğa olayı değil onlar… Her şeyden önce çocukluğumuzun pamuktan yatakları, gençliğimizin hayal durakları o bembeyaz kabarık bulutlar. Ama uzun zamandır yetişkin iseniz elbette sadece bir doğa olayı olarak da ilham verebilirler size. Ekranlarınıza kimi temel kimi temel olmasa da oldukça ilginç bulut çeşitlerini ve gökyüzünde oluşturdukları tabloları getiriyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gökyüzünde seyrek ipliksi ince şeritler ve yamalar halinde gördüğümüz bulutların adı sirüs(cirrus)’dür ve 10 temel bulut türü içinde en yüksek olanıdır. Yaklaşık 6000 metrede ve genellikle 0 derecenin altında buz kristallerinden oluşur. Tül gibi ince olan sirüs bulutu güneş ışığını geçirir ve fırtına nedeniyle çabuk dağılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Altokümülüs (altocumulus) bulutu için karşılaştığımız şu tanımlama oldukça sevimli: Gökyüzünü kaplayan küçük gözleme hamurları. Bu orta seviye bulutun birçok türü bulunuyor ve bu yüzden farklı şekillerde görünebiliyor. Beyaz ya da gri renkte, dalgalı ve gölgeli olabilen altokümülüs yeryüzüne ulaşan bir yağış oluşturmasa da gün içinde havanın değişebileceğini gösteriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Altostratüs bulutu gökyüzünü neredeyse tamamen kaplayan, gri ya da mavimsi tonlardaki görüntüsüyle havanın kapalı olduğunu hissettiren orta seviye bulutudur. Altostratüsün varlığı ile birlikte yeryüzüne inceden bir yağmur iner. Bazen aramızdaki ince bir perdeye rağmen Güneş’i görebildiğimizi düşündürür ama bazen de kalın bir perde gibi onu örter.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İşte, yeryüzüne şimşeği, gök gürültülü yağmuru, doluyu getiren kümülonimbus (cumulonimbus) bulutu. Alçak seviye bulutu olmasına karşılık dikey geliştiği için tabanı 4000 metre altında bulunurken tepe seviyesi 10000 metreyi bulabilen ve deyim yerindeyse gökyüzünde dağ gibi duran buluttur. Ve birkaç kümülonimbus bir arada bulunarak hem görüntü hem yağış hacimlerini daha da büyütebilirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Alçaklığı nedeniyle neredeyse kafamıza değecek zannettiğimiz ama bir taraftan da belli belirsiz görünen bulut nimbostratüstür. Dikey de geliştiği için tepe noktası oldukça yüksekte olabilir ve gökyüzünde çok geniş bir alanı kaplar. Koyu gri görüntüsü aldatıcı değildir ve yeryüzüne bol bol yağmur ve kar bırakır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Halk arasında UFO’ya benzetilen ve bu yüzden defalarca haberlere konu olan bulut lentiküler (lenticular) diğer adıyla mercek bulutudur. Genellikle dağ tepeleriyle özdeşleşmiştir ama aslında yükselti farklarının çok olduğu yerlerde oluşur. Mercek bulutu pek de hareket halinde görünmez ve hava ile ilgili kısa sürede bir olumsuzluk yaşanmayacağını söyler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Asperatus (asperitas) bulutu gökyüzündeki azgın deniz dalgaları gibi görünür ve bazen kopkoyu olabilen rengiyle oldukça ürkütücü gelebilir. Bir rivayete göre bulutun adı “kabartılmış dağlar” anlamına geliyor. Ve ilginçtir ki bütün bunlara rağmen asperatus çoğunlukla fırtınaya bile neden olmadan dağılır. Görüldükleri vakitler ise genellikle sabah ve öğle saatleridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Mammatus, diğer adıyla kesecikli bulut ABD ve Avustralya kıyılarında daha çok görülmekle birlikte dünyanın genelinde nadir oluşan bir buluttur. Bulut tabakasının bize görünen kısmı keseciğe benzer yusyuvarlak şekillerle kaplıdır. Bu yuvarlak keseciklerin oluşturduğu bulut doğanın insanlara sunduğu görsel şölenlerden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Gökyüzünde bulutların neden olduğu başka bir görsel şölene de “fallstreak deliği / fallstreak hole” adı veriliyor. Daire ya da elips şeklindeki bu görüntü sirrokümülüs ya da altokümülüs bulutlarından oluşuyor. Buz kristallerin etrafındaki su damlacıklarının buharlaşmasıyla oluşan bu deliğe “bulut kanalı” diyenler ve hatta “cennetin kapısı” olarak isimlendirenler bile var.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Büyüleyici bir bulut türü de Kutup Bölgesi’nden gelsin… Polar stratosferik, diğer adıyla sedef bulutu Güneş doğmadan önce veya batışından hemen sonra görülen, güneş ışınlarını yansıttığı için sedefimsi bir hal alan buluttur. 25000 metrelerde oluşan ve genellikle hareketsiz olan bulut yansıttığı renklerle objektiflere dünyanın en güzel fotoğraflarını verir.

  • JACK LONDON’IN KİTAPLARINA DA KONU OLAN HAYATI

    Amerikalı ünlü yazar Jack London, özellikle yazdığı kısa ve çarpıcı hikâyeleri ile tanınan bir yazar. Yaşadığı dönemin zorluklarını kendi yaşam hikâyeleri ile harmanlayarak okuyuculara sunan London, yaşadığı maddi ve manevi zorlukları yazarak aşmış, hayatın yükünü edebi eserlere dönüştürmüş usta bir kalem. London’ın eserlerini okurken aslında bir ülkenin bir dönemine şahitlik ederiz. “Vahşetin Çağrısı”, “Beyaz Diş” ve “Martin Eden” gibi eserleri ile edebiyat dünyasına sayılı eserler kazandırmış London’ın zorlu geçen hayat hikâyesini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    12 Ocak 1876’da San Francisco’da dünyaya gelen ve tam ismi “John Griffith Chaney” olan Jack London’ın annesi müzik öğretmeni, babası ise o dönem için enteresan bir meslek olan astrologdur. Annesi ve babası resmî olarak evli olmayan London, annesinin doğumdan sonra yaşadığı psikolojik sorunlar nedeniyle bir süre için eski bir köle olan Virginia Prentiss’e emanet edilir. Daha küçücük bir bebekken bakımını üstlenen bu Afrika kökenli bakıcının Jack London’ın hayatında önemli bir yeri olur. Sağlık sorunlarını atlattıktan sonra minik bebeğini himayesine alan anne Flora, Amerikan İç Savaşı gazisi John London ile evlenir ve birlikte yaşamaya başlarlar. Evde isimlerin karışmaması için bebek John’un ismi Jack olarak değiştirilir. Bu dönem iki kız kardeşi dünyaya gelir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yerel kütüphanelerde kitap okuyarak kendini geliştiren London, bu kütüphanelerden birinde okuduğu Ouida’ya ait, eğitimsiz bir İtalyan köylü çocuğun opera bestecisi olarak ün salmasını anlatan kitabı “Signa”dan çok etkilenir. Kendi hedeflerine ulaşmak için bu kitaptan ilham alan genç London, 1889’da, günde 12 saatten fazla çalıştığı konserve fabrikasından kurtulmak için süt annesinden borç para alır. Bu para ile eski durumda olan, iki direkli küçük bir istiridye teknesi satın alan London, bir süre denizlerde çalışır ancak çok değil birkaç ay sonra bu hayali de suya düşer. Yelkenlisinin tamir edilemeyecek düzeyde hasar almasından sonra ‘Kaliforniya Balık Devriyesi’ne katılır. Bu dönemde yaşadıklarını ilerleyen yıllarda “İstridye Korsanları” kitabında kaleme alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Bir süre balıkçı teknelerinde çalışan ve Japonya sahillerine kadar giden London, 1893’teki ekonomik krizden, ülke içindeki iç huzursuzluklardan ve en önemlisi ağır iş koşullarından dolayı artık çalışmaz. Sokaklarda yaşayan ve zor günler geçiren London, karıştığı bir olay yüzünden 30 gün hapis yatar ve ileride hapishanede geçirdiği bu zamanları “Yol” kitabında anlatır. Denizcilikten ve serserilikten iki kitap çıkaran London, bir süre sonra Oakland’da lise eğitimine başlar. Okul gazetesinde yazıları yayımlanan genç yazarın “Japonya Kıyısını Vuran Tayfun” hikâyesi, denizcilik deneyimlerinin âdeta meyvesi olur. Berkeley Üniversitesinde eğitim almayı çok isteyen yazar, bir senesini çokça ders çalışarak geçirir ve istediği okula girmeyi başarır. Ancak ekonomik nedenlerden ötürü hiçbir zaman mezun olamaz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1897’de para kazanmak amacıyla kayınbiraderi ile altın avına başlayan Jack London, altın madenleri ile ünlü Kanada’daki Klondayk’a gider. İlk başarılı öykülerini burada kaleme almaya başlayan London’a, ne yazık ki Klondayk sağlık açısından aynı şansı getirmez. Altın çıkarma işinde çalışan pek çok madenci gibi iskorbüt hastalığına yakalanan London, dört dişini kaybeder, derin fiziksel acılar çeker. Bir cizvit papazının yardımıyla sağlığına tekrar kavuşan London’ın bu acı dolu anıları “Ateş Yakmak” adlı eserinde de anlatılmaktadır. Bir sene sonra tekrar Okland’a dönen yazar için artık yazdığı kitapları bastırmaya çalıştığı bir dönem başlar. Bu mücadelesi ise London’ın en etkileyici eserlerinden olan “Martin Eden” kitabında detaylı bir şekilde kaleme alınmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Jack London’ın yayımlanan ilk öyküsü “Yoldaki Adam” olur. Yayınevinin yazara beş dolar ödemesi neredeyse hayalini kurduğu yazarlık kariyerinden vazgeçmesine sebep olacakken, o dönem düşük maliyetli dergi üretimine olanak veren yeni basım teknolojilerinin çıkmasıyla ve bu dergilerin büyük ilgi görmesiyle “Vahşetin Çağrısı” hikâyesi için 40 dolar ödeme alır ve mesleğine sıkı sıkı tutunur. 20. yüzyılın başlarından itibaren yazarlıktan ciddi paralar kazanmaya başlayan London, kazandığı paralar ile 15 bin kitaptan oluşan bir kitaplık oluşturur. Yazmak kadar okumaktan da keyif alan London, 1900’de, “Kurdun Oğlu” kitabının yayımlandığı gün, Bess Maddern ile evlenir. İki çocukları olan çift, evliliklerinin dördüncü yılında boşanır ve London, bir sene sonra ikinci evliliğini yapar. 1910’da ücra bir noktada çiftlik hayatı yaşamaya başlayan yazar, kitaplarından elde ettiği kazancı çiftliği büyütmek ve çiftliğin ihtiyaçlarını karşılamak için kullanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kariyeri boyunca birçok kez intihalle suçlanan Jack London, gazete haberlerinden ve okuduğu kitaplardan ilham aldığını hiçbir zaman inkar etmez. Dostuna yazdığı bir mektupta “İfade etmek icat etmekten daha kolaydır…” diyen London, 22 Kasım 1916’da çiftliğinde hayata veda eder. Ölümü, yaşamı kadar sansasyonel olur. Kimi kaynaklarda üremi hastalığından öldüğü belirtilirken kimi kaynaklarda da intihar ettiği yazılır. Jack London’ın külleri, Kaliforniya’da bulunan ve günümüzde “Jack London Devlet Tarih Parkı” olarak anılan çiftliğine gömülür. Çok sade olan mezarı çitlerle örülüdür ve sadece yosun tutmuş bir kaya parçası bulunmaktadır.

  • Rumi Takvim Nedir? Rumi Aylar ve Mevsimler Nelerdir?

    Rumi Takvim Nedir? Rumi Aylar ve Mevsimler Nelerdir?

    İnsanlık tarihi boyunca o kadar farklı takvim çeşitleri kullanılmış ki birçoğunun adını bile duymamış olabiliriz, örneğin Tûfan takvimi ya da Filip takvimi veya Kıptî takvimi gibi. Rumi takvim ise Cumhuriyet’in hemen öncesine kadar bizlerin kullandığı bir takvim çeşidiydi. Dünya’nın Güneş etrafında dönüşünü esas alan fakat başlangıç tarihi olarak Hicret’in gerçekleştiği yılı, yani 622’yi kabul eden bir takvim… Yakın zamana kadar hayatımızda olan bu takvim hakkında daha fazla bilgi istiyorsanız lütfen ekranınızı aşağı doğru kaydırın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Rumi takvim Osmanlı döneminde Hicri takvimle birlikte kullanılmaya başlandı, bu da Miladi takvime göre 13 Mart 1840 tarihine denk geliyor. Aynı tarihin Rumi takvimdeki karşılığı ise 1 Mart 1256’dır. Anladığınız üzere Rumi takvim için yılbaşı 1 Mart’tır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kullanılan bu ikili takvim sisteminde her yıl sonu 11 günlük fark ortaya çıkar. Bu farkın karışıklığa neden olmasını önlemek için 1870’de Hicri takvim bırakılarak sadece Rumi takvim kullanılmaya başlanır. Ta ki Cumhuriyet’in kuruluşuna ve 1925’te yapılan değişikliğe kadar…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Zemheri, Gücük, Mart, Abrul, Mayıs, Kiraz, Ocak, Ağustos, İlk Güz, Orta Güz, Son Güz ve Karakış. Bunlar Rumi takvimin ayları… Ve her yeni ay 14’üncü günle başlayıp bir sonraki ayın 13’üyle bitiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Zemheri ayı Miladi takvime göre 14 Ocak-13 Şubat’a karşılık gelirken, gücük 14 Şubat-13 Mart dönemini ifade ediyor. Bu arada “zemheri”nin kelime anlamı “kış ortası” iken “gücük” şubat ayı anlamına geliyor. Ve size eskilerden bir deyiş: Gücük çıkmayacağım, mart da ben gireceğim diye dövüşüyor!

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mevsimlere gelince… Rumi takvime göre iki mevsimden söz edebiliriz; Kasım Günleri yani Kış Günleri, Hızır Günleri yani Yaz Günleri. Kasım Günleri 8 Kasım’da başlayıp 5 Mayıs’ta biterken, Hızır Günleri 6 Mayıs’ta başlayıp 7 Kasım’da bitiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Cemre düşmesi, Kocakarı Soğukları gibi halkın gözlemleri ve ifadelerinde yer bulan dönemlere bakalım biraz da. Örneğin Kocakarı Soğukları Rumi takvime göre Mart’ın 4’üne denk geliyor. Gündönümü Fırtınası Mart’ın 8’ine, Sitte-i Sevr Soğukları ise Rumi 7-12 Abrul’a yani Nisan’a karşılık gelmekte.