Yazar: admin

  • İSTİKLAL MARŞI RÜTBESİ ile MEHMET ÂKİF ERSOY

    İSTİKLAL MARŞI RÜTBESİ ile MEHMET ÂKİF ERSOY

    Büyük ve onurlu bir milletin duygularına tercüman olmak, ona ulusal marşını armağan etmek, nesiller boyu sevgiyle anılmak… Yeryüzünde kaç kişi böyle bir rütbeye sahip olabilir ki? Mehmet Âkif Ersoy o rütbenin sahibi oldu. Vatan Şairimiz, milli duygularımızın gönüllü tercümanı, 1936 yılında Beyoğlu’nda Mısır Apartmanındaki adresinde vefat etti. Naaşı Edirnekapı Şehitliği’ne yatırıldı. Adı ve eserleri yaşayan insanlar için ölümsüz denir… Mehmet Âkif Ersoy öyle ölümsüz bir şairdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İstanbul’un Fatih ilçesinde 1873 yılında dünyaya geldi. Çocukluk yıllarını imam olan babasının mesleği nedeniyle Çanakkale’de geçirdi, Mülkiye İdadisindeki eğitimini yarıda bırakarak birincilikle bitireceği Tarım ve Veterinerlik Okulu’na girdi, okul hayatı boyunca spor faaliyetlerine büyük ilgi gösterdi. İlk şiirini öğrencilik yıllarında yazdı. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca biliyordu. 25 yaşında İsmet Hanım’la evlendi ve beş çocuk sahibi oldu. Bir süre öğretmenlik yaparak Türkçe dersleri verdi, sonra Veterinerlik Dairesi Müdür Yardımcısı oldu

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Resimli Gazete ile Servet-i Fünûn’da şiirleri ve yazıları yayınlanan Mehmet Âkif, II. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle yayın dünyasına adım attı. Arkadaşı Eşref Edip’in kendi desteği ile çıkardığı Sırât-ı Müstakîm’de ve daha sonra Sebillürreşad dergisinde yazılar yazdı. 1911 yılında yayımlanan ilk şiir kitabı Safahat oldu. Çanakkale Zaferi karşısında girdiği yoğun duygularla Çanakkale Destanı’nı kaleme aldı. Daha sonraları çıkardığı altı şiir kitabı, ilk kitabı da dâhil edilerek, yine Safahat adı verilen yapıtta bir araya toplandı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Milli Mücadele’ye çok yönlü olarak destek veren şair, kayıtlara göre 1920-1923 yılları arasında TBMM’nde “Burdur milletvekili ve İslam şairi” olarak yer aldı. Bu sırada Ankara’ya taşınarak Taceddin Dergâhı’na yerleşmişti. Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz o mekân şairin ulusal marşımızı kaleme aldığı yer oldu, günümüzde de Mehmet Âkif Ersoy Müzesi olarak ziyaret edilebilmekte. Ulusal marş yarışmasına katılması ise büyük ısrarlar üzerine olmuştu. Para ödüllü bir yarışma olması onun yarışmaya katılmak istememe nedeniydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yarışma için ikna edildiğinde ise Türk Ordusuna ithaf ettiği İstiklal Marşı’nı yazdı. Marş önce dergide yayımlandı, sonra TBMM’nde Hamdi Suphi Bey tarafından okunurken ayakta dinlendi ve 12 Mart 1921 tarihinde ulusal marşımız olarak kabul edildi. Vatan Şairi sıfatıyla sonraki tüm nesillerin sevgisini kazanan Mehmet Âkif Ersoy yarışma ödülünü kadın ve çocuklara meslek edindirmek için kurulan Darülmesai’ye bağışlamış, eserin Türk Milleti’ne ait olduğunu söyleyerek toplu yapıtı olan Safahat’a dâhil ettirmemişti.

  • OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE RAMAZAN GELENEKLERİ

    Osmanlı İmparatorluğu, derin izler bırakan kültürel zenginliğiyle pek çok geleneği ve değeri günümüze yansıtmaya devam ediyor. Ramazan ayının başladığı bu günlerde, nesilden nesile aktarılarak toplumsal birliği ve dayanışmayı pekiştiren; aynı zamanda kültürel mirasın korunmasına da katkı sağlayan, kök salmış ve hâlâ önemli bir yere sahip olan Ramazan geleneklerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cami Minarelerinde Mahyalar ” title_font_size=”13″]

    Camilerde kandil yakma geleneği İslamiyet’in ilk yıllarından itibaren varlığını sürdürse de minarelerde kandil yakılması yalnızca Osmanlı’ya has bir gelenektir. Ayet, hadis veya gül, ay gibi motifleriyle şehri aydınlatan mahyalar, 16. yüzyıldan itibaren verdiği güzel mesajlarla insanları iyiliğe ve doğruluğa çağırmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İftar ve Sahur Şenlikleri ” title_font_size=”13″]

    Kurulan Ramazan çadırlarında toplanan halk, akşam ezanıyla birlikte patlatılan iftar topu ile çadırda dağıtılan iftariyeliklerle dua edip iftarını açar. Tüm gün tutulan orucun ardından afiyetle yenilen yemekler, kılınan teravih namazlarından sonraki mütevazı şenlikler, mahalle ahalisinin hoş sohbetleri sahura kadar devam eder. Osmanlı döneminden bu yana iftardan sonra sahur vaktine kadar Karagöz ve Hacivat gibi geleneksel kukla oyunlarımız hem çocukların hem yetişkinlerin keyifli vakit geçirmesi için meydanlarda sahnelenir. Ramazan’ın birlik ve beraberlik duygusu içinde çocuklar sokaklarda oyunlar oynar, yetişkinler ise ibadetlerini edip manilerle ve fasıllarla Ramazan ruhunu yaşarlar. Sahur vaktinde oruca niyetlenenler Osmanlı’dan beri İstanbul’da Feshane ve Sultanahmet civarında toplu sahur masalarında buluşur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İftarın Habercisi Ramazan Topları ” title_font_size=”13″]

    Bütün gün nefse hâkim olduktan sonra iftar zamanı geldiğinde orucu açmak için sabırsızlıkla beklenen ezan ve top atışları Osmanlı’dan bu yana süregelen geleneklerimizden biri. Şehrin güvenli bir noktasından, bir ay boyunca, akşam ezanı zamanında, iftar vaktinin geldiğini duyurmak için atılan iftar topu, cep telefonları yokken son derece önemliydi ve sesini duyurabildiği tüm evlerin iftar habercisiydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zimem Defteri ” title_font_size=”13″]

    Osmanlı’da Ramazan’da hâli vakti yerinde olanlar hiç tanımadıkları yerlerdeki bakkal, kasap, manav vb. dükkânlara giderek veresiye defterindeki alacaklıların borcunu öderdi. Zimem defteri denilen bu gelenek, adını o dönemdeki alacak-verecek defterinden alır. Yardım edilen kişinin mahcup edilmemesi ve “sağ elin verdiğini sol el bilmemeli” öğüdüyle yapılırdı. “Zimem defteriniz var mı?” diye soran kişi kendi imkânı ölçüsünde defterdeki yapraklardan bir kısmını veya defterin tamamını satın alarak bu kişilerin borcunu öderdi. Ne ödeyen kimin borcunu ödediğini ne de borçlu borcunu kimin ödediğini bilirdi. Bakkalın uygun bulunan bir yerine yazı asılır, mahallenin borçlarının silindiği haber verilir, kimse de utandırılmazdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ramazan Pidesi ” title_font_size=”13″]

    Damak tadına göre yemek menüsü değişse de iftarın vazgeçilmez lezzeti olan Ramazan pidesi, tüm ay boyunca uzun kuyruklar pahasına sofralardaki yerini alır. İftar zamanı yaklaştıkça sokağı saran enfes kokusuyla Ramazan ayının en hatırda kalan sembolü olan pideler Osmanlı’dan bu yana sadece bu aylara özel olarak pişirilir. Ramazan aylarında Sultan’ın isteğiyle pişirilen ve halkla paylaşılan pidelerin yapımı normal ekmeğe göre daha zahmetlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Diş Kirası ” title_font_size=”13″]

    Osmanlı döneminde iftar saati kapıyı kim çalarsa geri çevrilmezdi. Büyük konaklarda hem zenginler hem de ihtiyaç sahipleri için sofralar kurulur, iftarın ardından ev sahibi yemeğe gelen misafirlerine diş kirası ismi altında hediyeler sunardı. Hâli vakti yerinde aileler görece yoksul ve yardıma muhtaç aileleri evlerine özellikle iftara davet eder; çocuklara altın ve gümüş akçeler verilirdi. Mütevazı keselerde yerleştirdikleri hediyeleri gösterişsizce misafirlerine ikram etmek usuldendi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tekne Orucu ” title_font_size=”13″]

    Küçük çocukları İslam dininin şartlarından olan “oruç tutmaya” alıştırmak için tekne orucu tutmaları sağlanırdı. Öğle vaktine kadar yarım günlük bir oruçla iradelerini sınayan çocukların azimlerini ödüllendirmek için küçük hediyeler vermek de adettendi. Böylece çocukların dini kaidelere ve geleneğe yabancı kalmamaları, ayrıca Ramazan’ın önemini anlamaları sağlanırdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ramazan Alışverişi ve Temizliği ” title_font_size=”13″]

    Ramazan ayında ev halkını tatlı bir telaşe alır, evin hem Ramazan hem de bayram boyunca tertemiz olmasına dikkat edilir. Özel günlerde kullanılan tabaklar, bardaklar, çatal ve kaşıklar ortaya çıkarılır. Mütevazı Ramazan sofralarında besleyici yemek ve ikramlar için semt pazarından alışveriş yapılır; börekler, sarmalar ve yöresel yemekler hazırlanarak aynı masada ortak değerleri paylaşmanın keyfine varılır.

  • FANTASTİK EDEBİYAT YAZARI JRR TOLKİEN’İN ESERLERİNİN PERDE ARKASI

    FANTASTİK EDEBİYAT YAZARI JRR TOLKİEN’İN ESERLERİNİN PERDE ARKASI

    Fantastik edebiyat yazarı olmadan önce dil bilimci bir profesördü Tolkien. Mutlu bir evlilik yapmış, dört çocuğu olmuş, karısının vefatından sonra ancak iki yıl yaşayabilmiş, 1892’de başlayan yaşamı 1973 yılında sona ermişti. Tolkien, son derece zengin olan hayal dünyasıyla erişilmesi zor kurgulara imza atmış ve dünyanın en çok okunan ikinci kitabını, yani Yüzüklerin Efendisi’ni yazan kişi olmuştu. Kitaplarının uyarlandığı filmler de tüm dünyada yine erişilmesi zor bir etki yaratmakta gecikmedi. Bunlar, yazar hakkında bilinenlerdir fakat kitapları hakkındaki şu detaylar pek de bilinmez…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Hobbit, JRR Tolkien’in yıllarca zihninde kurguladığı Orta Dünya’yı 1937 yılında ilk kez okuyucu karşısına çıkardığı eseridir. İngiliz dili ve edebiyatı profesörü olarak yazdığı bu masal kitabı bazı çevrelerde şaşkınlık ve eleştirilere sebep olduysa da övgü ve ödül toplamakta gecikmemiştir. Tolkien’in tüm Orta Dünya kitaplarının anlatıcısı olan Bilbo Baggins karakteri Hobbit kitabında ana karakterdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’ni, Hobbit’in popülerleşmesinden etkilenen yayıncısının bir devam serisi istemesi üzerine yazmaya başladı ve tamamını 12 yılda, 1949 yılında bitirebildi. Yüzük Kardeşliği, İki Kule ve Kralın Dönüşü isimleriyle üç cilt olarak yayımlandı. Tolkien’in el yazısıyla 9250 sayfa tutan eser bugün Marquette Üniversitesi’nde sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Silmarillion kitabı ise Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi’nden de önce gelir. Yazarın, ırkların dünyaya gelişinden karakterlerin hikâyelerine kadar kurguladığı Orta Dünya’nın arka planını anlatır. Fakat Tolkien hayattayken kitaplaşmamış, ölümünden sonra oğlu tarafından tüm notlarının bir araya getirilmesiyle yayınlanabilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yüzüklerin Efendisi ismi, hikâyenin kötü karakteri olan ve Karanlıklar Lordu olarak da bilinen Sauron’u işaret eder. Orta Dünya’ya hükmedebilmek için tüm Güç Yüzükleri’ni yönetebilecek Tek Yüzük’ü Hüküm Dağında bizzat döverek yapan Sauron karakteri, Hobbit, Silmarillion, Hurin’in Çocukları kitaplarında da yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tolkien’in Hobbit’ten de önce, 1910 yılında yazmaya başladığı Hurin’in Çocukları taslaklar halinde kalmış, kitaplaştırılamamıştır. Yazarın 1971’deki ölümünün ardından oğlu Christopher Tolkien, yıllarca babasının notları üzerinde çalışmış ve Orta Dünya tarihinden bir bölümü anlatan kitabı 2007 yılında okuyucuyla buluşturmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    JRR Tolkien, tüm detaylarıyla kurguladığı Orta Dünya evreninin haritalarını da oluşturmuştur.  Rohan, Gondor, Mordor ülkelerini, Ithilien ormanlık alanı gibi yerleri çizerek zor bir kurgusu olan kitaplarında okuyucuya bu haritalarla rehberlik etmiştir. Haritaları bazen de en küçük oğlu Christopher çizmiş ve üstüne CJRT imzasını atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tolkien’in en son yayınlanan (2016) eserlerinden biri Beren ve Luthien’in Hikâyesi’dir. Bu kitapta ölümlü insan Beren ve ölümsüz elf Luthien’in aşkı anlatılır. Bu karakterler Yüzüklerin Efendisi, Silmarillion kitaplarında da geçmektedir. Bazı sahnelerde Tolkien’in karısı Edith ile olan ilişkisinden ilham aldığı söylenir. Yazar epik şiir ve öykü olarak sürdürdüğü bu hikâyeyi tamamlayamamış, ölümünden çok sonra yine oğlu Christopher Tolkien’in çalışmalarıyla yayımlanabilmiştir.

  • 6 Madde İle Türk Seyirlik Oyunları

    6 Madde İle Türk Seyirlik Oyunları

    Dünya tiyatrosu bugünkü konumuna pek çok aşamalar ve zorluklardan geçerek ulaşabilmiş. Ülkemizdeki yolculuğunda da adım adım ilerleyen tiyatronun bugünlere ulaşabilmesinde Güllü Agop’tan Şinasi’ye, İsmail Dümbüllü’den Muhsin Ertuğrul’a pek çok ismin emeği bulunuyor. 27 Mart günü bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de “Tiyatro Günü” olarak kutlanırken sizi listemizle daha eskilere götürecek ve modern tiyatro öncesinde yüzyıllarca sergilenen seyirlik oyunlarımızdan 6 madde ile söz edeceğiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Meddah sözlükte, “Taklitler yaparak, hoş hikâye anlatarak halkı eğlendiren sanatçı.” şeklinde açıklanıyor. Asırlar boyu Türkler arasında büyük ilgi gören meddah ve sergilediği gösteri için “tek kişilik tiyatro” da diyebiliriz. Halk arasında dolaşarak hikâyeleri canlandıran meddahlar sonunda “kıssadan hisse” çıkarır ve sürçülisan etme ihtimali olabilir düşüncesiyle özür dilerlerdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    El kuklası, bir tezgâh altından yönetilen ya da iple veya telle yukarıdan yönetilen kuklalar… Kukla, Anadolu’ya Orta Asya’dan gelmiştir ve Türk seyirlik oyunlarının en eskilerindendir. Daha önce suret, hayal, kolkorçak gibi başka isimlerle anılırken kukla adına 17. yüzyılda rastlanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Karagöz, deriden kesilen ve insan, hayvan, eşya şeklinde biçimlendirilen nesnelerin ışıklandırılmış “ayna” denen perdeye yansıtılmasıyla oynanan bir gölge oyunudur. Hayali ismi verilen sanatçıların oynattığı Karagöz’de diğer ana karakter Hacivat olurdu ve çelebi, zenne, tuzsuz delibekir, acem, laz, matiz gibi yan karakterler de yer alır. Karagöz özellikle 17. yüzyıldan sonra yaygınlık göstermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Orta oyunu adının 1834 tarihli bir belgede geçtiği görülmektedir. Etrafı izleyenlerle çevrili iken doğaçlama sergilenen orta oyununda Kavuklu ve Pişekâr isminde iki önemli karakter yer alır. Özellikle yöresel ağız taklitleri ve mesleki taklitlere yer verilen orta oyunu seyircileri güldürmeyi esas alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Tuluat sözcüğü Arapçadan gelir ve karşılığı “doğaçlama”dır. Tuluat seyirlik oyunu da yazılı bir metne dayanarak değil, kaba bir kurgunun içi oyuncular tarafından tamamlanarak oynanan sahne sanatı demektir. Tuluatın geçmişteki en önemli temsilcilerinden biri İsmail Dümbüllü idi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Hokkabaz zaman zaman filmlerde rastladığımız ama günümüzde ne izi ne tozu kalmış seyirlik oyunlarımızdandır. Oyun içinde bazı nesneler üzerinden hareketle hokkabaz ve yamağı arasında geçen söz oyunları bulunur. Hokkabazın elinde bir de şakşak vardır. Yamak ise, hokkabazın hilesini çözmeye çalışan kişidir. Üç küçük topun hangi kaplar içinde olduğu ya da olmadığı üzerinden diyalog gelişir.

  • GEÇMİŞTEN GELECEĞE TÜRK KÜLTÜRÜNDEKİ ZANAATLAR

    Kültür, bir toplumun benzersiz niteliklerini yansıtan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir hazinedir. Türkiye’nin zengin kültürel mirası bu toprakların estetik anlayışının, sanatının ve el işçiliğinin en güzel örneklerini sunar. Yazımızda Türk kültürünün zenginliklerini yansıtan el sanatlarının en nadide örneklerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Telkâri” title_font_size=”13″]

    Bilinen en eski sanatlardan olan telkârinin kökeni, Orta Doğu’da M.Ö. 3000’lere kadar uzanır. Tamamen elle yapılan bu sanat, altın ve gümüş tellerin ince bir işçilikle, ustaların hünerli ellerinde şekillenerek zarif birer sanat eserine dönüşür. Ocakta eritilen maden, çubuk hâline getirilmek için kalıba dökülür ve çelikten yapılmış “hadde’’ denilen araçtan geçirilir. Maden, bu tekrarlar sırasında sertleşir ve ardından sabırla tavlanır. Elde edilen teller kendi etrafında oval veya yuvarlak şekillerde sarılır. 15. yüzyıldan bu yana Mardinli zanaatkârların hünerli ellerinden çıkan saç teli kalınlığında gümüş ve altın el işi takılar ve süslemeler, geleneksel değerlerimiz arasındaki en kıymetli hazinelerden sayılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Minyatür Sanatı” title_font_size=”13″]

    Türkiye, İran, Pakistan, Suudi Arabistan, Azerbaycan gibi farklı ülkelerde ustalıkla yapılan ve kendine has bir resim biçimi olan minyatür sanatı, bir dönem el yazması kitaplardaki metni görselleştirmek için sıklıkla kullanılıyordu. Metinde yer alan bilgileri daha açık hâle getiren minyatür sanatında sanatçı, işlenen temanın barındırdığı olayları ve manzaraları minik figürler ile ustalıkla görselleştirirken; Osmanlı döneminde bu sanat kendine has eserlerini üreterek “Osmanlı minyatürü” olarak adlandırılan özgün bir forma ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in bu sanata olan ilgisi gelişiminde önemli rol oynarken Kanuni Sultan Süleyman’a kadar olan dönemde Osmanlı minyatürünün ilk özgün eserleri ortaya çıkmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kündekâri Sanatı” title_font_size=”13″]

    Ata yadigârı kündekâri sanatı, yüzlerce ahşap parçanın çivi ve tutkal kullanmadan bir araya gelmesiyle yapılıyor. Sekizgen, beşgen, yıldız gibi geometrik şekillerde kesilmiş küçük ahşap parçalarının birbirine geçirilip sıkıştırılmasıyla düz yüzeyler oluşturmayı amaçlayan bir tekniktir. Kündekâri, aslında tek parça ahşapta nem ve ısı değişikliği sebebiyle oluşan eğrilme ve form değişiklikleri önlemek için ortaya çıksa da ustaların ürettikleri eserler ahşabın sanata dönüşmüş hâlidir. Kündekâri sanatında tercih edilen ağaç türleri öncelikle ceviz, meşe, şimşir, armut, abanoz ve gül ağacıdır. Zanaatkârına “kündekâr” denilen bu sanat, Selçuklu döneminden bu yana sivil mimaride kapı, pencere kanatları, dolap kapağı, sütun gövdesi ve başlığı, saçak, tavan, kiriş ve korkuluk gibi birçok yerde kullanılmıştır. Dini yapılarda ise kapı, pencere, dolap kapağı, minber, mihrap, vaiz kürsüsü, Kur’an mahfazası, çekmece, mezar sandukası gibi parçalarda karşımıza çıkar. Kündekâri sanatının en güzel işçiliğini 14. yüzyılda inşa edilen Ankara’daki Ahî Elvan Camii’nin minberinde, 15. yüzyılda inşa edilen Merzifon Çelebi Sultan Medresesi’nin dış kapısı ile Konya’daki Alâeddin Camii minberinde görmek mümkündür. Bu minber, Selçuklu ahşap işçiliğinin en zarif örneklerinden biridir. 1155’te yapılan eserin ustası Ahlatlı Mengim Begi, abanoz ağacını hiç çivi kullanmadan tamamlamıştır ve dokuz asırdır sapasağlam ayaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Katı’ Sanatı” title_font_size=”13″]

    Kökeni Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanan katı’ sanatı, Türklerin el işi geleneğinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle Anadolu’nun çeşitli köylerinde ve şehirlerinde ustalar tarafından titizlikle icra edilen katı’ sanatı, dokuma ürünlerine estetik bir dokunuş katmayı hedefler. İnce bir ipek, yün veya pamuk iplik kullanılarak yapılan bu süsleme tekniği, simetrik desenler ve canlı renklerin ustalıkla birleştirilmesi ile öne çıkar. Özgün ve detaylı desenleriyle dikkat çeken bu sanatta geometrik motifler, çiçek desenleri, yazılar ve semboller ustalıkla kumaşa işlenir. Ustalar; kalıplar, ip ve kumaşın uyumunu sağlayarak estetik bir bütünlük oluşturur. Renk uyumu ise sanatçının iç dünyasının yansımasıdır. Katı’ sanatı desenlerinin her biri, anlatılmak istenen bir hikâyeyi veya sembolik bir anlamı temsil eder. 16. yüzyılda şair, yazar ve tarihçi Gelibolulu Mustafa Âlî Efendi’nin “Menâkıb-ı Hünerveran” adlı kitabındaki katı’ sanatı, ilk ve en önemli eserlerden biri olarak kabul edilir. Önemli katı’ sanatkârları arasında Şeyh Muhammed Dost, Sengi Ali Bedahşi ve Muhammed Bakır yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Lüle Taşı İşleme Sanatı ” title_font_size=”13″]

    Lüle taşı işleme sanatı, Eskişehir’de köklü bir geleneğe sahip olan bir el sanatıdır. Eskişehir’in çevresinde bulunan bir doğal taş türü olan lüle taşı, milyonlarca yıl süren doğal bir oluşum sürecinin sonucunda oluşur. Lüle taşı işleme sanatı, bu taşların el işçiliği ile ustalıkla işlenerek istenilen forma ulaşmasıyla icra edilir. Sonrasında lüle taşı parçası cilalanır ve pürüzsüz bir yüzey elde edilir. Ardından elmas veya sert metal aletler kullanılarak oyma ve kesme işlemleri yapılır. Ustalar incelikle ve dikkatle taşın üzerine motifler, desenler veya resimler işler. Lüle taşı işleme sanatı, bu hassas ve detaylı oyma işlemi ile gerçekleştirilen benzersiz desenler ve gravürlerle ün kazanmıştır. Yumuşak bir taş olmasına rağmen işleme süreci sırasında sert ve dayanıklı hâle gelir. Bu, ustaların ince detayları ustalıkla işleyebilmelerini sağlar. Hititler dönemine kadar uzanan bu sanat, mücevher ve süs eşyası yapımında kullanılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise altın çağını yaşayan lüle taşı işlemesi, aynı zamanda önemli kişiler için de sunulan bir hediyedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Keçecilik ” title_font_size=”13″]

    Keçecilik, yünün işlenmesiyle ortaya çıkan bir el sanatıdır. Dünya üzerinde birçok kültürde yer alsa da Orta Asya’da ortaya çıktığı düşünülmektedir. Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçünden sonra bu topraklarda da işlenen keçecilik; Kayseri, Konya, Erzurum, Tokat ve Sivas gibi şehirlerde en güzel örneklerini vermiş ve hâlâ aktif olarak üretimi devam etmektedir. Keçecilik, yünün doğal liflerini birbirine geçirme yöntemiyle gerçekleştirilir. Yünlü malzeme doğal sabun ve suyla ıslatılır, ardından elle yoğrulur veya vurulur. Bu süreçte liflerin birbirine geçmesi sağlanır. Giyim eşyası, kilim, minder, çanta ve ayakkabı gibi günlük kullanım ürünlerinin yapımında görülür; keçe üzerinde yapılacak dekoratif süslemeler için düğme, boncuk ve ayna gibi farklı malzemeler kullanılabilir. Türk keçeciliği sadece bir el sanatı değil, aynı zamanda kültürel bir simge haline gelmiş; köy hayatı ve geleneksel yaşam tarzıyla bütünleşmiştir. Örneğin; yayla yaşamında keçeden yapılan çadırlar ve giysiler sıkça kullanılır. Hem fonksiyonel hem de estetik açıdan oldukça etkileyici olan keçeler doğal malzemelerin el emeği göz nuru işlenmesiyle ortaya çıkan benzersiz eserlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Edirnekâri Sanatı” title_font_size=”13″]

    Edirne şehrine özgü bir süsleme tekniği olan Edirnekâri, geometrik formların kullanıldığı, ahşap üzerine yapılan bir oyma sanatıdır. Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olduğu dönemde önemli bir kültür ve sanat merkezi olarak hizmet vermiş, en güzel ve özgün eserleri genellikle cami ve medrese gibi dini yapılarda kendini göstermiştir. Bu eserlerde ahşap minberler, mihraplar, kürsüler, sandukalar ve dolaplar Edirnekâri tekniğiyle süslenmiştir. Geometrik desenler, bitki motifleri ve hat yazıları gibi detaylarla süslenen eserler titizlikle işlenmiş ahşap oymalarıyla dikkat çeker. Birçok Edirnekâri eseri arasında en ünlüsü, Edirne Selimiye Camii’nde bulunan kürsüdür. Bu kürsü, İznik çinisi kaplama, kalem işi süslemeler ve ahşap oymalarla zenginleştirilmiş bir şaheserdir. Selimiye Camii’nin mimarı Mimar Sinan’ın bu eseri, Edirnekâri sanatının en özgün ve başarılı uygulamalarından biri olarak kabul edilir.

  • KARBONHİDRATLAR KİLO ALDIRIR MI?

    Karbonhidrat hem enerji sağlayan hem de canlıların yapısında bulunan; karbon, hidrojen ve oksijen elementlerinden oluşan organik bileşiklerin genel adıdır. Karbonhidratların çoğu canlılar için temel enerji kaynağı olurken, mevzu kilo kontrolü olduğunda insan vücudu için gerekli olan karbonhidratlar yanlış anlaşılabiliyor. Yaşamsal öneme sahip olan karbonhidratlar hakkında olumlu ve olumsuz merak edilen soruların yanıtlarını yazımızda bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Temel besin ögelerinin başında gelen karbonhidrat, vücuda enerji veren ve doğada en fazla bulunan organik bileşenlerin genel adıdır. Temelde hücre solunumunda ilk enerji kaynağı olarak kullanılan organik moleküllerdir. Bazı karbonhidratlar bağırsaklarda bulunan ve sindirim için gerekli olan sağlıklı bakterilerin oluşumunda yer alır. Dolayısıyla eksikliklerinde sindirim sistemi problemleri görülür. Karbonhidratların çoğu iyi birer lif kaynağıdır. Lifler ise vücudumuzu kalp hastalıkları, kanser, diyabet ve sindirim problemlerinden korur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Karbonhidratların iki temel tipi vardır: Biri basit, diğeri ise kompleks karbonhidratlardır. Basit karbonhidratlar balda ve meyvede bulunan şeker, mısır şekeri, süt şekeri ve toz şekerdir. Çok kolay sindirilir ve hızla kana karışır. İnsülin hormonunun salınımını artırır ve kan şekerini çabuk düşürür. Bütün tatlılar, meşrubatlar, çikolata, kurabiyeler, kekler, bisküviler ve hamur işleri fazla miktarda basit karbonhidrat içerir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kompleks karbonhidratlar ise tahıl, ekmek, bazı meyveler, makarna, sebze, baklagillerde bulunan karbonhidrat türüdür. Birçok kompleks karbonhidratı vitamin, lif ve besleyici değeri yüksek olan yiyeceklerde görmek mümkündür. Kompleks karbonhidratlar rafine edilmemiş yani lifleri ayrılmadığından daha sağlıklıdır. Bunlar sindirim sırasında daha fazla metabolik enerji tüketir. Sindirimi daha uzun sürdüğü için kan şekerini çok hızlı yükseltmezler. Kandaki şeker seviyesinin sabit kalmasına yardımcı olur ve lif içeriğinden dolayı birçok hastalığı önler, uzun süre tok tutar. Vücutta 1 gr karbonhidratın yanması sonucunda ortalama 4 kalori açığa çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kompleks karbonhidratları kapsayan besinler tam tahıllar, tahıllı ekmekler, bazı meyveler, sebze ve baklagillerdir. Tam tahıllar kepek, germ, endosperm kısımlarından oluşur. Kepekte önemli antioksidanlar, B vitaminlerinden zengin olan lif içeren tahılın dış tabakasında yer alır. Germ ise pek çok B vitamini, bazı proteinler, mineraller ve sağlıklı yağlar içeren tahılın iç tabakasının bir parçasında bulunur. Endosperm kısmı tahılın iç tabakasının büyük kısmını oluşturur ve çoğunlukla nişastalı karbonhidrat, bir miktar protein ve az miktarda vitamin ve mineral içerir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Herkesin metabolizma hızı farklıdır. Metabolizma hızı, yaşa, cinsiyete, aktivite düzeyine ve kiloya göre değişiklik gösterir. Alınması gereken kalori miktarı metabolizma hızına göre belirlenir. Besinlerle aldığımız kalorinin ortalama olarak %55’i karbonhidratlardan, %15’i proteinlerden, %30’u ise yağlardan sağlanmalıdır. Yani bu formüle göre metabolizma hızı 2000 kilokalori olan bir bireyin aldığı enerjinin 1100 kilokalorisi karbonhidrattan gelmelidir. Ancak sağlıklı bir beden ve metabolizma için basit karbonhidratlar yerine kompleks karbonhidratlar tercih edilmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yeterli karbonhidrat alınmadığında B vitamini, bazı aminoasit ve lif eksikliğinden kaynaklı sağlık sorunları görülebilir. Bunun yanında halsizlik, yorgunluk, depresyon, unutkanlık, sinir sistemi bozuklukları ve sindirim sistemi rahatsızlıkları kompleks karbonhidratların sağladığı faydaların eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Özetle; şeker ve rafine tahıllar gibi ultra işlenmiş hızlı karbonhidratları tüketmek kronik hastalık ve kilo alma riskini yükseltecektir. Sağlıklı, minimum düzeyde işlenmiş karbonhidratları tüketmek ise kronik hastalık riskini düşürürken kilo kontrolü dahil olmak üzere birçok fayda sağlar. Sağlıklı bir yaşam için yüksek oranda işlenmiş karbonhidrat tüketimini azaltmak, bunun yerine lif ve besin içeriği yüksek daha sağlıklı karbonhidratlar tercih etmek gerekir. Karbonhidratların da fazlasının diyabet, obezite gibi sağlık sorunlarına yol açabileceğinin bilincinde olarak; bedenimize sağlık kattığını bildiğimiz besinleri dengeli bir şekilde, abartmadan ve dozunda tüketmeliyiz.

  • ÜLKELER VE KAHVE TERCİHLERİ

    Birinci, ikinci, üçüncü nesil derken artık kahve hayatımızın vazgeçilmez içeceği haline geldi. Birçok kahve dükkânı dünyanın farklı köşelerinden getirttikleri taze çekilen çekirdekler ile hazırladıkları kahvelerle lezzet şöleni sunarken bu çeşitliliğinin nereden geldiğini hiç düşündünüz mü? Cevap çok basit! Ülkeler ve yeme-içme kültürleri… Her ülkenin kahveyi işleme ve tüketme şekli oldukça farklı. Yazımızda ülkeleri ve kahve kültürlerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kahve denilince akla ilk gelen ülkelerden olan İtalya, bildiğimiz çoğu kahvenin pişirme ve sunum yöntemi bakımından şekillendiği yer. Affogato da bu kahvelerden yalnızca biri. Espresso’nun içerisine bir top dondurma konularak hazırlanan affogato, dondurmayı kahveyle boğmak anlamına geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Vietnam’a özgü ca phe trung, bildiğimiz kahvelerden oldukça farklı. İçerisine yumurta konularak hazırlanan bu kahve; kıvamlı süt, şeker ve çiğ yumurta sarısıyla hazırlanıyor. İlk izlenim olarak cezbedici gelmese de deneyimleyenler yoğun lezzetinden memnun.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kahve ve peynirin şaşırtıcı birlikteliği kaffeost, Finlandiyalılar için gelenekselleşmiş bir kahve çeşidi. Kaffeost, herhangi bir eski peynirle değil sadece “leipäjuusto” ile servis ediliyor. Leipäjuusto ise inek, keçi veya ren geyiği sütünden yapılan ülkeye has sert bir peynir çeşidi. Kaffeost servisinde peynir küçük parçalara bölünüp kahvenin içine atılıyor ya da fincan tabağında ikram ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yunanistan’da çok tüketilen frappe, sıcak yaz aylarında serinlemek için doğru bir tercih olabilir. Granül formundaki kahveye su eklenerek köpürtülmesiyle hazırlanan ve içine buz katılan frappe, ülkemizde de tercih edilen kahveler arasında yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yemekleri, kıyafetleri, dansları kısaca farklı kültürleri ile Hindistan’da kahve kültürü de oldukça farklı. Sıcak sütün üzerine kahve dökülerek hazırlanan kaapi’yi farklı kılan, Hindistan’a özgü kahve çekirdekleri ve servis edilen metal fincanları. Ülkenin güneyinde yetiştirilen kahve çekirdekleri asitli bir yapıya ve aromalı bir tada sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kahve sevenlerin aşina olduğu flat white, Avustralya’dan tüm dünyaya yayılan bir kahve çeşidi. Son derece hafif bir tadı olan bu kahve, espresso’ya süt kreması konularak hazırlanıyor ve üzerine “latte art” olarak anılan çeşitli şekiller veriliyor. Bu kahvenin servisinde ise seramik fincanlar yerine cam bardak kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dünyada en çok kahve tüketen ülkelerden olan Meksika’da en ilginç tada ve sunuma sahip olan kahve çeşidi için “cafe de olla” diyebiliriz. Tarçınla tatlandırılan bu kahve, esmer Meksika şekeriyle zenginleştiriliyor. Çekirdekleri toprak kaplarda hazırlanan kahvenin servisinde ise yine toprak kahve fincanları kullanılıyor.

  • Flamenko dansçılarıyla yarışan 10 Beta Balığı

    Flamenko dansçılarıyla yarışan 10 Beta Balığı

    Beta balıklarının ihtişamlı görüntüleri gibi ilginç tarihleri de dikkat çekicidir. En az 600 yıldır insanlık tarafından bilinen beta balıklarının anavatanı Tayland’dır. 1850 yılından itibaren planlı bir şekilde üretilen beta balıklarının akıllara durgunluk veren güzellikteki kuyrukları ve göz alıcı renkleri bu üretim süreci sayesinde oluşmuştur. Sığ sularda da yaşayabilmeleri sebebiyle akvaryum balıkçılığına uygun olan betaların gösterişli kuyruklarını kabartarak kendilerini şişirmeleri aslında bir saldırganlık göstergesidir. Özellikle erkek betalar kavgacı yapılarıyla bilinirler ve birbirleriyle kavga etmeden önce bu şekilde rakiplerine gözdağı verirler. Sadece 5-6 cm büyüklüğündeki bu küçük hayvanlar kendilerinden emin bir şekilde salınarak güzelliklerini sergiler. Su altı dünyasının bir dansçı edasıyla süzülen, renkleriyle, kıvrımlarıyla hayran bırakan bu güzel yaratıklarını listemizde bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    balık, ilginç balıklar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    balık, ilginç balıklar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    balık, ilginç balıklar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    balık, ilginç balıklar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    balık, ilginç balıklar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    balık, ilginç balıklar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    balık, ilginç balıklar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    balık, ilginç balıklar
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    beta balığı, flamenko
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
    beta balığı, flamenko
  • VİZE İSTEMEYEN BALKAN ÜLKELERİ

    Yeni bir ülke görmek hemen hemen herkesin hayali. Yurt dışı seyahati öncesinde yapılması gereken bürokratik işlemler gözünüzü korkutmasın. Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyaç duymadan ziyaret edebilecekleri pek çok ülke bulunuyor. Balkanlar’da vizesiz seyahat edebileceğiniz ülkeleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Adriyatik kıyılarında eşsiz manzaralarıyla ünlü Arnavutluk, Türk vatandaşlarına 90 güne kadar girişlerde vizesiz seyahat imkânı tanıyor. Batıda Adriyatik Denizi’ne, güneybatıda İyonya Denizi’ne kıyısı bulunan ülke, turizmi ve yerel mutfağı ile dikkat çekiyor. İslam ve Batı mimarisinin iç içe geçtiği ülkenin yeşil alanları da kent merkezleri kadar görülmeye değer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’da en çok Müslüman nüfusu barındıran ülkelerden biri olan Bosna Hersek, Türk vatandaşlarına 180 gün içinde 90 günü aşmamak kaydıyla vizesiz seyahat imkânı tanıyor. Osmanlı’dan izlerin bolca bulunduğu ülkede yollar, köprüler ve binalar çoğunlukla İslam mimarisinde inşa edilmiş. Ülkeyi ziyaret edenlerin görmeden dönmediği yerlerin başında Srebrenitsa Anıt Merkezi, Saraybosna Savaş Tüneli Müzesi, Mostar Köprüsü gibi tarihsel açıdan önemli olan mekânlar geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    180 gün içinde 90 gün vizesiz seyahat imkânı sunan ülkelerden olan Karadağ, Adriyatik Denizi kenarında büyüleyici kumsalların ve nefes kesen yeşilliklerin kesiştiği bir ülke. Özellikle yaz aylarında dalış, rüzgâr sörfü, yelken gibi spor tutkunlarının ziyaret ettiği ülke, mimarisi ile kışın da ilgi görüyor. Budva ve Kotor gibi kentlerde Orta Çağ’dan kalma şatolar ve kalelerin çoğu terk edilmiş olsa da kentin siluetinde eşsiz bir manzara oluşturuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ekonomik tatil yapmak isteyenlerin destinasyonları arasında yer alan Sırbistan, 90 güne kadar seyahatlerde vizesiz giriş imkânı tanıyor. Ülkede görülmeye değer birçok mimari ve kültürel eser bulunuyor. Türk mutfağından izler taşıyan Sırbistan’da gerçekleştirilen müzik festivalleri her yıl binlerce genci bu ülkeye çekiyor. Petrovaradin Kalesi, Tuna Nehri ve Kalemegdan en dikkat çeken yerlerin başında geliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    542 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde kalan Kuzey Makedonya Cumhuriyeti, Türk vatandaşlarından 90 güne kadar vize istemiyor. Günümüzde hâlâ o dönemlere ait mimari yapıların bulunduğu ülkede Mustafa Paşa Camii, Eski Çarşı, Taş Köprü, Üsküp Kalesi ve Ohri Gölü ziyaretçilerin listesinde yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    2008’den bu yana bağımsız bir ülke olan Kosova, Avrupa’nın en genç ülkelerinden biri. Türk vatandaşlarının 180 gün içinde 90 güne kadar vizesiz seyahat edebildiği ülke, neredeyse Türk-Osmanlı eserlerinden oluşuyor. Başkent Priştine’si, camileri, kiliseleri, saat kuleleri ve tarihi yapılarıyla dikkat çeken Kosova, ekonomik tatil yapmak isteyen için de uygun bir ülke. Soğuk bir iklimi olan Kosova’da kışın kayak tatili yapabileceğiniz pek çok nokta bulunuyor.

  • Klasik Müziğin Ülkemizdeki 7 Kadın Temsilcisi

    Klasik Müziğin Ülkemizdeki 7 Kadın Temsilcisi

    Klasik müzik ile yeni yeni buluştuğumuz yıllarda müzik eğitimi almaları için yurt dışına gönderilen kızlarımız vardı. Onlar sadece aldıkları eğitimle değil; azimleri, çalışkanlıkları, cesaret ve dirençleriyle klasik müziğin doğduğu topraklara bile isimlerini kazıdılar. Gün geldi unutulmuş besteleri hatırlattılar, gün geldi baştan başa dolaştıkları öz yurtlarını yeni bir türle tanıştırdılar. Kimi aramızdan ayrıldı, kimi müziği bıraktı, kimi ödülden ödüle koşuyor…  Ve hepsi zihinlerimizde bizim harika kızlarımız olarak yaşıyor. Şimdi, hemen burada, içlerinden 7 isimle buluşturuyoruz sizi…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk adımların sahibi Semiha Berksoy” title_font_size=”13″]

    1910 doğumlu sanatçı, devlet bursu ile gittiği Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi Opera Bölümünü birincilikle bitirmişti. İlk Türk kadın opera sanatçımız aynı zamanda Avrupa’da sahne alan ilk Türk opera sanatçısıydı. 1934 yılında ilk Türk operası Özsoy’da başroldeydi. Ankara’da ilk profesyonel opera gösterisi 1941 yılında gerçekleşen Tosca operasıydı ve Semiha Berksoy burada ünlü Alman sanatçı Karl Ebert yönetiminde oynadı. 1946’da Karl Ebert’le birlikte Ankara Devlet Operasının kuruluşunda görev aldı. 1999 yılında ‘New York City Lincoln Center’da arya söylediği sırada 89 yaşındaydı.  94 yaşında hayata veda eden sanatçı babasının konservatuarı bırakmasını telkin ettiği mektuba 18 yaşında iken şu cevabı yazmıştı: “Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline geçen bir şey var; o da sanat aşkıdır, bunu bilesiniz… Ölsem de mezarımda selvi ağaçları söyler.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İdil Biret’in harikalarla dolu sanat hayatı ” title_font_size=”13″]

    Müzik konusunda özel yeteneği olan çocukların devlet bursuyla yurt dışında eğitim görmelerini sağlayan “Harika Çocuklar Yasası”nın çıkarılma nedenlerinden biriydi İdil Biret. Müzik alanında harika bir çocuktu çünkü piyanosunda Bach girişlerini çalmaya başladığında henüz 4 yaşındaydı. 8 yaşında Paris Radyosunda ilk konserini verdi. 15 yaşında ilgili dallarda Paris Ulusal Konservatuarını birinci olarak bitirdi. Amerika’dan Rusya’ya Tokyo’dan Fransa’ya verdiği yüzlerce konserle ve aldığı ödüllerle müzik hayatı hep başarılarla devam etti. Dahi dedirtecek kadar iyi bir belleğe sahipti, bu niteliği ona “dünyanın en geniş repertuvarlı piyanisti” ünvanını da getirmekte gecikmedi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Geleceğin keman virtüözlerinin buluştuğu isim Suna Kan ” title_font_size=”13″]

    Adına yasa çıkarılan iki çocuktan biri Suna Kan’dı. Ankara Devlet Konservatuarında okurken verdiği ilk resitalinde harika bir çocuk olduğu görüldü ve Paris’e gönderildi. Birincilikle bitirdiği okulun ardından uluslararası yarışmalarda dereceler kazandı. Ülkesine döndüğünde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında solist ve başkemancı olarak görev aldı. Ulvi Cemal Erkin’den Ahmet Adnan Saygun’a Türk bestecilere ait repertuvarın önde gelen keman yorumcularından biri oldu. 2017 yılında rahatsızlığından ötürü “Kemanın kutusunu bu dünyadan gidinceye kadar kapattım.” açıklamasını yapan sanatçının adı Ankara Devlet Konservatuvarlılar Derneğince uluslararası keman yarışmasına verildi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pekinel Kardeşler Anadolu’daki “harika çocuklar”ın peşinde ” title_font_size=”13″]
    türk klasik müzik sanatçıları

    Dünyaca ünlenmiş tek yumurta ikizleri Güher ve Süher Pekinel ilk piyano eğitimlerini annelerinden almış, henüz 6 yaşında dönemin cumhurbaşkanı önünde konser vermişlerdi. Türkiye’de aldıkları eğitimin ardından 1963 yılında devlet bursu ile Fransa’ya giden sanatçı kardeşler Almanya ve Amerika’da eğitimlerini devam ettirdiler. Dünyanın dört bir yanında ünlü orkestralar ile konserler verdiler. Birlikte sahne aldıklarında birbirlerini görmeyecek şekilde konumlanan piyanistler ödüllerle dolu uluslararası kariyerlerinde sosyal sorumluluk projelerine büyük yer ayırıyorlar. Anadolu’da keman virtüözü olabilecek “harika çocuk”ların arayışına girdikleri bir projeyi şöyle açıklamışlardı: “Yüksek yeteneğe sahip ve ne yapacağını bilemeyen çocukları alıp kanatlandırmayı ve doğru kanallara doğru yönlendirmeyi hedefliyoruz.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1000 yılın Türkleri arasında Leyla Gencer ” title_font_size=”13″]

    1950 yılında başlamıştı kariyeri… Ankara Devlet Operasındaki resitallerini izleyenler arasında Tito da vardı Şah Rıza Pehlevi de, Harry Truman da vardı Kral Hüseyin de… Türkiye ile İtalya arasında “Kültür Antlaşması” imzalanmıştı ve Roma’ya ilk defa bu kapsamda 1953 yılında bir konser vermek için gitti. Bundan sonra dünyada Leyla Gencer rüzgârı esmeye başladı. Yeteneği ve azmi sayesinde La Traviata Operasında Maria Callas’ın rolünü aldı, efsanevi La Scala Tiyatrosunda sahneye çıktı, Toscanini hayatını kaybettiğinde cenazesinde Verdi’nin Requiem’ini seslendiren soprano ses de o oldu. Büyük klasik bestecilerin hiç sahnelenmemiş eserlerinde oynadı, Batılı bestecilerin kendi halklarının unuttuğu bestelerini seslendirdi. Darphane Müdürlüğü tarafından “1000 Yılın Türkleri Özel Koleksiyonu”nda adına gümüş hatıra para basılan kişiler arasındaydı. Ankara Opera Sahnesi önündeki anıtına bakan herkesin ortak fikri heykeli dikilecek bir sanatçı olmasıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”İlk konserini Çocuk Esirgeme Kurumu yararına 10 yaşında veren Ayla Erduran” title_font_size=”13″]

    Saray Sineması’nda 10 yaşında kemanıyla verdiği ilk konserinde bütün eserler bitene kadar gözlerini kapalı tutmuş, son eserin bitişiyle gözlerini tekrar açtığında ise o sahneyi bir daha unutamamıştı. Salonu dolduran seyircilerin hepsi karşısında ağlıyordu; bundan sonraki bütün konserlerini gözlerini kapatarak verdi. Ayla Erduran Paris Ulusal Konservatuarında öğrenim gördü ve dünyaca ünlü keman öğretmenlerinden eğitimler aldı. Ulvi Cemal Erkin’e ait keman konçertosunu bestecisi yönetiminde Brüksel’de Belçika Kraliçesi Elizabeth’in de katıldığı bir konserde çaldı. Anadolu’dan Orta Doğu’ya, Amerika’dan Afrika’ya verdiği konserlerde insanlara hem klasik batı müziğinin hem de Türk bestecilerin eserlerini taşıdı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Verda Erman 70 yıllık hayatına yüzlerce konser sığdırdı ” title_font_size=”13″]

    1948 yılında çıkarılan “Harika Çocuklar Yasası”nın kapsamı 1956 yılında 6660 sayılı yasa ile genişletilmişti. Yeni yasanın adı “Güzel Sanatlarda Fevkalade İstidat Gösteren Çocukların Devlet Tarafından Yetiştirilmesi Hakkında Kanun” oldu ve bu kapsamda keşfedilen çocuklardan biri de geleceğin piyano virtüözlerinden olan Verda Erman’dı. 1957 yılında eğitim almak üzere Paris’e gönderildi. Ülkesine geri döndüğünde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının solist sanatçısı oldu. Dünyanın dört bir yanında ünlü orkestralarla birlikte övgüyle söz edilen yüzlerce konser verdi. 70 yaşında hayata veda ettiğinde hiçbir zaman geri çevirmediği hayır konserleriyle de adından söz ettirdi.