Yazar: admin

  • DÜNYANIN İLK ARABALI VAPURU SUHULET

    Suhulet sadece ülkemizin değil, dünya genelinde modern arabalı vapurların da ilk örneğidir. İngiliz tersanelerinde inşa edilen bu öncü vapur, Adriyatik Denizi’nin soğuk dalgalarını aşarak Ege Denizi’ne, oradan da İstanbul’a ulaşmıştır. Suhulet, İstanbul Boğazı’nın iki yakası arasında taşıma hizmeti sunarak dönemin ulaşım anlayışında çığır açmıştır. Denizlerin bu öncü arabalı vapuru Suhulet’in etkileyici hikâyesini ve tarih boyunca üstlendiği rolü yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Suhulet, 1851 yılında Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde kurulan ve İstanbul Boğazı’nda yolcu ve yük taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye için tasarlanmıştır. Bu vapur, Boğaz’daki ulaşımı kolaylaştırmak ve şehrin sosyoekonomik yapısına katkı sağlamak amacıyla geliştirilmiştir. 1870 yılına gelindiğinde, Şirket-i Hayriye müdürü Hüseyin Hâki Efendi, şirket çalışanlarından İskender Efendi ve Hasköy Tersanesi’nin mimarı Mehmed Usta ile birlikte, o döneme kadar eşi benzeri görülmemiş bir deniz taşıtının planını çizdi. Bu yenilikçi tasarım, daha sonra üretim için Londra’daki bir tersaneye sipariş edildi. Suhulet, dünyada arabalı vapur konseptinin ilk örneği olarak tarihe geçti ve sonraki yıllarda benzer tasarımlara ilham verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Önü ve arkası ayırt edilemediği için, hangi yöne gidiyorsa o tarafı “ön” kabul edilen Suhulet, ahşap gövdeli ve buharlı motorla çalışan bir deniz taşıtıydı. 45,7 metre uzunluğa ve 8,5 metre genişliğe sahip olan vapur, yandan çarklı bir tasarıma sahipti. Gücünü, 450 beygir gücündeki tek silindirli bir buhar makinesinden alarak çalışıyordu. 1870 yılında hizmete girdiğinde, saatte yaklaşık 7 mil hızla seyredebilme kapasitesine sahip olan Suhulet’in üst kısmında yolcular için oturma alanları, alt kısmında ise araç taşımacılığına uygun özel bölümler bulunuyordu. Kaptan Ahmet Efendi’nin yönetiminde Üsküdar ve Kabataş arasında hizmete başlayan Suhulet, ilk yolculuğunda top arabalarını taşıyarak önemli bir görevi yerine getirdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Üsküdar İskelesi’nin henüz inşa edilmediği bu yıllarda Suhulet ilk seferini, kayıkların ve geniş gövdeli bir tür tekne olan mavnaların yanaştığı tahta iskelelerden yaptı. Ancak, Anadolu yakasından Avrupa’ya kayıkçılık yapan esnaf, işlerinin zarar göreceği ve gelirlerinin azalacağı endişesiyle vapura direniş gösterdi. Kayıkçılar, vapurun önünü keserek seferlerin aksamasına neden oldu. Tüm bu direnişlere rağmen, Üsküdar-Kabataş hattında düzenli seferler gerçekleştiren Suhulet, İstanbul Boğazı’ndaki taşımacılığı daha hızlı ve düzenli bir hâle getirdi. İstanbul halkı için büyük bir kolaylık sağlayan bu vapur, zamanla Boğaz ulaşımının vazgeçilmez bir parçası hâline geldi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Dünya denizcilik tarihinde önemli bir yere sahip olan Suhulet, ilk seferinden bir yıl sonra, ikinci arabalı vapurumuz olan “Sahilbent” ile birlikte İstanbul sularında hizmet vermeye başladı. 1871 yılında seferlerine başlayan ve 27 baca numarasıyla kayıt altına alınan bu vapura, “iki kıyıyı bağlayan” anlamına gelen Sahilbent adı verildi. Savaş yıllarında, topçu bataryalarının karşı kıyıya kolayca taşınmasına imkân sağlayarak stratejik bir rol üstlenen Suhulet, 58 yıl boyunca Boğaz’da taşımacılık hizmeti verdi. Daha sonra tersaneye alınarak buhar kazanı ve motoru söküldü, yerine dizel bir makine yerleştirildi. 1952 yılında bu motor bir kez daha yenilendi ancak vapur, artık teknolojik olarak eskidiği için 1958’de hizmetten çekildi. 1961 yılında, 91 yaşındayken sökülmek üzere elden çıkarılan Suhulet, geride denizcilik tarihine kazınmış unutulmaz bir miras bıraktı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Suhulet ve Sahilbent, uzun ömürleri ve birbirinin eşi tasarımlarıyla denizcilik tarihinde özel bir yer tutar. Sahilbent, 1927 yılında tadilattan geçirilmiş, 1952’de dizel motorla donatılmıştır. 1959’da hizmetten çekilen gemi, 1967 yılında satıldıktan sonra yeni sahipleri tarafından tamamen dönüştürülmüş ve küçük bir yük gemisi olarak “Kaptan Şükrü” adıyla yeniden kullanıma sunulmuştur. Şirket-i Hayriye, yüzyılı aşkın süre boyunca toplam 77 arabalı vapur işletmiş olmasına rağmen, bu vapurlar arasında Suhulet ve Sahilbent, taşıdıkları tarihî ve sembolik değerlerle unutulmaz bir yere sahip olmuştur.

  • Güzel Dilimizin Kulağımıza Nadiren Çalınan 10 Kelimesi

    Güzel Dilimizin Kulağımıza Nadiren Çalınan 10 Kelimesi

    8500 yıllık bir geçmişi olduğu düşünülen Türkçe, tarih boyunca birçok farklı coğrafya ve medeniyette konuşulduğu için çok büyük bir kelime zenginliğine sahiptir. Hem Doğu hem de Batı dillerinden beslenen dilimizde, gündelik kullanımda sık sık karşımıza çıkmayan birçok nadide kelime bulunur. Halkbank Kültür Yaşam’ın dev hizmetlerinden biri daha, güzel dilimizin kulağımıza nadiren çalınan 10 kelimesini bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]
  • Drone’un 10 Yaratıcı Kullanımı

    Drone’un 10 Yaratıcı Kullanımı

    Bu yüzyılın en eğlenceli buluşlarından drone’lar, uzaktan kumandayla idare edilen uçan objeler olarak tanımlanabilir. Drone’ları bu kadar özel kılan ise üzerlerinde yer alan kamera ve internet bağlantısı sayesinde birçok farklı amaçla kullanılabilmeleri. Ülkemizde de büyük ilgi gören drone’lar için henüz bir Türkçe karşılık belirlenmemiş, TDK’nın drone’a Türkçe isim bulmak için başlattığı anket ise büyük ilgi görüyor; “Uçurgör”, “Uçarçeker”, “Uçan Kamera”, “Uçangöz”, “Arıgözü” gibi isimler arasından hangisinin drone’a uygun görüleceğini beklerken bu ilginç teknolojik aletin en yaratıcı kullanımlarıyla karşınızdayız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Drone üzerinde yer alan kamera sayesinde gazetecilik için yeni imkânlar sağlıyor. Muhabirlerin normalde ulaşamayacakları yerlerden görüntü almaları ve toplumsal olayları, büyük spor müsabakalarını görüntülemeleri mümkün oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Arama kurtarma çalışmalarını gerçekleştiren uzmanlar da drone’lardan yardım alıyor. Havadan arama seçenekleri içinde en ucuz alternatif olan drone’lar geleceğin kahramanları olacak gibi görünüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Drone’ların havadan görüntüleme özellikleri sadece gazetecilik değil sanat amaçlı olarak da kullanılıyor. Özellikle doğa ve manzara fotoğrafları için drone kullanmak etkili bir çözüm oluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İnternet ya da enerji kesintilerinde belli bölgelere internet erişimi sağlamak için de drone’ların üzerine yerleştirilen modemlerden yardım alınıyor, böylece drone’lar Wi-Fi istasyonlarına dönüştürülüyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Havadan gözlem yapmayı ve aldığı görüntüleri kaydetmeyi mümkün kılan teknolojisi sayesinde drone’lar çiftçilerin tarlalarındaki ekinlerin durumunu kolaylıkla gözlemlemesini de mümkün kılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Çağımızda haritacılık anlayışı da drone teknolojisiyle beraber gelişiyor ve eski yöntemlerin yerini drone ile oluşturulan haritalar alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Vahşi yaşam hakkında bilgi edinmek için de drone teknolojisine başvuruluyor. Yanına yaklaşmanın mümkün olmadığı yabani hayvanlar, havadan gözlenerek görüntüleri kaydedilebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Drone’lar sadece görüntü kaydetmek için değil ürün dağıtımı yapmak için de kullanılıyor. Bazı ülkelerde, drone ile pizza dağıtımı, market servisi gibi hizmetlerin başladığı biliniyor. Kısacası bizim de bakkala ekmek almaya drone yollamamız mümkün gözüküyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Sevdiklerinizi şaşırtmak ve onlara sürpriz yapıp, bir anda karşılarında belirecek hediyeler yollamak için de drone teknolojisini kullanabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Gökyüzünün gerçek hâkimleri olan yırtıcı kuşlar ise drone’lardan pek hoşlanmıyor.

  • FİLMLERİ GERÇEKÇİ YAPAN FOLEY SANATI

    Foley sanatı, sinema ve televizyon yapımlarında gerçekçi ses efektleri üretmek amacıyla kullanılan özel bir ses tasarımı tekniğidir. İsmini, bu sanatı geliştiren ses tasarımcısı Jack Donovan Foley’den almıştır. Görsel içeriklere derinlik ve gerçeklik katmak için kullanılan bu yöntem, âdeta izleyiciyi hikâyenin içine çeken bir köprü işlevi görür. Foley sanatı, ilk ortaya çıktığı dönemden itibaren önemli bir evrim geçirerek modern sinemanın vazgeçilmez bir unsuru hâline gelmiştir. Günümüzde, bir yapımın atmosferini güçlendirmek ve seyirciye daha etkileyici bir deneyim sunmak için Foley sanatçıları, birçok teknik ve ekipman kullanmaktadır. Bu sanatın tarihsel gelişimini ve teknik süreçlerini keşfetmek için yazımızı okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    “Foley” olarak adlandırılan filmlere ses ekleme teknolojisi, 1920’lerin başlarında radyo stüdyolarında ortaya çıkmıştır. O dönemde, radyo draması yayınlarına ses efekti eklemek için canlı performanslar kullanılıyordu. Ses kayıt teknolojisi, dönemin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar kaliteli veya esnek olmadığı için ses efekti çalışanlarının tüm sesleri canlı olarak üretmesi gerekiyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1914 yılında sessiz film döneminde Universal Stüdyoları ile çalışmaya başlayan Jack Donovan Foley, Warner Stüdyoları’nın sesli ilk filmi olan “The Jazz Singer” piyasaya sürüldüğünde, Universal Stüdyoları’nın rekabetçi kalması gerektiğini fark etmişti. Foley, Universal’ın o zamanlar yaklaşmakta olan müzikali “Show Boat”u bir müzikale dönüştüren ses ekibinin başına geçti ve dönemin radyoları için ses üreten isimlerini de ekibine dâhil etti. O dönemde kullanılan mikrofonlar yalnızca diyalogları kaydedebildiğinden, diğer seslerin film çekiminden sonra eklenmesi gerekiyordu. Foley ve ekibi, doğal ses efektlerini canlı olarak üreterek filmi bir ekrana yansıttı ve görüntülerle mükemmel bir şekilde senkronize etti. Örneğin; ayak sesleri, kapı kapanma sesleri gibi detaylar filmin hareketleriyle tam uyum içinde olmalıydı. Bu süreç doğru zamanlama, dikkatli bir planlama ve ekip üyelerinin titiz iş birliğini gerektiriyordu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Oyuncuların hareketlerini dikkatle takip ederek seslerin görüntüyle birebir uyum sağlamasını başaran Foley’in yöntemleri ve yenilikçi yaklaşımı, günümüzde hâlâ “Foley stüdyolarında” modern ses prodüksiyonunun temel taşlarını oluşturmaktadır. Foley sanatçılarının kullandığı pek çok teknik, onun geliştirdiği yöntemlerden ilham alır. Ses kalitesini artırmak için post prodüksiyonda filmlere, videolara ve diğer medyaya eklenen günlük ses efektlerinin yeniden üretildiği Foley’de sanatçılar; günlük nesneleri yenilikçi şekillerde kullanarak sahnelerin ihtiyaç duyduğu sesleri oluşturuyor. Örneğin, bir savaş sahnesindeki kırılan kemik sesini üretmek için kereviz veya lahana gibi sebzeler kırılabiliyor. Bunun yanı sıra, çekimler sırasında set ortamında istemeden kaydedilen uçak veya trafik gürültüsü gibi seslerin örtülmesi için de Foley tekniklerine başvuruluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Foley işleminin gerçekleştirildiği yerler, genellikle “Foley sahnesi” veya “Foley stüdyosu” olarak adlandırılır. Bir Foley sanatçısı, filmde tasvir edilen gerçekçi ortam seslerini yeniden üreterek sahnelerin atmosferine derinlik kazandırır. Çekim sırasında set ortamındaki sesler, genellikle gerçek hayattaki akustik etkilere benzer şekilde kaydedilmez. Bu durum, film yapımcılarının sesleri sonradan eklemek için Foley tekniklerine başvurmalarını gerektirir. Foley sanatı, bir filme öylesine kusursuz bir şekilde entegre edilir ki izleyici çoğu zaman bu ses efektlerini fark etmez. Bu teknik, sahnelerdeki gerçeklik duygusunu artırarak izleyiciyi hikâyenin içine çeken bir etki oluşturur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Foley kayıtlarının gerçekleştirildiği odaların ses izolasyonunun son derece iyi yapılmış olması gerekir. Özellikle yatak çarşaflarından çıkan hışırtılar gibi çok düşük seviyeli ses efektleri kaydedilirken, mikrofon hassasiyeti oldukça yüksek bir değere ayarlanır. Eğer odanın izolasyonu yetersizse, mikrofon dışarıdan gelen istenmeyen sesleri de algılayabilir ve bu durum kayıt kalitesini olumsuz etkiler. Foley sanatçısı, filmi izlerken eş zamanlı olarak gerekli ses efektlerini çeşitli objeler ve eşyalar kullanarak oluşturur. Bir sahnede genellikle aynı anda birden fazla ses bulunur. Bu seslerin her biri, ayrı ayrı kanallara kaydedilerek üst üste eklenir. Örneğin, önce ayak sesleri kaydedilir; ardından gıcırtılar, hışırtılar, giysi hareketlerinden kaynaklanan sesler ve objelerin çarpma ya da düşme sesleri gibi sahnedeki tüm detaylar görüntüyle tam senkron olacak şekilde kaydedilir. Bu titiz süreç, sahnenin atmosferini güçlendirmek ve izleyiciye gerçekçi bir deneyim sunmak için haylice önemlidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kayıt teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte modern Foley sanatı da sürekli gelişim göstermektedir. Günümüzde seslerin sahnenin tek bir ses parçasına canlı olarak kaydedilmesi zorunlu değildir. Bunun yerine, sesler ayrı ayrı kaydedilerek görsel karşılıklarıyla dikkatle senkronize edilebilmektedir. Modern Foley stüdyoları, filmlerin ortam seslerini yeniden oluşturmak için yüzlerce farklı sahne ve dijital efekt kullanır. Bu gelişmiş teknikler, hem prodüksiyon sürecini daha esnek hâle getirir hem de sahnelerdeki seslerin gerçekçiliğini artırır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Foley sanatı, Jack Foley’in öncülüğünün ardından birçok yetenekli sanatçı tarafından geliştirilmiş ve daha da zenginleşmiştir. Gary Hecker ve Dawn Lunsford gibi isimler, ses tasarımı konusundaki ustalıklarıyla tanınmaktadır. Hecker, özellikle “Yıldız Savaşları” film serisinde ışın kılıcı vızıltısını, tüplü televizyonların çalışırken çıkardığı düşük frekanstaki uğultu sesinden kaydederek sıra dışı ikonik sesler oluşturmuştur. Aynı zamanda, patlayıcıların sesi için gergin radyo kulesi tellerine vurulan darbelerden yararlanmıştır. Darth Vader’ın ürkütücü nefes alma sesi ise bir dalış regülatöründen alınan nefes sesinin kaydıyla ortaya çıkarılmıştır. Bu eşsiz ve özel teknikler, Foley sanatının seyirciyi hikâyenin içine çekme konusundaki vazgeçilmez rolünü ve sinema dünyasındaki önemini ortaya koymaktadır.

  • BARIŞ MANÇO’NUN 5 ŞARKISI VE ARDINDAKİ HİKÂYELER

    Barış Manço, Türk müzik tarihinde yalnızca bir sanatçı değil, aynı zamanda bir halk ozanı ve kültür elçisidir. Şarkıları derin anlamlar taşır, toplumsal mesajlar verir ve eserleri ile âdeta kültürel mirasın aktarımını yapar. Manço, Anadolu’nun halk hikâyelerinden, masallarından ve destanlarından ilham alarak geleneksel değerleri modern bir anlayışla harmanlamış; bu sayede eserleri sadece birer müzik parçası değil, aynı zamanda sözlü edebiyat örnekleri olarak da kabul edilmiştir. Şarkılarını yalnızca ülkemizde değil, dünyanın dört bir yanında seslendiren Barış Manço, yurt dışındaki konserlerinde de Türkçe şarkılar söyleyerek Anadolu kültürünü tüm dünyaya tanıtmıştır. Yerel ve evrensel değerleri bir araya getiren bu unutulmaz sanatçının sevilen şarkılarının ardındaki ilham verici hikâyeleri sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Barış Manço, 1982 yılında verdiği bir röportajda “Dönence” şarkısı için şöyle demiştir: “Dönence, Dünya’nın iki ayrı kutbundaki enlemlerdir ve hiçbir zaman birlikte olamazlar. İnsanın doğasında da iki zıt kutup vardır. Bu kendisinde olmayanı arama içgüdüsüdür.” Şarkının ilham kaynağı, dünyanın iki ayrı kutbunda yer alan ve asla birleşemeyen dönence çizgileridir. Manço, bu iki zıt kutbu, insan doğasındaki arayış ve tatminsizliğin bir metaforu olarak kullanmıştır. Sanatçı, insanların kendilerinde olmayanı arama eğiliminde olduğunu; örneğin kışın yazı, yazın ise kışı özlediklerini ifade etmiştir. Bu düşünce, “Dönence”nin hem sözlerinde hem de genel temasında belirgin bir şekilde hissedilir. Şarkı, insan doğasındaki bu bitmeyen arayışı ve zıtlıkların uyumunu etkileyici bir şekilde yansıtarak, dinleyicilere derin bir anlam sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun en bilinen ve sevilen eserlerinden biri olan “Gülpembe”, derin bir kişisel hikâyeye dayanır. Şarkının ilham kaynağı, sanatçının hayatında silinmez izler bırakan anneannesi Gülpembe’dir. Manço, anneannesiyle kurduğu güçlü bağın hayatında çok özel bir yere sahip olduğunu ve onun vefatının kendisinde derin bir boşluk bıraktığını birçok röportajında dile getirmiştir. “Gülpembe”, Barış Manço’nun en duygu yüklü eserlerinden biridir. Şarkı, çok sevilen birinin yokluğuna duyulan özlemi ve bu kaybın hissettirdiği derin duyguları müzik aracılığıyla dinleyiciye etkileyici bir şekilde aktarır. İçten gelen sözleri ve dokunaklı melodisiyle “Gülpembe” sadece bir şarkı değil, aynı zamanda bir veda ve bir özlem hikâyesi olarak hafızalarda yer eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” şarkısının arkasındaki hikâye, sanatçının 1970’li yıllarda Kıbrıs’a yaptığı bir konser ziyareti sırasında duyduğu bir efsaneye dayanır. Mehmet Ağa’nın, cömertliği ve yardımlarıyla çevresinde tanınan, geniş topraklara ve hatırı sayılır bir servete sahip bir kişi olduğu; fakirlere destek sağladığı ve birçok kişinin borçlarını ödediği anlatılır. Ancak bu cömertlik, onun yaşamının ilerleyen dönemlerinde maddi sıkıntılarla karşılaşmasına ve sonunda hayatını bu şartlar altında kaybetmesine neden olmuştur. Barış Manço, bu hikâyeden etkilenerek şarkıyı kaleme almış ve eser, 1979 yılında büyük bir başarı elde etmiştir. 1982 yılında tekrar Kıbrıs’a giden Manço, Mehmet Ağa’nın Göçeri köyündeki mezarını ziyaret etmiş ve mezarın yenilenmesine katkıda bulunmuştur. Mezar taşında, “Barış Manço ile bütünleşen Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” ifadesi yer almaktadır. Bu efsanevi figür, özellikle Kıbrıslı Türkler arasında unutulmaz bir yer edinmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Barış Manço’nun “Bugün Bayram” şarkısı, derin bir duygusal hikâyeye dayanır. Şarkı, eşini kaybetmiş bir babanın, bayram sabahında çocuklarını uyandırarak annelerinin mezarına götürmesini konu alır. Bu hikâye hem hüznü hem de sevgi ve bağlılık gibi güçlü duyguları bir arada barındırır. Şarkının sözleri, yalnızca kaybedilen bir eşe duyulan özlemi değil, aynı zamanda ailenin önemini ve hatıraların değerini yansıtır. Barış Manço’nun bu eseri, bayram gibi sevinçle anılan bir günü, aynı zamanda kayıplar ve geçmişe duyulan derin bir saygıyla ele alarak dinleyicilere unutulmaz bir duygu yoğunluğu sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Türkan Şoray’ın kardeşi Nazan Şoray tarafından seslendirilen ve Altın Plak ödülü kazanan Barış Manço’nun “Hal Hal” şarkısının ilham kaynağı, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Kemal Bilbaşar’ın 1966’da yayımlanan “Cemo” adlı romanıdır. Türk sinemasına da uyarlanan bu roman, Anadolu’nun güçlü ve bağımsız kadın karakterlerini konu alır. Barış Manço, şarkıda geçen “Nazo Gelin” karakterini, “Cemo” romanındaki özgür ruhlu kadınlardan esinlenerek oluşturmuştur. Sanatçı, 1972 yılında “Cemo” filminin müziklerini yapması için bir teklif almış, ancak askere gitmesi sebebiyle bu projede yer alamamıştır. Yine de romanın Barış Manço üzerindeki etkisi, yıllar sonra “Hal Hal” şarkısında kendisini göstermiştir. Bu şarkı, Anadolu’nun güçlü kadın figürlerine atıfta bulunurken, aynı zamanda Barış Manço’nun edebiyattan aldığı ilhamı dinleyiciyle buluşturduğu önemli bir eser olarak öne çıkar.

  • SEVGİ HAKKINDA PEK ÇOK ŞEY

    Sınırsız çeşitlilikte sevgi türleri olduğu hepimiz tarafından bilinen bir gerçek. İnsan sevgisi, Tanrı sevgisi, bilim sevgisi, vatan sevgisi, ana-baba sevgisi, evlat sevgisi, doğa sevgisi, hayvan sevgisi, sanat sevgisi gibi daha pek çok sevgi türü bulunuyor ve bu sevgi bizlerin hayatla sıcak bir şekilde temas etmesini sağlıyor. Sevgi sadece biz insan türünün kalbinde olan bir durum da değil. Doğadaki birçok canlının birbiriyle sevgi bağı kurduğunu biliyoruz. Anne karnında başlayan sevgi hakkındaki yazımızı keyifle okumanız dileğiyle…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Freud’a göre insan toplumsal bir varlıktır ve anne karnında olduğu dönemden itibaren diğer insanlarla birlikte yaşamak zorundadır. Bu bir arada yaşama durumu dış dünya ile kurduğumuz ilişkilerde, nesnelerde ve kişilerde duygusal bağlara neden olmaktadır. Hatta Freud bir kişiye duyulan sevgi ile o kişiye sinir olma durumunun doğru orantılı olduğunu belirtmiştir. Yani en çok sevdiğiniz insana herkesten çok sinirlenirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Ünlü psikanalist Erich Fromm ise anne sevgisinin sevgiyi tecrübe ettiğimiz ilk sevgi türü olduğunu söyler. Baba sevgisi güven ve benimsenme; kardeş sevgisinin ise birlikte olma gereksiniminin başka bir boyutu olduğunu belirtir. Kardeş sevgisi insanı “eşitler arası bir sevgiye” götürür; böylece insan, tüm insanları kardeş kabul edebilir. Eş sevgisi ise soyu sürdürme, saygı, hoşgörü, anlayış, dayanışma ve duygusal gereksinimlerimizi tatmin ettiğimiz sevgidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fromm’a göre, sevgi sahip olunacak bir şey değildir. Çünkü sevgi bir nesne değildir. Soyut bir olgudur. Sevgi üretken bir etkinlik olarak yaşanır. Sevgi “sahip olma” biçiminde yaşandığında, sevilen kişi üzerinde tahakküm kurma isteği başlar ve karşılıklı sevginin kesintiye uğramasına neden olur. Tanrı sevgisi ise genelde mutlak adalet, güzellik, bilgelik, sevecenlik, hoşgörü, mutluluk, erdem gibi duygularla bağdaştırılmaktadır. Doğaüstü bir güç olan Tanrı’ya ulaşmak ve onunla bir olmak isteyen insan, böylece mutlak iyiliğe, güzelliğe, doğruya, erdeme, mutluluğa, sevecenliğe, bilgeliğe, ölümsüzlüğe, birliğe erişecektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ünlü psikolog Zick Rubin’e göre; iki birey arasındaki özel psikolojik bir süreç olan sevgi, üç önemli unsurun kesişme noktasında yer almaktadır. Aldırma-Önem Verme; sevilen kişinin mutluluğunu en az kendisininki kadar isteme. Bağlanma; bir başkası ile birlikte olma, fiziksel temasta bulunma, onaylanma, korunma isteği ve gereksinimi. Mahremiyet; iki kişi arasında yakın ve sırdaş iletişimle kendini gösteren bağlılık ya da ilişki. Ayrıca Rubin sevgi ve hoşlanmanın farklı duygular olduğunu; sevginin şefkat, bağlılık, önem verme gibi unsurları barındırırken hoşlanma duygusunun ise olumlu değerlendirme ve benzerlik unsurlarından oluştuğunu belirtmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Japon düşünür ve yazar Masumi Toyotome’ye göre, dünyada üç tür sevgi vardır: “Eğer, çünkü ve rağmen” sevgileri… “Eğer” türü sevgi belirli beklentilerin gerçekleşmesi ile oluşan sevgidir. Eğer başarılı ve önemli kişi olursam sevilirim. Eğer eşim beklentilerimi karşılarsa eşimi severim. Toyotome en çok rastlanan sevgi türünün bir şarta bağlı olan “eğer” türü olduğunu belirtir. Nedeni ve şekli bakımından bencil olan bu sevgi türü, beklentiler karşılanmadığında çabuk yıkılabilir. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile bazen “eğer” türüne rastlanabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    “Çünkü” türü sevgi; bir kişinin duyduğu sevginin bir niteliğe ya da koşula bağlı olması durumudur. “Seni seviyorum çünkü çok akıllısın.”, “Seni seviyorum çünkü yanında kendimi o kadar mutlu hissediyorum ki…” Sevgi ve sevmek güzel duygular olsa da “eğer” türü sevgi bir beklentiye bağlı olduğundan ağır bir yük haline de dönüşebilir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih eder. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ve Toyotome’nin üçüncü sevgi türü olarak tanımladığı “rağmen” bir koşula bağlı olmayan ve karşılıksız, beklentisiz sevgi türüdür. Bu sevgide insan bir şey beklediği için değil, bir şeyler eksik olmasına rağmen sevilir. Japon yazara göre insanların en çok ihtiyaç duyduğu sevgi türü de “rağmen” sevgisidir. Evinizi paylaştığınız kedi ya da köpeğinizi düşündüğünüzde bu sevginin rağmen sevgisi olduğunu göreceksiniz. Tüylerine, yerine getirilmesi gereken onlarca sorumluluğa rağmen patili dostlarımızı sevmekten vazgeçmeyiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bu fani dünyada baki kalacak tek şey olan sevgimizi gösterebilmenin yolları ise oldukça basit. Sevgi duyulan şey, her ne ya da kim ise, ki bu evinizde beslediğiniz bitki olabilir çünkü sevginin dili ve tonu evrenseldir; sözlü iltifatlar ve takdir ifadeleri sevgiyi ve sevgiden doğan bağı güçlendirir. Sevgi duyulan özneyle geçirilecek olan nitelikli zaman ise sevgi cümleleri kurmadan sevginizi gösterebileceğiniz diğer bir yol; bu keyifli bir sohbet ya da güzel bir manzarayı paylaşmak bile olabilir. Hediyeleşmek, sevginin “seni düşünüyorum, seni hatırladım” demenin en güzel yollarından biridir. Sevdiğiniz kişiye karşı kullandığınız kelimeleri özenli seçmek ve ihtimamlı davranışlar; bu tavrın beraberinde getirdiği kibar dil, sevgi bağını oldukça güçlendirir. Ve son olarak sevdiğiniz kişilere bolca sarılın. Sarılmak oksitosin hormonunun salgılanmasını sağlamakta, karşılıklı güven ve bağı güçlendirmektedir. Sevgiyle kalın!

  • Ülkemizin Dört Bir Yanından 9 Değirmen

    Ülkemizin Dört Bir Yanından 9 Değirmen

    Eski çağlardan beri tahılların öğütülmesini sağlayan değirmenler, mutfak kültürünü oluşturan kilometre taşlarından biri olarak tarihte yerini alır… Günümüzde pek kullanılmıyor olsalar da nostaljik görüntüleri hepimizin ilgisini çeker. Ülkemizin dört bir yanındaki değirmenleri bir araya getirerek hazırladığımız içeriğimizle, buyurun değirmenlerimizi keşfedin…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
    yeldeğirmeni
  • MİKROSKOBUN İCADI

    Günümüzde tıp bilimi birçok hastalığın teşhis ve tedavisinde ileri teknolojilerden faydalanarak insanoğlunun sağlıklı bir yaşam sürmesine olanak sağlıyor. Ancak birkaç yüzyıl öncesine kadar insan bedeni uzayın derinlikleri kadar gizemliydi. 16. yüzyılda başlayan optik çalışmalar ile geliştirilen mercekler hem uzayın derinliklerini hem de bedenimizin altındaki evreni keşfetmemizi sağladı. Teleskoba takılan mercekler uzakları, mikroskoplara takılan mercekler ise gözümüzün önünde olmasına rağmen göremediklerimizi görünür hâle getirdi. Mikro dünyaya açılan mikroskopların nasıl icat edildiğini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Antik Romalılar, kenarları ince ortası kalın bir cam parçası ile bir nesneye bakıldığında, o nesnenin daha büyük gözüktüğünü fark ettiler. Sanıyoruz ki bu cam, mikroskop fikrinin tohumunun atılmasına sebep oldu ancak bildiğimiz formuyla ilk mercek, 13. yüzyılda gözlüklerde kullanılması için üretildi ve mikroskopla ilgili ilk somut adımlar bu dönemde filizlendi. Zaten merceklerin mikroskop yapımında kullanılabileceği fikrini ilk ortaya atan da yine bir gözlük üreticisi oldu. Hollandalı Hans Janssen ve oğlu Zacharias Janssen, 16. yüzyıl sonlarında tek bir merceğin nesneleri daha büyük göstermesi durumuna yeni bir fikir daha ekleyerek bir tüpün içerisine iki adet mercek yerleştirdi ve tüpün ucundaki nesnenin 10 kat daha büyük olduğu fark edildi. Böylelikle tarihte bilinen ilk optik mikroskop icat edilmiş oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    1610’da İtalyan Galileo Galilei uzayın derinliklerini incelemek için geliştirdiği teleskobun merceğini bir tüp içerisinde seri olarak yerleştirerek böceklerin bacaklarını ve gözlerini gözlemledi. Ancak mikroskop ile ilgili daha somut çalışmaları 1660’lı yıllarda İngiliz Robert Hooke, Janssen ailesinin bir asır önce icat ettiği optik mikroskobu Londralı bir enstrüman yapımcısı olan Christopher Cock ile gerçekleştirdi ve yeni mikroskobu ile binlerce nesne ve canlıyı inceleme fırsatı buldu. İlk kez karşılaştığı bu mikro dünyadan oldukça etkilenen Hooke, gördüğü tuhaf ayrıntıları çizdiği “Micrograpia” isimli eserini 1665’te yayımladı. Bu kitapta bir mantar türünde gördüğü boş odacıklara “hücre” ismini vererek, biyoloji literatürüne yeni bir terim de kazandırmış oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hooke’un çalışmalarından bir hayli etkilenen Hollandalı Anton van Leeuwenhoek, 1670’te kendi merceğini geliştirerek nesneleri 270 kat büyüten bir mikroskop üretti. Hücrenin keşfinden sonra yeni mikroskobu ile Hooke, kendi dişinden aldığı örnekleri inceleme fırsatı buldu ve böylelikle diş minesinde gördüğü “mikroorganizmalar”ı keşfetti. Hook’un çalışmalarından 200 yıl kadar sonra 19. yüzyılda Louis Pasteur hasta hayvanlardaki bakteriler üzerinde çalışmalarını yürütürken mikroskoptan faydalandı ve bu sayede mikroorganizmaların hastalıklara neden olduğu gerçeği tıp alanında bir devrim yarattı. Çalışmaları ile bugün bildiğimiz birçok hastalığın aşısını bulan Pasteur, mikrobiyoloji alanının da öncüsü oldu.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1930’lu yıllarda Alman fizikçi Ernst Ruska tarafından geliştirilen elektron mikroskobunda ışık yerine elektron demeti kullanılıyor. Bu mikroskop, bir milimetrenin dört milyonda biri büyüklüğündeki nesneleri algılayıp ve bunları neredeyse 1 milyon kez büyütebiliyor. 1980’lere gelindiğinde ise Alman bilim insanları Gerd Binnig ve Heinrich Rohrer, taramalı tünelleme mikroskobu geliştirdi. Bilgisayarla kontrol edilen bu mikroskoplarda incelenen yüzeyin çok yakınına birkaç atom büyüklüğünde bir iğne ucu getiriliyor ve bu uçla yüzey arasına küçük bir elektrik potansiyeli uygulandığında aralarından elektrik akımı geçiyor. Taramalı tünelleme mikroskopları örneklerin atom ölçeğinde üç boyutlu görüntülenmesine de imkân veriyor. Bugün kullanılan optik mikroskoplar ise görüntüyü bin kat, daha ileri teknolojilere sahip mikroskoplar ise 2 bin kat büyütebilmektedir.

  • Türkçemizdeki Palindromlara Örnek 9 Kelime

    Türkçemizdeki Palindromlara Örnek 9 Kelime

    “Ey Nihat Adana’da tahin ye.” cümlesinin tersten okunuşunun da “Ey Nihat Adana’da tahin ye.” olduğunu görebilirsiniz. İşte buna palindromik cümle deniyor. Sadece cümle de değil, palindromlar tersten okunuşu da aynı olan kelimeler hatta sayılar demektir. Bakmayın siz, öyle kolay bir şey değil palindrom cümle kurmak, isterseniz deneyebilirsiniz. Biz ise bu listemizde cümleleri değil ama 9 palindrom kelimeyi bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]
  • ÜNLÜ YEMEK MÜZELERİ

    Günümüzde gezi rotalarını farklı lezzetler tatmak için planlayanların sayısı giderek artıyor; geleneksel tatların tanıtıldığı yemek müzeleri de haliyle çoğalıyor. Ülkelerin mutfak kültürünü, öne çıkan gastronomik ürünlerini, hazırlama ve pişirme yöntemlerini keyifli sunumlarla tanıtan ünlü yemek müzelerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Uygur kökenli olan ve çorba içinde sunulan erişteye Japonya’da “ramen” deniyor. Japonya’daki Shin-Yokohama Ramen Müzesinde bu geleneksel lezzetin üretimi, tarifleri, ramen sosları ve sunumları hakkında bilgiler veriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Çikolatanın başkenti olarak nitelendirilen Brüksel’de de tam altı tane çikolata müzesi bulunuyor. “Choco Story” adlı müzede kakaonun çikolataya dönüşüm serüveni enfes kokular eşliğinde anlatılıyor. Çikolatayla ilgili sergilerin yanı sıra çikolata ustası tarafından âdeta bir gösteriye dönüşen çikolatalar ziyaretçilerin gözleri önünde hazırlanıyor, sonra da tadımı yapılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hollanda’da 600 yıldan fazladır süren bir gelenek olan peynir üretimini taçlandıran Amsterdam Peynir Müzesinde ülkenin tüm peynirleri bulunuyor. Ziyaretçilerin dilediği peyniri satın alabildiği müzede tadım ücretsiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kimchi Müzesinde Kore mutfağının ana elementlerinden olan kimchi turşusu ile ilgili tüm detaylar sergileniyor. Ziyaretçilere kimchi yapımı ve tadımları keyifli etkinliklerle sunuluyor. Salamura üretimi hakkında akademik yazılar ve kitapların olduğu bir kütüphanesi de bulunan müzede ülkenin diğer geleneksel lezzetleri de tanıtılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Almanların patentini bile aldığı en popüler lezzetlerinden olan köri soslu sosis için bir de müze açılması şaşırtıcı olmasa gerek! Berlin’deki müzede; görme, koku ve ses duyularını harekete geçirmeyi amaçlayan sergiler ve gösteriler yapılıyor. Öne çıkan özellikler arasında koklama istasyonları olan bir baharat odası, sosis şeklinde bir kanepe, köri sosisi temalı şarkılar çalan ses istasyonları ve köri sosisi hazırlama atölyesi yer alıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kanada’da patates tarlalarının arasında yer alan Prince Edward Adası Patates Müzesinde patates ve tarımıyla ilgili tüm süreç detaylı bir şekilde anlatılıyor. Ülkenin en lezzetli patateslerinin bulunduğu müzede; tarımsal araç-gereçlerin yanı sıra patates şeklinde seramikler, tuzluklar, bardaklar hem sergileniyor hem satılıyor.