Yazar: admin

  • AVCI TOPLAYICI ATALARIMIZDAN GÜNÜMÜZE İLGİNÇ RAKAMLAR

    İlk yaşam ortaya çıktığı günden bu yana iki buçuk milyon yıl geçti. Ortalama olarak 12 bin yıldır tarımsal üretim yapan insanoğlu, bitkilere ve tohumlara hükmedene kadar avcı toplayıcı olarak yaşamını sürdürdü. Yazımızda avcı toplayıcı atalarımızdan günümüze ilginç rakamları derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    İnsanoğlu dünya üzerindeki yaşamının %99’unu avcı toplayıcı olarak geçirmiştir. %1’lik kısmında ise tarımla uğraşarak kendi yiyeceğini kendi yetiştirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Geçmişten günümüze yaşamış insan sayısını belirlemeye yönelik yapılan paleodemografik verilere göre dünyamızda ortalama 109 milyar insan yaşamıştır. Günümüzde yaşayan sekiz milyar insanı bu rakamın üzerine eklersek 117 milyar eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tarım toplumuna geçmeden önce yaşayan avcı toplayıcı atalarımız besin bulmak için günde ortalama 30 km yol katetmişlerdir. Proteinle beslenen atalarımız, hayatta kalmak için avlarının peşinde uzun süren mesafelerde iz sürmüşlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Bilinen en eski mağara resmi 35 bin yıl önce yapılmıştır. Bilinen en eski müzik aleti ise mağara resimlerinden çok daha öncesine ait; kemik aletinden yapılan flütün tarihi 42 bin yıl öncesine dayanmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    İnsanlık tarihinde en fazla ölümün olduğu on savaşın yedisi Çin’de gerçekleşmiştir. Çok uzak bir tarih olmayan 19. yüzyıldaki Taiping Ayaklanması’ndaki ölü sayısı I. Dünya Savaşı’ndaki kayıpların iki katıdır. M.S. 755’te Çin’de çıkan Lushan isyanında ise 30 milyonun üzerinde insan ölmüştür. O tarihlerde bu rakam toplam dünya nüfusunun altıda birine denk düşmektedir.

  • YOĞURTSUZ DÜŞÜNÜLEMEYEN YEMEKLER

    Sütün laktik asit fermantasyonu sonucunda elde edilen ve canlı bakterilerden oluşan yoğurt, Türk mutfağının temel gıdalarından biri. İlk kez M.Ö. 5 binli yıllarda Mezopotamya’da yapıldığı düşünülen yoğurdun saymakla bitmeyen faydaları var. Yüksek kalsiyumun yanı sıra B2, B12, B6 vitaminleri ve bolca proteinin bulunduğu yoğurdun tüketimi tüm dünyada hızla artıyor. Ülkemizde farklı tekniklerle de mayalanan yoğurt, birbirinden değişik yemek tarifleri için bulunmaz bir besin. Yazımızda yoğurtla birlikte lezzeti iyice artan pratik yöresel yemekleri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Karadeniz’e özgü bir lezzet olan ziron, kurutulmuş hamurun sıcak suyla açılması ile yapılır ve bu lezzet yoğurtsuz düşünülemez. Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenen Gümüşhane zironu, yufkanın özel olarak tasarlanmış demir sac üzerinde pişirilmesiyle hazırlanıyor. Rulo hâline getirilen bu yarı pişmiş yufka 1-2 cm uzunluğunda kesilir ve üzerine yoğurt eklenir. Mantıya benzeyen yemeğin üzerine tercihe göre yağ ve salça karışımı da eklenerek servis edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Sivas’a özgü bir lezzet olan mirik köftenin malzemeleri; bulgur, soğan, sarımsaklı yoğurt, yumurta ve baharattan oluşuyor. Bulgurda bulunan magnezyum, B vitamini ve kepek ile sağlıklı bir yemek olan mirik köftesine damak tadına göre baharat eklemek mümkün. Sıcak suda bekletilen bulgurun yumurta ve unla yoğurulduktan sonra suda haşlanmasıyla elde edilen bulgur toplarının üzerine sarımsaklı yoğurt ile nane ve pul biber ekleyerek servis edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kayseri mutfağının en lezzetli yemeklerinden olan şebitin diğer bir ismi Kayseri yağlaması. Elle tek tek açılan lavaş hamurunun üstüne hafif sulu kıymalı harcın eklenmesiyle hazırlanan yemek, bu yöntemle 4-5 kat olarak hazırlanıyor ve üzerine son olarak taze yeşilliklerle lezzetlendirilmiş yoğurt eklenerek servis ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yoğurtsuz düşünülemeyecek yemeklerden biri olan mantının Kayseri mutfağına ait olduğu düşünülse de her yörede hazırlanan bir yemek. Minik hamurların içine yerleştirilen kıyma ve soğan karışımı, suda haşlandıktan sonra üzerine sarımsaklı yoğurt eklenerek servis ediliyor ve lezzetine lezzet katması için erimiş tereyağıyla pul biber porsiyonlandıktan sonra üzerine ekleniyor. Vejetaryen beslenenler için minik hamurun içine peynir, patates ya da patlıcan gibi sebzeler eklenerek de mantınızı hazırlayabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Közlenmiş patlıcan, kuşbaşı et veya kıyma ve süzme yoğurt ile hazırlanan alinazik, Gaziantep’e ait bir yemek. Kabukları temizlenen köz patlıcan sıcakken sarımsak, yoğurt ve baharatla püre hâline getirilir ve bu karışımın üzerine damak tadına göre pişirilen dana ya da kuzu eti eklenerek servis edilir. 2021’de Türk Patent ve Marka Kurulundan Antep alinaziği ismi ile tescillenmiş ve coğrafi işaretlemesi de alınmıştır. Sofralarımızda çok sık görmeye alışık olmasak da bu yemeğin oldukça basit tarifi vardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Yoğurt denilince ilk akla gelen sebzelerden biri olan ıspanak, borani olarak da çokça tüketilen bir meze olarak karşımıza çıkıyor. Soğanla sotelenen ıspanak, sarımsaklı yoğurt ile karıştırılıyor ve çıtır bir tat vermesi için üzerine ya da içine kavrulmuş çam fıstıklarıyla servis ediliyor. Dilerseniz üzerine pul biber ekleyerek lezzetlendirebilirsiniz. Afiyet olsun!

  • 8 Madde ile Çağdaş Seramiğin Ülkemizdeki Öncüsü Füreya Koral

    8 Madde ile Çağdaş Seramiğin Ülkemizdeki Öncüsü Füreya Koral

    Amatör biçimde başladığı seramik çalışmaları Füreya Koral için büyük bir tutkuya dönüşmüştü. Amatör, dilimize Fransızcadan geçen ve kökeni Latince olan bir kelime; “sevmek” anlamına geliyor. Füreya Koral da hasta yatağında önüne seramik malzemeleri geldiği günden beri bu işi sevmişti. Peki, seramik, sanatçının hayatına nasıl girmiş, seramikle hayatı nasıl şekillenmişti? Soruların cevapları için sizi listemizi okumaya davet ediyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Sanatsal başarıları kadar aile ve özel hayatındaki detaylarla da sanat tarihimizin en dikkat çeken isimlerindendir Füreya Koral, tıpkı mensubu olduğu ailenin neredeyse bütün fertleri gibi… Meşhur Şakir Paşa Ailesi’nin bir üyesi olarak Büyükada’da doğmuş, Notre Dame de Sion Kız Lisesinin ardından İstanbul Üniversitesinde felsefe öğrenimi görmüş ve keman eğitimi almıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kısa süren ilk evliliğinin ardından ikinci evliliğini milletvekili Kılıç Ali ile yaparak Ankara’ya yerleşti. Geçirdikleri Atatürk’lü yılların ardından Gazi hayata gözlerini yumunca eşiyle birlikte İstanbul’a taşındı. Çeviriler yapıp müzik eleştirileri yazarak hayatını geçirirken verem teşhisi ile karşı karşıya kaldı. Ve bu bir son değil, aksine yeni bir hayatın başlangıcıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    İsviçre-Leysen’deki bir sanatoryumda tedavi görmekteyken teyzesi Fahrelnissa Zeid oyalanabilmesi için Koral’a seramikle ilgili bir takım malzemeler gönderdi. Hastanede geçirdiği iki yılda seramik hayatının bir parçası olmuştu bile… Tedavisi bitince çalışmalarını Paris’teki seramik atölyelerinde sürdürdü, buralarda geçen iki yılın ardından ilk seramik ve taş baskı sergisini açtı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1951’de Paris’teki ilk serginin hemen ardından ülkesine döndü ve ilk iş olarak Paris’te yaptırdığı fırını Türkiye’ye getirtti. Çalışmaya başlayacaktı ki tekrar hastalandı ve tedavi olmak için tekrar Paris’e döndü. Hayati risk taşıyan önemli bir operasyonla hastalığı ameliyat masasında bırakarak tekrar ülkesine kavuştu. Eşi Kılıç Ali’nin seramiği bırakmasını istemesi üzerine ise 19 yıllık evliliğini sonlandırma kararı aldı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Halk geleneğini devam ettiren fırınlarda ve Eczacıbaşı fabrikasında pişirdiği seramikleri bir süre sonra Şakir Paşa Apartmanı’nda kurduğu ve içinde 20 yıl çalışacağı bir atölyeye taşıdı. Burası aynı zamanda Türkiye’nin ilk özel seramik atölyelerinden biriydi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Füreya Koral amatörce, yani severek başladığı işi tutkuyla yaptığı bir sanata dönüştürmüş, ülkedeki ilk Türk profesyonel kadın seramik sanatçısı olmuştu. Seramiği mimaride kullanmak, geleneksel Türk sanatı çiniyi çağa uygun biçimde yorumlayarak tekrar canlandırmak onun öncülük yaptığı konulardı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Artık eserleriyle konuşuyordu. Ankara’da Ulus Çarşısı’na, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’na, yine İstanbul’da Ziraat Bankası’na, Divan Oteli’ne panolar yaparak sanatının en iyi örneklerini verdi. Mahallle, Evler, Yürüyen İnsanlar… Onlarca yıl bu gibi çok sayıda eserler veren Füreya Koral tekrara girdiğini düşünerek seramiği bıraktığını açıkladı. Sonrasında daha sakin bir yaşama çekilen sanatçı o zamana kadar Paris’ten Washington’a, Meksika’dan Prag’a 32 sergi açmış, Türkiye’den ve dünyadan pek çok ödül almıştı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Füreya Koral, 1997’de 87 yaşında İstanbul’da hayatını kaybetti. “Yaşam öyküsü deyince, neden bahsetmeliyim? O kadar güç bir şey ki bu… Çok karışık bir hayatım vardır benim…” Bir röportajı sırasında kullanmıştı bu cümleleri… Yaşadığı hayat gerçekten de roman gibiydi, zaten Ayşe Kulin imzasıyla Füreya adında biyografik bir romana dönüşmekte de gecikmedi.

  • EL DEĞMEMİŞ DOĞASI VE MODERN ŞEHİRLERİ İLE VİETNAM

    Vietnam, Çin, Fransa ve ABD’ye karşı verdiği kurtuluş mücadelesi ve Kuzey-Güney Vietnam iç savaşıyla hüzünlü bir geçmişe sahip olmasına rağmen, günümüzde hızla gelişen Asya ülkelerinden biri olarak öne çıkıyor. Güneydoğu Asya’da, Çinhindi Yarımadası’nın doğu ucunda yer alan bu büyüleyici ülke hem doğal hem de kültürel zenginlikleriyle dikkat çekiyor. Zengin doğası, köklü kültürel mirası, yemyeşil pirinç tarlaları, sıra dışı kireç taşı oluşumları ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren eşsiz doğal alanlarıyla Vietnam, geçmişin izlerini geleceğin dinamizmiyle birleştiriyor. Modern şehirlerinin hızla büyüyen yapısı, Vietnam’ı Asya’nın yükselen yıldızlarından biri hâline getiriyor. Dev yayın balıkları, Çinhindi kaplanları, Saola antilopları ve Sumatra gergedanları gibi nadir görülen pek çok hayvan türünün yaşam alanı olan bu ülke, biyolojik çeşitliliğiyle de öne çıkıyor. Vietnam’ın eşsiz güzelliklerini ve önemli turistik noktalarını yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ha Long Körfezi” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Kuzey Vietnam’daki Ha Long Körfezi, göz alıcı kalker oluşumları ve etkileyici manzarasıyla dünya çapında ün kazanmıştır. Denizden yükselen ve kıyısı olmayan 1.600’den fazla farklı şekil ve büyüklükteki kireç taşı adacıklar, körfezin büyüleyici güzelliğinin temelini oluşturur. Bu adacıklar, deniz ve yağmur sularının milyonlarca yıl boyunca kireç taşını aşındırmasıyla meydana gelerek eşsiz bir peyzaj ortaya çıkarmıştır.

     

    Ha Long Körfezi’nde bulunan doğa harikası mağaralar, yüzen balıkçı köyleri ve geleneksel yaşam tarzını yansıtan evler, bölgeyi keşfetmek isteyenler için unutulmaz bir deneyim sunar. Mercan resifleri ve deniz çayırlarıyla kaplı zengin suları, kano turları veya özel gemi seyahatleriyle yakından keşfedilebilir. En büyük ve en iyi korunmuş tropikal karstik alanlardan biri olarak kabul edilen Ha Long Körfezi’ndeki, tuzlu suya dayanıklı ağaç ve çalılardan oluşan mangrov ormanları, bu bölgeye özgün bir manzara sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Phong Nha Mağarası” title_font_size=”13″]

    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Phong Nha-Kẻ Bàng Ulusal Parkı, etkileyici doğal oluşumları ve eşsiz yer altı harikalarıyla Vietnam’ın en büyüleyici destinasyonlarından biridir. Parkın en ünlü yapılarından biri olan Phong Nha Mağarası, kireç taşı oluşumlarına, yer altı nehirlerine ve geniş mağara sistemlerine ev sahipliği yapar. Yedi kilometreden fazla uzunluğa sahip mağaranın 1,3 kilometrelik bölümü, dünyanın en gizemli yer altı nehirlerinden birini barındırır. 25 metre genişliğinde ve 10 metre yüksekliğindeki devasa girişinden içeri adım atan ziyaretçileri, zümrüt tonlarında ışık yansıtan berrak sularıyla ünlü büyüleyici bir yer altı gölü karşılar. Botlarla gezilebilen bu mağarada iki ana tur rotası bulunur. Kısa bir keşif yapmak isteyenler için 1.500 metrelik tur ideal bir seçenektir. Daha fazla macera arayanlar ise mağaranın derinliklerine uzanan 4.500 metrelik uzun turu tercih edebilir. Phong Nha Mağarası hem doğa tutkunları hem de macera severler için unutulmaz bir deneyim sunar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Sa Pa” title_font_size=”13″]

    Vietnam’ın kuzeyindeki dağlık bölge Sa Pa, ülkenin ikonik pirinç tarlalarının bulunduğu yer olarak tanınır. Bu eşsiz teraslı tarlalar, köylerdeki yerel halk tarafından yüzyıllardır sürdürülen geleneksel tarım yöntemleri ile inşa edilmiştir ve UNESCO tarafından koruma altına alınmıştır. Yaklaşık 1.500 metre rakımıyla, Vietnam’ın diğer bölgelerine göre farklı bir iklime sahiptir. Bu özellik, Sa Pa’ya hem kendine has bir doğal güzellik hem de özgün bir kültürel doku kazandırmıştır. Birçok etnik grubun bir arada yaşadığı bu bölgede, topluluklar geleneksel kıyafetleri, el sanatları ve özgün yaşam biçimleriyle kültürel bir mozaik oluşturur. Cat Cat ve Ta Van Köyü, bu zenginliği yakından gözlemlemek isteyen turistlerin en çok ziyaret ettiği yerler arasındadır. Sa Pa’nın büyüleyici doğasının yanı sıra, yerel pazarları da ziyaretçilerin ilgisini çeker. Bu pazarlarda el dokuması kumaşlar, geleneksel ahşap şapkalar, takılar ve diğer otantik ürünler bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mekong Deltası” title_font_size=”13″]

    Ülkenin güneyinde, Mekong Nehri’nin denize döküldüğü bölgede yer alan Mekong Deltası, su kanallarından oluşan devasa bir labirent gibidir. Bu eşsiz su yolları, yalnızca ulaşımı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bölgenin ticaret hayatında da önemli bir rol oynar. Bölge halkının gündelik ihtiyaçlarını karşıladığı Cai Rang gibi yüzen pazarlarda, teknelerin üzerinde taze meyveler, sebzeler, balıklar ve diğer ürünlerin satışı yapılır. Mekong Deltası, küçük kanallar ve su yollarıyla bölünmüş, zengin tarım arazileri ve sulak alanlarla kaplı bir bölgedir. Burada yetiştirilen pirinç, Vietnam’ın tarım sektörünün belkemiğini oluşturur ve bölgeye “ülkenin pirinç ambarı” ünvanını kazandırır. Tropikal muson ikliminin etkisi altındaki deltada, yaz aylarında artan yağışlar sık sık taşkınlara neden olur. Ancak bu taşkınlar, aynı zamanda bölgedeki toprakların verimliliğini artıran doğal bir döngünün parçasıdır. Deltanın sulak arazileri, binlerce farklı balık, kuş ve bitki türüne ev sahipliği yaparak biyolojik çeşitlilik açısından da son derece zengin bir alan oluşturur. Mekong Deltası hem tarımsal üretim kapasitesi hem de doğal zenginlikleriyle, Vietnam’ın en önemli ve etkileyici bölgelerinden biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Con Dao Adaları” title_font_size=”13″]

    Vietnam’ın güneyinde, Çin Denizi’nde yer alan ve birçok adadan oluşan Con Dao Adaları hem karanlık geçmişi hem de doğal güzellikleriyle dikkat çeker. Uzun yıllar boyunca bir ceza kolonisi ve sürgün yeri olarak kullanılan bu adalar, günümüzde de tarihin izlerini taşımaktadır. 19. yüzyılda Fransızlar, siyasi mahkûmları bu adalara hapsetmiş; Vietnam Savaşı sırasında ise Güney Vietnam rejimi, aynı amaçla adayı kullanmaya devam etmiştir. Adada bulunan “kaplan kafesleri” adlı zindanlar, bugün hâlâ ziyaretçilerin en çok ilgi gösterdiği yerler arasındadır. Ayrıca, adaların altına inşa edilen gizli tüneller, hapishane mahkûmları için kaçış veya saklanma noktaları olarak tarihe geçmiştir. Con Dao Adaları, geçmişteki bu karanlık izlerin ötesinde büyüleyici doğal güzellikleriyle de kendine hayran bırakır. El değmemiş plajları, kristal berraklığındaki suları ve renkli mercan resifleriyle, dünya çapında dalış meraklılarının gözde noktalarından biri olarak kabul edilir. Ayrıca adalar, nadir rastlanan deniz canlılarına, deniz kaplumbağalarına ve tropikal bitki türlerine ev sahipliği yapar. 1993 yılında millî park statüsüne alınan Con Dao Adaları, bitki ve hayvan türlerini koruma amacıyla özel bir öneme sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Da Nang” title_font_size=”13″]

    Bir zamanlar tarihî İpek Yolu’nun önemli duraklarından biri olan ve günümüzde Vietnam’ın hızla gelişen şehirlerinden biri olarak öne çıkan Da Nang, tarihî ve doğal güzellikleriyle göz kamaştırır. Şehir, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Hoi An Antik Kenti’ne ev sahipliği yapar. Geleneksel ahşap evleri, el yapımı fenerleri ve tarihî dokusuyla ünlü olan Hoi An, Vietnam’ın kültürel mirasının en özel örneklerinden biridir. Bu büyüleyici kenti ziyaret eden turistlerin uğrak noktalarından biri de 2018 yılında ziyarete açılan, dikkat çekici mimarisiyle Altın Köprü’dür. Altın Köprü, deniz seviyesinden 1.400 metre yükseklikte, iki devasa elin gökyüzüne doğru yükselerek taşıdığı eşsiz bir yapıdır. Ba Na Tepeleri’nin nefes kesen manzarasını bulutların arasından izleme fırsatı sunan bu köprü, kısa sürede Vietnam’ın en ikonik yapılarından biri hâline gelmiştir. Şehrin bir diğer etkileyici sembolü olan Ejderha Köprüsü, geceleri LED ışıklarıyla aydınlatılır ve haftanın belirli günlerinde ejderhanın ağzından püsküren ateş ve su şovlarıyla ziyaretçilere unutulmaz anlar yaşatılır. Da Nang’ın tarihi, doğal güzellikleriyle olduğu kadar savaşın izlerini taşıyan noktalarıyla da dikkat çeker. Mermer Dağları, savaş döneminde kullanılan gizli tünelleri ve mağaralarıyla ülkenin hüzünlü geçmişine ışık tutar. Bununla birlikte, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan askerleri tarafından “China Beach” olarak adlandırılan My Khe Plajı, yumuşak beyaz kumları, berrak suları ve sakin atmosferiyle dünyanın en güzel plajları arasında yer alır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ho Chi Minh Şehri” title_font_size=”13″]

    Ho Chi Minh Şehri, eski adıyla Saigon, Vietnam’ın en büyük ve en hareketli şehirlerinden biridir. Ülkenin ekonomi merkezi olan bu şehir, geçmişin izlerini ve modern çağın dinamizmini bir arada sunar. Şehrin en önemli simgelerinden biri olan Notre-Dame Katedrali, 1800’lerde Fransız sömürgesi döneminde, inşasında kullanılan tüm malzemelerin Fransa’dan getirilmesiyle yapılmıştır. Bu zarif yapı hem mimarisiyle hem de tarihiyle dikkat çeker. Yakınında yer alan Saigon Merkez Postanesi, Eiffel Kulesi’nin mimarı Gustave Eiffel tarafından tasarlanmış olup, Fransız mimarisinin zarif detaylarını yansıtır. Ho Chi Minh şehrinin modern yüzünü temsil eden Bitexco Finans Kulesi, 68 katı ve 178 metre yüksekliğiyle şehrin silüetini süsler. Bu görkemli gökdelenin gözlem terası, ziyaretçilere şehri panoramik olarak keşfetme fırsatı sunar. Şehir, yalnızca modern yapılarıyla değil, aynı zamanda Vietnam’ın zorlu tarihine tanıklık eden mekânlarıyla da öne çıkar. Savaş Kalıntıları Müzesi, savaşın yıkıcı etkilerini gözler önüne sererken, Reunification Palace (Birleşme Sarayı), iç savaşın son bulduğu ve Vietnam’ın birleşmesine tanıklık eden tarihî bir yapıdır. Şehir dışında yer alan ve savaş döneminden kalan Cu Chi Tünelleri, devasa yer altı ağıyla dönemin savaş stratejilerini anlamak isteyen ziyaretçiler için eşsiz bir deneyim sunar.

  • 8 Madde ile Erzurum’un İncisi Oltu Taşı

    8 Madde ile Erzurum’un İncisi Oltu Taşı

    Erzurum’a yolunuz düşmüşse çarşılardaki vitrinlerin insana huzur veren siyah bir renkle kaplandığı dikkatinizi çekmiştir. Bu huzuru yayan oltu taşı aynı zamanda hepimizin hemfikir olduğu mistik bir havaya da sahiptir. Erzurum’dan mı alır bu havayı bilinmez ama oltu taşının bu şehre kültürel ve sanatsal bir hava kattığı kesin… Yaydığı siyah ışıkla şaşırtıcı biçimde mutlu eden bu taşı 8 maddede sizler için anlattık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1# ” title_font_size=”13″]
    kil, linyit

    Oltu taşı yerkabuğundan çıkarıldığı ilk anda çok yumuşak olan ama hava ile temas ettiğinde sertleşen, işlendikçe daha da sertleşen bir maden… Ağaç reçinesi, kil ve linyit karışımından meydana gelmiş bir yapıya sahip…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Oltu taşının yeraltındaki varlığı 200 yıl önce keşfedilmiş… Madeni çıkarma işi ise bir hayli zorlu… Yüksek ve kayalıklı bölgelerdeki maden yataklarına ancak yaya yoluyla ulaşılabiliyor, taşı çıkarmak için gerekli olan araç ve gereç yaya olarak taşınıyor, çok çabuk kırıldığı için de çıkarma esnasında hassas olmak gerekiyor. Ama neyse ki yumuşak yapısı işleme sırasında oldukça kolaylık sağlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    oltu taşı tesbih

    Her ne kadar koyu kahve, sarı, gri-yeşil gibi renkleri var olsa da oltu siyah renkle özdeştir. “Siyah inci” dendiğinde akla oltu taşı gelir ve en çok bu renk tercih edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    oltu taşı tesbih

    Oltu taşından, anahtarlıktan broşa, gerdanlıktan tarağa farklı objeler yapılabilir, altın ya da gümüşle birlikte kullanılarak takılar çeşitlendirilir. Oltu taşından yapılmış bir tesbihin ise ayrı bir anlamı vardır. Elle temas ettikçe parlayan bu taş, tesbih olup çekilirse adeta ışıldar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Erzurum’un çeşitli yerlerinden ama özellikle Oltu ilçesinden çıkarılır. Oltu taşından ürünler ise babadan oğula geçen bir zanaatkârlıkla ve oldukça mütevazı atölyelerde üretilir. Erzurum’da onlarca imalatçı ve satıcı dükkânı bulabileceğiniz yer ise Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Rüstem Paşa tarafından yaptırılan Rüstem Paşa Bedesteni’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    takı

    Oldum olası gönlümüzün değerlileri arasında olan oltu taşının, Maden Kanunu’nda da kıymetli taşlar arasında olduğu tescil edilmiştir. Bazı fakültelerde ve meslek yüksekokullarında ilgili atölyeler açılarak da taşın değeri daha bir yüceltilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yerkabuğundan çıkarılan bu taşların insan üzerinde olumlu etkiler yaptığı iddia edilir. Çakraları olumsuz enerjiden arındırdığı söylenen oltu taşının daha pek çok faydası olduğu düşünülür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    takı

    Oltu taşı almaya karar verirseniz sahtesini gerçeğinden ayırt etmeniz gerekir. Bunun için uygulayabileceğiniz birkaç yöntem var. Taşı başka bir cisme sürterek elektriklenmesini sağlayın, eğer mıknatıs özelliği gösteriyor ise orijinaldir. Taşı hafifçe bir yere vurduğunuzda ise tok bir ses çıkmalı. Satın almış olduğunuz bir oltu taşı kullandıkça parlamış ise içiniz rahat olsun, o Erzurum’un derinliklerinden kopup gelmiş siyah inciden başkası değildir.

  • Turşusuz Bir Dünya Mümkün Mü?

    Turşusuz Bir Dünya Mümkün Mü?

    Sayesinde mevsiminde olmayan sebze ve meyvelerin de sağlıklı biçimde yenebiliyor olması, uzun süre saklanabilmesi, hem içecek hem yemek gibi tüketilebilmesi gibi nedenlerle turşusuz bir dünyanın mümkün olmadığına inanıyoruz. Bizler kültür olarak dünyanın en güzel ve çok turşu çeşitlerine sahibiz evet ama bakalım diğer ülkelerde öne çıkan turşu çeşitleri hangileri?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Acı, tatlı ve ekşinin memleketi olan Hindistan’da o kadar farklı turşu çeşitleri var ki mango belki de bize en tanıdık geleni… Hindistan’a has mango turşusu “aam ka achaar”ın birbirinden farklı tarifleri bulunuyor ve Hintliler bu turşuyu genellikle ekmek ve yoğurt eşliğinde tüketiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Güney Kore’nin meşhur yiyeceği “kimchi” fermente edilmiş sebzelerden meydana geliyor. Bazı yerlerde yemek olarak değerlendirilen kimchi aslında turşunun farklı bir versiyonu. Özellikle lahana ile yapılıyor ve çoğunlukla garnitür olarak servis ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Almanların ün yapmış turşusu “sauerkraut” bizim lahana turşumuza fazlasıyla benziyor, sadece daha ekşi bir tada sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bir de bizde lahanalar geniş yapraklar halinde tutulurken sauerkraut turşusunda ince ince kıyılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    “Takuan” turşusu beyaz turptan yapılmasına rağmen neden sarı renkte görünüyor, diye soranlar için turpun güneşte kurutulduktan sonra tuzlandığı bilgisini verebiliriz. Japonya’da oldukça popüler olan turşu suşi yapımında da kullanılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bulgaristan’ın geleneksel turşusu “tsarska”nın diğer bir adı da çar ya da kral turşusudur. Bizim karışık turşumuza benzeyen tsarska’da havuç, kırmızıbiber, kereviz gibi sebzeler bulunabilirken içeriğin olmazsa olmazı karnabahardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Balkan ülkelerinin en güzel lezzetlerinden olan “kamber” yani domates biberi turşusu Trakya‘nın ülkemizdeki topraklarında da sıklıkla yapılan bir turşu çeşidi. Bazı yerlerde de bu kırmızıbiberlerin bütün olarak turşusu yapılıyor ve içi farklı malzemelerle doldurularak servis ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Meksika mutfağına ait jalapeno turşusu artık bizim mutfağımızın da vazgeçilmezleri arasında bulunuyor. Acı ve etli Meksika biberiyle yapılan turşu oldukça lezzetli ve iştah açıcı… Ayrıca 15 gün gibi kısa bir sürede turşu haline gelebilen bir özelliğe de sahip.

  • UNUTMA BENİ ÇİÇEĞİ İSMİNİN ARDINDAKİ RİVAYETLER

    Unutma beni çiçeği, Boraginaceae (Hodangiller) ailesine ait, her yıl yeniden filizlenip büyüyen ve birkaç yıl boyunca yaşayabilen çok yıllık bir bitkidir. Genellikle mavi tonlarındaki minik çiçekleriyle bilinse de beyaz ve pembe çiçek açan türleri de bulunmaktadır. Beş yapraklı çiçekleriyle sade ve zarif bir görünüme sahiptir. Bu çiçekler, nemli ve gölge bölgeleri sever. Dere kenarları, orman altları ve sulak çayırlar, unutma beni çiçeğinin doğal yaşam alanlarıdır. Zarafeti ve sade güzelliğiyle görenleri kendine hayran bırakan unutma beni çiçeğinin isminin nereden geldiğini merak ediyorsanız, bu konudaki rivayetleri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Unutma beni çiçeğinin ismi, Latince “myosotis” kelimesinden türetilmiştir. “Fare kulağı” anlamına gelen bu kelime, çiçeğin yapraklarının şeklinin fare kulağına benzemesi nedeniyle verilmiştir. Halk arasında ise bu çiçek, yaygın olarak “forget-me-not” adıyla bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Unutma beni çiçeği, doğanın duygusal derinliklerini yansıtan zarif bir bitkidir. Çoğunlukla mavi tonlarıyla bilinen bu çiçek sevgi, sadakat ve nostaljiyi simgeler. Kavuşamayan âşıklar, yitirilen sevgiler ve unutulmaz anılar için güçlü bir sembol olarak kabul edilir. Adını, geçmişin romantik ve trajik efsanelerinden almıştır. Unutma beni çiçeğiyle ilgili en bilinen efsanelerden biri, Orta Çağ Avrupa’sına dayanır. Bir şövalye, sevdiği kadın için nehir kenarından bu çiçeği toplarken akıntıya kapılır. Boğulmadan önce, çiçeği kadına uzatarak “Unutma beni!” diye seslenir. Kadın, bu sözü asla unutmaz ve çiçeği, sevdiğinin anısını yaşatmak için bir sembol hâline getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Avrupa’da ve Orta Çağ’da unutma beni çiçeği, sevdiği tarafından hatırlanmayı isteyen âşıkların simgesi olarak kabul edilmiştir. Başka bir rivayete göre, bir şövalye savaşa gitmeden önce sevgilisine bu çiçekten bir demet vererek “Unutma beni.” der. Ancak şövalye savaştan dönmeyince, bu çiçek kaybedilen aşkın bir hatırası olarak hafızalarda yer eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Unutma beni çiçeğiyle ilişkilendirilen hikâyelerden biri de Almanca “Das Vergissmeinnicht” kelimesine dayanmaktadır. Bu kelime, “unutma beni” anlamına gelir ve çiçeğin derin sembolik anlamını yansıtır. II. Dünya Savaşı sırasında bir askerin cebinde bulunan “Steffi, Vergissmeinnicht” yazılı bir not ve sevgilisinin fotoğrafıyla anlatılan hikâye dikkat çeker. Ancak bu dokunaklı hikâye, büyük ölçüde İngiliz şair Keith Douglas’ın savaş deneyimlerini işlediği “Vergissmeinnicht” adlı şiirine dayanmaktadır. Savaşın trajedisini ve kaybedilen aşkları anlatan bu şiir, unutma beni çiçeğinin evrensel bir sembol olarak kabul edilmesine katkı sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Unutma beni çiçeği ile İngiltere Kralı IV. Henry arasında da bir bağ bulunmaktadır. 1398 yılında sürgüne gönderilen IV. Henry, bu çiçeği sadakati ve unutulmama arzularını simgeleyen bir sembol olarak benimsemiştir. İngiltere’ye döndüğünde de bu zarif çiçeği kendi amblemi olarak kullanmaya devam etmiştir. Bu tercih, yalnızca kişisel bir sembolizm değil, aynı zamanda halk arasında unutma beni çiçeğinin anlamını daha da güçlendirmiştir. O dönemde bu çiçek, uzun süreli ayrılıkların, kavuşulamayan aşkların ve sadakatin bir simgesi hâline gelmiş; derin duygulara tercüman olmuştur. Çiçeğin bu eşsiz hikâyesi, tarihin romantik ve melankolik yanlarına ışık tutmaktadır.

  • Hayatın En Güzel Demlerinden Çayın 8 Maddelik Öyküsü

    Hayatın En Güzel Demlerinden Çayın 8 Maddelik Öyküsü

    Yokluğu baş ağrıtacak kadar üzen, kokusuyla bir anda yorgunluğu bitiren, günün her saati içilebilen çay biz Türk milleti için bir nevi ab-ı hayattır. Peki, çay kelimesinin dilimize Çin’den doğru geldiğini biliyor muydunuz? Çin’in Mandarin lehçesinde “cha” şeklinde yazılıp “ça” diye okunan kelime sadece bizde değil pek çok dilde “çay” olarak ifade edilir ve anladığınız üzere bu orijinal sıvının keşif yeri de Çin’dir. Gelin, çay hakkındaki hikâyenin en başına gidelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kazanda kaynayan suyun içine tesadüfen düşen yeşil yapraklar, suyun değişen rengi ve ortaya yayılan o mistik koku… Bundan neredeyse 5000 yıl önce Çin imparatorlarının ilklerinden Shen Yung’un bu manzaraya tanıklık etmesiyle başlamış çayın yolculuğu… Rivayet o ki bu tanıklıktan sonra imparator hem bir çay tiryakisi hem de bu işin takipçisi olmuş. Yüzyıllar içinde önce Uzakdoğu diyarlarına, 18. yüzyıl’da da Portekiz’den doğru Avrupa’ya yayılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Osmanlı da Çin’den getirdiği fidanları Bursa’da yetiştirmek istemiş fakat çevre koşullarının uygun olmayışı yüzünden çayın ülkeye yayılması 1900’lü yıllara kalmış. Bitkinin yetişmesinde Karadeniz’in elverişli şartlara sahip olduğu fark edilince 1924 yılında Rize’de çay yetiştiriciliği yapılması için bir yasa çıkarılmış. Çayın bizdeki hikâyesi ülke insanını fethetmesiyle son buluyor diyebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Pek çok ülkeyi fetheden çaya farklı kültürler tarafından farklı bir alaka gösterilir. Örneğin Ruslar, önce beyazlatılmamış şekeri ağızlarına alır sonra çayı yudumlarlar ve neredeyse her öğün içerler. Japonlar, çay ikramı ve kabulünü adeta bir ritüele dönüştürürler. İrlanda ve İngiltere’de aristokrasinin içeceği olmaktan 18. Yüzyıl sonlarında kurtularak günlük yaşamın içine giren içecek, bugün de entelektüelleri çay partilerinde bir araya getirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Türkiye çay üretimi ve tüketimi açısından dünyada ilk sıralarda… Ülke insanı için olmazsa olmazı kahvaltı yanıdır ama bütün öğünlerde tüketmek isteseniz de kimse yadırgamaz. Türk mutfağında sayısız eşlikçisi varsa da simitle birlikte yudumlamak gerçekten eşsiz bir keyiftir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bir yudum aldığınızda kokusuyla tadıyla “Oh be!” dedirtecek güzellikte bir çay için bazı püf noktalarına dikkat etmeniz gerekir. Bunlardan biri çayın yapılacağı demliğin malzemesidir. Daha lezzetli bir çay için genellikle emaye, seramik, porselen ya da bakır demlik tercih edilmesi tavsiye edilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Bir diğer püf nokta da zamandır! Çayın demlenmesi için 20 dakika kadar bekler, hatta bu sürede demliğin ağzını bir tıpa ile kapatırsanız buram buram aromasıyla iyi demlenmiş bir çay elde edebilirsiniz. Burada dikkat edilmesi gereken husus, çay demlenirken alttaki suyun çok kaynamaması ve buharıyla çayı acılaştırmamasıdır. Bunun için çay demlenirken ateşi kısmalısınız.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yaşattığı lezzetli ve keyifli dakikalarla sınırlı değildir çayın faydaları… Ağız sağlığından antioksidan etkisine, sindirim sisteminden bağışıklık sistemine, stres ve diyabet konularına çeşitli etkiler ve faydalar içerir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Çay servisinde bardağa önce çay sonra sıcak su koyulur ve “dudak payı” diye tabir edilen 1-2 santimlik bir boşluk bırakılır. Ve çayı en orijinal haliyle hissedebilmek için mutlaka ince belli bardakta içilmesi önerilir.

  • Zamanı Anlatan 7 Alıntı

    Zamanı Anlatan 7 Alıntı

    Bazen üzen bazen dertlere deva olan zaman birçok şiire, şarkıya, yazıya konu olmuştur. Edebiyatın gelmiş geçmiş en büyük isimleri zaman üzerine düşünmüş, zamandan ilham alarak ya da akıp geçen zamana sitem ederek okuyanı derinden etkileyen eserlere imza atmışlardır. Tüm hayatımızı çekip çeviren zamana bir de edebiyatın büyük ustalarının gözüyle bakalım istedik ve zamanı anlatan 7 alıntıyı listemizde bir araya getirdik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    dante alighieri
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    dünya edebiyatı
  • DÜNYANIN EN DEĞERLİ KİTAPLARI

    Tarihin en önemli kültürel ve entelektüel mirasları arasında yer alan kitaplar; düşüncelerin, hikâyelerin ve bilgilerin nesiller boyunca aktarılmasını sağladı. Bazı kitaplar, tarihî ve sanatsal yönleriyle öyle eşsiz bir konuma ulaştı ki açık artırmalarda dudak uçuklatan fiyatlarla alıcı buldu. Bu kitaplar yalnızca edebî değerleriyle değil, aynı zamanda bulundukları dönemin kültürel ve sosyal yapısını anlamamız için de paha biçilemez birer kaynak niteliği taşıyor. Her birinin ilginç öyküsü, altında yatan tarihî bir olayı var ve bu yüzden bu kitaplar sadece okumak için değil aynı zamanda koleksiyon yapmak için de büyük ilgi görüyor. Yazımızda rekor fiyatlarla satılan bu özel kitapları keşfedebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Codex Leicester, Leonardo da Vinci” title_font_size=”13″]

    Rönesans döneminin en önemli eserlerinden biri olan ve İtalyan sanatçı, mucit ve bilim insanı Leonardo da Vinci’nin bilimsel yazılarını içeren “Codex Leicester”, 1994 yılında tam 30,8 milyon dolara alıcı buldu. Dünyanın en pahalı kitabı ünvanını kazanan bu eşsiz eseri, Amerikalı milyarder Bill Gates koleksiyonuna dâhil etti. 72 sayfadan oluşan kitap Leonardo da Vinci’nin çizimlerini, teorilerini, bilimsel gözlemlerini, hidrolik, suyun hareketi, jeoloji ve astronomi gibi bilimsel konuları barındırıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”The Gospels of Henry the Lion (Aslan Henry’nin İncilleri)” title_font_size=”13″]

    Orta Çağ boyunca özellikle İslam sanatında ve Avrupa’da sıkça kullanılan tezhip, el yazması kitapların ve sanat eserlerinin kenarlarını, sayfalarını ve diğer alanlarını süslemek için altın, gümüş ve canlı renklerle yapılan detaylı bir süsleme sanatıdır. Romanesk Dönem’de tezhip geometrik desenler, bitkisel motifler ve insan figürleri gibi zengin öğelerle daha özgün bir kimlik kazandı. Romanesk tezhipli el yazmaları, süslemeler ve illüstrasyonlarla zenginleştirilmiş ve bu teknik özellikle 11. yüzyılın sonları ile 12. yüzyıl boyunca Almanya’da büyük bir gelişim göstermiştir. Bu dönemin en dikkat çekici eserlerinden biri olan Aslan Henry’nin İncilleri, 12. yüzyılda Alman Saksonya Dükü’nün siparişiyle hazırlanmıştır. Eser, sadece dinî bir metin olmanın ötesinde, sanatsal ve tarihî bir değer de taşır. Romanesk tezhip sanatının en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilen bu eşsiz el yazması, 1983 yılında Almanya hükümeti tarafından 20,7 milyon dolara satın alınarak bir rekor kırmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Magna Carta (Büyük Şart)” title_font_size=”13″]

    Magna Carta (Büyük Şart), 15 Haziran 1215’te İngiltere Kralı John ile baronlar arasında imzalanmış bir antlaşmadır. Bu belge, kralın mutlak yetkilerinin sınırlandırılması ve bireysel hakların korunması amacıyla çeşitli hükümler içermektedir. Hukukun üstünlüğünü, bireylerin haklarını ve yöneticilerin sınırlı yetkilerini vurgulayan önemli bir metin olan Magna Carta, zamanla demokratik değerlere ve insan haklarına ilişkin birçok yasal düzenlemenin temelini oluşturmuştur. 1744 yılında kurulan İngiltere merkezli, dünyanın en eski ve prestijli müzayede evlerinden biri olan Sotheby’s tarafından 2007 yılında satılan Magna Carta’nın 725 yıllık bir kopyası, 21,3 milyon dolara alıcı bulmuştur. 1988 yılından beri ABD Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresinde sergilenen bu kopya, aynı zamanda ABD’de kalan son Magna Carta kopyasıdır. Toplamda var olduğu bilinen 17 kopyadan yalnızca biri olan bu eserin alıcısı ise Amerikalı milyarder David Rubenstein olmuştur. Rubenstein, bu tarihî belgeyi koruma amacıyla halkın erişimine açmayı planladığını belirtmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”The Birds of America (Amerika’nın Kuşları), John James Audubon” title_font_size=”13″]

    John James Audubon’un kuş gözlemleri ve illüstrasyonlarından oluşan “Amerika’nın Kuşları” adlı eseri, 2010 yılında 9,6 milyon dolara satılmıştır. Audubon, 19. yüzyılda yaşamış bir doğa bilimci ve sanatçı olarak Amerika’nın kuşlarını ayrıntılı bir şekilde incelemiş ve gerçek boyutta 400’den fazla elle çizilmiş illüstrasyonla süslenmiş, büyük bir kitap olan “Amerika’nın Kuşları” adlı eserini oluşturmuştur. Bu eser, yalnızca doğa ve sanat açısından değil, tarihsel bağlamda da büyük bir öneme sahiptir. Audubon’un gözlemleri, dönemin doğal hayatını ve ekosistemlerini anlamak için benzersiz bir kaynak sunmaktadır. Satış, Christie’s Müzayede Evi’nde gerçekleştirilmiş ve eseri satın alan kişinin Amerikalı iş insanı Carl Knobloch Jr. olduğu belirtilmiştir. Knobloch, Audubon’un eserlerini koruma konusundaki çabalarıyla tanınan bir koleksiyonerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”The Bay Psalm Book (Bay Mezmurlar Kitabı)” title_font_size=”13″]

    1640 yılında Amerika’da basılan ilk kitap olan “Bay Mezmurlar Kitabı”, 2013 yılında 14,2 milyon dolara satılarak tarihin en pahalı kitap satışlarından biri olarak kaydedilmiştir. Bu eser, 16. yüzyılın sonlarında İngiltere’den Amerika’ya göç eden Puritan yerleşimcileri tarafından New England bölgesinde kullanılan ilk matbaa makinesiyle basılmıştır. Bu özelliği, eseri matbaacılık tarihinin önemli bir parçası hâline getirmiştir. 1947 yılında Boston’daki bir müzayede evinde 151.000 dolara satılan bu kitabın değeri, yıllar içinde daha da artmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”The First Folio (İlk Folyo), William Shakespeare ” title_font_size=”13″]

    Tam adı “Mr. William Shakespeare’s Comedies, Histories & Tragedies” olan William Shakespeare’in oyunlarının ilk toplu baskısı, “The First Folio”, 1623 yılında, Shakespeare’in ölümünden yedi yıl sonra yayımlanmıştır. Bu eser, Shakespeare’in 36 oyununun bir araya getirildiği en eski ve en kapsamlı koleksiyonlardan biridir. İlk baskıda yaklaşık 750 kopya basıldığı düşünülmekte olup, günümüze sadece 235 civarında kopya ulaşmıştır. Bu kopyaların çoğu eksiktir. 2020 yılında bir First Folio kopyası, Christie’s Müzayede Evi’nde 9,98 milyon dolara satılarak, bir Shakespeare eseri için bugüne kadar ödenen en yüksek fiyat olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”The Canterbury Tales, (Canterbury Hikâyeleri), Geoffrey Chaucer” title_font_size=”13″]

    İngilizcenin yazılı ilk eserlerinden biri olması bakımından büyük önem taşıyan “Canterbury Hikâyeleri”, edebiyat tarihindeki önemli bir dönüm noktasını temsil etmektedir. 14. yüzyılda Geoffrey Chaucer tarafından kaleme alınan bu eser, İngiliz Rönesansı’nın başlangıcı olarak kabul edilir. O dönemde kitapların elle çoğaltıldığı, zaman alıcı ve hata yapma olasılığının yüksek olduğu bir süreçten geçerek okuyucularla buluşmuştur. Canterbury Hikâyeleri, çerçeve öykü tekniğiyle yazılmış bir eser olup, her bir karakterin kendi hikâyesini anlattığı bir dizi öyküden oluşur. İngiliz edebiyatının temel taşlarından biri olarak kabul edilen bu eser, birçok şair ve yazarı derinden etkilemiş, sonraki yıllarda yazılacak pek çok kitaba ilham kaynağı olmuştur. Kitabın tarihsel ve edebî katkılarının yanı sıra, 1998 yılında yapılan bir açık artırmada 11 milyon doların üzerinde bir fiyata satılması, önemini bir kez daha gözler önüne sermiştir.