Yazar: admin

  • KALEYDOSKOP NEDİR? NASIL ÇALIŞIR?

    Yunanca iyi ve güzel anlamına gelen “kalos” ve “eidos” yani biçim ve “scopos” yani izlemek sözcüklerinden oluşan kaleydoskop, içine bakıldığında renkli desenleri gösteren eğlenceli bir alettir. Bu desenler, ışığın yansımasıyla oluşur ve dürbünü hareket ettirdikçe de değişir. Peki ne işe yarar bu kaleydoskop, niçin üretilmiştir ve kimler kullanmıştır? Yazımızda Türkçede çiçek dürbünü olarak da geçen kaleydoskop ile ilgili merak edilenleri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Çiçek dürbünü, İskoç bilim insanı, mucit ve yazar David Brewster tarafından 1816’da icat edilmiştir. Işığın konumundan faydalanarak icat ettiği kaleydoskobun patentini de 1817’de almıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bu icadından çokça para kazanacağını düşünen Brewster’in gözden kaçırdığı bir hata, dürbünün kolayca kopyalanmasına ve taklitlerinin piyasayı ele geçirmesine neden olmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1870’lerin başında ABD’de yaşayan Prusya asıllı Charles Bush, kaleydoskopu geliştirerek; kaleydoskop kutuları, kaleydoskop nesneleri ve stantlarını içeren çeşitli patent başvurularında bulunmuştur. Çalışmalarına bu alanda yoğunluk veren Bush, Amerika’da oldukça ilgi uyandıran “salon kaleydoskop”larını geliştirmiştir. Bu kaleydoskopun diğerlerinden farkı, içerisinde sıvı dolu cam ampullerin olmasıdır ve bu fark, görsel olarak daha çarpıcı etkilere sebep olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Sinemada sıkça kullanılan kaleydoskop, televizyon ve sinemalarda gösterilen filmlerde “bulanıklaştırma efekti” olarak kullanılmıştır. Bu sayede görüntü hafif bulanık ve çokgen şeklini alır, bu da sahnenin dramatikleşmesini sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Bir ucu buzlu camla kapatılan metal ya da karton borudan oluşan dürbünün zemini siyah ya da koyu bir renktedir. İçerisinde 60 derecelik eğime sahip bitişik üç adet ayna bulunur. Aynaların arasında renkli cam parçaları, pullar, tüyler, minik boncuklar gibi görsel açıdan zengin malzemeler vardır. Bu sayede dürbünden bakıldığında değişik şekilli çokgenler bir daha aynı olmayacak şekilde izleyiciye gözükmektedir. Kısaca, kaleydoskop insanlığı değiştirmek için icat edilen bir âlet olmamış, eğlenme amaçlı kullanılmıştır.

  • KAYALARA OYULMUŞ TARİHÎ AYAZİNİ KÖYÜ

    Ayazini köyü, tüf kayalarla kaplı vadisi ve doğal olarak şekillenmiş kaya yapılarıyla âdeta bir açık hava müzesini andırmaktadır. Frigya Dönemi’ne ait mezar odaları ve dinî yapılar, köyün zengin geçmişine tanıklık ederken; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı Dönemleri’nin izleri de köyün mimari dokusunda hissedilir. Afyonkarahisar’ın İhsaniye ilçesine bağlı Ayazini köyünde yer alan bu antik yerleşim yeri hakkındaki bilgiler yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Frigler, M.Ö. 12. yüzyılda Orta Anadolu’ya yerleşmiş, M.Ö. 9. yüzyılda güçlenerek siyasi varlık kazanmış eski bir Anadolu halkıdır. Başkenti Gordion olan Frig Krallığı tarım, dokuma ve metal işçiliğinde geliştirdikleri üstün becerilerle tanınır. Mitolojide efsanevi Kral Midas’ın “dokunduğu her şeyi altına çevirme” yeteneğiyle anılması, Frig kültürünün zenginliğini simgeleyen efsanelerden biridir. Frigler, taş işçiliğinde de ustalaşarak kaya mezarları, anıtsal yapılar ve oyulmuş tapınaklar inşa etmiş, böylece benzersiz bir mimari kültür geliştirmiştir. Özellikle Afyonkarahisar, Eskişehir ve Ankara çevresinde yer alan Frig Vadisi’ndeki bu yapılar, devasa boyutları ve karmaşık oyma teknikleriyle dönemin diğer kültürlerinden belirgin bir şekilde ayrışır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Frig Vadisi ve çevresindeki kayaçların yapısal özellikleri, bölgenin jeolojik zenginliklerinden kaynaklanmaktadır. Vadide bulunan kayaçlar genellikle tüf (volkanik kül), bazalt, andezit gibi volkanik kökenli oluşumlardır. Bu kayaçlar, volkanik patlamalar sonucu çevreye yayılan sıcak kül ve lavların zamanla sertleşmesiyle meydana gelmiştir. Tüf kayaçların yumuşak yapısı, kolayca kazılabilir ve şekillendirilebilir olması Friglerin bu bölgedeki kayaları oyup çeşitli yaşam alanları, mezar odaları ve dinî yapılar inşa etmelerine olanak sağlamıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Tüf kayaçları, yüksek ısı yalıtımı sağlayan özellikleriyle dikkat çeker. Bu doğal özellik sayesinde, kayaların içine oyulan mekânlar yaz aylarında serin, kış aylarında ise sıcak kalır. Frigler, tüf kayaçlarının bu avantajını günlük yaşamda ve dinî yapılarda korunaklı ve konforlu alanlar oluşturmak için kullanmış; evleri, tapınakları ve mezar odalarını bu kayaların içine oyma tekniğiyle inşa etmişlerdir. Bu ustalık, kaya mimarisinde nadide örneklerin ortaya çıkmasını sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Friglerin kültürel ve dinî mirasını da günümüze kadar taşımıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Frigya’nın önemli antik kentlerinden biri olan Frig metropolisi, Ayazini yakınlarında stratejik bir konumda yer alır. Tiyatro, agora ve diğer kamu yapılarıyla dikkat çeken bu antik kentin kalıntıları, Friglerin gelişmişliğini gözler önüne serer. Metropolisteki çoğunluğu üç katlı olan kaya içine oyulmuş yapılar, katlar arasında geçiş sağlayan odalarla birbirine bağlanmıştır. Bunların yanı sıra, alaturka tuvaletleri dünyanın en eski örneklerinden biri olarak tarihe ışık tutar. Hem mimarisi hem de sosyal yapısı açısından, Friglerin gelişmiş medeniyet anlayışını yansıtan metropoliste, tiyatro toplumsal yaşamın merkezi olarak etkinliklere ve dinî törenlere ev sahipliği yapmıştır. Agora ise ticaretin ve sosyal etkileşimin yoğunlaştığı bir alan olarak önemli bir rol üstlenmiştir. Ayrıca, Frig Vadisi’nin doğal korunaklı yapısı, düşman saldırılarına karşı güvenliği artırarak burayı savunma açısından avantajlı bir yer hâline getirmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Afyonkarahisar’daki Ayazini köyünde bulunan Aslantaş ve Yılantaş gibi devasa kaya anıtları, Friglerin sanatsal ve mühendislik yeteneklerini gözler önüne seren, kayalara oyulmuş büyük mezar odalarıdır. Bu anıt mezarların cephelerinde yer alan aslan, yılan ve çeşitli sembolik kabartmalar, Frig toplumunun dinî inançlarını, ölü gömme ritüellerini ve doğa ile olan güçlü bağlarını yansıtır.

  • Mutfakta Hijyen İçin Püf Noktaları

    Mutfakta Hijyen İçin Püf Noktaları

    Tüm yaşam alanlarında olduğu gibi mutfakta hijyen de önce kendimizden başlar. Mutfağa girdiğimizde ellerimizin temiz olduğundan emin olduktan sonra diğer hijyen konularına odaklanabilir, ailemiz ve sevdiklerimiz için güvenli menüler hazırlayabiliriz. Biz dikkat edilmesi gereken detaylardan birkaçını aşağıda sıraladık, siz bu listeyi dilediğiniz kadar uzatabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    mutfak, hijyen, temizlik

    Mutfakların demirbaşlarından olan kesme tahtasını işinizin her aşamasında sıcak su ile yıkamak, işiniz bittikten sonra da sirkeli ya da karbonatlı suyla yıkayarak tamamen kurutmak en başta geliyor. Ve eğer mümkünse çiğ etler ve sebze için ayrı ayrı tahtalar kullanmalı hatta ekmek tahtanızı da ayırmalısınız. Malzemenizi bulaşık makinasında yıkayabilmek ve hijyen konusunda daha rahat hissetmek istiyorsanız o zaman da seramik gibi farklı malzemelerden yapılan kesme tahtalarını tercih etmenizi önerebiliriz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Restoranların mutfaklarında ağaç tezgâhların kesinlikle kullanılmadığını biliyor muydunuz? Nedeni, ıslak kaldığında mikrop barındırma potansiyelinin çok fazla olması ve bunu bütün yiyeceklere bulaştırma riskinin bulunması. Bu nedenle mutfağınızda kullandığınız ahşap malzemeler hijyen konusunda ekstra ilgi gerektiriyor. Ve mutfaklardaki diğer demirbaşlar da tahta kaşıklar… Tıpkı kesme tahtaları gibi onları da bulaşık makinasına koymamalı, yıkadıktan sonra da iyice kurutmalısınız. Tahta kaşık satın alırken ise zararlı madde içermeyen ahşaptan yapılmış ve cilalanmış olmasına dikkat etmeyi unutmayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Fark ettiğiniz gibi mutfak hijyeninde sirke ve karbonat adeta iksir gibi işlev görüyor. Bazı sebzelerin bakterilerden arındırılmasında da oldukça etkililer. Ama tabii önceliğiniz sebzeleri akan suda yıkayarak topraktan iyice arındırmak olmalı. Özellikle ıspanak, semizotu, marul, roka gibi yeşil yapraklı sebzeleri su ile yıkadıktan sonra sirkeli veya karbonatlı suda bir süre bekletip tekrar durulayabilirsiniz. Patates, kereviz gibi toprak kalıntıları barındıran sebzeleri ise akan suda fırça yardımı ile temizleyebilir, soğan, pırasa gibi sebzelerin en üstteki bir katını soyarak atabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    mutfak, hijyen, temizlik

    Mutfaklarımızın olmazsa olmazı bıçakların dezenfekte edilmesi de oldukça önemli, çünkü farklı yiyecekler için aynı bıçağı kullanmak sizi çapraz bulaşma denen büyük bir riskle karşı karşıya bırakabilir. Özellikle çiğ etlerde kullandığınız bir bıçağı tekrar kullansanız da kullanmasanız da kaynar su ile yıkamalı hatta kaynar suda bir süre bekletmelisiniz. Bu arada; çiğ et ve kümes hayvanlarının yıkanırken de etrafa zararlı bakteri bulaştırabileceğini ve belli bir ısıda pişirilmedikçe bakterilerin yok edilemeyeceğini unutmayın. Yani bu tür gıdaları yıkamanın bir anlamı bulunmamakta.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kısa adı WHO olan Dünya Sağlık Örgütü’nün de tükettiğimiz gıdaların hijyenik ve güvenli olması için verdiği bazı mesajlar bulunuyor. Bunlardan birkaçı şöyle: Öncelikle bizim de yukarıda söylediğimiz gibi pişmiş ve çiğ gıdaları ayrı tutmak. Devamında ise iyi pişirmek, gıdayı güvenli sıcaklıkta tutmak, güvenli su ve hammadde kullanmak geliyor. Yani bir taraftan mutfağımızı, aparatlarımızı temiz tutarken, diğer taraftan tüketeceğimiz gıdaların zararlı bir hale gelmemesi için uygun koşulları gözetmemiz gerekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    hijyen, temizlik

    Siz de yemek yapmayı seven ama toplamaya gelince gönülsüzleşen biri misiniz? O halde kesin tezgâh üstündeki ıslak beze dokunmayı da sevmiyorsunuz! Fakat mutfakta birkaç saat içinde üzerinde milyonlarca bakteri üretebilecek malzemelerin başında o bezler ve bulaşık süngerleri geliyor. Siz siz olun bezleri haftada bir çamaşır makinesinde yüksek sıcaklıkta yıkayın ve süngeri her zaman temiz tutun. Eğer mümkün olabiliyorsa mutfakta bez yerine kağıt havlu kullanmak çok daha hijyenik olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Mutfakta hijyen sağlamamıza yardımcı olan temizlik malzemelerinin gıdalarla bir araya geldiğinde bizzat kendisinin zararlı maddelere dönüşeceğini unutmayın. Bu nedenle sabun köpüğünün yiyeceklere değmesine kesinlikle engel olmalı ve deterjanları kapalı bir alanda tutmaya özen göstermelisiniz. Son olarak… Deterjan kullanırken siz de eldiven kullanabilir, böylece kimyasalların cildinize vereceği zararlardan korunabilirsiniz.

  • TÜRK DİL KURUMUNUN YAZIMINI DEĞİŞTİRDİĞİ TÜRKÇE KELİMELER

    Dil, tıpkı yaşayan bir organizma gibi sürekli değişen ve gelişen bir yapıdadır. Yeni teknolojiler, değişen kültürel kodlar, globalleşen dünya ve popüler kültür ögeleri gibi birtakım durumlar nasıl gündelik hayatımızı değiştiriyorsa, bu değişimler dilimize de yansıyor. Türk Dil Kurumu (TDK), kurulduğu günden bu yana Türk dilinin gelişmesi ve korunması için çalışmalarını sürdürmeye devam ediyor. Bu doğrultuda dilimizdeki bazı Türkçe kelimelerin yazımını değiştirdi ve yeni kelimeleri yayımladı. İşte o kelimeler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
  • DÜNYA ÇAPINDA EN ETKİLEYİCİ UÇURTMA FESTİVALLERİ

    Uçurtmalar, yalnızca çocukların eğlencesi olmanın ötesinde, tarih boyunca farklı kültürlerde simgesel ve sanatsal bir anlam taşımıştır. Dünya çapında düzenlenen uçurtma festivalleri, bu eşsiz objenin tarihî mirasını yaşatmanın yanı sıra, modern sanat ile harmanlayarak yeni nesillere ilham vermektedir. Bu festivaller, yalnızca uçurtmaların havalandığı etkinlikler değil, aynı zamanda kültürel alışverişin, toplumsal dayanışmanın ve eğlencenin merkezinde yer alan organizasyonlar olarak dikkat çekmektedir. Yazımızda, uçurtmaların birer sanata dönüştüğü, dünyanın dört bir yanındaki en etkileyici uçurtma festivallerini listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gujarat Uluslararası Uçurtma Festivali, Hindistan” title_font_size=”13″]

    Hindistan’ın Gujarat eyaletinde düzenlenen Gujarat Uluslararası Uçurtma Festivali, her yıl gökyüzünü âdeta rengârenk bir sanat galerisine dönüştürüyor. Ocak ayının ortalarında, Makar Sankranti Festivali kapsamında gerçekleştirilen bu etkinlik, uçurtma tutkunları için bir cennet niteliğindedir. Festivalin kökleri, Gujarat halkının doğayla ve mevsim döngüleriyle kurduğu derin bağlara dayanmaktadır. Makar Sankranti, Güneş’in kuzeye doğru hareket etmeye başladığı ve kış mevsiminin sona erdiği dönemi kutlayan geleneksel bir bayramdır. Hindistan’ın yanı sıra 40’tan fazla ülke ve 100’den fazla profesyonel uçurtma sanatçısı, kültürlerini ve yeteneklerini bu özel festivalde sergileme fırsatı buluyor. Ülkemizin de katılımcı olduğu bu festivalde, yerel kültürlere özgü uçurtmalar festivale renk katıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Weifang Uluslararası Uçurtma Festivali, Çin” title_font_size=”13″]

    Her yıl nisan ayında düzenlenen Weifang Uluslararası Uçurtma Festivali, dünyanın en eski ve en prestijli uçurtma festivali olarak bilinmektedir. Çin’in Weifang şehrinde gerçekleştirilen bu etkinlik, uçurtma tutkunlarının ve sanatçılarının buluşma noktasıdır. Dünyanın dört bir yanından binlerce uçurtma tutkunu hem sıra dışı tasarımlarını sergilemek hem de gökyüzünü rengârenk uçurtmalarla süslemek için festivale katılır. Festivalde yalnızca uçurtma yarışmaları değil, aynı zamanda uçurtma yapım atölyeleri, geleneksel Çin dansları ve müzik gösterileri gibi kültürel etkinlikler de düzenlenmektedir. 2024 yılındaki festivalde Mardinli uçurtma sanatçısı Zahit Mungan, beş aylık titiz bir çalışmanın ürünü olan üç boyutlu tavus kuşu uçurtmasıyla altın madalya kazanarak Türkiye adına gurur verici bir başarıya imza atmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Berck-sur-Mer Uluslararası Uçurtma Festivali, Fransa” title_font_size=”13″]

    Fransa’nın kuzey kıyısında yer alan ve sakin bir kasaba olan Berck-sur-Mer, her bahar gökyüzünü rengârenk uçurtmalarla süsleyen benzersiz bir festivale ev sahipliği yapıyor. Berck-sur-Mer Uluslararası Uçurtma Festivali, yaklaşık 30 yıldır düzenlenen ve dünyanın dört bir yanından gelen uçurtma tutkunlarını bir araya getiren bir etkinliktir. Mart ve nisan aylarında gerçekleştirilen bu 10 günlük festival, Berck plajlarında rüzgârla dans eden uçurtmaların süslediği büyüleyici bir görsel şölen sunar. Festival boyunca gökyüzü, devasa hayvan figürlerinden zarif geometrik tasarımlara, çeşitli uçurtmalarla dolup taşmaktadır. Bu eşsiz etkinlik, Berck-sur-Mer’in huzurlu atmosferini gökyüzündeki sanatla buluşturarak baharın en keyifli kutlamalarından birine dönüştürmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Washington Cherry Blossom Uçurtma Festivali, ABD” title_font_size=”13″]

    Her yıl, mart ayının sonu ile nisan ayının başında Washington’da düzenlenen Ulusal Kiraz Çiçeği Festivali, baharın gelişini kutlayan ve Amerikan-Japon dostluğunu simgeleyen renkli bir etkinliktir. Bu festivalin en dikkat çekici etkinliklerinden biri olan Washington Cherry Blossom Uçurtma Festivali, Washington Anıtı çevresinde düzenlenir ve rengârenk uçurtmaların gökyüzünü süslediği eğlenceli anlara sahne olur. Festivalin kökleri, 1912 yılında Tokyo Belediye Başkanı Yukio Ozaki tarafından Washington’a hediye edilen üç binden fazla kiraz ağacına dayanır. Baharın gelişini müjdeleyen bu ağaçların çiçek açmasıyla başlayan festival, zamanla geleneksel bir kutlamaya dönüşmüş ve uçurtmalar bu şenliklerin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Katılımcılar, kendi uçurtmalarını uçurmanın keyfini yaşarken, profesyonel uçurtma gösterilerini izleyebilir ve çeşitli yarışmalara katılabilir. Ayrıca, festivalde düzenlenen el sanatları atölyelerinde uçurtma yapımını öğrenmek ve uçurtma sanatının inceliklerini keşfetmek de mümkündür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hamamatsu Uçurtma Festivali, Japonya” title_font_size=”13″]

    Hamamatsu Uçurtma Festivali, Japonya’nın Shizuoka eyaletindeki Hamamatsu şehrinde, her yıl 3-5 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen ve Japonya’nın en büyük ve en renkli festivallerinden biri olarak kabul edilen bir etkinliktir. Kökenleri 16. yüzyıla dayanan bu festival, tarihî ve kültürel bir miras olarak nesilden nesile aktarılmaktadır. Efsaneye göre, Hamamatsu’daki Hikuma Kalesi’nin lordu, ilk oğlunun doğumunu kutlamak amacıyla bir uçurtma uçurmuştur. Bu gelenek, zamanla bölge halkı arasında yayılmış ve Hamamatsu’nun kültürel simgelerinden biri hâline gelmiştir. Festivalin en dikkat çekici etkinliği olan “Tako” (uçurtma savaşı), dev uçurtmaların birbirleriyle mücadele ettiği, izleyenlere adrenalin dolu anlar yaşatan bir yarışmadır. Katılımcılar, rakip uçurtmaların iplerini kesmek için büyük bir çaba harcar ve gökyüzü bu heyecanlı mücadeleyle canlanır. Gün batımından sonra, festival coşkusu şehir merkezine taşınır. Süslü geçitler, ışıl ışıl taşınabilir tapınaklar (mikoshi) ve geleneksel kostümlü dansçıların yer aldığı geçit törenleri, festivali âdeta bir gece şölenine dönüştürür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pasir Gudang Uluslararası Uçurtma Festivali, Malezya” title_font_size=”13″]

    Pasir Gudang Uluslararası Uçurtma Festivali, Malezya’nın Johor bölgesindeki Pasir Gudang kasabasında, 1995 yılından bu yana düzenlenen ve çevre dostu yaklaşımıyla dikkat çeken bir etkinliktir. Bu festival, yalnızca uçurtma sanatını kutlamakla kalmaz, aynı zamanda sürdürülebilirlik bilincini artırmayı hedefler. Festivalde kullanılan uçurtmalar, büyük ölçüde geri dönüşümlü malzemelerden yapılarak çevreye duyarlılığı teşvik eder. Pasir Gudang Uçurtma Festivali, sergilenen uçurtmaların çeşitliliğiyle de benzersizdir. Geleneksel uçurtmaların yanı sıra, yüzen uçurtmalar ve mekanik uçurtmalar gibi yenilikçi tasarımlar da festivalin öne çıkan unsurları arasındadır. Gökyüzünde süzülen uçurtmalar arasında deniz hayvanları, kanatlı figürler, yıldızlar ve ejderhalar gibi ilginç şekiller yer alır. Bu sanatsal tasarımlar hem katılımcılara hem de izleyicilere unutulmaz bir görsel şölen sunar.

  • SOĞAN VE SARIMSAĞIN GÜZELLER GÜZELİ KUZENİ ALLIUM

    1250’ye yakın farklı türü ile dünyanın en büyük bitki cinslerinden olan “Allium”un ülkemizde 220 farklı tür ve alt türü bulunmaktadır, bunların 86’sı endemiktir. Allium, soğan, sarımsak, pırasa gibi çok bilinen türleri içeren bir bitki cinsidir. İlkbahar aylarında çiçekleri açan ve eşsiz manzaralar oluşturan Allium hakkındaki ilginç bilgileri yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Halk arasında sirim, sirmo, körmen, yabani soğan gibi isimlerle bilinen Allium türleri, esasen Kuzey Yarım Küre’nin ılıman iklimlerinde, özellikle Doğu Akdeniz’de bulunur. Bazı türleri Brezilya, Şili ve Kuzey Afrika’da da yetişmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Allium genellikle pembe, sarı, pudra mavisi, mor, leylak veya beyaz renklerde çiçek açar. Ponpona benzeyen bu çiçekleri solmaz ya da dökülmez, sadece kurur. Uzun ve dik gövdesi dayanıklıdır. Kocaman çiçeğine rağmen sapı az yer kapladığı için çiçek süslemelerinde sıkça tercih edilen bitkilerdendir. Saksıda yetiştirmek de oldukça kolaydır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Allium çiçeklerinde bulunan nektar ve polen, arıları kendine çeker ve bu sayede bitkilerin tozlaşması sağlanır. Karakteristik kokusu, içerdiği kükürtlü bileşiklerden kaynaklanır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Allium ailesine ait bitkiler dünya genelinde mutfaklarda yaygın olarak kullanılır. Çünkü sarımsak, soğan, pırasa gibi yemeklerde sıkça tükettiğimiz bu besinler aslında Allium ailesine aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Allium neapolitanum türü, Akdeniz Havzası’nda doğal olarak yetişse de dünyanın farklı birçok noktasında süs bitkisi olarak bahçe süslemelerinde kullanılmaktadır. Mart ve mayıs ayları arasında çiçek açan bu türü, deniz seviyesinden 1300 metreye kadar olan rakımlarda, ülkemizde özellikle Kocaeli’nin ilçeleri Derince ve Kartepe’de görmek mümkündür. Yaprakları ve soğanı çiğ ya da pişirilerek tüketilmektedir. Yaprakların sarımsağa; çiçeklerin soğana benzer tadı vardır. Suyu böcek ve köstebek kovucu olarak kullanılır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Allium sphaerocephalon türü aynı zamanda yuvarlak başlı sarımsak, top başlı soğan, Bristol soğanı, yılan sarımsağı olarak da bilinir. Avrupa’nın büyük bir kısmında yetişen bu bitki, kümeler halinde koyu bordo renkli, yumurta biçimli çiçek başlarından oluşan görüntüdedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Akdeniz’e özgü Allium roseum, sıcak iklimleri sevse de -5 ila -10 derecelerde de yaşar. Kokusuyla böcek, güve ve köstebekleri uzak tutan bu tür, tarım arazileri yakınlarına ekilir; ülkemiz başta olmak üzere Filistin, Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir’de doğal olarak yetişir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Sade ama göz alıcı güzelliği ile özellikle kurutulmuş çiçek aranjmanında sıkça tercih edilen “Allium gladiator”, 1981 yılında “Allium aflatunense” ve “Allium elatum” tohumlarının melezlenmesi yoluyla elde edilmiştir. Bu yeni tür, Birleşik Krallık’ta Kraliyet Bahçıvanlık Derneği Bahçe Merit Ödülü’nü almıştır.

  • YEMYEŞİL DOĞASIYLA RİZE

    Coşkun akan dereleri, yaylaları, tarihi kemer köprüleri, dik yamaçlı vadileri, horonu, fıkraları ve şivesiyle ülkemizin en kendine has şehirlerinden biridir Rize. Aniden inen sis ve yağan yağmurun ardından açan güneşiyle bir günde farklı iklimlerin yaşandığı Rize’nin tarihle iç içe geçmiş doğal güzelliklerini yazımızda okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Rize Kalesi” title_font_size=”13″]

    Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilen Rize Kalesi, şehri seyretmek için harika bir konumda yer alıyor. İç kale, aşağı kale, dış kale kalıntıları ve surlar olarak toplamda dört farklı bölümden oluşan Rize Kalesi’nin iç kalesi, I. Justinianus (527-565) döneminde, aşağı kalenin ise 13. yüzyılda inşa edildiği düşünülüyor. Dış kale kalıntıları ve surlar, dayanıklılığı ile bilinen ve uzun ömürlü olan, işlemesi kolay yontu taş ve eskiden çimentonun yerine kullanılan Horasan harcı ile inşa edilmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kıbledağı Camii ” title_font_size=”13″]

    Güneysu ilçesinin yol boyu uzanan çay bahçeleri ve bacasından dumanı tüten evlerinden sonra bir sinema filminin içindeymiş hissi oluşturan Kıbledağı Tepesi’nde bulunan Kıbledağı Camii, denizden 1330 metre yüksekte yer alıyor. Bu konum onu Karadeniz Bölgesi’nin en yüksek camisi yapıyor. Dağ sporları için de uygun bir yürüyüş parkuruna sahip olan Kıbledağı Camii, 1800’lü yıllarda Meşula Mehmet Efendi ve Kuş Ahmed Efendi tarafından ahşap bir mescit olarak inşa edilmiş. Ahşap yapıda olduğu için 1960 yılında çıkan yangında tamamen yanınca, bölge ahalisi zemini büyük düz taşlarla kaplayarak açık hava namazgâhına dönüştürmüş ve ibadethane olarak kullanmış. 2010 yılında İstanbul Üsküdar’daki Kuşkonmaz Camii örnek alınarak projelendirilen Kıbledağı Camii, 2015 yılında yeniden ibadete açılmış.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Zil Kale” title_font_size=”13″]

    5. ve 6. yüzyılda ahşap bir yapıyla inşa edildiği tahmin edilen Zil Kale, Fırtına Vadisi’nin yamacında, deniz seviyesinden yaklaşık 750 metre yükseklikte yer alıyor. Dik bir yamaç boyunca uzanan taş basamaklarla girişi sağlanan kalenin içerisinde, gözetleme kuleleri, muhafız odaları ve depo gibi bölümler bulunuyor. Osmanlı döneminde “Aşağı Kale” olarak adlandırılan “Zir Kale”, zamanla “Zil Kale”ye dönüşmüş; ticari ve askerî açıdan önemli olan doğu yolunun gözetlenmesi ve ticaret kervanlarının konaklamasına hizmet etmiş.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kaçkar Dağları Millî Parkı ” title_font_size=”13″]

    1994 yılında millî park ilan edilen Kaçkar Dağları Millî Parkı, Doğu Karadeniz Dağları’nın üç büyük dağı; Üçdoruk (Verçenik), Göller (Hunut) ve Kaçkar Dağları’ndan oluşuyor. Park içerisinde dokuz köy, 33 yayla yerleşimi bulunuyor. Karlı dağların ve krater göllerinin bulunduğu 3992 metre yüksekliğindeki zirveye gitmek çok kolay olmasa da ülkemizin en yağışlı kesiminde bulunmasından dolayı parkı çevreleyen dere ve akarsular benzersiz bir deneyim yaşatıyor. Sekiz adet yürüyüş parkuru ile kampçılık, dağcılık, trekking, piknik için elverişli bir yer olan Kaçkar Dağları Millî Parkı, doğa ve sporseverler için cazibe merkezi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gelintülü Şelalesi ” title_font_size=”13″]

    Çamlıhemşin’deki Ayder Yaylası’nda yer alan Gelintülü Şelalesi, kaynağını yükseklerde erimiş olan kar kümelerinden alıyor. Yaklaşık 1500 metrekarelik dik akışta yemyeşil ladin ağaçları arasından süzülüp gelen bu şelaleye ismini veren şey ise görüntüsünün gelin duvağına benzemesi. Bu görüntünün tamamı en iyi Ayder’in üst kısmında yer alan Huser Yaylası’ndan görülebiliyor. Türkiye’deki en uzun şelalelerden biri olan Gelintülü, 23 metre yüksekten dökülüp Fırtına Deresi’ne kavuşuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Fırtına Deresi ” title_font_size=”13″]

    Ardeşen ve Çamlıhemşin ilçelerinin sınırları içerisinde yer alan Fırtına Deresi, Doğu Karadeniz’deki en büyük akarsu havzalarından biri olma özelliği taşıyor. Suyunun coşkun aktığı dere, rafting tutkunları için gözde bir merkez. Doğayla baş başa kalmak isteyenlerin uğrak yeri olan derenin çevresinde birçok kafe bulunuyor. Buradan rafting yapanları veya zipline ile derenin diğer kıyısına geçenleri izlemek mümkün.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şenyuva Köprüsü ” title_font_size=”13″]

    Çamlıhemşin’in Şenyuva köyünde, Fırtına Deresi üzerinde yer alan, 1696 yılında, moloz ve kesme taş kullanılarak inşa edilen köprü; iki mesnetli, tek gözlü ve yuvarlak kemerli yapısıyla yörenin en eski köprülerinden biri. 40 metre uzunluğunda, 20 metre yükseklikte olan köprü, gelin ve damatların yanı sıra yolu Çamlıhemşin’den geçen herkesin mola verdiği bir yere dönüşmüş durumda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Atatürk Evi Müzesi / Mehmet Mataracı Konağı ” title_font_size=”13″]

    Atatürk, 1924’te çıktığı yurt gezisi sırasında Rize’ye gelmiş ve Mehmet Mataracı’nın misafiri olarak bu evde kalmış. İl merkezindeki Müftü Mahallesi’nde yer alan bina, Atatürk’ün doğumunun 100. yıl dönümünde müzeye dönüştürülmesi için Mataracı ailesi tarafından İl Özel İdaresine bağışlanarak 1985 yılında Rize Atatürk Evi Müzesi olarak hizmete açılmış. 1921 yılında yapılan konak, iç sofalı plana sahip ve üç katlı. Müzede, Mustafa Kemal Atatürk’e ait bazı eşya, konakladığında kaldığı odası ve bölgeden çıkarılan etnografik eserler sergileniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ayder Yaylası” title_font_size=”13″]

    Ladin ve kayın ormanları ile kaplı olan yayla, çevredeki köylülerin ve şehri gezmeye gelenlerin dinlenme yeri olarak kullanılan turistik bir yer. Bungalovdan yayla evi konseptine, aile pansiyonundan otele pek çok konaklama seçeneğini sunan yayla, şehrin yerlileri için de hafta sonu etkinliklerini geçirebileceği bir yer.

  • KUŞLARIN GÖZÜNDEN GEZEGENİMİZ

    Yaşadığımız gezegenin güzelliklerini göçmen bir kuşun gözünden görmenin inanılmaz bir tecrübe olacağına hepimiz hemfikiriz. Sınırsız gökyüzünde kanat çırpan kuşların yerküreye tepeden baktığında karşılaştığı manzarayı gelişen teknoloji ve drone fotoğrafçıları tahmin edilebilir kıldı. Piramitlerin, uçsuz bucaksız okyanusların ve en yüksek dağların zirvelerini merak edenler için seçtiğimiz fotoğrafları listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Pasifik Okyanusu, Avustralya” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”An Giang, Vietnam” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Şanghay, Çin” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Shishaldin Dağı, Alaska” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Manhattan, ABD” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Gize Piramitleri, Mısır” title_font_size=”13″]
    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Antalya, Türkiye” title_font_size=”13″]
  • İĞDE HAKKINDA BİLGİLER VE FAYDALARI

    Ülkemizin hemen hemen her bölgesinde yetişen, bildiğimiz meyve formlarından farklı yapısıyla dikkat çeken iğdenin sağlığımız için pek çok faydası bulunuyor. İğdeyi kabuklu ya da kabuksuz yemek size kalmış ancak bu yazıyı okuduktan sonra iğdeye başka bir gözle bakacağınıza eminiz. İşte o maddeler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Türkçe kökenli bir kelime olup küçük boy yemiş anlamındaki yiğde kelimesinden evrimleşen iğde, azotu kökünde depolayabilme özelliğinden dolayı en verimsiz topraklarda yetişen bir ağaç türüdür. Kuraklığa dayanıklılığı sebebiyle özellikle erozyon alanlarına dikilen bu ağacın çiçeklerinin kendine has çok hoş bir kokusu da vardır. Çiçeklenmiş bir iğde ağacının yanından geçerken sizi güzel kokusuyla muhakkak selamlayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yaz kış yeşil yapraklarını dökmeyen iğde ağacı, en verimsiz topraklarda yetiştiği için ülkemizin hemen hemen her bölgesinde rastlamak mümkündür ancak özellikle Güneydoğu ve İç Anadolu Bölgemizde yetişir. İğde ağacının meyvesi ise sağlığımız için oldukça faydalı ve lezzetlidir. Böbrek rahatsızlığı bulunan kişilere tüketilmesi tavsiye edilen iğdenin meyvesi zeytin büyüklüğünde ve sarı-kahverengi tonlarındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mayhoş ve buruk tadından dolayı damakta kekremsi bir his bırakan iğde meyvesinin olgunlaştıkça altında süngere benzeyen ve yenilebilen dokuyu saran kahverengi kabuğu daha kolay soyulur hâle gelir. İçeriğinde birçok vitamin ve mineral bulunan iğdenin besin değeri oldukça yüksektir. 100 gr iğdede 66 kalori bulunurken, protein, C, K ve A vitamini içerir, lif ve potasyum zenginidir. Gözdeki retinanın görmeden sorumlu merkezinde bulunan “sarı benek” bölgesindeki lutein maddesini içeren iğde meyvesi bu özelliği ile göz sağlığını korumada da etkilidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    İğde meyvesi antioksidan ve antienflamatuar bileşikler içerir ve sindirim sistemine faydalı olabilecek prebiyotik lifler barındırır. Kabızlığı ve ishali önler, ağız ve diş sağlığı açısından faydalıdır, karaciğer yağlanmasını azaltır, kolesterolü dengeleyerek kalp sağlığını korur. Düşük glisemik indekse sahip olduğundan kan şekerini düzenler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Fazla tüketilmesi durumunda sindirim problemleri başta olmak üzere çeşitli rahatsızlıklara sebep olabilen iğdeyi tüketirken her şeyde olduğu gibi aşırıya kaçmamak çok önemli. Aşırı tüketilmesi halinde uzman bir doktor görüşü almak faydalı olacaktır. Kuru ve susuz bir meyve olan iğde, tüketildikten sonra ağızda kuruluğa sebep olabilir. Ayrıca 100 gr iğde meyvesinde 20 gr şeker bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sonbahar aylarında olgunlaşan iğde meyvesini tüketmenin birçok yolu var. Eğer meyvenin ham tadından hoşlanmıyorsanız, marmelat veya reçelini yaparak tüketebilirsiniz. Ayrıca kuru iğdeden elde edilen unu çeşitli tatlı ya da tuzlu hamur işlerinde kullanılabilir, poğaça ya da börek yapımında değerlendirebilirsiniz.

  • OPERADAKİ SES TÜRLERİ

    Genellikle konusunu tarihten, mitolojiden, efsanelerden veya güncel olaylardan alan; sözlerinin tümü veya birçoğu müzikle bestelenen ve güzel sanatların birçok farklı disiplinini bir arada barındıran opera, etkileyici vokaller ile yüzyıllardan beri sahnelerde sergileniyor. Çok sesli bir vokal performansı gerektiren opera ve büyük korolarda, güçlü ve farklı ses türlerine sahip insanlar uzun bir eğitimin ardından vokal performansta ustalaşıyor; ses türüne göre de rol dağılımı gerçekleşiyor. Detayları ve operadaki kadın ve erkek ses türlerini yazımızda listeledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Soprano ” title_font_size=”13″]

    Soprano ses, operadaki en tiz ve yüksek kadın sesidir ve soprano sese sahip sanatçılar genellikle başroldür. Türk opera sanatçısı Leyla Gencer, 20. yüzyılın gördüğü en önemli sopranolardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Mezzosoprano ” title_font_size=”13″]

    Mezzosoprano, pes seslerde tizleri daha kuvvetli mezzo ses türüdür. Dramatik soprano rollerinde başarıyla yer alabilir, seslendirme yapabilir. Alman opera sanatçısı Christa Ludwig ve Amerikalı opera sanatçısı Susan Graham en tanınmış mezzosoprano sanatçılardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Alto” title_font_size=”13″]

    Operada genellikle kötü karakteri canlandıran alto ses, en pes kadın sesidir. Hafif yavaş sesle söylenen, kulağa kalın titreşimlerle ulaşan seslere pes ses ya da diğer bir deyişle göğüs sesi denir. Ünlü operalardaki önemli alto rollerin başlıcaları Verdi’nin Aida’sında Amneris, Saint Saens’in Samson operasında Dalila, Gluck’un Orpheus’unda Orpheus’tur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kontrtenor/Kastrato” title_font_size=”13″]

    Kadın sesi inceliğinde çıkan kontrtenor, operadaki en tiz erkek sesidir. Günümüzde kastratolar ve kontrtenorlar genellikle birbiriyle karıştırılır. Kontrtenor, göğüs rezonansının da desteği ile zenginleştirilmiş kafa sesini kullanarak kadın sesine erişebilen erkek opera sesidir. Ses tellerinin bağ kenarlarının tamamen veya kısmen titreşmesiyle üretilen bu ses, biyolojik faktörler sonucunda oluşan bir ses olmaktan ziyade yapay olarak üretilen bir sestir. Barok dönemine ait hemen hemen her opera, kontrtenor sanatçıları tarafından temsil edilir. Kastratolar ise bu tiz ve çocuksu sese sahip olmak için ailelerin rızası ile çocuk yaşta operasyon geçirir. İlerleyen yaşlarda bile tiz sesi korumayı başaran kastratolar, kontrtenorlar gibi bu sese doğuştan değil, teknik müdahale ile sahip olur. 18. yüzyılda İngiltere, Fransa ve Almanya’daki önemli opera sahnelerinde çıkan ve sahip olduğu ses aralığı ile ünü tüm Avrupa’ya yayılan İtalyan sanatçı Farinelli, tanınan en ünlü kastrato sese sahip bir isimdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Tenor” title_font_size=”13″]

    Az rastlanan ses olan tenor, doğal olarak en tize ve yükseğe çıkan erkek sesidir. Operalarda genellikle soprano ile birlikte başrolü paylaşır. Dünyanın tanıdığı en ünlü tenor, İtalyan opera sanatçısı Pavarotti’dir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bariton” title_font_size=”13″]

    Yaygın bulunan bir ses olan bariton, tenor ile bas aralığındaki ses aralığıdır. Bu ses aralığının verdiği güçlü ve maskülen his nedeniyle operalarda soylular ve generaller gibi rolleri temsil eder. Ünlü Rus opera sanatçısı Dmitri Hvorostovsky en ünlü baritonlardan biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Bas” title_font_size=”13″]

    Az rastlanan en kalın erkek sesidir. “Bas Profond”, “Bas Buffo” ve “Yüksek Bas” olarak üçe ayrılır. Bas profond sesin rengi koyu, çok güçlü ve kalın tonları kuvvetlidir. Sahnede çoğunlukla dramatik rollerde görev alır. Bas buffo renk bakımından daha az zengindir. Genellikle komik rollerde oynar. Yüksek bas ise, kalın sesleri diğer baslardan daha zayıf olan sestir. Buna karşı ince sesleri diğer baslara göre parlak ve rahattır. Sayısız ödül sahibi ünlü opera sanatçısı Yevgeny Yevgenievich Nesterenko 80’den fazla bas karakterini seslendirmiş; Glinka, Çaykovski, Musorgski, Borodin gibi ünlü operaların en aranan bas sesi olarak tarihe geçmiştir.